Modern putperestlik tüm hızıyla devam ediyor. Her zaman olduğu gibi yine, yeni yeni kutsal referanslar icat edilerek, onları kutsamamız isteniyor. Demokrasi, özgürlük, laiklik, ulusçuluk, güçlü devlet ve güçlü millet. Bu seferki çağırıya önderlik yapanlar ise daha önce kendilerinin merkeze ve yönetim kademelerine girilmesine müsaade edilmeyen, dindarların destek verdikleri siyasi hareketlerin bizzat kendileri. Lâkin kazanan maalesef yine, kaba, faşist ve batılı kurumların birebir taklidini yapan mevcut mer’i sistem oldu.
Bütün peygamberler müşriklerle ve batıl cereyanlarla imtihan edilmiştir. İslam öyle bir dindir ki eğitim ödev, ilim ise ibadettir. Ortamı ve şartları mazeret gösterenler, tağutun oyununa figüran oluyorlar. Ortamı ve şartları mazeret gösterip Rabbânî usul ve metodun hilâfına iş yapanlar maalesef bu topraklarda dinin aslından sapmayı daha da olağan hale getirdiler. Eğer nereden gelindiği bilinmiyorsa nereye gidildiği de bilinmez.
Günümüzdeki peygamber ve din algısı, hakim güçlerin bilinmesini istediği kadarı bilinen bir din ve mevcut cahili sistemilerin isteği doğrultusunda kurgulanmış farklı versiyonlar üzerine bina edilmektedir. Asıl amaç resmi bir din oluşturmaktır. Bunun için de toplumun gerçek alimlerden ve gerçek din anlayışından bütün iletişim teknikleri kullanılarak (Tüm medya, resmi okullar) uzak tutulması gerekir. Amaç toplumu tarihsizleştirmek ve kimliksizleştirmektir.
Muhammedî tarih, Muhammedî kimliğin en temel yapıcı unsurudur.
İktidar her daim gizlemeyi bilenindir. Akademik düzenin gardiyanları tarafından her şey gizleniyor. Tarihin gerçek öznesi olan kitleler uyutulmaya çalışılıyor.
Mekke’deki putları reddetmeden Mekke’nin putlarını yıkmadan Hz. Muhammed (s.a.s) olunmaz.
Muhammedî kimliği inşa etmek için küfüre ve şirke düşman olmak, onları reddetmek, Rabbe olan iman aşkı ve sevgisi ile haramlara düşman olmak gerekir. Ruhunu ilahına, Rabbine adayan Rabbaniler, abidler ancak ilâhî enerjiye sahip olacaklardır. Önce bizler kendi itikadımıza ve Rabbani usulümüze inanacağız. Aksi taktirde ruh ve hayattan yoksun içi boş lafzî kalıplar söylememiz kaçınılmaz olacaktır. Namazın, orucun, duanın peygamberi anlatılıyor ama müşriklere karşı direnen onların düzenine ve sistemine ‘Lâ’ diyen peygamber anlatılmıyor. İman-küfür hesaplaşmasının Türkiye perdesinde hakkı ve hakikati kim temsil ediyor? İman ile şirkin ve haramların boğucu atmosferinden çıkabilmek için salih ameller etrafında bir hayat inşâ etmeliyiz. Peygamber’in (s.a.s) tefekkürsüz ve ibadetsiz geçen bir anı yoktur. İbadetler etrafında şükrünü ve zikrini yerine getirmiştir. Bu şükür namaz, oruç, infak, cihat, eğitim ve öğretim olarak hayatın her anını kuşatmıştır.
Kur’an ahkâmı, mehcur (terk) edildi. Kamuoyu, Allah’ın (cc) inzal edilmiş ipine, Hablullah’a topluca sarılmaktan uzaklaştırıldı. Rasûlullah’ın (s.a.s) şahitliği, örnekliği, mücadele sünneti terk edildi ve cahiliye yeniden üretildi. Hablullah’ın yerine, başka ipler üretildi.
Habluldemokrasi, hablulkemalizm, hablullaiklik.
Kendi batıl yollarına çağıranlara işte tüm bunlara karşı Resulullah’ın örnekliği nerede?
Bu örnekliği ihyâ edecek Ehl-i Sünnet vel Cemaat müntesipleri selin üzerindeki çer-çöp gibi dağınık, Ehl-i Fert vel Şatafat halinde ferdi şekilde hareket ederek, sahih bir İslami örnekliğin üretilmesine bizzat ‘şuurlu müslümanım’ diyenler engel oluyorlar.
Mücadele sünnetine uymayan yöntemlerle, Tevhidi nitelikten ve sahih akideden uzaklaşan bilhassa kendilerini tasavvuf ve tarikat topluluklarına nispet eden kişiler, topluma örnek olmaya başladı. Son dönemlerde bilhassa sistemin yönetiminde olan kadrolara kendi yapılarına ve
çalışmalarına kolaylık sağladığı gerekçesi ile belli tarikatçı çevreler, sisteme entegrasyonlarını, dini argümanlarla eleştiren diğer dindar çevrelere karşı, bilhassa basın ve video yayınları ile “Dış mihraklı selefiler!! Türkiye’de iç savaş çıkartacaklar” diyerek, belli yerlere mesajlar yollamaktadırlar.
“Ilımlı İslam” adı altında göreceli özgürlüklerle, kamu alanına, siyasi, idari,hukuki alana hiçbir şekilde İslam hukukunun müdahilliği söz konusu olmayan bir yapı konusunda, devletten idari kadrolar ve memuriyetler, belediye bütçeleri ile maddî pay alan kitleler arasında, toplumsal konsensüs oluşmuş durumdadır. Rasûlullah’ın (s.a.s) bu topraklarda yaşanmayan siyasi sünneti, İslam tarihini müzelik hale getirdi. Bunun sorumlusu da ben Müslümanım diyenlerdir.
Kamalizm, rabliğini ilan etmiştir. Eleştirilemez, sorgulanamaz, değiştirilemez, denetlenemez bir imtiyazla donatıĺmıştır. Bu tuğyana karşı dinlerini ve itikatlarını tevhid etmeden buna savaş açmayan din ve ilim ehlinin, ayet ve hadis nakliyeciliği yapan nakkallerin, Kuran’ın ehli, kitap ehli olması, kıyamet günündeki rezilliklerini bertaraf ettirmeyecektir.
Bunların hâli!
Allah’tan başka veya Allah’la beraber başka güçlere itaat edenler kendilerini aciz, güçsüz, zavallı ve çaresiz hissederler. Gönüllü kulluk yapanlar ise güç zannettikleri
şeylerin aslında güçsüzlüğünün aynasıdır. İşte bu güçsüzlük ve cehaletten kaynaklanan yetersizlik sahte düzenbazların “Alim” diye itibar gördüğü, “Rüveybidâ” zamanının imtihanını yaşıyoruz.
Rüveybida nedir? Rasûlullah (s.a.s), “İnsanların önemli ve büyük işleri hakkında konuşan ‘aşağılık’ kimseler” buyurdu.
Kendisini hiç sorgulatmayan, tanrısal bir pozisyonla kendisini mehdiyette gören, şizofrenik bir hal. Küresel şeytanların izmlerine girip putlarını yıkıp büyük put “Kamal’in” boynuna baltayı asacağına, birbirlerinin menfaatine dokunduğu için kendi izmlerini savunanlar. İşlerine geldiğinde Müslümanları harekete geçirmek için din dilini kullananlar “cihad, infak, cennet” diyerek onları acaba neye, nereye davet ediyorlar?
Müslümanlar olayları değerlendirirken eşya ve olayların merkezine kendi heva ve heveslerini koymaz. Günümüz modern cahiliyesi ise geçmişte zuhur etmiş olan dine ait kavram, kurum ve pratiklerin geçmişe ait olduğunu, bugünün demokratik ve küresel kurumlarına ve örgütlenme biçimine aykırı olduğunu savunur. Dini sadece ruhsal ve psikolojik motivasyon sağlayan unsur haline getirmektir, günümüz modern ideolojilerinin amacı. Dini, Allah’ın (c.c) emrettiği gibi değil de kendi anladığı gibi yaşamak, “Dinde peygamber yetkisine sahip olmaktır”.
Çağdaş modern ve mer’i cahiliyyeye göre, “Kur’an ve Sünnetin görevi somut hükümler çıkarmak değil, hâşa temel yönetim ile alakalı ilkeleri tespit etmektir” demeye kadar meseleyi getirmektedirler. Adalet, eşitlik, özgürlük (aslında aslolan, özgür iradedir.), zulmetmemek, zulme engel olmak, barış, sevgi, saygı, Kur’an ve peygamberin hedefleridir. Egemen hakim sisteme göre, bunların nasıl gerçekleşeceği yaşanılan çağın şartlarına ve normlarına göre olmalıdır. Bu çağın normlarına aykırı ve reddedici bir dil olmaması gerekir. Bu ise “Hakkı, batıla satmak demektir.”
Hayatın gerçeklerine uymayanları tevil, anlamlandırma ve yorumlama ile lâ dîni sistemini, modern gayri dini sistemine ve hayatın konjöktörüne uygun hale getirmektedirler. Bunun sonucunda da toplumda tahrif edilmiş kitap anlayışı, örtülü ehli kitap anlayışı bu toplumda “ameli deizm” olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eyvah bize! Şu ölümlü, ani ölümlü, şu külliyen yalan dünyada ne yapıyoruz? Nasıl biz olacağız? Kapitalizmin, Kemalizmin, küfrün, şirkin gönüllü kuryeliğini yapar hale geldik. Dinikum. Bizim bir başka meselemiz vardı. Esas meselemiz neydi? Biz kimdik, vasıta neydi?
Vuslat neydi, siyasetten, ticaretten, riyasetten murat neydi? Biz, insanlara ne vaat etmiştik? insanlar bizden ne bekliyordu, bize neleri emanet etmişlerdi, sırtımızda halen hangi emanetler var, unuttuk mu yoksa.
Tağutlaşmış sistemler, celalimizi, haşyetimizi, ruhumuzu, vicdanımızı zimmetine geçirdi. Meğer Ehl-i Kitabın niyeti dünyaya kök salmak, nüfuz ticareti yapmak imiş.

