Allah, insanoğluna çok şerefli bir görev vermişti. Yeryüzünün halifesi olacak, dünyayı imar edecek ve Allah’a kulluk yapacaktı. İlk başta öyle de oldu ama daha sonra gözünü hırs bürüyen insan, şeytanın vesvesesiyle de azgınlıkta kısa zamanda çok yol almıştı. Allah kullarına olan merhameti sebebiyle gönderdiği peygamberlere itaat edilmesini, kitaplarına uyulmasını istedi. Uyanlar kurtuldular, uymayanlar ise kendilerine va‘dedilen cehenneme talip oldular.
İşte böyle bir durumda bir seçim yapılması gerekiyordu. Toplum psikolojisi olarak sürü mantığı güden insan, yanılmış ve bu yanılgı nesiller boyu devam etmişti. Bu anlayışın değişmesi kolay da olmayacaktı. Bu anlayış, son Nebî ve son Rasûlullah Hz Muhammed (s.a.s)’e kadar ve onun zamanında da devam etti. Allah Rasûlü (s.a.s), bu mantıkla çokça savaştı ve Allah’ın yardımıyla Medine’ye hicretten sonra İslâm devleti kuruldu.
Bu kutlu ve büyük mücadelede, Rasûlullah (s.a.s)’in etrafında yaşları genç olan birçok sahabe vardı. Çünkü zulmü görüp anlama konusunda gençler, daha hızlı kavrıyor ve harekete geçiyorlardı. Özellikle Medine’de, Allah Rasûlü (s.a.s)’in etrafı çok hareketliydi. Bunun sebebi, Allah’ın dinini bir an önce öğrenip hayatlarına aktarmak ve Allah yolunda şehidlik gibi çok yüksek makama yükselerek Allah’ın rızasını kazanmak istiyorlardı.
Rasûlullah (s.a.s), bunu görüyor ve onlara çok büyük değer veriyordu. Onları en güzel şekilde yetiştirip Allah’ın dinini yeryüzüne yaysınlar istiyordu. Öyle de oldu! Sahabîler daha sonra dünyanın dört bir tarafına yayılacak, Allah’ın dinini anlatacak ve fetihler yapacaklardı. İşte böyle bir nesil yetiştirdi, “âlemlere rahmet olarak gönderilen” Rasûlullah Muhammed (s.a.s).
Allah’ın emir ve yasaklarıyla büyüyen bir nesil, nasıl başaramazdı? Rasûlullah (s.a.s)’in gençlere verdiği önemi anlamak çok zor değildir. Onları dinliyor, söylediklerini dikkate alıyor. Bir fikir veya plan getirdiklerinde dikkatli dinleyip mümkünse onu uygulardı. Genç sahabîler de önemsendiklerini biliyorlardı. Bundan dolayı onlar da bu güveni ve değeri kaybetmemek için aşırı bir gayret gösteriyorlardı. Bunun en büyük örneklerinden biri, Rasûlullah (s.a.s) Uhud Savaşı’ndan önce gençlerle istişare edip ve onların kararını uygulamıştı. Gençler de, Uhud’da büyük mücadele vererek ahidlerinde ne kadar sadık olduklarını kanıtladılar.
Râfi‘ b. Hadîc (r.a) ve Semüre b. Cündüb (r.a), Rasûlullah ile beraber savaşa katılmaya ısrar ettiler. Hâlbuki yaşları henüz on beş idi. Rasûlullah (s.a.s), yaşlarının küçüklüğü sebebiyle onları kabul etmedi. Rasûlullah (s.a.s)’e:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Râfi‘, gerçekten bir okçudur, denilince, ona izin verdi.
Bunun üzerine Semüre b. Cündüb, tekrar Rasûlullah’ın yanına sokularak:
- Vallahi ben Râfî’yi yenerim, dedi.
Bu sefer Rasûlullah (s.a.s), ona da izin verdi.
Rasûlullah (s.a.s), elinde tuttuğu kılıcını göstererek:
“Bu kılıcı, hakkını vermek üzere kim alır?” diye sordu.
Ebû Dücâne, Rasûlullah’ın yanına gelerek:
- Onun, hakkını vermek üzere ben alırım, dedi.
Rasûlullah (s.a.s), de kılıcı ona verdi. Ebû Dücâne, kırmızı bir sarık çıkarıp başına sardı. Ölesiye savaşmayı istediği vakit o, böyle yapardı. Sonra saflar arasında çalımlı çalımlı yürümeye başladı.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s):
“Bu öyle bir yürüyüştür ki Allah onu, bu gibi yerlerin dışında sevmez” buyurdu.1
Onlar, öyle bir söz vermişlerdi ki yaşamak için değil, ölmek için söz vermişlerdi. Ahidlerine sadık olanlar yine onlardı. Allah da onları doğruluyordu. Bunu, bize bildirip bizim de onlar gibi olmamızı istiyordu. İşte Uhud Savaşı’ndan başka bir örnek:
Rasûlullah (s.a.s)’in öldürüldüğü şâyiası yayıldı. Bu şâyia, Müslümanların kalplerine daha fazla korku yerleşmesine neden oldu. Birtakım zayıf imanlıların da, “Rasûlullah (s.a.s) öldürüldüyse burada durmamızın anlamı nedir?” diyerek, gerisin geriye dönüp gitmelerine sebep oldu.
Yine bu şâyia, onu duyan, Enes b. Nadr (r.a)’ı şöyle söylemeye sevk etmiştir:
- Rasûlullah (s.a.s)’ten sonra sizin yaşamanızın faydası nedir?
Sonra Enes, bazı münafıkları ve zayıf imanlıları göstererek şöyle dedi:
- Allah’ım ben, onların söylediklerinden Sana sığınırım ve onların söyledikleri sözlerden dolayı Sen’den özür dilerim.
Bundan sonra, kılıcını çekip müşriklerin üzerine saldırdı ve şehid oluncaya kadar savaştı.
“Mü’minlerden öyle erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde sadakat ettiler. Kimi şehid oluncaya kadar savaşacağına dair adağını ödedi (şehid oldu), kimi de sırasını (şehid olmayı) bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler.”2”3
Tabii elbette ki bu neslin ve anlayış yetişmesi kolay olmadı. Ama sabır ve gayret, meyvelerini veriyordu. O zamanki gençler her alanda yetişiyor ve gayret ediyorlardı. Cihadda yetişiyor, ilimde yetişiyor, dünyalık işlerde yetişiyorlardı. Onların önünde, kendilerine her açıdan örnek olacak Rasûlullah (s.a.s) vardı. Ama onun olmadığı her yerde Allah’ın dini konuşuluyor, insanlar birbirlerine anlatıyor öğretiyordu. Öyle ki insanlar İslâm ile aynîleşmişlerdi. Hatâ yapan uyarılıyor, iyi bir iş yapalar destekleniyordu.
Gözlerinin önünde kendilerine örnek olacak birçok âlim sahabî vardı. Gençler de en az onlar kadar bu dine hizmet edip Allah’ın rızasını kazanmaya çalışıyorlardı. Ve yine biliyorlardı ki bunun yolu, Rasûlullah (s.a.s)’i örnek alıp, itaat etmekten geçiyordu. Önlerinde en yiğitler vardı. Cenk meydanlarının değişmez ismi Hz.Ali (k.v), adâlet ve cesaret deyince akla gelen ilk isim Hz.Ömer (r.a), sıdk ve cömertliğin değişmeyen ismi Hz.Ebû Bekir (r.a), meleklerin bile kendisinden hayâ ettiği, hayâ deyince ilk akla gelen isim Hz.Osman (r.a), şehidlerin sultanı ve cesaretiyle müşrikleri titreten Hz.Hamza (r.a), daha birçok güzide sahabe onlara örnek ve öğretmendi.
İşte, devlet İslâm ve fertleri mü’min olunca yetişen nesil temiz ve fedakâr oluyordu. Bu nesil, daha sonra adını tarihe ve kalplerimize altın harflerle yazdıracak ve aradan on beş asır geçmesine rağmen bizler, hayret ve gıpta ile onları konuşup dersler çıkartıyoruz. İşte, onlardan bazılarının hayatlarından örnekler:
Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a)
Câbir b. Abdullah (r.a)’ın şöyle dediği haber verildi:
Allah Rasûlü (s.a.s) otururken, Sa‘d (r.a) çıkageldi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s):
“Bu benim dayımdır. Başkası bana (onun gibi bir) dayısını göstersin bakalım!” diye buyurdu.4
Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a), 17 yaşında Müslüman oldu. Kendi ifadesiyle, Müslüman olanların üçüncüsü idi. Dünyada iken cennetle müjdelenen on sahabeden biridir.
Saîd b. el-Müseyyeb (r.a) dedi ki:
Ben, Ebû İshak Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a)’ı şöyle derken dinledim:
- İslâm’a girdiğim günde hiç kimse Müslüman olmadı. Andolsun, yedi gün boyunca ben, İslâm’ın üçte biri olarak kaldım.5
Hz. Sa‘d (r.a), İslâm’a bütün kalbiyle inanmış, emirlerine canla başla sarılmıştı. Tam bir iman eri ve bir İslâm fedaisiydi. Fakat onun Müslüman olması, namaz kılması, Peygamber (s.a.s)’e gönül verip onun sevgisini her şeyden üstün tutması, ona bağlılığı annesini rahatsız etti. Oğlunu karşısına aldı. Dininden vazgeçmesini istedi. Fakat ikna edemeyince, başka bir çareye başvurdu. Hz. Sa‘d’ın en zayıf noktadan yakaladı.
Ona:
- Allah’ın, hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne ve babaya karşı iyi davranmayı emrettiğini söyleyen sen değil misin? dedi.
Hz. Sa‘d (r.a):
- Evet, Allah biz Müslümanlara bunu emrediyor, cevabını verdi.
Annesi bu cevap karşısında ümitlendi. Evde bulunan bir putun yanına vardı. Okşayıp sevmeye başladı. Sonra da putlar adına yemin ederek:
- Sa‘d, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben ne bir şey yerim, ne de içerim, dedi.
Sonra da putun arkasına geçip oturdu. Ne yemek yedi, ne de bir şey içti. Bu hal birkaç gün devam etti.
Hz. Sa‘d, annesine son derece bağlıydı. Saygıda kusur etmezdi. Zaten annesi de bunu bildiği için, böyle bir bahaneye yönelmişti. Böylece oğlunu, İslâm’dan vazgeçireceğini ümit ediyordu. Fakat umduğunu bulamadı. Tam aksiyle karşılaştı. Birkaç gün sonra, ondan şu kararlı cevabı aldı:
Sa‘d (r.a):
-Vallahi, anne iyi bil ki, yüz tane canın olsa, birer birer çıksa ben yine dinimden dönmem. Artık sen bilirsin, ister ye, ister yeme.
Hz. Sa‘d’ın bu kararlı tutumu karşısında çaresiz kalan müşrik kadın, açlık grevinden vazgeçti. Bu hadise üzerine Allah’a isyan hususunda, anne ve baba da olsa kula itaat edilmeyeceğini açıklayan Ankebût sûresinin 8. âyet-i kerîmesi nâzil oldu:
“Biz insana, anne ve babasına güzel davranmasını emrettik. Eğer onlar, ilâh olduğuna dair hiçbir delil bulunmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır, yaptıklarınızı o zaman Ben size haber vereceğim.”6
Bu hadisenin üzerinden çok geçmedi. Hz. Sa‘d’ın kardeşi Âmir (r.a.) da Müslüman oldu. Böylece Sa‘d’ın annesinin derdi, bir iken iki olmuştu. Aynı usulü Âmir için de uyguladı. İslâm’dan vazgeçinceye kadar ağaç altında gölgelenmemeye, bir şey yiyip içmemeye yemin etti. Fakat yine bir netice alamadı.
Hz. Sa‘d (r.a)’ın karşısında olan sadece annesi değildi. Bütün müşriklerdi. O sırada Mekke müşrikleri sayılan çok az olan Müslümanlara işkence ediyorlar, çeşitli hakarette bulunuyorlardı. Öyle ki, rahatça ibadet etmelerine dahi müsaade etmiyorlardı. Bundan dolayı Hz. Sa‘d (r.a), Saîd b. Zeyd (r.a.), Habbâb b. Eret (r.a.) ve Ammâr b. Yâsir ile (r.a.) ibadetlerini yapabilmek için Ebû Lüb Vadisi’ne gittiler. Abdest alıp namaz kılmaya başladıkları bir sırada, müşriklerden bir grup onları gördü ve yanlarına geldi. Onlarla alay etmeye, yaptıkları ibadetin manasız olduğunu söylemeye başladılar. Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a.), daha fazla dayanamadı. Eline geçirdiği bir deve kemiği ile onları uzaklaştırmaya çalıştı. Birinin kafasını vurup kırdı, kanını akıttı. Diğer sahabîler de harekete geçince müşrikler kaçışmaya başladı. Böylece Hz. Sa‘d, Allah yolunda ilk kan akıtan sahabe olma şerefini kazandı.7
Allah yolunda ilk ok atma faziletinin de sahibi olan Hz. Sa‘d (r.a), aynı zamanda İslâm’ın kahraman bir mücahidiydi. Allah yolunda savaşmaya can atıyordu. Bedir Savaşı’nda müşriklere kan kusturdu. Uhud Savaşı’nın en tehlikeli zamanında Peygamber (s.a.s)’in etrafında etten bir duvar ören sahabîlerden birisi de O idi. Peygamberimiz (s.a.s), Hz. Sa‘d’ın düşmana karşı verdiği cansiperane mücadele karşısında, elindeki okları ona veriyor, bir yandan da:
“At Sa’d, at! Annem babam sana fedâ olsun” buyurarak, ona iltifatta bulunuyordu.
Peygamberimiz daha önce bu sözleri hiç kimseye söylememişti.
Rasûlullah (s.a.s), aynı gün onun için:
“Allah’ım, onun attığını isabet ettir. Duasını da kabul buyur” diye dua etti.8
Kays b. Ebî Hâzim (r.a) şöyle nakletti:
Sa‘d (r.a)’ı şöyle derken dinledim:
-Rasûlullah (s.a.s) benim için:
“Allah’ım sana dua ettiği vakit, onun duasını kabul buyur” buyurdu.9
Sa‘d, çok marifetli ve başarılıydı. Özellikle ok atma konusunda Müslümanlar içinde en iyilerindendi.
Kays b. Ebî Hâzim (r.a)’in şöyle dediği haber verildi:
Sa‘d b. Ebî Vakkâs (r.a)’ı şöyle derken duydum:
- Vallahi, gerçekten ben, Araplar içinde Allah yolunda ilk ok atan kişiyim. Biz, Allah Rasûlü (s.a.s) ile beraber savaşıyorduk. Huble (baklagillere benzeyen meyvesi olan ağaç) yapraklarından ve şu mugaylan ağacından başka yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Hatta her birimiz koyun gibi gaita çıkarırdık. Sonra Esedoğulları, beni dinden menetmeye başladılar. Şayet onlara uysaydım, o takdirde kaybederdim ve o vakte kadar Müslüman olarak işlediğim sâlih amelim boşa giderdi.
Hz. Ali (k.v)’in şöyle dediği haber verildi:
“Babam ve annem sana fedâ olsun!” sözünü, Allah Rasûlü (s.a.s)’ün, Sa‘d’dan başka biri için söylediğini duymadım.
Ben, onun (s.a.s) Uhud günü şöyle dediğini duydum: “Ok at, ey Sa‘d! Babam ve annem sana fedâ olsun!”10
Sa‘d b. Ebî Vakkâs dedi ki:
-Uhud günü, Peygamber (s.a.s), ok torbasındaki okları benim önüme açarak:
“Anam babam sana fedâ olsun, ok at” diye buyurdu.”11
Sa‘d (r.a)’ın kızı Âişe (r.anhâ)’nın naklettiğine göre, ona, babası şöyle anlattı:
Nebî (s.a.s) mescitte üç gece boyunca oturup şöyle diyordu:
“Allah’ım bu kapıdan seni seven, senin de kendisini sevdiğin bir kulun girmesini sağla.”
O kapıdan Sa‘d içeri girdi.12
Âmir b. Sa‘d (r.a)’dan naklettiğine göre:
Sa‘d (r.a)’ın şöyle dediğini haber verdi:
Beni ölüme yaklaştıracak diye düşündüğüm hastalığa yakalandığımda Allah Rasûlü (s.a.s), ziyaretime geldi.
Dedim ki:
-Ey Allah’ın Rasûlü, benim çok malım var. İki kızımdan başka vârisim de yok. Malımın üçte ikisini Allah yolunda harcanması için vasiyet edeyim mi?
Rasûlullah (s.a.s):
“Hayır!” dedi.
Ben:
- Yarısını? dedim.
Rasûlullah (s.a.s):
“Hayır!” dedi.
Ben:
- Üçte birini? diye sordum.
Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.s):
“Evet, üçte bir. Üçte bir çoktur. Çocuklarını zengin olarak bırakman elbette ki, onları insanlara el açar vaziyette fakir olarak terk etmenden daha iyidir. Harcayacağın her nafakanın karşılığında mutlaka sevap kazanacaksın. Hattâ eşinin ağzına koyacağın bir lokmadan bile! Her halükârda ardında bir şeyler bırakacaksın. Böylelikle bir kısım insanlar senden dolayı fayda, diğer birtakım kişiler de zarar görürler. Ey Allah’ım! Ashabımın hicretlerini geçerli ve devamlı kıl, onları gerisin geri döndürme.” diye buyurdu.13
Hz. Âişe (ranhâ)’nin şöyle dediği nakledilmiştir:
Rasûlullah (s.a.s), Medine’ye hicret ettiği zaman bir gece düşman saldırısından endişe ettiği için uyuyamamış ve:
“Keşke, bu gece ashabımdan işini iyi bilen (sâlih) biri gelse de beni korusa!” diye temenni etmişti.
Biz, bu sırada bir silah gıcırtısı duyduk.
Rasûlullah (s.a.s):
“Kim var orda?” diye sorunca.
Gelen kişi şöyle dedi:
- Ben Sa‘d Ebî Vakkâs’ım, sizi korumak, burada nöbet tutmak üzere geldim!
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) uykuya daldı.14
Ebû Hureyre (r.a)’nin naklettiğine göre:
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Altına, gümüşe ve paraya kul olan kahrolsun, sürünsün, bedbaht olsun! İşlemeli kumaşlara/giyim kuşam malzemelerine kul olan kahrolsun, sürünsün, bedbaht olsun! Böyle menfaat düşkünü insanlara, bir şey versen hoşuna gider, fakat hiçbir şey vermezsen öfkelenir. Kahrolsun böylesi, perişan olsun! Ayaklarına diken batsa bunu çıkaracak yardımcı bulamasın!.
Buna karşılık, saçı başı dağınık ve ayakları tozlar içinde olsa bile Allah yolunda savaşırken atının yularına yapışarak mücadele eden kula ne mutlu, bütün güzellikler onundur. Bu mücahid eğer görev verilirse öncü birliklerle ileri gidip (nöbet tutar), yok geri hizmeti yapacaksa bu görevini de en iyi şekilde yerine getirir. Buna rağmen bir yere girmek üzere izin isteyecek olsa, kendisine izin verilmez, herhangi bir hususta aracılık etse aracılığı kabul olunmaz” diye buyurdu.15
Bir hayat ki, Allah’ın dinine ve Rasûlullah (s.a.s)’in hizmetine adanmış. Allah’ın razı olduğu bir kul, dünyada iken cennet ile müjdelenmiş bir bahtiyar. Dünya onları aldatmadı, çünkü onlar Allah’ı iyi tanıyor dinini iyi biliyor ve Allah Rasûlü’ne itaat ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.s) hayatta iken çalıştığı ve hizmet ettiği gibi, o (s.a.s)’in vefatından sonra da Allah yolunda mücadelesini sürdürmüştür. Hayatında ona verilen süre içinde ve son nefesine kadar bu dava uğruna çalışmıştır.
Sa‘d (r.a), Medine’ye on mil uzaklıkta bulunan Akîk’teki evinde vefat etti. Cenazesi, insanların omuzunda Medine’ye taşındı. O yıl, hicretin 55. senesi idi ve öldüğü gün yetmiş küsur yaşında idi.
Başka bir mücahid: Hanzala b. Âmir (r.a)
Çıktığı cihad da Hanzala b. Âmir (r.a), Ebû Süfyan b. el-Hâris ile birlikte karşılaştıktan sonra, Şeddâd b. el-Esved de kılıcıyla O’na bir darbe vurdu ve onu öldü. Bu sırada Rasûlullah (s.a.s)’ı:
“Şüphesiz ki sizin bu arkadaşınızı melekler yıkıyor” buyururken dinledim.
Ashab onun eşine bunun sebebini sorduklarında, eşi:
- O savaş çağrısını duyunca, cünüp olduğu hâlde hemen çıktı, diye cevap verdi.
Rasûlullah (s.a.s) da:
“İşte bundan dolayı melekler onu yıkadı” diye buyurdu.16
Başka bir mücahid: Zübeyr b. Avvam (r.a)
Hz. Peygamber (s.a.s)’e ilk iman edenlerden ve cennetle müjdelenen on sahabîden biri, Zübeyr b. Avvam (r.a)’dır. İslâm’da ilk kılıç çeken kişi idi.
Urve (r.a)’nin şöyle dediği nakledildi:
“Muhammed (s.a.s) alındı” diye şeytandan gelen bir asılsız haber yayıldı. Zübeyr (r.a) de daha 11 yaşında iken bunu işitince kınından sıyrılmış kılıcı ile dışarı çıktı ve gelip, Nebî (s.a.s)’nin yanı başında durdu.
Allah Rasûlü (s.a.s), ona:
“Bu hâlin ne?” dedi.
Zübeyr (r.a) şöyle dedi:
- Seni yakalayanın (başını) vurmak istedim, dedi.
Nebî (s.a.s), ona ve kılıcına duâ etti. İşte, Azîz ve Celîl olan Allah yolunda kınından çekilen ilk kılıç o olmuştu.17
Başka bir mücahid: Talha b. Ubeydullah (r.a):
Aşere-i mübeşşere’den olan büyük sahabî, Talha b. Ubeydullah (r.a).
Câbir b. Abdullah (r.a)’ın şöyle dediği nakledilir:
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Kim yeryüzünde yürüyen bir şehid görmek istiyorsa, Talha b. Ubeydullah’a baksın.”18
Daha birçok güzel örnekler verilebilir. İşte Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden ve bu uğrunda her şeylerini fedâ eden bu güzide insanlar hem bize, hem de kıyamete kadar gelecek olan nesillere örnek olacaklardır.
İşte istenilen gençlik (Z kuşağı) bu olmalı. Onlar, hiç düşünmeden hayatlarını Allah’a adayarak ve Rasûlullah (s.a.s)’i rehber edinerek, bir yaşam sürmüşler. Karşılarına kim çıkarsa çıksın aldırmamışlar. Aileleri çıkmış, Allah’a isyan konusunda işkence görmelerine rağmen vazgeçmemişler. Kavimleri ve akrabaları çıkmış, gerektiğinde onlarla savaşmışlar ama geri dönmemişler. Dünya malını ellerinin tersiyle itip sadece, Allah ve Rasûlü uğruna harcamışlar.
Yeni evlenmelerine rağmen ve daha ilk gece banyo yapmadan, Allah’ın dini üzere cihada çağrıldıklarında hemen koşup icabet etmişler. Allah için kılıç çekmişler, kan akıtmışlar, ölmüşler ve öldürmüşler, yine de mücadeleden ve gayretlerinden ödün vermemişler.
Böyle bir gençlik isteniyor, amasız, lâkinsiz, fakatsız, şartsız ve tam bir teslimiyet ile teslim olmuş bir gençlik. Allah ve Rasûlü (s.a.s) dedi mi? Tamam o zaman diyen kayıtsız şartsız teslim olan gençlik. Öyle bir gençlik ki, onlar görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatan, dosta güven, düşmana korku veren bir gençlik.
Ubâde b. es-Sâmit (r.a) bildirdiğine göre:
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Allah’ın kullarından en hayırlı olanları, görüldükleri zaman Allah hatıra gelir. Allah’ın kullarından en kötüleri ise, fitnecilik için söz gezdiren, birbirini seven kimselerin arasını açan ve masum insanları günaha ve sıkıntıya sokmak isteyen kimselerdir” diye buyurdu.19
Allah’a ve âhirete iman edenler, yeryüzünde yürüyen şehidler görmek istediği zaman bize bakmalı. Allah’tan başkasından korkmadan başı dik ve hayâlı olarak gelen tehditlere aynı sahabîler gibi karşılamalıyız.
“Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun” dedikleri hâlde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.”20
“Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” diyen bir gençlik.
1. Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst.
2017, c. 10, s. 350-351, hds. 2470.
2. Ahzâb, 33/23.
3. Prof. Dr. M. Saîd Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, çev. Ali Nar,
İst. 2003, s. 261.
4. İbn Sa‘d, Tabakât, çev. Prof. Dr. Adnan Demircan, vdğ,
İst.2014, c. 3, s. 151.
5. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l Bârî Muhtasar, çev. Dr. Mehmet
Odabaşı, vdğ. İst. 2010, c. 7, s. 528, Hbr. 3858.
6. Ankebût, 29/8; Ayrıca bkz. Lokmân, 31/15.
7. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, çev. M.Beşir
Eryarsoy, İst. 2013, c. 8, s. 376, hds. 6169.
8. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 8, s. 382,
hds. 6177.
9. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 8, s. 378,
hds. 6173.
10. İbn Sa‘d, Tabakât, c. 3, s. 157; Sahîh-i Buhârî, Fethu’l-Bârî -
Muhtasar, c. 6, s. 236, hds. 2905.
11. Sahîh-i Buhârî, Fethu’l-Bârî-Muhtasar, c. 8, s. 110, hds. 4055.
12. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 8, s. 378,
hds. 6172.
13. İbn Sa‘d, Tabakât, c. 3, s. 161;
Sahîh-i Buhârî, Fethu’l-Bârî - Muhtasar, c. 8, s. 441, hds. 4409.
14. Sahîh-i Buhârî, Fethu’l-Bârî - Muhtasar, c. 6, s. 214, hds. 2885;
Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 8, s. 384, hds. 6180.
15. Sahîh-i Buhârî, Fethu’l-Bârî-Muhtasar, c. 6, s. 215, hds. 2887.
16. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 7, s. 205,
h. 4970.
17. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, c. 7, s. 665-
666, hds. 5605.
18. Hâkim En-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, C.8, Sh.25,
hds. 5665.
19. Nûreddîn El-Heysemî, Mecma’uz-Zevâid, çev. Mahmut Bilici,
İst. 2008, c. 13, s. 374, hds. 13140.
20. Âl-i İmrân Sûresi, 3/173.


