Belli bir ortamda yaşayan insanın kişiliği, içinde bulunduğu toplumun özelliklerine, gelenek ve göreneklerine göre şekil alır. O toplumun kültüründen ve çevrenin algılarından etkilenir. Bazen, cahiliye kültürü ve anlayışı da İslami değerlerin önüne geçer ve o kimsede veya o toplumda cahiliye algısı ve anlayışı belirleyici hale gelir.
Cahil, Allah’ın vahyinden yüz çeviren kimsedir. Cahiliye ise Allah’ın hükümlerinin dışında, beşerin süfli duygularla oluşturmuş olduğu vahiyden kopuk bir hayat modeline, anlayışına denir. 0nun için şu an yaşadığımız sistem de bu yönüyle tipik bir cahiliye sisteminin ürünüdür.
Toplumda büyük bir oranda cahiliye toplumunun özelliğini taşımaktadır. Olayları değerlendirirken eğer elinizde Kur’an’ın ilkeleri yoksa; fıtrat üzerinden, sünnetullahın yasaları üzerinden, Rasulullah’ın hayatı ve örnekleri üzerinden değerlendirme yapılacağı zaman toplumsal bazı algılar, kültürel baskılar, devletin propagandası, asabiyet gibi İslami olmayan duygu ve algılar belirleyici oluyor. Müslüman olma iddiası taşıyan insanda bile milliyetçilikten, devletçilikten, bayrakçılıktan, izler oluşmuş oluyor.
Allah azze ve celle’nin yaratmış olduğu ekolojik bir denge var. Fakat insanlar bu ekolojik sistemi bozuyorlar. “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara 205 ) Özellikle sanayileşme ile birlikte nükleer kimyasal silahlar, sanayi atıkları, sonrasında buzulların erimesi, nesli tükenen hayvan ve bitki sayılarının binlerle ifade edilmesi gibi yeryüzü adeta bir çok insanların hırsı tarafından böyle istismar edilerek ekolojik denge bozuluyor.
Ekolojik dengeyi bozan her algı ve düşünce vahye bir savaştır. Yani bugün Allah’ın arzının neresinde bir ağaç, bir orman yakılsa, nerede bir kuraklık oluşturulsa, nerede bir katliam oluşturulsa, nerede bir canlı türü yok edilse, nerede bir lisan baskıya uğratılsa orada Allah’ın ayetine savaş açılmış demektir.
Allah, yeryüzünde yaşamaları için Adem’i yarattı ve ona eşyanın isimlerini öğretti. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insan, adaletle hükmetmek ve diğer varlıklara haklarını vermekle görevlidir. Sahip olduğu hakları ve özgürlükleri Yaratıcısından alan insan, maddesi itibariyle en güzel şekilde yaratılmış; manası itibariyle ise kendisine gerekli olan kabiliyetler ikram edilmiştir.
İnsan haklarının ilahi kaynaklı olması, onların beşer tarafından ortadan kaldırılamayacağı, değiştirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır. Yeryüzünde hangi devlet hüküm sürerse sürsün, hangi hukuk sistemi uygulanırsa uygulansın insan, yaratılıştan gelen bu hak ve özgürlüklere sahip olmaya devam edecektir. Devletlerin ya da insanların bu hak ve özgürlükleri uygulamamaları, onların varlığına engel değildir. Çünkü bu hak ve özgürlükler, Yüce Yaratıcının beyanı olan Kur’an’da ve elçisi olan Hz. Peygamber’in (sav) sözlerinde değiştirilemez şekilde yer almıştır.
Allah, Adem ve eşini yeryüzüne göndererek dünyayı insanoğlunun vatanı olarak ilan etmiştir. Bugün vatan kavramı özellikle ideolojik bir algıya dönüşmüş, Misak-ı Milli algısı üzerinden ulus-devlet modelinin üretmiş olduğu, sınırları çizilen bir coğrafya algısı üzerinden tanımlama yapılmaktadır. Sosyolojik olarak (millet, milliyet, vatan, devlet) bunların bir tanımlaması var ama bunlar da büyük bir oranda kültürel ve cahiliye algısı üzerinden bir tanımlamaya tabi tutulmuş.
Kur’an-ı Kerim›e göre millet, din anlamındadır. Yeryüzünde iki millet vardır. İslam milleti, küfür milleti. Ama süreç içerisinde bu kavram etnik bir yapıyla tanımlanmaya başlamış. Dolayısıyla bugün insanın yeryüzünde Allah’ın yaratmış olduğu arzın her yerinde yaşama, seyahat ve barınma hakkı vardır. Hiçbir insana, hiçbir insan blokaj koyamaz, engelleyemez, sınırlayamaz. İnsan fesat üretmediği sürece, adaleti korumaya çalıştığı sürece, ifsat yani bozgunculuk yapmadığı sürece Allah’ın arzında istediği yerde yaşama hakkı vardır. Fakat insanoğlu, Allah’ın insana, ikram olarak onun hizmetine sunduğu her şeyi sahiplenerek tahakküm oluşturmaya çalışıyor. Mesela toprak ekilip biçilmesi gereken bir şeydir, su ortaktır, hava ortaktır ama süreç içerisinde bunlar savaşlara dönüştürülüyor, tahakküme dönüştürülüyor. Bizler sınır çiziyoruz, ne diyoruz adına? Türkiye, Suriye, Irak... Aslında tam olarak bu sınırları bizde çizmiyoruz. Bu sınırları müstevliler çiziyor, işgalciler çiziyor, müstekbirler çiziyor. Arabistan, Arap denilen (Afrika ülkeleri hariç) baktığınızda hep tek bir kökenden olduğunu görürsünüz ama bölmüşlerdir, parçalamışlardır ve isimlendirmişlerdir, sınırlar çizmişlerdir.
Tabi bu sadece Ulus devlet modeliyle çıkmış bir yapı değil. İnsanlar geçmişten beri yaşadıkları yeri imar etmek istemeleri makul görülürken bir tahakküm kurmaya başladıkları zaman bozgunculuk ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu Rasulullah’ın döneminde de var olan bir durumdur. Müminlere baskı uyguladıkları vakitte, müşrikler müminleri şehre sokmak istemiyorlar. Bazı özel anlaşmalar sayesinde, o zaman ki adıyla eman verilerek girilebiliyordu. Eman, emniyet yani güncel karşılığı ile pasaport diyebiliriz. Özellikle bu coğrafyaların ulus-devletlerin bölünmesiyle birlikte sürekli etnik, kültürel, dini algılarla toplumlar bölündü.
İslam tarihine baktığınızda, Firavun sisteminin en çok uygulamış olduğu taktiklerden birisinin, karşısında örgütlü bir güç istemediği olduğunu göreceksiniz. Bunun için İsrail oğullarını bile kamplara bölmüştür. (on iki kabileydi) Sürekli bölüp parçalayıp yutmak daha kolay olduğu için müşriğin mantığı değişmiyor. Bugün Suriye’nin Mısır’ın yine bölünme üzerinden planlanması bu algının bir tezahürüdür. Ehl-i küfür, karşısında güçlü bir yapı istemiyor, sürekli parçalamak, bölmek istiyor. Tabi buradaki bölünmeyi parçalanmayı ulus-devletin formlarıyla düşünmemek gerekir. Eğer bir beldede Allah’ın dini hakim değilse, ilâhî yasalar belirleyici değilse, Allah’ın kitabı orada bir teşri değilse orada devletin hangi sistemde, ne adına yürütüldüğünün çok da bir önemi yoktur.
Vatan doğduğumuz yer midir, doyduğumuz yer midir? Yoksa vatan gerçekten Allah’ın rızasını gözeterek eminlik ve adalet içerisinde yaşadığımız ve yaşanmasını arzu ettiğimiz yer midir? Aslında yeryüzü bu yönüyle insanoğlunun bir vatanıdır ama maalesef bu vatan süreç içerisinde bölünüp parçalanan anlayışlarla birlikte etnik yapılar üzerinden bu yönüne ideolojik algılara kurban edilmiştir. İnsan doğduğu yeri kendisi seçmiyor, bu Allah’ın takdir ettiği bir şeydir. Nerede ne zaman doğacağımız bizim tercihimiz değildir. Biz doğarken cinsiyetimizin, rengimizin, dilimizin belirlenmesinde bizim dahlimiz yoktur. Onların her birisi Allah azze ve celle’nin takdiridir. Allah azze ve celle’nin mutlak anlamda takdir ettiği bir hususta insan buradan bir baskı kurarsa övünme, yerinme, karşı tarafı ötekileştirme, takdir etme, üst kimlik, alt kimlik, cinsiyet ayrımcılığı, pozitif-negatif ayrımcılık gibi algılara girerse kim ne adına yaparsa yapsın, bu cahiliye anlayışıdır İslam bunu reddeder. Rasulullah’ın hayatında çok canlı örnekleri vardır. Suheyb Rumi, Ebu Zer, Bilal, Selman, Ammar (ra) ... bunlar birer farklı coğrafyalardan farklı etnik yapılardan gelen ilk iman eden Müslümanlardır ve ekseriyetle de ismini hassaten zikrettiklerim, toplum içerisinde nüfus sahibi değillerdir mazlumdurlar, köledirler. Ama İslam ümmet yapar ve bu ümmet bilinci ile hareket ettirir. Fakat süreç içerisinde bizim dokularımızla oynandı. Böyle etnik yapı üzerinden oluşturulan algılar yoğun bir cahiliye kültürüdür. Maalesef kendini Müslüman zanneden insanlara bu cahiliye hastalığı öyle yerleşmiş bir vaziyette ki hele bir de bunu devlet bir politika haline dönüştürdüğünde, dağ taşa “Ne mutlu Türküm diyene, Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi cümleler yazdığı vakitte faşistlik şövenistlik yapmış olur. Bu cahilliktir, bu Allah’ın ayetlerine savaş açmak demektir.
Türkiye’de son dönemde medya aracılığıyla özellikle Suriye ve Afganlılar üzerinden sosyal bir dokunun bozulması gibi bir algı öne çıkartılarak ve özellikle kadınların taciz edilmesi, savaş içinde olan bir bölgenin terkedilip kendi “vatanları” uğruna savaşmadan burada rahat yaşam sürmeleri, deniz kenarında keyif yapmaları, nargileler... vs. gibi üretilen bahanelerle bir takım algı operasyonu oluşturuluyor. (Medyanın da buradaki rolünü ve önemini ilerleyen sayfalarda ele alacağız.) Sanki hepsi plajda, kafeteryada lüksün içinde, sanki hepsi bozguncu gaspçı gibi davranılıyor. Suriyelinin birisi bir suç yapıyor bütün hepsi genellenerek mağdur ediliyor. Peki çocuğu daha beşikteyken, tecavüz edilerek öldürülen Suriyeli kadından dolayı bunu yapan bir Türk olduğu vakitte bütün Türkler aynı kategoride değerlendirilebilir mi? Değerlendirilemez. Yani suç da şahsilik esastır hiçbir kimse başka kimseden dolayı suçlanamaz. Aslında bakıldığında şu an yetim, dul, ihtiyaç sahibi on binlerce, yüz binlerce insan var.
Bir işadamına sorsanız Suriyelileri Afganlıları düşük ücretle çalıştırdığı için gitmesine razı olmaz. Niye? İşine geliyor çünkü. Yani bu olaya nereden baktığınızla alakalı. Avrupa’dan birisinin Türkiye’ye gelip yerleşmesi mültecilik olarak görülmüyor. Gariban, mazlum yurdundan çıkartılmış kimselerse mülteci oluyor. Bir insan ailesini, yaşadığı beldeyi, eğer gerçekten orada bir kan, gözyaşı, gasp, zulüm, baskı, şiddet söz konusu değilse niye terk eder?
Bugün özellikle yaşadığımız coğrafya üzerinden ele aldığımızda mültecileri kovmak isteyen yaşam hakkı tanımayanların geneli, bir nesil öncesi başka yerden gelmedir. Yunan göçmeni, Bulgar, Gürcistan... Dağdan gelip bağdakini kovmak misali. Yani bu hakkı kim verdi? İnsanın yaşayacağı bir beldeyi, bölgeyi ülkeyi kim belirler? Avrupa pasaportu olan bir vatandaş Dünya’nın her yerinde istediği şekliyle seyahat etme özgürlüğüne sahip. Parası varsa, bir gücü varsa takip edilip ağırlanır, rağbet görür. Ama can güvenliği için başka bir yere gitmek isteyen ötekileştiriliyor. Tabi ki sosyal dengeler gözetilmeli. Devletlerin işleye geldikleri politika ve siyaset mutlaka adalet merkezinde olmalıdır. Ama tuğyânî olan sistemlerden bunu nasıl bekleyeceksiniz?
Türkiye’de şu an yaklaşık beş buçuk milyon yabancı statüsünde insan var. Özellikle ülke ülke verecek olursak Irak’tan, Özbek’ten, Türkmen-den, İran’dan şeklinde böyle sıralayabiliriz.Rusya’nın işgali nedeniyle Türkiye’ye gelen Ukraynalı sayısı daha çok yeni olmasına rağmen 60 bini bulmuş. Hiç Ukraynalıdan rahatsız olan bir kimseyi görmedik. Mavi gözlü ölünce acıyoruz ama garibanlar ölünce gündemimizde yok. Tabii ki Ukraynalı çocuk da ölmesin. Ukraynalı kadında ölmesin. İnsanlar ölmesin. Hangi ölüme sevinebiliriz? Her ölüm hesabı ağırlaştırır meşru olmadığı sürece. Ne olursa olsun biz insanları etnik gruplarıyla ayıramayız.
Allah’ım sen her şeye hakimsin, bil ki biz gücümüz yettiğince bunların zulümlerinden teberrî ettik. Bunlar zalimdir. Vallahi zaman çok kötü bir yere doğru gidiyor. İşin garip tarafı biz bu işlenen olumsuzlukları kanıksıyoruz. Rahatsız olmuyoruz, normal görüyoruz. Olmaz! Olay sadece Ebu Gureyb’de bir bacımızın feryat mektubuyla, Ahmet Yasin’in bir mektubuyla olmaz. Acıtasyon yapmamalıyız. Bu kafirler bu cesareti nereden alıyorlar? Allah bizi müminlerle beraber eylesin, yolunda sebat edenlerden eylesin. Tüm kafir ve zalimlerin planlarını bozsun ve hassaten Rabbime dua ediyorum ki cahiliyenin her türlü anlayış, tavır ve düşüncesinden Rabbim bizi tezkiye etsin.
MÜLTECİLER VE MEDYANIN ROLÜ
Mülteciler ile ilgili farklı birçok kaynak ve tartış-mada vurgulanan ilk nokta, insanların hareketli-liğinin insanlık tarihi kadar eski olduğudur. Mülteciler ile bugün tartışılagelen konular ve kavramlar yeni boyutlar kazansa da çok daha geniş ve tarihsel bir temele dayanmaktadır. İnsanların göçü sadece bugüne ilişkin bir kavram olmamakla beraber belki de hiç olmadığı kadar medya ve yeni iletişim teknolojileri sayesinde görünürlüğü ve üzerine tartışılırlığı çok daha artmış bir kavramdır. Mülteciler üzerine çok farklı ve boyutlu tartışmaların olması olumsuz bir durum değildir.
Mülteciler adına medyanın gündem belirlemesi ve kamuoyunun şekillenmesi anlamında sahip olduğu rol, son derece kıymetlidir. Burada önemli olan medyanın mültecilere ilişkin tartışmaların yer aldığı bir platform olarak kavramların bulanıklaşması durumunda yarardan çok zarar üretebileceği gerçeğidir. Herkesin üzerine rahatça söz söyleyebileceği bir alan haline gelmesiyle birlikte medyanın mülteciler adına sorumluluğu ve beraberinde uzmanlaşabilmesi de çok daha önemli hal almıştır.
Mülteciler tüm zorlukların ve kötülüklerin içinden çıkmış insanlardır. Evet, insanlardır. Bunu ısrarla vurgulamak istiyorum. Medyanın görevi, insanın değerini tanımak ve korumaktır.Bu yüzden de mültecileri tanımak, anlamak ve onları anlatmaya çalışmak, mülteciliği anlatmanın yanında insanlığı da anlatmaktır.Medyanın, mültecilerin varlığını ve iyilik içinde olabilmeleri konusundaki her türlü girişim ile çabayı desteklemesi, mesleki bir sorumluluğun ötesinde ahlaki ve insani bir sorumluluğudur.
Mültecilerin korunabilmesi ve içinde bulunduk-ları toplum ile olumlu bir birliktelik içerisinde yer alabilmelerinde elbette bireylerin ve devletlerin görevleri ile sorumlulukları vardır. Ama medya gibi önemli etkilere sahip güç noktalarının da en az onlar kadar bu sorumluluklara sahip olduğunu unutmamalıyız. İnsan onurunun esas olduğu her noktada medyaya da görev düştüğünü bilmeliyiz. İnsan onurunun ve değerinin toplumda daha da derinleşebilmesi ve özellikle de mülteciler açısından da işlenebilmesi adına medya önemli bir role sahiptir.
Mültecilerin ayrılmak zorunda oldukları ülkelerinden neden ve hangi şartlar nedeniyle ayrıldıklarını anlayabilmek medyanın en temel sorumluluklarından biridir. Bizler kendimiz, ailemiz ve istikbalimiz için ne istiyorsak onlarda aileleri için bizlerin kendimiz için isteyeceğimizden farklı şeyler istemiyorlar. En önemlisi çocuklarının kötü şartlardan, kötülüklerden ve başlarına gelebilecek olumsuz durumlardan kaçarak bizler gibi olmak isteyecekleri durumlara ve ortamlara sığınıyorlar. Mültecilerin de çocuklarının, yaşlılarının, engellilerinin, aile üyelerinin yüzlerinin gülmesini istemesi garip gelmemeli. İyi şartlarda olabilme çabası, çocuklarının diğer çocuklar gibi neşe ve mutluluk içinde, imkanlardan yararlanabilmesi her birimizin, kendimiz ve ailemiz için istediklerine benzerdir. Bugün herkesin sahip olduğu şartların içerisinde olabilmeleri, mülteciler olarak lüks ve haddini aşan taleplermiş gibi algılanıyor.
Maalesef yaşanan örnekler incelendiğinde medyanın mültecileri eleştiride bulunabilecek-leri temel özneler olarak ele aldığını görüyoruz. Bu yaklaşımın temel nedeni mültecilere ‘insan özne’ olarak yaklaşmak yerine ‘politik özne’ olarak yaklaşmak ve bu şekilde ele alma eğilimidir. Bu tür yaklaşımlar nedeniyle de mülteciler sürekli olumsuz belli kalıp bakış açıları içerisinde medyada yer alıyor. Bu tür tek tipleşmiş medya yayınlarının da, mültecilere yönelik nefret ve ötekileştirmelere aracılık ettiğini görebiliyoruz.
Medyada, mültecileri konu edinen birçok içeri-ğe rastlıyoruz. Mülteciler hakkında görüşler, yorumlar, eleştiriler, uzman paylaşımları, genel düşünceler ve daha birçoğu yer alıyor. Ama sınırlı şekilde yer alan mültecilerin kendileridir. Herkes onlar hakkında konuşuyor ama onların konuştuğunu ve seslerini çok az duyuyoruz. Çoğu zaman da hiç duymuyoruz.

