23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / Ozat Sahmsiyev
Ozat Sahmsiyev

Ozat Sahmsiyev Dr. OZAT SAHMSYEV

Yüce Allah (c.c.) sonsuz rahmetinin gereği olarak insanoğlunu yarattığı gibi başıboş bırakmamıştır. İnsana, kendisini tanıma ve Rabbine giden yolu bulma uğrunda başvurabileceği bir rehber olarak Kur’ân-ı Kerîm’i indirmiştir. Bu rehberi, kavlî ve fiilî surette bizzat uygulayarak izah edecek bir peygamber de göndermiştir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Elçi (s.a.v.) yirmi üç yıl süren peygamberlik görevi boyunca, tarihinin en karanlık çağını yaşayan bir toplumu küfür ve cehâletin zulmetinden kurtararak îmân ve İslâmiyetin aydınlığına kavuşturmuş; kıyamete kadar ayakta kalacak olan dinin tebliğ misyonunu başarıyla yerine getirmiştir. Refîk-i A’lâya irtihâl etmeden önce ümmetine, sımsıkı sarıldıkları sürece asla doğru yolu şaşırmayacakları iki dayanağı, Kurân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’yi emanet etmiştir (Malik, Muvatta, “Kitâbu’l-Kader”, 3). İşte İslami literatürde “nas” denince ilk akla gelen İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur’ân ve Sünnet’tir. Dinin bu iki temel kaynağını anlama ve sonraki nesillere aktarma görevini ise İslam tarihinin en seçkin topluluğu olan ashâb-ı kirâma tevdi etmiştir. Kutsal görevin farkında olan sahâbe-i güzîn, omuzlarına yüklenen misyonu hakkıyla yerine getirerek nasların kıyamete kadar gelecek olan Müslümanlara ulaşmasında ilk ve en önemli halkayı oluşturabilmiştir. Daha sonra âyet ve hadislerin ete kemiğe bürünerek dört başı mamur bir sistem hâline gelmesini sağlayan kurucu mezhep imamlarının önemi de inkar edilemez. Zira onlar ictihat metotları geliştirerek nasları anlama ve yorumlamanın belli başlı usûl ve kurallarını belirlemişlerdir. Böylece nasların yanlış anlaşılması ve yorumlanmasının önüne set çekmişlerdir. Tabiri caizse “Zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik ve O’nu muhfaza edecek olan da Biziz” (Hicr, 15/9) âyetinin fehvâsınca hareket ederek nasları koruma altına almışlardır.
Fıkıh literatüründe dört şer’î delilin birincisi olan ve ıstılahta Kitap olarak ifade edilen Kur’ân, yirmi üç yıllık süreçte Hz. Cebrâîl (a.s.) vasıtasıyla Hz. Peygamber’e (s.a.v.) vahiy yoluyla lafız ve mana olarak indirilen; iki kapak arasına toplanarak bir kitap şekline büründürülen; mushaflarda yazılan ve hâfızların sînelerinde muhafaza edilen, lafzıyla ibâdet edilen ve günümüze kadar mütevâtir bir şekilde nakledilegelen Allah’ın kelâmını ifade eder.
Edille-i şer’iyyenin ikincisi olan Sünnet ise Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onaylarının toplamını ifade eder. Literatürde her ikisinin aynı kaynaktan geldiğine vurgu amaçlı Kur’ân’a vahy-i metlüv (lafzıyla ibadet olunan vahiy) denirken, Sünnet’e vahy-i gayri metlüv (lafzıyla ibadet olunmayan) nitelemesi kullanılmaktadır. Buna binâen Kitapla Sünnet arasında derece farkı olmakla birlikte, kaynağı ve meşruiyeti itibariyle herhangi bir fark bulunmamaktadır. Hatta özellikle Hanefî fıkhına göre mütevâtir ve meşhûr seviyesinde olan sünnet, ifade ettiği mana ile hükmü bakımından âyetlerle hemen aynı derecede değerlenndirilmektedir (Serahsî, el-Usûl, I, 328). Kur’ân ve Sünnet’in tek otoriteye bağlı iki müstakil kaynak oluşu, “Ey îmân edenler! Allah’a itaât edin ve (ayrıca) Peygamber’e itaât edin...” (Nisâ, 4/59) diyerek Allah’a ve Peygamberi’ne ayrı ayrı boyun eğmeyi emreden ilâhî fermanın bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Doğal olarak nasların sayısı sınırlıdır. Zira kıyamete kadar baş gösterecek olan her bir olay ile meseleye ilişkin bir nas indirmek, en azından insanın hepsini okuyup vukufiyet sağlaması açısından imkânsızdır. Müslümanların gündelik hayatta karşılaştıkları soru ve sorunların ise haddi hesabı yoktur. Hâliyle bu durum, sınırlı sayıdaki nasları sınırsız ihtiyaç ve problemlere yönelik konuşturabilme meselesini gündeme getirir. Bir diğer ifadeyle mübîn olan Kur’ân’da her şeyin açıklandığı (En’âm, 6/59.) ve Hz. Peygamber’in de dinin tebliğini tam olarak îfâ ettiği (Mâide, 5/67) beyan edilmişse, Kur’ân ve Sünnet’in Müslümanların hesap gününe kadarki tüm ihtiyaçlarına cevap verebileceği anlamı çıkmaktadır. İşte bu bağlamda Müslümanların dini olarak sayısız problemlerine naslardan cevap bulma görevini üstlenen kimselere müctehit denmektedir.
“Çabalamak, gayret etmek, çalışmak, zahmet çekmek” gibi anlamlara gelen cehd (جهد) kökünden türeyen müctehit kelimesi, ictihât yapan kişi anlamına gelir. İctihât ise, en meşhur tabiriyle “bir hükme ulaşma uğrunda tüm gayretini sarf etmek” olarak tanımlanır (Abdülazîz el-Buhârî, Keşfu’l-Esrâr, IV, 1836). İslam tarihinde âlimler, kimlerin müctehit olduğundan ziyade hangi şartları taşıyan kişilerin müctehit olarak kabul edileceği üzerinde durmuşlar. Genel olarak Arapçayı tüm incelikleriyle bilen, en azından ahkâm âyetleriyle ahkâm hadislerine vâkıf olan, şerîatın asıllarına hâkim olan ve akılla nakli mezcedebilecek aklî yetkinliğe sahip olan kişilere müctehit denmiştir. Ayrıca ictihatta tecezzîyi kabul edenlere göre uzmanı olduğu fıkıh alanının tüm teferruatına hâkim olmak da ictihadın şartı olarak değerlendirilmiştir (Gazzâlî, el-Mustasfâ, 342-343). Günümüz itibariyle yaşadığı çevrenin mantalitesi ile dünya görüşünü tanıma, örfünü bilme, gerçekliklerinin ve ihtiyaçlarının farkında olma gibi ek şartlar da müctehit olmanın ikincil şartları olarak zikredilebilir. Bu noktada İmâm Pezdevî (v. 482/1089), ayrıca “bildikleriyle amel etmeyi” de fakîh ve müctehidin şartı olarak dile getirmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki müctehit olmak salt zeka ve akıl meselesi değil, Allah’ın lütfu ile inâyetine vesile olacak “ameli” de gerektiren bir süreçtir. Dolayısıyla Arapça ile ilgili âyet ve hadisleri çok iyi bilen fakat itikadında bozukluk olan yahut da amelinde sıkıntıları olan kimse müctehit olamaz. Zira ictihât, bir bakıma Allah adına hüküm beyan etmek demektir ki, bu da Allah’ın yardımı olmadan gerçekleşmesi zor bir hâdisedir.
Her gün değişen ve gelişen günümüz hayat şartlarına göre tıp, ekonomi, psikoloji, uzaybilim vb. alan uzmanlarına başvurmak da dolaylı olarak zorunlu bir şart olarak karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla günümüzde fert olarak verilen ictihada göre kurul olarak verilen kararların, doğruluk ve uygulanabilirlik açısından daha fazla önem arz ettiği söylenebilir.
Naslara itibarla müctehidin konumu, tabir yerindeyse, bir peygamberin konumu gibidir. Zira peygamber, nasları Allah’tan vahiy yoluyla ilk telakki eden, idrak edip onları insanlığa aktaran ilk mükelleftir. Aynı şekilde müctehit de, çözüm bekleyen yeni bir problem ortaya çıktığında, hangi nassa başvurulması gerektiğine, hangi delile dayanılması gerektiğine karar veren ilk kişidir. Nitekim, “âlimlerin peygamberlerin vârisleri olarak” (Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, III, 10) nitelenmesi bununla ilgilidir. Zira müctehit, hitapla muhatap arasında aracı konumundadır. Çünkü ilâhî hitabın muhatabı olan sıradan halk, müctehit olmadan nassın muradını anlamaktan acizdir. Bu yönüyle müctehit, Hz. Peygamber’in şahsına tevdi edilen (لتُبيّن للناس ما نزّل إليهم), yani “insanlara indirileni onlara beyân edesin diye” (Nahl, 16/44) ferman-ı ilâhiye mazhar olan ve Hz. Peygamber’den sonra dinin tebliğ ve beyan misyonunu omuzlarında taşıyan kimsedir.
Müctehit âdeta nasların ilk muhatabıdır. Zira âyet ve hadislerle gelen emir ve yasaklara ilk vâkıf olan, onları ilk idrâk eden de müctehittir. Nitekim herhangi bir güncel meseleyle ilgili nastan hüküm istinbat ederek ortaya koyduğu hükmün doğrultusunda ilk amel etmesi gereken kişi de müctehittir. O hâlde müctehidin nasla amel etmesi iki boyutlu bir hâdisedir. Birincisi, müctehit olması bakımından nastan hüküm istihrâc etmesi; ikincisi ise, sıradan bir mükellef olarak o nassın gereği ile amel etmesidir. Örneğin ortaya çıkan yeni bir maddeyi “sarhoş edici olan her şey haramdır” (Ebû Yûsuf, el-Âsâr, 227, no: 1003) hadisine dayanarak haram kabul etmesi, müctehidin ictihâdi boyuttaki bir amelidir. Bu amelinden dolayı sevaba nâil olur. Müctehidin söz konusu maddeyle ilgili “haram” kanısına vardıktan sonra onu diğer haramlar gibi değerlendirerek ondan uzak durması ise diğer Müslümanlar gibi mükellef olmasının bir gereğidir. Bu boyuttaki ameli için de ayrıca ecir kazanır.
Muhakkak her konuya dair Allah’ın belirlediği bir hükmü vardır. Olaylarla meselelerin hükümleri kısmen naslarla açıklanmıştır. Açıklanmayan hükümlerin keşfedilmesi ise “bilinen üzerinden bilinmeyene ulaşma” yöntemi çerçevesinde müctehitlere yüklenmiştir. Demek oluyor ki müctehidin görevi ilâhî muradı tespit etmeye çalışmaktır. Yani müctehit hüküm koyucu değil, hükmün kâşifidir. Aynı cümleyi usûl ilminin diliyle ifade etmek gerekirse “müctehit, müsbit (مثبت) değil muzhirdir (مظهر)”. Müctehidin tespit ettiği hükümde hata etme ihtimali de söz konusudur. Zira Allah katında bir olayın ancak bir tane doğru hükmü vardır. Dünya hayatında o “doğru”nun tespit edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla müctehitlerin aynı konuda farklı kanaatler serd etmeleri durumunda, ictihat olma bakımından her biri kendince doğru olmakla birlikte Allah katındaki doğruya yalnızca birinin isabet ettiği bilinmelidir. Bununla birlikte Allah’ın müctehitleri bir nevi hukuki dokunulmazlıkla donatmış olduğu da bilinmelidir. O dokunulmazlığa göre, müctehitlere hata etme payı bırakılmıştır; Bir konuda ictihat edip isabet edene iki sevap vadedilirken, ictihat edip hata eden müctehide bir sevap verileceği dile getirilmiştir (Hattâbî, Me’âlimu’s-Sünen, I, 133). Bir bakıma hata etse bile sırf Allah’ın muradına erişmeye çalışmasından ötürü övgüye ve ecre layık görülmüştür.
Müctehidin naslarla olan ilişkisini anlatmak üzere İmâm Gazzâlî’nin kurguladığı “bahçıvan metaforu” mânidardır. Diyor ki Gazzâlî: “Naslar birer meyve ağacıdır. Hükümler, ağaçlardan elde edilen meyveler mesâbesindedir. Doğal olarak her nassın vereceği meyve farklıdır. Ağaçları diken, yetiştiren, özene özene bakımını yapan ve zamanı geldiğinde meyvesini toplayan bahçıvan ise müctehittir. Müctehidin ağaçları büyüterek meyve elde etme sürecinde başvurduğu yol ve yöntemler ise istinbât metotlarıdır.” (Gazzâlî, el-Müstasfâ, 7). Yukarıdaki temsîle göre müctehidin hükme ulaşmasının belli yol ve yordamı vardır. Bu yollara usûl denir. Zira büyüklerimizin dediği gibi “usûlsüz vusûl olmaz”. Bir diğer ifadeyle metot olmadan hükme ulaşılamaz. Bu bağlamda Gazzâlî’nin betimlemesinin ilham kaynağının şu âyet olması muhtemeldir: “Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara örnekler verir” (İbrahim, 14/24-25). Bu ayet aynı zamanda fıkıh ilmindeki usûl-fürû’ ayrımının da temelidir. Yani ağacın kökü, sabit olan nassları ifade ederken; dalları ise her gün değişen ve gelişen ferî meâili ifade etmektedir.
Her asır ve çağda dillere pelesenk edilen “dinin güncellenmesi” diye bir tabir vardır. Dinin güncellenmesi, nasların güncele uyarlanmasını ifade eder. Hayır! Aslında dinin güncellenmesi, güncelin naslara göre anlamlandırılması ve naslar ışığında çağa ayak uydurulması olmalıdır. Bu bağlamda “tecdîd” ile “müceddidlik” de aslında ictihatla iç içe olan kavramlardır. Bir bakıma her asrın müceddidi de zorunlu olarak “Allah’ın mühürdarlığını yapan müctehit” olmalıdır.
*Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul