02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI - 2 MUS’AB B. UMEYR (R.A) (MUS’ABU’L-HAYR)
İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI - 2                              MUS’AB B. UMEYR (R.A)  (MUS’ABU’L-HAYR)

İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI - 2 MUS’AB B. UMEYR (R.A) (MUS’ABU’L-HAYR) SERVET NAÇAR

 

Mus’ab b. Umeyr (r.a), Mekke’nin en yakışıklı, en genç delikanlısıydı. Anne ve babası, onu seviyordu. Annesi, zengindi ve malı çoktu. Ona elbiselerin en güzelini ve en incesini (şık) giydirirdi. O, Mekke halkının en güzel koku sürünen kişisiydi. Hadremî nalinleri giyerdi. Allah Resûlü (s.a.s), onun hakkında şöyle diyordu:

"Mekke'de Mus'ab b. Umeyr’den daha güzel uzun saçlı olan, daha ince elbise giyen, daha çok nimete mazhar olan birini görmedim."

Allah Rasûlü (s.a.s)nün, el-Erkam b. Ebu’1-Erkam (r.a)’ın evinde kendisini İslâm’a davet ettiği haberi ona ulaşınca, Peygamber (a.s)’in huzuruna girdi, Müslüman oldu ve onu tasdik etti. Annesinden ve aşiretinden korktuğu için, Müslüman olduğunu gizleyerek oradan çıktı. Allah Resûlü (s.a.s)’nün yanına ara sıra gizlice gelip gidiyordu. Osman b. Talha, onu namaz kılarken gördü. Hemen annesine ve aşiretine haber verdi. Bunun üzerine onu yakalayıp hapsettiler.

    Birinci Habeşistan hicretinde oraya hicret edinceye kadar hapiste kaldı. Sonra hicretten Müslümanlar döndüğünde, onlarla beraber döndü. Durumu değişmiş, sıkıntı ve zorluğa girmiş olarak döndü. Annesi, artık onu kınamaktan vazgeçmişti.

Urve b. ez-Zübeyr şöyle anlattı: “Bir gün ben, Ömer b. Abdülazîz’in yanında oturuyordum. O, mescidi [Mescid-i Nebevî’yi] inşa ediyordu. [Dedi ki:] << Bir gün Allah Resûlü (s.a.s) ashabı ile otururken Mus’ab b. Umeyr çıkageldi. Üzerinde siyah-beyaz çizgili bir giysi vardı. Bu giysiye bir de işlenmemiş bir hayvan derisi eklemiş. [Yani] deriye kol ağzı yapmış ve onu [hırka benzeri] giysiye eklemiş. Peygamber (s.a.s)’in ashâbı onu gördüklerinde ona acıdıkları için başlarını öne eğdiler. Zira yanlarında, onun bu halini değiştirecek bir şey yoktu. Mus’ab, selâm verdi. Allah Resûlü (s.a.s), onun selamını aldı ve ona güzel övgüler dizdikten sonra şöyle buyurdu:

 “Dünya ehliyle dünyayı değiştiren Allah’a hamd olsun.” -Mus'ab’ı kastederek- Bunu görmüştüm. Mekke’de Kureyş içinde anne ve babası yanında nimete ondan daha çok mazhar olan bir genç görmedim. Sonra, Allah ve Resûlü’nün sevgisi ile hayra talip olmak, onu bu refah içinden çıkardı."

-Mus’ab b. Umeyr (r.a), Müslüman olduğu günden Uhud’da öldürülünceye kadar (Allah, ona rahmet eylesin) benim yakın arkadaşım ve sırdaşımdı. Habeşistan ülkesine yapılan her iki hicrete de bizimle beraber katıldı. İnsanlar arasında benim arkadaşımdı. Ondan daha güzel ahlâklı ve daha az muhalefet eden bir adam asla görmedim.”

 

             Allah Resûlü (s.a.s)’in, Ensâr’a Dini Öğretmesi İçin Onu Medine’ye Göndermesi

Birinci Akabe biatini yapan on iki kişi ayrılıp [Medine’ye geldiği zaman İslâm, Ensâr evleri arasında yayıldı. Ensâr, bir adamı Allah Resûlü (s.a.s)’ne gönderdiler ve ona [gönderdikleri] bir mektupta şöyle yazdılar:

“Din hususunda bize derin bilgiler verecek ve bize Kur’ân okutacak bir adam gönder.”

Allah Resûlü (s.a.s), onlara Mus’ab b. Umeyr’i gönderdi. O, [Medine’ye] geldi. Es’ad b. Zürâre’ye konuk oldu. Ensâr’ın evlerine ve kabilelerine gidip onları İslâm’a davet ediyor ve onlara Kur’ân okuyordu. Onlar da birer ikişer Müslüman oluyorlardı. Nihayet İslâm dini aşikâr bir hale geldi.

Bir gün vaaz ederken, ansızın Üseyd b. Hudayr çıkageldi. Bu adam, Medine’nin ileri gelenlerindendi. Kızgınlık ve öfke ile, kavmi arasında dinde fitne çıkaran, ilâhlarını terke çağıran ve daha önce hiç duymadıkları, alışmadıkları bir tek İlâh’tan söz eden kişiye doğru yürüdü. Onların ilâhları hep belli yerlerde duruyordu. Bir kimse, ilâhlarına ihtiyaç duyduğunda yerini biliyordu, o tarafa yönelir ve o ilâh da onun zararını giderir, duâsını kabul ederdi. Muhammed’in İlâhına gelince, Mus’ab’ın davet etmiş olduğu bu İlâh’ın ne yeri belliydi, ne de bir kimse O’nu görebiliyordu.

Mus’ab’la oturup sohbet eden Müslümanlar, Üseyd’ın ansızın gelişini görmemişlerdi, fark ettiklerinde dağıldılar, sadece Mus’ab dimdik ayakta kalmış ve onu yumuşaklıkla İslâm’a çağırıyordu. Üseyd geldi, önünde durdu ve şöyle dedi:

-Sizi bölgemize getiren nedir? Zayıf akıllı kimseler mi? Eğer hayatta olarak çıkmak istiyorsan derhal buradan ayrıl.

Mus’ab ise, bütün vakar ve yumuşaklığını koruyarak:

 “Oturup dinlemez misin? Eğer davamızı beğenirsen, kabul edersin. Eğer beğenmezsen, istediğin şeyi sana zorla kabul ettirmeğe çalışmayız” dedi.

Üseyd, akıllı ve zeki bir kimseydi. Mus’ab’ın sadece kendinde olanı sunma gayretini gördü ve Mus’ab onu, sadece dinlemeye çağırıyordu. Eğer kabul ederse ne âlâ, değilse Mus’ab, onun bölgesini terk edecek, başka bir kimse, bölge ve kabileye zarar, ziyan vermeksizin gidecekti.

Üseyd, tamam diyerek kılıcını yere koydu ve oturdu. Daha Mus’ab, Kur’ân’dan az bir âyet okuyup tefsir etmişti ki, Üseyd’da birtakım değişikliklerin olduğu görülmeye başladı. Mus’ab, daha sözünü bitirmeden Üseyd:

-Ne doğru ve ne güzel bir söz! Bu dine girmek isteyen ne yapmalıdır? dedi.

Bunun üzerine Mus’ab, ona yöneldi ve:

-Sadece elbise ve bedenini temizler, Allah’tan başka ilâh olmadığına dair şehadet getirirsin, dedi.

Üseyd, az bir süre onlardan ayrıldı ve tertemiz su damlaları saçlarından dökülür bir vaziyette yanlarına geldi:

-Allah’tan başka İlâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim, diye inancını ilan etti.

Haber, ışık hızıyla Medine’ye yayıldı. Sa’d b. Muaz, Mus’ab’a geldi, dinledi ve Müslüman oldu. Sonra onu, Sa’d b. Ubade’ye okudu. O da İslâm nimetine erdi. Medine ehli birbirlerine:

 - Üseyd b. Hudayr, Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade Müslüman olmuşlar, biz ne duruyoruz. Haydi Mus’ab’a gidelim ve iman edelim... diyorlardı.

Mus’ab b. Umeyr (r.a.) insanların kalplerini kan ile değil, Kur’ân ile fetheden bir yürek fatihidir. Yürek fatihleri insanları ve ülkeleri kan ile değil, Kur’ân ile fethederler.

            Sadece Evsullah kabilesinin bazı kolları dışında, Ensâr’ın bütün kollarında ve el-Avâlî [bölgesinde oturan kabileler] arasında İslâm yayıldı. İslâm’ın girmediği evler, Hatme, Vâil ve Vâkıf aşiretlerinin evi idi. Mus’ab, onlara Kur’ân-ı Kerim’i öğretiyor ve okutuyordu. Allah Resûlü (s.a.s)’e bir mektup yazarak onlara, cuma namazı kıldırma konusunda izin istedi. Allah Resûlü (s.a.s), ona izin verdi ve şöyle yazdı:

 “Yahudilerin Sebt [istirahat] ilan ettikleri günü gözetle! Ondan bir önceki gün, yani Arûbe günü güneş zevale [tam tepeden batıya doğru] meyledince iki rekât namaz ile Allaha yaklaş ve o iki rekâtın içinde [iki rekâtla birlikte öncesinde] hutbe oku!”

Mus'ab b. Umeyr onları, Sa‘d b. Hayseme’nin evinde topladı. Onlar, on iki kişiydi. Onlar için o gün sadece bir koyun kesti. O, İslâm’da ilk cuma namazı kıldıran kişidir. Sonra Mus'ab b. Umeyr, Evs ve Hazrec hacılarından oluşan yetmiş kişiyle beraber 2. Akabe Biat’inde Allah Resûlü (s.a.s)’e biat etmek üzere Medine’den çıktı. Bu yolculuğa Es'ad b. Zürâre de eşlik etti. Mus'ab, Mekke’ye vardı.

Kendi evine yaklaşmayıp ilk önce, Allah Resûlü (s.a.s)’in evine geldi. Allah Resûlü (s.a.s)’e Ensâr’dan ve onların hızla İslâm’a girişinden söz etti. Allah Resûlü (s.a.s), onların biraz beklemesini istedi ve Mus’ab (r.a)’ın verdiği bütün haberlerle mutlu oldu. Mus’ab (r.a)’ın annesine, oğlunun geldiği haberi ulaşınca, ona şu haberi yolladı:

- Ey kaçak! [anne ve babasına isyan eden!] Benim olduğum beldeye geliyorsun ve ziyarete benden başlamıyorsun, öyle mi?

- Mus’ab cevaben:

- Ziyarete, Allah Resûlü (s.a.s)’nden önce hiçbir kimse ile başlamam, dedi.

Allah Resûlü (s.a.s)’e selâm verip ona anlatacaklarını anlattıktan sonra, annesine gitti.

 Annesi ona dedi ki:

-Hâlen daha eskiden olduğun gibi sapıklık içindesin!

- Mus'ab: 

- Ben Allah Resûlü’nün dini üzereyim. O da, Allah’ın kendi zatı için ve Resûlü için razı olduğu İslâm dinidir, dedi.

- Annesi:

- Bir defasında Habeşistan’a diğer seferinde Yesrib’e [gitmenden dolayı] arkandan ağıtlar yakmama teşekkür [bile] etmedin, dedi.

- Mus‘ab:

 - Şayet bana işkence ederseniz dinimde [sebat ederek] kaçıp giderim, dedi.

Bunun üzene annesi, onu hapsetmek isteyince bu kez Mus'ab:

 - Şayet beni hapsedersen, bana saldıran kişiyi öldürmeye iyice hırslanırım, dedi.

- Annesi:

- Hadi, işine git! dedi ve ağlamaya başladı.

- Mus'ab:

- Anneciğim! Gerçekten ben, sana nasihat eden ve şefkat gösteren birisiyim. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet et! dedi.

Annesi:

-Yüksekteki yıldızlara yemin olsun ki, senin dinine girmem. Görüşüm hafife alınır ve aklım zayıf kabul edilir. Ama seni ve üzerinde olduğun dini terk ediyorum, kendi dinimde sebat ediyorum, dedi.

[Râvi dedi ki:] Mus’ab b. Umeyr, Zilhicce’nin geri kalan günlerinde, Muharrem ve Safer ayında Peygamber (s.a.s) ile beraber Mekke’de kaldı. Allah Resûlü (s.a.s)’in gelişinden on iki gece önce Rebîülevvel ayının ilk gününde Medine’ye Muhacir olarak geldi.

Hz. Peygamber (s.a.s)’in yanında iki ay kadar kalan Mus’ab b. Umeyr, hicretten on iki gün önce Medine’ye vardı. Hz. Peygamber (s.a.s) O’nu, Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a) ve Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) ile kardeş ilan etmişti.[1]

Mus’ab b. Umeyr (r.a) Bedir Savaşı’na katılmış ve Allah’ın Bedir’e katılanlara verdiği müjdeye mazhar olmuştu.

Bedir Savaşı’nda Muhacirlerin sancağı, onun elindeydi. “Rasûlullah (s.a.s)’in bayraktarı” olarak ün yapmıştı. Bedir Savaşı’nda elde edilen esirler hakkında Hz. Ömer (r.a.), Rasûlullah (s.a.s)’e:

-Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün, demiştir.

Aynı savaşa Mus’ab b. Umeyr (r.a.)’ın öz kardeşi Ebû Aziz b. Umeyr de esir düşmüştü. Ensâr’dan bir sahâbenin onu bağladığını gördüğünde Mus’ab bin Umeyr (r.a.), onu bağlayan sahâbeye:

- Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir. Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir, der.

Bunun üzerine kardeşi Ebû Aziz:

- Hani sen benim kardeşimdin. İkimizin annesi bir değil mi? dedi.

- Bunun üzerine Mus’ab b. Umeyr (r.a.):

- Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni bağlayan kimsedir, diye cevap verdi.[2]

Görüldüğü gibi, Mus’ab b. Umeyr (r.a.), tam bir iman adamıdır. Mus’ab (r.a.), bizzat pratiğiyle akide/iman bağının neseb/akrabalık bağından daha kuvvetli olduğunu ortaya koymuştur.

Mus‘ab (r.a)’ın Uhud’da Allah Resûlü’nün (s.a.s) Sancağını Taşıması

İbn Sa’d (rh.a) Tabakât adlı meşhur eserinde bunları beyan eder :

“Bedir günü, Allah Resûlü (s.a.s)’in en büyük sancağı olan Muhacirlerin sancağını, Mus'ab b. Umeyr taşıyordu.

Musab b. Umeyr (r.a), Uhud günü sancağı taşıdı. Müslümanlar panik yaşayınca, Mus’ab sebat etti ve süvarî olan İbn Kamîe, ona doğru yöneldi. Sağ eline vurup kopardı. Bu sırada Mus’ab şöyle diyordu:

- Muhammed, ancak bir Peygamber’dir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.

 Sancağı sol eline aldı ve üzerine eğildi. İbn Kamîe ona tekrar saldırdı ve Mus'ab’ın sol elini de kesip attı. Mus’ab sancağın üzerine kapandı ve: “Muhammed, ancak bir Peygamber’dir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” (Âl-i İmrân, 3/144) âyetini okuyarak pazuları ile onu göğsüne bastırdı.

Sonra İbn Kamîe, üçüncü defa mızrakla hamle yaptı ve ona isabet ettirdi. Mızrak kırıldı, Mus’ab, yere yığıldı ve sancak yere düştü. Abdüddâroğulları’ndan Süveybıt b. Sa'd b. Harmele ve Ebü’r-Rûm b. Umeyr adlı iki kişi, onu ilk görenlerdi. Ebü’r-Rûm b. Umeyr, sancağı yanına aldı ve Müslümanlar ayrılıp gittiğinde kendisi onunla beraber Medine’ye girinceye kadar, onu elinde tutmaya devam etti.

Muhammed b. Ömer dedi ki: İbrahim b. Muhammed babasının şöyle dediğini söyledi:

“Muhammed ancak bir Peygamber’dir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” (Âl-i İmrân, 3/144) ayeti, o gün henüz nâzil olmamıştı. Nihayet bu [olaydan] sonra nâzil oldu.

Allah Resûlü (s.a.s), Uhud günü sancağı Mus’ab b. Umeyr’e verdi. Mus’ab öldürüldü. Bir melek Mus’ab’ın sûretine büründü. Allah Resûlü (s.a.s), günün sonunda ona:

- Öne geç, ey Mus'ab! buyurdu.

- Melek, ona dönüp:

-Ben Mus’ab değilim, deyince Allah Resûlü (s.a.s), onun kendisini destekçi bir melek olduğunu anladı.

Peygamber (s.a.s), Mus’ab b. Umeyr yüzükoyun yere kapanmış hâldeyken, onun başında durup:

 “Mü’minlerden bir kısım adamlar Allah’a verdikleri sözde durdular.” (Ahzâb, 33/23) âyetini sonuna kadar okudu. Sonra şöyle buyurdu:

“Allah Resûlü (s.a.s), kıyamet gününde Allah katında sizin şehidler olduğunuza mutlaka şahidlik edecektir.”

Sonra insanlara yöneldi ve dedi ki:

 “Ey insanlar! Onları ziyaret edin, onlara gelin ve onlara selâm verin. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki onlar, kıyamete kadar kendilerine selâm veren her kişinin selâmını alırlar.”

Allah Resûlü (s.a.s) ile beraber sadece Allah’ın rızasını umarak hicret ettik. Bizim mükâfatımızı vermek Allah’a vacip oldu. Bizden bir kısmı, mükâfatından hiçbir şey yemeden göçüp gitti. Mus’ab b. Umeyr, onlardan biri idi. Uhud günü öldürüldü. Bir parça pars derisinden başka ona kefen yapılacak bir şey bulunamadı. O parçayı başına koyuyorduk, ayakları dışarıda kalıyordu; ayaklarına koyuyorduk, başı dışarıda kalıyordu.

Bunun üzerine Allah Resûlü (s.a.s) bize:

“Onunla baş kısmını örtün, ayaklarının üzerine izhir bitkisinden koyun! Bizden bazıları da meyvesini olgunlaştırdı ve devşirdi” buyurdu.[3]

Mus’ab b. Umeyr (r.a), ince tenli, güzel görünüşlü idi. Ne uzun, ne de kısaydı. O, bir maktülün bürdesi içinde iken Allah Rasûlü (s.a.s), onun başında durdu ve dedi ki:

“Seni Mekke’de görmüştüm. Ne senden daha ince [şık] bir elbisesi olan, ne de güzel görünüşlü birisi vardı. Sonra [şimdi] sen bir bürdenin içinde saçı başı dağınık haldesin.”

Sonra defnedilmesini emretti. Onun kabrine kardeşi Ebü’r-Rûm b. Umeyr, Âmir b. Rebî‘a ve Süveybıt b. Sa‘d b. Harmele indi.”[4]

Sa’d, babasından şunu rivayet etmiştir:

 “Bir gün Abdurrahman İbn Avfa (r.a) yiyeceği getirildi. O, şöyle dedi:

-Mus’ab İbn Umeyr (r.a), benden daha hayırlı olduğu halde şehid oldu. Onu kefenlemek için bir kaftandan başka bir şey yoktu. Hamza (veya başka birisi), benden daha hayırlı olduğu halde şehid oldu. Onu kefenlemek için de bir kaftandan başka bir şey yoktu. Korkuyorum ki Allah, bizim güzelliklerden olan hakkımızı bize dünyada verir (de bize âhirette bir şey kalmaz olur).

 Abdurrahman, bunu söyledikten sonra ağlamaya başladı.[5]

 

 


[1] İbn Sa’d, a.g.e., III, 120.

[2] Tefhîmu’l Kur’an, Mevdudî, Ter: Heyet: 6/169,  İst, 1987.

 

[3] Sahîh-i Buhârî Şerhi, c. 8, syf: 136, hds: 4082, Megâzî.

Sahih-i Müslîm Şerhi, c: 5, syf: 172-173, hds: 940-44, Kitâbu’l-Cenaîz.

[4] İbn Sa’d, Kitâbü’t-Tabakâti’l-Kebîr, c: 3, syf: 127-134.

[5] Sahîh-i Buharî Şerhi, c. 3, syf: 358-359, Hds: 1274, Cenaîz.

 

Yazar:
SERVET NAÇAR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul