23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / Hidayet Ve Rahmet Deryasından Kupkuru Çıkmak
Hidayet Ve Rahmet Deryasından Kupkuru Çıkmak

Hidayet Ve Rahmet Deryasından Kupkuru Çıkmak Dr. MEHMET DEMİR

Şu dünya hayatında en az bilgilimiz bile kazaların, hastalıkların, felaketlerin sebepleri hatta nerelerde ne zaman ve nasıl cereyan ettikleri hususunda ilgi ve bilgiye sahiptir. Olan afetlerden ibret alır, ders çıkarır, buna giden yolları öğrenmeye ve fikir edinmeye çalışır da böylece kendisini Dünyevi tehlikelerden korumayı öğrenir. Ebedi hayatımıza yönelik tehdit ve zararlar için de ebedi hayat rehberimiz vardır ve burada mel’un şeytan ve israiloğulları başta olmak üzere sapanların pek çok anıldığını görürüz. Dünyada “biz yaptık, biz kabul ettik” tavrı içinde yaşamak konforlu olsa da, hakiki Mü’min kendi nefsini temize çıkarmaz (1); kıyamet günü temize çıkarılma umuduyla nefsini hesaba çekme ve ıslah etme gayretinden geri durmaz (2).
Rahmeti gazabını geçmiş bulunan; bir ananın çocuğuna olan merhametinden çok daha kullarına Rahîm olduğunu Rasulü (as) vasıtasıyla bizlere bildirmiş olan Halık-ı Zul Celal elbette kullarına zulmetmekten münezzehtir, kullar kendilerine zulmü satın almadıkları müddetçe. Ayetlerle de bu hakikat sabittir.
Sahibimiz, terbiye edicimiz, yol göstericimiz, hüküm koyucumuz, yani Rabbimiz bizleri Dünya sınavında kılavuzsuz koymamış; kıyamete kadarki son nesiller için gönderdiği Rasul (as) ve Kitabullah ile hidayet pınarını her ne yer ve halde olursak olalım yanıbaşımızda bulma lütfunu bizlerden esirgememiştir. Nasıl ki Rasulullah (AS)’ı gören herkesin ondan istifadesi aynı olmadı ise, Kitabullah dahi böyledir. Evet, söz konusu olan menfaat ve istifade arz ve arşın sınırlarının çok fevkindedir. “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!”(3) Ümmetten başta hulefa-raşidin, ehli beyt, aşere i mübeşşere olmak üzere bu kafileye dahil olan nice Mü’min ve Mü’mineler gelmiş ve geleceklerdir. Biz bu rahmet pınarını kendisine kapatma tehlikesinden konuşacağız inşallah.
Peygamberden kiminin istifadesi ise onunla mücadele ederek cehennemi kazanmak, bir Mü’minin kılıcı ile imansız olarak Dünyadan ayrılmak; kiminin istifadesi onu kandırmaya çalışarak Mü’minlerin arasında ölene kadar fitne tohumları ekmeye çalışmak ve ancak cenaze namazı zamanı münafıklığının anlaşılması; hatta birisininki de hediye balı hem Peygambere hem de Ebubekir (r.anh)’e satarak aklınca uyanıklık yapmak olmuştur ki hepsi bizim için ibrettir. Alemlere rahmet ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderilen Rasul (as)’den bahsediyoruz, herkesin bu kandilden aynı şekilde aydınlanamadığını anlıyoruz. Peki, alemlere hidayet menbaı olan Kuran-ı Kerîm söz konusu olduğunda durum nedir? Onu bir şekilde okuyan, hatta Arapçasını anlayan hidayete mi ermektedir? Bizzat Rasul (as) buyurmuştur ki: “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.” (4)
Nazil olan ayetlerden, Rasul (as)’ı görme nimetine erişmiş olan toplulukta kimlerin nasibi nasıldı? Tevbe Suresi’ne bakalım: “Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden biri çıkar, “Bu sûre hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat müminlere gelince, aslında her inen sûre onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. Kalblerinde bir hastalık olanlara gelince, onların da murdarlıklarına murdarlık katmıştır ve kâfir olarak ölüp gitmişlerdir (5).
Bakara Suresi 2. ayeti kerimesinde Kur’an’ın “Muttakiler için hidayet kaynağı olduğunu” vurgulayan Rabbimiz, aynı surede şöyle buyuruyor: “Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak fasıkları saptırır.
Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah’a verdikleri sözden dönerler, Allah’ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.” (6)
Yine bununla paralel olarak: “Biz Kur’an’dan, mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama Kur’an, zalimlere ziyan artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz.” (7) buyurulmuştur. Her iki ayetin sonunda da hüsrana vurgu vardır: Hasirûn ve hasâra…
Hüsran Arapçada terazide zarar etme, helak olma, sapıklık, felahtan payını azaltma manalarına gelir. Merhum Elmalılı’nın Asr Suresi tefsiri’nden özetleyecek olursak: “Çünkü Allah Teâlâ’ya tevazu ve baş eğme mertebeleri sayısızdır. Onun için insanın Allah’a ilmi ne kadar çok olursa korku ve sevgisi de o nisbette çok, tâat ve amelde daha tamam ve daha mükemmel olur. O halde her nefeste daha güzelini yapamayıp da düşüğüyle kalmakta kârdan da olsa yine bir tür ziyan vardır. Zira her geçen nefes bir ölümdür. Bundan dolayı Razî der ki: “Bu âyet insanda ziyan ve sıkıntının asıl olduğuna delalet eder. Ancak iman eden, salih amel işleyen ve hak’ta ve sabırda vasiyetleşenlerin bundan müstesna oldukları müjdesi verilir..”(8)
Yine bununla irtibatlı olarak Bakara Suresi 2. ayeti kerimenin tefsirinde hidayetin takva ile karşılıklı birbirini doğuran bir süreç olduğu nazara verilir ki bu, Meryem Suresi 19/76. ve Muhammed Suresi 47/17. Ayeti kerimelerle de doğrulanmaktadır: “Kur’ân, hem başlangıç ve hem sonuç itibariyle hidayettir. Bunun için insan, ne kadar yükselirse yükselsin, Kur’ân hidayetinden kendini asla ihtiyaçsız sayamıyacaktır. …Hüda, hem lâzim, hem de müteaddî olur. Fâtiha’da açıklandığı üzere hidayet, yol göstermek ve istenen şeye ulaştırmak gibi iki mânâda ortaktır ki, birine “gayeye ulaştırmayan hidayet”, diğerine “ulaştıran hidayet” denilir. … Bu kitap ile gerçekleşen Allah’ın irşadının etkili olması ve başarıya yaklaştırması için muhatap olan insanların ihtiyarî fiilleri adeta şart kılınmıştır. Kur’ân, herkese genel bir şekilde doğru yolu göstermek için inmiş olmakla beraber, herkes bunu kabul etmede ve istiyerek seçmede eşit olmayacak, bir takımları buna iradesini harcamıyacaktır. Çünkü insanlığın fıtratının (yaratılışının) aslında genel olan hitap kabiliyeti birtakım insanlarda kötü alışkanlıklarla tamamen ortadan kalkmış bulunacağından, Kur’ân’ın irşadları tam belağatı ve kapsamlı gerçekleri ile beraber, o gibilerin kalblerinde tabii olarak sevinç arzusunu uyandırmayacak ve belki ters etki yapacaktır. Bunun için hitabın esas faydası, hüsn-i ihtiyar(doğru tercih) yeteneğine sahip olan kabiliyet sahiplerine ait olacaktır ki, bunlar da takvası veya en azından sakınma yeteneği bulunan müttakiler’dir.”(9)
Buradan diğer uca geçelim. Kulların bu hidayeti alamamasının sebepleri nelerdir? İnsanları saptırmaya çalışmakla vazifeli olan mel’un nerelerde saptı ise, sorunun cevabını oralarda bulabiliriz. Şeytan Allah (cc)’dan hitap alabilme imkanına sahipti. Hicr Suresi’nde (15/28) Allah (cc) Meleklere Adem (as)’ı yaratacağı malzemeyi bildiriyor (salsâlin min hame-in mesnûn). Birkaç ayet sonrasında Şeytan’ın Adem (as)’a secde etmeyerek bir de Allah (cc)’ın hükmüne karşı kendi hükmünü ikame etme çabasını görüyoruz: “İblis dedi ki: «Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”(10) Kullandığı ifade orijinal olarak önceki ayeti kerimedekinin aynısı. Yani Allah (cc)’ın bildirdiği bilgiyi bilginin Sahibine karşı kendi hükmünü ikame etmek için kullanıyor.
Bugün bu tehlike mevcut mudur? Bizler de Hak Teala’nın ayetlerine muhatabız. Onları Allah (cc)’dan hakkıyla sakınarak mı okuyoruz, yoksa kendimize kalkan, bir başkasına mızrak haline mi getirmeye çalışıyoruz?
Hariciler’in bir ayetten bir felaket çıkartması ve başka bir olayda mızraklarının ucuna Kur’an sahifeleri geçirmesi kaderin ilginç bir tecellisi olmakla birlikte ruh hallerinin de bir yansımasıydı. Pek çok sapık fırka arasında, Kur’an ayeti ile muayyen tekfir yapma usulü (!) ile temeyyüz eden fırka tabii ki Kur’an’ı kendi lehine (!) bir silah olarak kullanma refleksini devam ettirecekti.
Bize düşen hisse, Allah (cc)’dan gelen nas’ın takva ile, edeple, bizim istediğimiz veya siyasi olarak uygun gördüğümüz şekle eğip bükme arzumuza karşı uyanık olarak alınması, Kitab’ın Kitab ile, Rasulün sünneti ile ve daha sonra usul ehli müfessirlerce tefsirine müracat edilmesi ve öncelikle kendimizin geniş kapsamıyla ayetin ışığında hesaba çekilmesidir. Bunu yaptığımız zaman kendi nefsimizin ıslahı yönünde Kur’an’ın şifa ve hidayetine göğsümüzü açmış olmakla kalmaz, aynı zamanda her biri kendisine bir ayet veya ayetler seçerek çekişen bidat ehlinin fitnesine körükle değil, suyla müdahale etmiş oluruz inşallah.
Allah (cc); Rasulüne hitaben buyuruyor ki: “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” (11) Mü’minlere hitaben: “Gönülden O’na yönelin, O’na saygısızlıktan sakının, namazı kılın ve şirke sapanlardan, dinlerinde ayrılığa düşüp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın!..” (12) Yine Hicr Suresi’nde buyuruluyor ki: “İşte ey Muhammed! Sen bütün bunlara onun apaçık uyarıcı olduğunu söyle. Rabbine yemin olsun ki elbette onların hepsine soracağız, gerek böyle parça parça ayıranlara ve gerek kâfirlerin gruplarının hepsini bütün yaptıklarından sorumlu tutacağız.” (13) Bu ayeti kerimenin Kur’an’ın bir kısmını kabul edip Rasulullah (as)’la ilgili ayetleri kabul etmeme tavrı içnde olan Ehli Kitab’la tefsiri yanında şu cephesi de nazara veriliyor: “Küfrettiklerinden” buyurulmayıp da gerek kalble ilgili, gerek bedenle ilgili, gerek söz ve gerek fiil ve gerek terk gibi bütün işleri kapsar şekilde, “Yaptıklarından” buyurulmasının büyük ve müthiş bir uyarı olduğundan gaflet edilmemelidir. Kur’ân’ın bütün birliğiyle hepsine iman ve itikat iddia edip de amele gelince, gönlüne göre bölüşme ve ayırmaya kalkışanlar da bu dehşetli uyarının altına girmiş oluyorlar.(14) “Dinlerini parça parça edip…” mealindeki ayetin ise İslam ümmeti için nazil olduğu Ebu Hureyre (r anh)’den naklen Taberi’de bildirilmiştir.(15) Bakiyye b. d-Velid rivayet etmektedir: Bize, Şu’be b. el-Haccâc anlattı, bize, Mücâlid, eş-Şa’bî’den anlattı, o, Şüreyh’ten, o, Ömer b. el-Hattab ‘den rivayetine göre, Rasulullah (sav) Hz. Âişe’ye şöyle demiştir: “Dinlerini parça parça edip, kendileri de fırka fırka ayrılanlar, bu ümmetin bid›at sahipleri, heva sahipleri ve dalâlet sahiplendir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tevbesi vardır. Bid’at sahipleriyle hevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbeleri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar.” Güncel alimlere müracat ettiğimizde yaşadığımız sorunlara yaptıkları tesbitler de bu doğrultuda olmaktadır: “Şer›i deliller hususunda kat’i bir ilme sahip olmayan iki Müslümanın, mücerred akla dayanarak yaptıkları ihtilâf rahmet eseri değildir. Aksine «Din» hususunda kat›i bir ilme sahip olmadan “mücerred akılla” hüküm verdikleri için “bid’ate” düşmüş olurlar.”(16) İslam için çalışanların görevi evvela Müslüman olmaları, İslami çalışmalardaki düşünce ve metod farklılklarına karşı hoşgörülü olmalarıdır. Taassupçuluk bu düşünceye galip gelir ve toplumsal hisler İslami olan üzerine galip olursa, hizipçilik şuuru kuvvetlenir, iman şuuru azalır, fitne ortamı olıuşur. Müslümanların ilişkileri bozulıur ve Allah (cc)’ın şu sözü gerçekleşir: Rum suresi, 32.(17). “Grup taasupçuluğu İslam ve imanla çelişir. Müslüman esasta İslam ümmetine mensuptur (Enbiya suresi, 92).” (18)
Bütün bunlardan anlıyoruz ki Kur’an evet; mahza-i hidayettir. Ancak o hidayet ve rahmet deryasına dalabilmek bir nasip işidir. Müsteşrikler bir yandan, delalet ehli fırkalar bir yandan Kur’anı didik didik araştırmaktadır, ama hidayet Allah (cc)’dan sakınan; Dünyada sözünü geçirmeyi değil, Hak Teala’nın halifesi olarak boynunu büküp O zül celale kulluğu ve itaati en büyük şeref bilenlerin; iman, salih amel, hakkı ve sabrı tavsiyeyi şiar edinenlerin nasibidir. Tüm bid’at fırkalar kendilerine Kur’an ayetlerini dayanak yapmışlar, onu reylerine göre yorumlamışlardır. Nimeti büyük olan Kitabullah’a ihanetin de bedeli akıldan çıkarılmamalıdır.
Yüzyıllık yenilgi bize unutturmuş olsa da Rasulullah (as) Dünyada netice almak uğruna tevhidden bir an dahi taviz vermedi. Yanındakileri hakka davet etti, ancak kimseyi kınamadı. Ayeti kerimeleri silah olarak kullanmak şöyle dursun, ayetleri ortaya atarak çekişenlere şahit olduğunda kızgınlıktan dolayı kızararak: “Kur’an ayetleri, birini diğerine vurmak için gelmemiştir” buyurdu (19). Zafere nail olduğunda mağrur bir eda ile değil, Nasr Suresi’nde buyurulduğu gibi, istiğfar ederek ve tevazu ile Mekke’ye girdi. Rabbimiz ayaklarımızı o pak Rasul’ün (as) yolu üzerinde sabit eylesin…
“… kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.” Necm Suresi, 53/62. ayeti kerime kısmî meali
Şems Suresi, 91/7,8,9 ve 10. ayeti kerimelerin tefsirine bakınız.
Nisa Suresi, 4/69. ayeti kerime meali
Müslim, Müsâfirîn 269; İbni Mâce, Mukaddime 16.
Tevbe Suresi, 9/124, 125. ayeti kerimelerin mealleri
Bakara Suresi, 26. ve 27. ayeti kerimelerin mealleri
İsra Suresi, 17/82. ayeti kerime meali
Hak Dini Kur’an Dili, Asr Suresi Tefsiri, Azim Dağıtım, 2021, c.9, sf: 468-469
Hak Dini Kur’an Dili, Bakara Suresi Tefsiri, Azim Dağıtım, 2021, c.1, sf:201-205
Hicr Suresi, 15/26-33 arasındaki ayeti kerimelerin mealleri.
En’am Suresi, 6/159. ayeti kerime meali
Rûm Suresi, 30/31-32.
Hicr Suresi, 15/92 ve 93. ayeti kerimelerin mealleri.
Hak Dini Kur’an Dili, Hicr Suresi Tefsiri, Azim Dağıtım, 2021, c.5, sf:246
Muhammed Esed, En’am Suresi Tefsiri, Kur’an Mesajı, c.1, s.266
Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet. Ölçü Yayınları, YENDA, İstanbul, 1985, c.1, sf:56
Fethi Yeken, İslam’a Davette Fikri Hastalıklar, Ravza Yayınları, sf:15
A.g.e. sf:16
Abdullah Dai, Ümmetin Helak Sebepleri. https://kuraniterbiye.com/yazidetay.php?Yazi_id=500&yazar=47

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul