23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / Kelime-i Tevhid Ve İman Bilinci
Kelime-i Tevhid Ve İman Bilinci

Kelime-i Tevhid Ve İman Bilinci HANİF İBRAHİMOĞLU

Terim olarak ‘’İman eden’’ anlamına gelen Mü’min, Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (s.a.v)’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna inanan, Kur’an’da bildirilen ve Rasulüllah’ın hayatıyla öğrettiği İslâmî hükümlerin tümüne ‘’Kayıtsız Şartsız’’ teslim olan ve hayatında bunu amelleri ile ortaya koyan kişidir. Rasûlullah’ı (s.a.v) Allah’ın (c.c) katından getirmiş olduğu bilinen haber ve hükümlerin tümünde, kat’i olarak tasdik etmek, bunu diliyle ikrar edip, tatbik etmeye çalışmaktır.1 Hz. Muhammed (s.a.v)’in Allah Teâlâ’dan getirdiği kesin olarak bilinen haberlerin hepsinin doğru ve gerçek olduğunu kalp ile tasdik ve dil ile ikrar etmektir. Bu tarife göre imanın; biri tasdik2 diğeri ikrar3 olmak üzere iki rüknü vardır.4
Allah (c.c) tarafından. Âdem’e, Nuh’a, Mûsâ’ya, İsa’ya (Allah’ın selam hepsinin üzerine olsun) inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.v)’e de aynı esaslar emredilmiştir. Değişen sadece dönemlere göre özelde verilen Şeriat hükümleri yani yasalardır. Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dine İslâm adı verilir ve temeli tevhid inancına dayanır.
‘’Senden önce gönderdiğimiz her rasûle: “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ibadet edin.” diye vahyetmişizdir.’’5
Ayet-i kerime’de beyân olunduğu üzere Allah’ın (c.c) vazifelendirdiği tüm Nebiler hep aynı çağrıya yani; ‘La ilahe illallah’ sözünü dil ile ikrar edip bu kelime doğrultusunda yaşamaya insanları davet etmek için gönderilmişlerdir. Bu davetin kendilerine ulaştığı tüm insanlar Allah’tan (c.c) başka ilah yoktur cümlesi ile diğer ilahlık iddiasında bulunan şahıs, meclis ve şeytani öğretilerin tümünü reddettiğinin bilincinde olmalıdır.
Zira İmam Tahavi r.aleyh konu hakkında şöyle der:“Kâfir bir kimse, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edip, İslâm’ın dışındaki bütün dinleri reddederek onlardan uzak kalmadıkça Müslüman olmaz, onun lehine ve aleyhine İslâm’ın hükümleri tahakkuk etmez.’’ Rasûlullah (s.a.v) kendisine İslâm’ın alametine dair soru sorulunca Muaviye b. Hayde’ye: ‘Kendimi Allah’a teslim ettim ve onun dışındaki her mabuddan uzaklaştım deyip namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, müşrikleri bırakıp Müslümanlara katılmandır’ diye cevap verdiğine, terk edip uzaklaşmak ise bütün dinleri terk edip Allah’a yönelmek olduğuna göre, bununla İslam’ın dışındaki her türlü inançtan uzaklaşmayan kimsenin sadece bu kadarı ile İslâm’a girdiğinin bilinmeyeceği de sabit olmaktadır. İşte bu İmam Ebu Hanife’nin, Ebu Yusuf’un ve Muhammed’in de – Allah’ın rahmeti hepsinin üzerine olsun– görüşüdür.”6
Herhangi bir ikrah (zorlama) altında olmaksızın, İslâm’ı kökten reddeden hayat programlarına eli ve diliyle destek veren kimseler, Allah’tan (c.c) başka yasa koyuculara meylettiği, destek verdiği ve onların düzenlerinin devamına zemin hazırladığı, aynı zamanda dinlerini/yaşam biçimlerini tatbik ettiği için, tevhid dinini kabul etmezden evvel imanlarını bozan bu hallerinden dil ve hâl ile vazgeçtikleri ikrâr etmeleri gerekir.

İmam Aynî r. aleyh ise konuya şu şekilde açıklık getirir: “Âlimlerimizin çoğunluğu ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullâh’ diyen Ehli Kitap birisinin İslâm’ının sahih olabilmesi için şehadeteyni telaffuz etmesinin yanı sıra bir de ‘İslâm dininin dışındaki tüm dinlerden beri oldum’ demesini şart koşmuşlardır…”7
Yani kişi, Müslüman olduğunu ikrâr ederken Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi ruhani dinleri reddettiğini dile getirdiği gibi, İslâm nizamına başkaldıran tüm beşeri dinleri ve anayasal programları da tanımadığını beyân etmesi gerekir. Bu değişmez ölçü, miladi 6. asır Mekke’sinde din anlayışına yeni bir anlam kazandıran Kur’an’da ve Rasûlullah (s.a.v)’in hayatında gözlemlenmektedir. Zira Kur’an Kâfirun Suresi’nde “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”8 ayeti ile Mekke müşriklerinin putperest ideolojilerine din adını vermektedir. Tapınma, yasa koyma, anayasal düzenlerini koruma, siyâsî ve hukûkî mevzuatlar hazırlama gibi sosyal hayata yönelik bir rejime sahip olan bu tip yaşam tarzları Kur’an’da din olarak zikredilir9 ve bu sûrede mü’minler Peygamber nezdinde kâfirlerin dinlerini reddetmeye davet edilir. Ayrıca bu ayet-i kerime iki din yani iki ayrı sosyal/siyâsal yapı arasında bir uzlaşmanın olamayacağını da göstermektedir. Zira bu iki dini uzlaştırmak, hak ile bâtılı uzlaştırmaktır.10
Dolayısıyla İslâm’ı din olarak benimsemek sadece mistik, duygusal mülahazalar ile değil, sosyal ve siyâsal hayatta üzerimize yüklediği tüm sorumlulukları ile beraber kabul ve tasdik etmek demektir. Zira İslâm sadece namaz ve oruç, zekât ve tesettür gibi bedeni ve mâli ibadetleri emreden değil, sosyal, hukuksal, kamusal tüm emir ve nehiyleri ile kabul edilmesi ve hayatta tatbik edilmesi gereken bir dünya nizamıdır. Bir kişi İslâm’ı din yani yaşam tarzı olarak kabul ederken İslâm dışı tüm cahiliye fikirlerini ve bu doğrultuda hazırlanan yasaları terk etmesi ve egemenlik yetkisi verdiği tüm otoriteleri reddettikten sonra iman etmesi üzerine mutlak bir emirdir.
“…O halde kim tağutu reddedip, Allah’a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır…”11
Bu ayette Allah azze ve celle kurtuluşa ermenin ve sağlam bir kulpa tutunmanın şartını birbirinden asla ayrılmayan iki emre bağlamıştır. Bu emirlerden ilki; “Tağutu12 inkâr” ve ikincisi ise “Allah’a iman”dır. “Tağutu inkâr” etmek, “Allah’a iman” olmadan tek başına yeterli olmadığı gibi yine aynı şekilde “Allah’a iman” da “Tağutu inkâr” olmaksızın tek başına yeterli değildir. Bu iki emrin mutlaka birleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bir insan tağutları inkâr etmiyor, onların destekleyicisi oluyor, koruyuculuğunu ve yardımcılığını yapıp, onların gölgesini artırarak onlar adına kalabalık oluşturuyorlarsa; bunlar Müslüman veya mü’min şuuruna erememiş, kopmayan sağlam kulpa tutunamamıştır.
Rasûlullah (s.a.v)’in “Kim bir topluluğun karartısını çoğaltırsa o da onlardandır. Ve kim bir kavmin amelinden râzı olursa onların amellerinde ortaktır.”13 îkazı bunu açıklamaktadır. Bu ilahi ikazlara rağmen cahiliye yasalarının icrâ edildiği ve İslâm hükümlerinin hayata karıştırılmadığı laik, demokratik, sosyalist vb. yapılara destek vermek, bu yapıların sayısal çoğunluğuna katkı sağlamak, Yahudi ve Hristiyanların hazırladığı kanunlar çerçevesinde düzenlenen anayasal düzenleri benimsemek şirk ve küfre kapı açmaktır. Ümmeti için tehlike arzeden bu taklit hastalığını asırlar öncesinden haber veren Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem:“Sizden öncekilerin (Yahudi ve hristiyanların) yoluna adım adım, karış karış tâbî olacaksınız. Hattâ bir kertenkele deliğine girseler siz de gireceksiniz…”14 buyurarak bu hususta daha dikkatli davranmamız için uyarıda bulunmuştur.
Allah ve Rasûlunün uyarılarını dikkate almayan kimseler; bu şirk hâlleri üzere öldüklerinde, “La İlahe İllallah” kelimesini binlerce kez söylemiş olsalar da bu kelimenin onlara hiçbir faydası dokunmayacaktır. Çünkü kişi ‘La ilahe illallah’ dediğinde kalbinde bu sözü tasdik etmesi, İslâm şeriatının emir ve yasaklarını kabul etmesi, bu kelimenin sorumluluklarına teslim olması ve bu kelimeyi bozan her türlü söz ve davranışlardan uzak durması gerekir. Eğer bunları yerine getirmez ise, sadece dil organı ve dudaklarını hareket ettirmek suretiyle kendisinden böyle bir sözün sadır olması ona bir fayda sağlamayacaktır.
‘’Bilerek (şuurlu hareketle) Hakka şahitlik edenler hariç; O’nun (Allah’ın) dışında yalvardıkları, kendilerine şefaatte bulunmaya malik olamayacaklardır.’’15
Ayet-i Kerime’nin tefsirinde Fahreddin Razi r.aleyh şöyle der: ‘’Cenâb-ı Hak, “bizzat bilerek” buyurmuştur ki, bu kayd, hakkında bilgisi olmaksızın, sadece dil ile yapılan şehâdetin kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyeceğine delâlet eder. Mukallidin imanının, asla bir faydası olmadığını söyleyenler, bu ayetle istidlal (delil kabul) ederek şöyle demişlerdir: “Allah Teâlâ, şehâdetin, beraberinde o hususta bilgi ve ilim bulunması halinde kabule şayan olacağını beyan buyurmuştur. İlim ise, o ilme sahip olana şüphe verilmek istenmesine rağmen onun şüphelenmesini anlayan yakîn, yani kesin bilgidir. Böyle bir ilim ise, ancak delil ile elde edilir. Böylece mukallit kimsenin imanının, asla kâfi gelmeyeceği sabit olmuş olur.” Daha sonra Cenâb-ı Hak, “Andolsun ki, kendilerini kimin yarattığını onlara sorsan, elbette “Allah” derler. O halde, nasıl (haktan) çevriliyorlar?» buyurmuştur.’’16
Allah’a (c.c) inandıkları Kur’an’ı Kerim’de sıkça vurgulanan fakat bu inançlarına şirk bulaştırdıkları için hak yoldan sapan Mekke müşriklerin imanını, inandıkları iddasında bulunsalarda Rabbimiz Allah Teâlâ kabul etmemiştir. Çünkü onların kabul ettikleri ilah tasavvurunda Allah, sadece kendilerini yaratan, rızık veren, kâinatın mevsim ve tabiat olaylarını idare eden bir Allah’tır. Onlar hayatlarına, devletlerine, kanunlarına, beşeri münasebetlerine Allah’ı (c.c) karıştırmaz, hüküm ve hâkimiyyet hakkını geçmiş atalarına ve onlardan kalan parlamentolarına (Darun nedve meclisine), cahiliyye örf ve adetlerine veya toplumun sosyal statü bakımından üst düzey yöneticilerine verir, dolayısıyla Allah’ın (c.c) hukukunu, adaletini, nizamını, yasalarını, hâkimiyetini değil kendi hevâlarına göre çıkardıkları yasaları icra ederlerdi. İşte bu yüzden söyledikleri ‘’İllallah’’ (Allah vardır) sözü onları müşrik olmaktan kurtarmamıştır.
Bu açıklamalardan sonra şunu kesin bir dil ile ifade edebiliriz ki; Bir kimse İslâm’a inandığını ifade ettikten sonra bununla birlikte Kur’an dışında bir anayasa kitabına ‘’evet’’ diyerek bu desteği ile İslâm dışı yasalarının tatbikine katkı sağlar, başka bir dine/hayat programına bağlı olduğunu haliyle ortaya koyar ve onaylarsa; ‘La ilahe ilallah’ demesinden evvel bu kişiden, kabul ve tatbik ettiği diğer dinlerden (demokrasi, laisizm, komünizm, sosyalizm vb.) tamamen uzaklaşıp, dini yalnızca âlemlerin Rabbi’ne has kılması istenir, aksi takdirde imanı sahih değildir.
Alimlerimiz “La İlahe İllallah” kelimesinin durumu ile alakalı olarak, Buhari’nin Sahihi’nde, Vehb bin Münebbih’ten rivayet edilen şu sözü aktarırlar: “La İlahe İllallah, cennetin anahtarıdır. Lakin bütün anahtarların dişleri olur ve her kim dişleri olmayan anahtarla gelirse ona kapı açılmaz.”
Burada dişlerden kasıt, İslâm’ın şartlarının yerine getirilmesi ve kelime-i tevhidin şartlarını kabul ettikten sonra onu bozan şeylerden sakınılmasıdır. Akıl sahibi ve İslâm dininin hakikatini bilen bir kişi, “La İlahe İllallah” kelimesinden kastedilenin ve bu kelime ile istenenin ne olduğunu bilme hususunda şüphe etmemelidir.
Günümüzde maalesef mana ve muhtevası idrak edilmeden çokça söylenen, fakat içerdiği mesaj ile birlikte verilen taahhütler anlaşılmayan bir sözdür ‘La ilahe illallah’ sözü.
Alimlerimizin beyanı üzere iman eden bir kimsenin kelime-i şehadeti getirirken önce ‘’Lâ ilahe’’ demesi lazım gelir. Çünkü ‘’La ilahe’’ demeden sadece ‘’İllallah’’ demekle iman tahakkuk etmez.17

“La ilahe illallah” “Allah’tan başka ilah yoktur” manasındadır.
Bütün peygamberlerin davetlerinin başı, özü ve esası bu kelimedir. Dünya hayatlarında imtihan edilen insanlar, dünyada da, ahirette de kendisinden hesaba çekilecekleri hakikat, “Lâ ilahe illâllah” sözüdür... Alemlerin Rabbi Allah Teâlâ tüm insanları, “Lâ ilâhe illallah” konusunda hesaba çekecek ve bu mukaddes kelimeye karşı durumlarından soracaktır.
“Rabbine andolsun, onların tümüne (bunu) soracağız. Yapmakta oldukları şeyleri.”18 ayeti hakkında Enes b. Malik (r.a): ‘Allah Rasûlü (s.a.v) bu ayetin manasında “(Yani) Lâ ilahe illâllah sözünden.” buyurmuştur demiştir.19
İlim ehlinden bir cemaat, Allah Teâlâ’nın: “Rabbine andolsun, onların tümüne soracağız. Yapmakta oldukları şeyler.” kavli hakkında: -(Sorulacak şey) “Lâ ilâhe illah” dır, demişlerdir.20
Et-Tirmizî el-Hâkim der ki: “Bize göre bunun anlamı, Lâ ilâhe illallah’ın doğru ve samimi olarak söylendiğinden ve ona gereği gibi bağlı kalındığından sorulacaktır. Çünkü yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de ameli de söz konusu ederek: “Yapmakta oldukları şeyleri” yani ‘’söylemekte oldukları şeyleri’’ diye buyurmamaktadır. Her ne kadar sözün de, dilin ameli olarak kabul edilmesi mümkün ise de, bununla asıl kastedilen, dilcilerin örfen kabul ettikleri sözün söz, amelin de amel olduğu şeklindedir. Rasûlullah s.a.v’in: “Lâ ilâhe illallah’tan” diye buyurması, ona tam anlamıyla bağlı kalınmadığından ve söylenen o sözün muhtevasına samimiyetle bağlı kalındığından sorulacaktır, anlamındadır.
Nitekim Hasan el-Basrî r.aleyh de şöyle demiştir:‘ ’İman, boş şeyleri temennî etmekle olmadığı gibi, din de temennî ile olmaz. Fakat o, kalplerde yer eden, amellerin de doğruladığı şeydir!”21
İbn Kayyım r.aleyh ise şöyle demiştir: “La ilahe illallah kelimesini tasdik edip doğrulamak demek, onun yükümlü kıldığı tüm hakları gereğince kavrayıp yerine getirmektir ki işte bu da İslâm şeriatı demektir. Kısaca İslâm şeriatı, bu tevhid kelimesinin etraflı bir şekilde ortaya konması demektir. Onun tüm haberlerini tasdik edip doğrulamak, bütün emirlerine bağlanıp yerine getirmek, aynı zamanda bütün yasaklarından da kesinlikle uzak durmaktır. Gerçekte bunu tasdik edip doğrulayan kimse, o kelimenin gereklerini ve getirdiği yükümlülükleri yerine getirmekle ve aynı zamanda bu kelimenin tüm haklarını ifa edip korumakla sağlanır. Aynı zamanda mutlak olarak azaptan kurtulmanın yolu da bu kelime ile ve onun haklarını yerine getirmekle mümkündür.”22
İbn-i Recep el-Hanbeli r.aleyh ise şöyle demiştir: “La ilahe illallah’ı söyleyipte ona şahadet etmekten maksat cehennemden kurtulmayı ve cennete girmeyi gerektiren bir sebep olmasıdır. Bu gereklilik ise söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerlidir. Tevhid kelimesini söyleyen kişide bu kelimenin şartlarından bir tanesi eksik olursa yahut tevhid kelimesini söyleyen kimse bu kelimeyi ortadan kaldıracak söz veya amelde bulunursa artık bu tevhid kelimesi, söyleyenin cehennemden kurtulmasını ve cennete girmesini sağlamaz. Bu görüş Hasan ve Vehb bin Münebbih’ten nakledilmiştir. Bu konu hakkında söylenenlerin en güzeli ve en kuvvetlisi bu görüştür.”23
Başka bir rivayette ise, Vehb b. Münebbih kendisine ‘La ilahe illallah cennetin anahtarı değil midir? diye soran kimseye şu cevabı vermiştir; “Elbette öyledir, ancak o açacak olan anahtarın dişleri varsa! Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Şayet sen dişleri olan bir anahtar getirebilirsen senin için cennetin kapısı açılır, aksi takdirde açılmaz.”24
“el-Vasiyye” isimli risalesinde Ebu Hanife r.aleyh salt dil ile yapılan ikrarın iman sayılmayacağını ifade eder. Şayet tek başına dilin ikrarı ile iman olmuş olsaydı, bütün münafıkların mü’min sayılması ve imanlarının da makbûl olması gerekirdi. Oysa Allah, münafıklar hakkında “Allah, münafıkların yalancı olduğuna şehâdet eder”25 buyurarak imanlarını geçersiz saymaktadır.26 Başka bir ayette iman hususunda dilin tek başına hüccet olamayacağı açık bir şekilde belirtilmekte ve “İnsanlardan bazıları vardır ki, biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik derler ancak onlar mü’min değildirler”27 buyurulmaktadır.
Nitekim bununla ilgili olarak bir başka hadiste ihlasa dikkat çekilerek, “Kim ihlaslı olarak (muhlis) la ilâhe illallah derse cennete girer” 28 denilerek dilin yanında, kişinin kalbî durumu da nazar-ı itibara alınmıştır. Zerkeşî, kelime-i tevhîd içerisinde hiçbir dudak harfinin bulunmayışını, tevhîdin iki dudakla, lisanla değil, insanın iç dünyasıyla, kalbiyle dile getirilmesine yönelik bir işaret olarak yorumlar. Noktalı harflerin bulunmayışını da Allah’tan başka bütün ma’bûdlardan soyutlanmaya dönük bir mesaj olarak algılar.29
Kelime-i tevhid’in sadece dil ile söylenmeyip manasının da mutlak bilinerek söylenmesi ile ilgili alimlerin birçok değerlendirmesi mevcuttur. Kur’an’da geçtiği yerler göz önünde bulundurulduğunda ya doğrudan30 ya da dolaylı31 olarak kelime-i tevhîdin ilimle irtibatlandırılması, tevhîd-ilim ilişkisini ortaya çıkarmaktadır.
Kelime-i Tevhid’i bilinç ile söylemek ve inanmak hususunda özellikle doğrudan ilişkinin tek örneği olması bakımından şu ayet dikkat çekicidir: “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur.”32
Bu ayet aynı zamanda bazı mütekellimler tarafından imanda taklidin iptali ve nazarın vücûbiyetine delalet eden en açık delillerden biri olarak kabul edilmiştir.33 İslam düşünce geleneğinde bu ayet kimileri tarafından imanda taklidin geçersizliği ve tahkikin gerekliliğini temellendirmek için kullanılan en önemli argümanların başında yer almıştır. Zira burada söz ve amel yerine “bil” ifadesiyle ilmin tevhide öncelenmiş olması, imanda ilmin gerekliliğine dair bir delil olarak da yorumlanmaktadır. Nitekim Buhari, el-Camiu’s Sahih’ine bu ayeti esas alarak, “İlim, söz ve amelden öncedir.” isimli bir bab başlığı koymuştur.34
Vehbe Zuhayli ilim, yani tevhid kelimesinden önce ‘bilmek’ cümlesine vurgu yapılmasını şu şekilde tefsir etmiştir: ‘’Süfyan b. Uyeyne’ye ilmin fazileti sorulmuş o da “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur.” ayetini okumuştur. Çünkü bu ayette Allah önce ilmi, sonra da ameli emretmiştir. Ayette istiğfardan önce tevhidin (Allah’ın bir kabul edilişi) getirilişi, ilmin, amelden önceliğini gösterir, ayrıca insanlar için gerekli ilk şeyin -konuşmadan ve karar vermeden önce- bilmek ve düşünmek olduğunu ifade eder.’’35
Muhammed Ali Sabûni’de aynı şekilde imanı şuurla bilmeye dikkat çekerek şöyle der: “Ey Muhammed! Sen Allah’ın birliğine dâir bilgin üzere yürümeye devam et.’’36
“Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer” hadisi de; bu kelimenin Tevhid’i ve Allah’tan başka tüm ilahları reddetmeyi içeren manasını bilmenin, şehadetin gerçekleşmesi ve kişinin Allah’ın vaadettiklerine kavuşması için gerekli olduğunun delilidir. İmam Nevevi rahimehullah Sahih-i Müslim’de bu konuya işaret ederek “Kim Tevhid üzere ölürse cennete girer” başlığıyla bir bab açmıştır. Bu yüce kelimeyi dilleriyle telaffuz eden kişilerden istenen, bu kelimenin kapsadığı tevhid ilkelerini halleri ile gerçekleştirmesidir. Kelime-i tevhidi ikrar ettikten sonra Allah’a (c.c) verilen taahhüdleri bozacak hallerden kaçınmak gerekir, çünkü bu söz kuru bir teleffuz değildir. Bütün bu hakikatler delâlet etmektedir ki bu kelimeden gerçek murad; din, yani yaşam tarz edinilen İslâm dışı yolların ve ilah konumuna getirilen varlıkları reddederek Allah’ın (c.c) ortaksız ilah oluşunu ispat edecek bir hayat yaşamaktır. Sadece lafzın söylenmesi değildir.
İbn Kayyım r.aleyh diyor ki: “Tevhid, sadece kişinin, “Allah’tan başka bir yaratıcı yoktur, Allah her şeyin Rabbi Meliki, sahibidir,” demek değildir. Nitekim putperestler de bunu söylemekteydiler ama yine de müşrik idiler. Bütün bunların aksine Tevhîd, Allah’ın tüm emirlerine boyun eğilmesini, emirleri karşısında tümüyle teslimiyetini ister. Allah’a kâmil manada itaati, samimi ve ihlaslı bir şekilde ibadet etmeyi, O’nun yüce iradesini tüm söz ve fiilleriyle yerine getirmeyi gerektirir. Yasakladığını yasaklamak, ver dediğini de vermek, O’nun için sevmek ve O’nun için buğzetmek gerekir. Çünkü Tevhid bunları içerir. Kısaca Allah’ın reddini istediği her şeyi reddetmek ve yapılmasını istediği her şeyi de yerine getirmek gerekir. İşin bu yönünü bilen bir kimse Rasûlullah (s.a.v)’in şu ifadesini kavramış demektir: “Bir kimse gerçekten Allah rızasını istemek suretiyle içtenlikle ve ihlaslı olarak “La ilahe illallah” derse, Allah (c.c) ona cehennem ateşini haram kılar.” Müslim’in Sahih’inde rivayet olunan hadise göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: «Kim La ilahe illallah» derse, Allah›tan başka ibadet olunan ve saygı gösterilen tüm şeyleri de İnkâr ederse, o kimsenin malı, kanı haram kılınmış olur. Hesabı da Allah›a bırakılmıştır.»37
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “emn”, “ykn” md.
Onaylama, doğrulama
Açıkça söyleme
Fıkh-ı Ekber Aliyyu’l-Kâri Şerhi, s. 76-77; Şerhu’l-Makâred, II, 182, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye, s. 436438.
Enbiya/25
Şerhu Meani’l Asar, S/212-213
Bedreddin El-Ayni, Umdet’l Kari Şerhu Sahihi’l Buhari’’ 8/5971.
Kafirun, 6.
Kureyş’in bâtıl dinine Rasûl-ü Ekrem’in diliyle, bu ayetle «din» denilmiştir. Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/218-222, İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/422-423.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/672.
Bakara, 256.
İbni Abbas (ra) ayeti: “Tağut: putların önünde duran, putlar adına konuşan, Kur’ân’ın ölçüleri dışında ölçüler koyarak insanları vahyin aydınlığından küfrün karanlıklarına götüren geleneksel, dinî ya da siyasi bilgi kaynağı toplumu yönetenlerdir.” diye tefsir etmiştir. (İbni Ebi Hatim, 5446, 5451) İbni Kuteybe (rh), İbni Cerir Et-Taberi (rh) ve dil âlimlerinden Zeccac (rh): “Allah dışında yüceltilen ve ibadet edilen her varlık cibt ve tağuttur.” demişlerdir.
İbn-i Kesîr, 27/308.
İbn-i Mâce, Fiten, 3994.
Zuhruf, 86.
Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 19/556.
El-Câmi-u Li Ahkâm’ıl Kur’an -İmam Kurtubi C.2, S. 191, Mısır/1967.
Hicr, 92-93.
Sünen,i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B.16. Hds.3333. İbn Kesir, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, çev. Dr. Bekir Karlığa- Dr. Bedrettin Çetiner, İst. 1996, C.9, Sh.4413-4414. Ebu Ya’lâ el-Mavsilî, İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim’den.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B.17. (Bab başlığında).
İbn Kesir, A.g.e. C.9, Sh.4413. İbn Ömer (r. Anhuma) ve Mücahid (rh.a)’in görüşü.
İmam Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmî’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2000, C.10, Sh.94.
 el-Tibyân fi Aksâmi’l-Kur-ân, 43.
Kelimetu’l İhlâs, 7.
Buhari Cenâiz, Son sözü La ilahe illallah olan kimse bahsi, 3/109.
Münafikûn, 1.
Ebu Hanife, el-Vasiyye, s. 73.
Bakara, 8.
Ahmed b. Hanbel, Müsned, I,229; İbn Hibban, Sahih, I,392; Hakim, Müstedrek, I,502. Aclûnî, hadisin sahih olduğunu kaydetmektedir. Bk. Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 318.
Zerkeşî, Ma’na La ilâhe illallah, s. 11, 12
Al-i İmran/18; Muhammed/19
Ra’d/30; Enbiya/25
Muhammed/19
Ayrıntılı bilgi için bk. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XIV, 93-98
Buhari, İlim 10
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/346-348.
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar neşriyat: 6/93.
Müslim, İman, 23

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul