02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’DA MÜ’MİNLERİN YOLU (Sebîlü’l-mü’minîn)
KUR’AN’DA MÜ’MİNLERİN YOLU (Sebîlü’l-mü’minîn)

KUR’AN’DA MÜ’MİNLERİN YOLU (Sebîlü’l-mü’minîn) HÜSEYİN KERİM ECE

 

 

 

Kur'an, bir âyette 'mü'minlerin yolu' tabirini kullanıyor. Bundan önceki âyetlerde bir hata işleyip sonra bunu başkasına nisbet ederek iftira edenlerin büyük bir vebal yüklendiklerini söylüyor.

Arkasından bazılarının Peygamber’i saptırmaya çalıştıklarını ancak Allah’ın korumasıyla bunu yapamadıklarını, buna karşın kendilerinin saptığını, insanların kendi aralarında fısıldaşmalarında bir hayrın olmadığını, ama sadaka vermenin, iyiliği teşvik etmenin veya insanların arasını düzeltmenin hayırlı olduğunu haber veriyor. Arkasından da şöyle diyor:

Kim, kendisine hidâyet (doğru yol) besbelli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet ederse, mü’minlerin yolundan (sebîlü’l-mü’minîn’den) başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisâ, 4/115)

Âyet ‘şikâk-muhalefet’ kelimesinin fiili ‘şek-ka’ ile başlıyor. Bu fiil arkasından gelen tümlece göre, bir şeyi yarmak/sürmek, azı dişlerinin çıkması, karşı gelmek, isyan etmek, cemaatten ayrılmak, işin birine güç gelmesi, birine zahmet/meşakket vermek gibi anlamlara gelir.

Aynı kökten gelen ‘şekkaka’ veya ‘te-şâk-ka”, birine muhalefet etmek, düşmanlık yapmak, ters düşmek demektir.[1]

‘Şekka’ fiili ve türevleri Kur’an’da yirmi sekiz âyette yer alıyor.

Bu âyette geçen ‘şikâk ve müşakka’, bütünden ayrılıp muhalafete geçmek, düşmanlık etmek veya ayrıldığı bütüne ters düşmektir.[2]

Kur’an, tevhidden ayrılmayı, ondan yüz çevirmeyi, vahyin davetine muhalefet etmeyi, ayrılmayı bu kelime ile ifade ediyor.

Şikâkın meydana getirdiği huzursuzluk da aynı kökten türeyen ‘meşakkat’ kelimeleriyle ile anlatılıyor. Bu da kendi yanlış tercihi sebebiyle insana gelip çatan ruhsal perişanlık, bunalım ve düş kırıklığıdır.

Kur’an, tevhidî parçalanmanın sonucu olan şirki, aslında bir ‘şakk’ olayı olarak görmektedir. (Nahl 16/27) Bu bakımdan şirk anlamındaki ‘şikâk’ insanınn giriştiği zulümlerin en büyüğüdür. Kur’an, Allah’a karşı şikâkı en uzak düşürücü illet olarak gösterip bu illeti benimseyenleri en zalim kişiler olarak tanıtıyor.[3]

Allah’a karşı şikâk insanı boş bir gurura, erişmezlik, aşılmazlık ve yenilmezlik kuruntusuna götürür.

“Sâd. Şeref ve itibar kaynağı olan Kur’an şâhit olsun. Ama nerede! İnkârda direnenler (akletmek yerine) yersiz bir gurura ve tarifsiz bir muhalefete (şikâk) gömülmüşlerdir.” (Sâd 38/2)

Nisâ 4/115. âyette geçen ‘vellâ ve tevallâ’nın aslı ‘velâ’ fiilidir. Bu da; bir şeye yaklaşmak, yardım etmek, işini üzerine almak, dost olmak demektir.

‘Vellâ’; nefsin bir şeye yönelmesini ifade eder ki, bu da yönelinen mekânın yakınlığını anlatır.[4] ‘Tevellâ’ ise, yönelmek, yüz çevirip terk etmek, veli edinmek, bir işi üzerine almak demektir.

Aynı kökten gelen ‘müvellî’, yön, istikamet, kıble demektir. Bir âyette geçiyor.[5]

Kim Allah’ın hidâyet dediği ‘doğru yol’ vahiyle (Kur’an’la) belli olduktan, ya da birisine bu gerçek bütün açıklığıyla, anlaşılır bir şekilde ulaştıktan sonra; hangi sebeple olursa olsun, inat ve kibirle Peygamber’e ve onun şahsında Allah’ın davetine muhalefet ederse, ondan yüz çevirirse, ona düşmanlık edip mü’minlerin tâbi olduğu yola girmezse, Allah onu girdiği bu yanlış yolda yüzüstü, kendi tercihi ile baş başa bırakır.

Bu yanlış yola girmesi, sonra da hem inkârcı, hem de çok suçlu (günahkâr) olması sebebiyle cehennem cezasını hak eder. Halbuki cehennem hiç istenecek, arzu edilecek, sevilecek bir yer değildir. Orası böyleleri için cidden kötü bir nihâî varış yeridir.

Âyette geçen ‘sebîlü’l-mü’minîn-mü’minlerin yolu'; ilk dönem tefsircilerinden Mukâtil b. Süleyman’a göre hak din (Tefsîr, 1/257),

Taberî’ye göre (vahyi) tasdîk edenlerin yolu (Câmiu’l-Beyân, 4/277),  

Hâzin’e göre Müslümanların iman ederek girdikleri yol (Tefsîr, 1/427),

Tabressî ve Zemahşerî’ye göre, onların üzerinde oldukları hanif dini (Cevâmiu’l-Câmi’, 1/297; el-Keşşâf, 4/554)

es-Sa’dî’ye göre; mü’minlerin yolu, yani onların inançta ve amelde takip ettikleri yol (Tefsîru’l-Kerîmi’r-Rahmân, s: 175),

İbn Kesîr’e göre, Muhammed ümmetinin üzerinde araştırarak ittifak ettiği şey (Muhtasar Tefsir, 1/437),

Şevkânî’ye göre, mü’minleri yolu yani İslâm dini ve onun ahkâmı (Fethu’l-Kadîr, s: 390)

R. Rıza’ya göre Kur’an ve Allah’ın Rasûlü’nün sünnetidir (Tefsîru’l-Menâr (çev.), 4/543).

Mü’minlerin tâbi oldukları yol (menhec); sırat-ı müstakim (en doğru yol), hidâyet yolu, yani hak dindir. “Mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa” ifadesi ile bu kasediliyor. Burada uyulması istenen Müslümanlar değil, onların da uymak zorunda oldukları hidâyettir, vahiydir, hak yoldur, Kur’an’ın öngördüğü hayat programıdır, yani İslâm’dır.

Allah (st) diyor ki: Kim kendisine hak davet geldiği ve bu davet çok açık olduğu halde, bu yoldan yüz çevirirse, ona düşmanlık ederse; Mekkeliler ve diğer müşrikler gibi uydurulan putlara, tanrılara tapmaya devam ederse; onu gittiği yolda bırakırız. Onu sapıklığa dost yaparız, sonra mü’minlerin gittiği yol ile kendi seçtiği şey arasına bir perde çekeriz. (Tabressî, Cevâmiu’l-Câmi’, 1/297),

Yani, onu kendi nefsinin seçtiği yere terkederiz öyle hayr olanı artık muvaffak olamaz. Bu şüphesiz onun dalâleti seçmesi ve bu sapıklığı artırması sebebiyle âdil bir karşılıktır. Tıpkı şu âyette geçtiği gibi. “Vakta ki kalpleri saptı biz de onları saptırdık...” (Saff, 61/4)

Bu ifade kim Peygamber’e muhalefet etmezse, mü’minlerin yoluna tâbi olursa ve maksadı Allah’ın rızasını istemekse, bununla beraber Müslümanların gittiği hak yola uyarsa, hata veya küçük günah sadır olsa da Allah’ın böylesini nefsiyle ve şeytanla baş başa bırakmayacağına, bilakis ona lütfedeceğine delâlet eder.

Böylesine onu kötülüklerden koruyarak lütfeder. Tıpkı  “Rabbi, onun (Yûsuf’un) duasını kabul etti ve kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz ki O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Yûsuf, 12/34) Zira ihlaslı idi. Allah (cc) bütün muhlislere (samimi mü’minlere) aynısını yapar. (es-Sa’dî, Tefsîru’l-Kerîmi’r-Rahmân, s: 175)

Âyetin her ne kadar Medine döneminde hırsızlık yapan, ya da dinden dönenlar hakkında indiği söylense de getirdiği hüküm mü’minlerin tâbi olduğu hak dinden bilerek, inatla yüz çeviren herkesi kapsar. (Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân, 1/971)

Buna göre Peygamber’den yüz çevirmek ile mü’minlerin yolundan başkasını hayat anlayışı, inanç ve hayat felsefesi kabul etmek aynı hatadır. Âyet böylelerini adeta tehdit ediyor.

Bu demektir ki, Peygamber’i ‘veli-dost’ kabul etmek ve mü’minler gibi doğru yola tâbi olmak insanın görevidir. (Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/554)

“onu döndüğü sapkınlıkta bırakız”, yani Allah (cc) onu kendi isteği yöneldiği ve peşinden gittiği şeye yöneltir. Bununla onu rezil eder, o sapıklık yolunda tek başına, başıboş bırakır. (Zemahşerî, el-Keşşâf, 4/554)

Muhammed’in elçi olduğu, onunla birlikte gelen şeyin kişiyi hakka ve en doğru yola hidâyet ettirdiği belli olduktan sonra, ona düşmanlık göstererek onun davetinden ayrılıp giderse, arkasından başkalarının hayat yoluna yönelirse... Ki bu Allah’ı inkârdır. Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr da mü’minlerin yolundan sapıtmaktır.

İşte böylelerini Allah (st) yardım istedikleri putlarıyla başbaşa bırakır. Putlar ise onlara bir fayda sağlamaz, Allah’ın vereceği azaba engel olamazlar. (Taberî, İbn Cerîr, Câmiu’l-Beyân, 4/277)  

Mü’minlerin yolu elbette inanç ve amel (kulluk) açısından tevhid yoludur. En sağlam dindir. Allah'a, O’nun Rasûlü'ne itaat anlayışıdır.

İşte bundan başkasına tâbi olmak da tevhid yolundan çıkmaktır, sırat-ı müstakimden sapmaktır. Allah’a ve Elçisi’ne karşı çıkmak aynı zamanda bu yola muhalefettir.

Allah’a ve Elçisi’ne karşı gelmek zaten Müslümanların yolundan başkasına gitmek olduğu hâlde, âyette bunun ayrıca söylenmesi, dikkat çekicidir. Demek ki Peygamber’i izlemek emredildiği gibi mü’minlerin gittikleri doğru yola uymak da isteniyor. (Elmalılı, H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 3/83)

Varlıkla, hayatla, insanla, ölümle, insanın işlevi ile ilgili hakikat ancak vahiyle belli olur. İnsan aklı ve tecrübesi hakikatı mutlak anlamda ortaya koyamaz. İşte vahiyle hak ve hakikat, insan için doğru yol, isabetli hükümler, şaşmaz ölçüler, insanı mutlu edecek ilkeler belli olduktan sonra, kim buna kibirle-inatla karşı çıkarsa, ya da vahye karşı mücadele ederse; Müslümanların gittikleri yolun dışında başka bir yolu seçti demektir. O zaman Allah da onun tercihinin sonucunu ona verir.

Âyetin hükmü geneldir. İnsanların çoğu maalesef dalâleti hidâyete, bâtılı hakka, şerri hayra, günahı sevaba tercih ederler. Onlardan bazıları hak kendilerine açıkça belli olduğu hâlde böyledir. Böyleleri, içinde yetiştiği şartlar açısından hak daveti anlamaz veya ilgilenmez. Hak davet anlaşılır ve mantıklı  olsa bile. Böyleleri nefislerinin hevâsına (aşırı arzularına) uyarlar. Dünya hayatını, peşin kavuştukları zevkleri tercih ederler. Hak davete tâbi olmanın buna engel olacağına inanırlar. Ama ne yazık ki bu tercih onları kötü bir sonuca sürükler.

Peygamber’e karşı çıkmak, mü’minlerin tâbi olduğu hak dinden yüz çevirmek ağır bir suç, ciddi bir hatadır, İslâm’a göre sapıklık sayılan bir davranıştır.

Bunun cehennem gibi bir cezayı gerektirmesi için, “doğru yolun kendisine belli olması” gerekir. İslâm’ın davetinin kendisine ulaşması, İslâm’ın ne dediği, neye davet ettiği, sonucunun ne olacağı ona beyan olmalı. Bundan sonra da kişi bilerek, inatla, kibirle bu hak daveti reddederse, mü’minleri ve gittikleri hak yolu aşağılayarak yüz çevirirse, ölünceye kadar da bu hâl üzere yaşarsa; uygun cezayı hak eder. (Komisyon, Kur’an Yolu, 2/145)

“Mü’minlerin yolundan ayrılma” uyarısına bir de sosyal açıdan bakmak mümkün. İslâm Müslümanlardan vahdet (birlik) olmalarını ister, tefrikaya düşmelerini yasaklar. Kişi ve toplumlar arasında anlayış ve görüş farklılıkları olsa da bu, Müslümanlar arası anlaşmazlığa, sürtüşmeye ve kavgaya, düşmanlığa yol açmamalı. Her bir Müslüman ferdin İslâm ümmetinin ahengini, vahdetini, kardeşliğini bozacak fikir ve eylemlerden kaçınması gerekir.

Bu da bir açıdan onların yoluna tâbi olmaktır.

Mü’minlerin yolundan ayrılmak cehennemlik bir ceza olduğuna göre buradaki ‘yol’un din ve dindeki hükümlere karşı gelmek, onları reddetmek olmalı. Yoksa Müslümanların buna dâhil olmayan farklı kültür, âdet, teknoloji, alet-edavat, dil, kıyafet, günlük yaşayış biçimleri edinmeleri, ‘mü’minlerin yolu’ndan ayrılmak anlamına gelmez. Böylesine farklılıklar tefrikaya varmadığı sürece onların zenginliği sayılır.

Allah’ın “mü’minlerin yolundan başka yollara sapanları o yönde bırakması” O’nun kullar için koyduğu yasasıdır. Kur’an’da doğru yolu, takva anlayışını ve sonsuz hayata yönelenler ile, sapık yollara giden, günahlardan kaçınmayan ve geçici çıkarları tercih edenlerden söz ediltikten sonra şöyle deniyor:

“Rabbinin lütfundan her birine; onlara da, bunlara da veririz. Rabbinin lütfu (hiç kimseye) yasaklanmış değildir.” (İsrâ, 17/20)

Eğer doğru yola gitmek isteyene imkân verilseydi, sapık yollara gitmek isteyen de engellenseydi, imtihanın, denemenin anlamı kalmazdı. (Komisyon, Kur’an Yolu, 2/113-114)

Bazı ilim adamlarına göre bu âyetteki “mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa” ifadesi icma’ya delildir. Onlara göre ‘mü’minlerin yolu’ maddî bir şey olamaz. Bundan maksat onların dinî hayatlarında ittifakla (icmâ ile) benimsedikleri yoldur. Bu yoldan başkasına uymak yasaklandığına göre, onların icması (ittifakı) dinde delildir, kaynaktır.

Bu görüşe katılmayanlar ise âyetin bağlamı dikkate alınmalıdır derler. Burada ‘yol’dan (sebîl’den) amaç, İslâm’dır. Mü’minlerin yoluna muhalefet ise bu dinden başkasına tâbi olmaktır. İnsanlar bu yola tâbi oldukları sürece doğru yoldadırlar. Buna karşı çıkanlar da bir anlamda mü’minlerin yoluna muhalefet etmiş olurlar. (Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s: 391; Komisyon, Kur’an Yolu, 2/112)

Bu âyetten sonra Rabbimiz şöyle buyuruyor:

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisâ 4/116)

 

 

 

 

 

 

 

 


[1] Cevherî, es-Sıhâh, 4/251; İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 8/111-113; Firûzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, s: 898.

[2] Cevherî, es-Sıhâh, 4/252; el-Isfehânî, R., el-Müfredât, s: 388.

[3] Öztürk, Y. Nuri, İslâm’da Büyük Günahlar, s: 52-53.

[4] el-Isfehânî, R., el-Müfredât, s: 837.

[5] Bkz: Bakara 2/148.

Yazar:
HÜSEYİN KERİM ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul