22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Müslüman Kadının “Tesettür” Mücadelesi ve Hint Zulmü
Müslüman Kadının “Tesettür” Mücadelesi ve Hint Zulmü

Müslüman Kadının “Tesettür” Mücadelesi ve Hint Zulmü Ahmet VAROL

 

Din toplum ve fert hayatının bir gerçeğidir. Dini tamamen kişisel hayata özgü kılmak istediklerini söyleyenler din gerçeğini bilmeyenlerdir. Çünkü bir cemaat bilincine, yapısına ve nizamına sahip olmayan din yoktur. Tüm dinlerin mabedleri vardır. Oysa din kişisel hayata özgü olsaydı dinler için böyle mabedler inşa edilmesine ihtiyaç duyulmazdı. Kişisel ibadetin evin bir köşesinde yerine getirilmesi mümkündür. Mabedler ibadetlerin ve dinî görevlerin cemaat halinde yerine getirilmesi içindir.

Yüce Allah katında tek geçerli din olan İslâm sadece bir ibadet dini değil aynı zamanda hayatın tümünü kuşatan, geniş çerçeveye sahip hayat nizamıdır. Tesettür yani örtünme de işte bu hayat nizamının bir parçasıdır. Tesettür kişisel hayattan ziyade toplumsal hayatla ilgilidir. Bir kadın evinde yalnızken değil toplumun içine çıktığında tesettürle ilgili kapsamlı kurallara riayet etmek zorundadır. Tesettür kuralları aynı zamanda karşılaşacağı insanlara göre değişir. Kadının kendileriyle evlenmeleri ebediyen haram olan erkeklerin karşısına çıktığında riayet etmesi gereken tesettür kurallarıyla yabancı erkeklerin karşısına çıktığında riayet etmesi gereken tesettür kuralları farklıdır.

Gerçekte sadece İslâm'ın değil tüm dinî ve ahlâkî sistemlerin tesettür düzenleri vardır. Ama arada sınır ve ölçü farklılıkları var. Günümüzdeki problem, yasakçı sistemlerin Müslüman kadının kendi inanç nizamının gerektirdiği tesettüre riayet etmesinin engellenmesinden kaynaklanmaktadır.

Tesettür kurallarının uygulanması konusunda özel alan-kamusal alan ayrıştırması tamamen tutarsız ve inanç özgürlüğüne karşı yasakçı anlayışı yansıtmaktadır. Çünkü kamusal alan İslâmî tesettürle ilgili kuralların en üst düzeyde uygulanmasını gerektirecek bir ortamdır.

İşin gerçeğinde kişisel hayatta ve giyim biçimlerinde dinî sembollerin kullanılmasının herhangi bir sorun oluşturmaması ve laikliğin de bu konuda bir engel teşkil etmemesi gerekir. Avrupa ülkelerinde lezbiyenler, gaylar ve muhtelif sapmaları temsil eden akımların mensupları çok rahat bir şekilde sembollerini giyimlerinde veya eşyalarında kullanabilmektedir. Bu sembollerin herhangi bir tartışması bile yapılmaz. Değişik sapmaların sembolleri karşısında harekete geçmeyen laikliğin ve devlet politikasının dinî semboller karşısında hemen kılıcını çekmesi meselenin sembollerden değil dinî inanca karşı takınılan tavırdan kaynaklandığını gösterir.

Kaldı ki Müslüman kadının tesettürü iddia edildiği gibi bir sembol değil, namaz ve oruç gibi dinî bir vecibedir. Muhakkak yerine getirilmesi gereken bir farzdır. Zaten Avrupa'daki tesettür yasakları karşısında yürütülen hukuk mücadelesinde bu konu araştırıldı ve fetva vermeye ehil bütün İslâmî kurumlar ve şahsiyetler başörtüsünün bir sembol değil dinî görev olduğunu vurguladılar.

Çağımızda insan haklarından ve inanç özgürlüğünden yana olmak çok farklı ideolojik kesimlerin ortak buluşma alanı olarak görüldüğü halde, Müslüman kadının inanç özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmesi gereken tesettüre düşmanlığın da çok farklı anlayışlara sahip kesimlerin bir ittifak noktası olabilmektedir. Bazılarının hareket noktası laikliği bir hayat felsefesi olarak benimsemek, bazılarınınki ırkçılık, bir kesimin hareket noktası ise fanatik denebilecek düzeyde bir din taassubudur. Bunlar aslında çok farklı düzlemlerde konum almışlardır ve birbirlerine zıt çizgiler üzerinde durmaktadırlar. Ama Müslüman kadının tesettürüne karşı, düşmanca tavırlar sergileyebilecek derecedeki tepkileri zihniyetlerinin bir kesişme ve buluşma noktası olabilmektedir.

İşin aslında birbirinden tamamen farklı gerekçelerle tesettüre tavır alan bu kesimlerin esas buluşma noktaları İslâm’a ve onun ilkelerine göre hayat sürmeye karşı düşmanlıklarıdır. Bu düşmanlıkları gerçekte onların kendi değerlerine ve benimsedikleri ideolojik duruşların savunduğu temellere de zıttır.

Örneğin laiklik, devletin dine, insanların dinî yaşayışlarına müdahale etmesi değil farklı dinler ve değişik dinlerin mensupları arasında tarafsız davranma olarak tanımlanır. Başörtüsü dinî bir vecibe olduğundan bu vecibenin yerine getirilmesinin engellenmesi doğrudan dinî hayata müdahale, inanç hürriyetine engel koyma, insanların en kutsal değerleri olan inançlarının gereklerini yerine getirmelerini engelleme anlamına gelir. Dolayısıyla laikliğin bizzat kendi tanımıyla çelişki oluşturur.

Bir ırkçı açısından, kendi ırkının mensuplarının üstün olması gerekirken bu üstünlüğü asla Müslüman kimliğinden dolayı tesettüre riayet eden kadına vermez. Normalde üstünlük soydan kaynaklanıyor olsaydı, kimsenin kıyafetinden dolayı bu vasfını kaybetmemesi gerekirdi. Ama ırkçı için öyle değildir. Tesettüre riayet eden kadın onun nazarında küçümsediği, aşağıladığı diğer ırkların mensuplarından da daha aşağılara düşmüş sayılır.

Fanatik düzeyde dindar olan bir Hindu, Müslüman kadının tesettürüne şiddetle düşman olurken, “Sen neden bu sarıkla dolaşıyorsun?” sorusuna asla tahammül edemez. O kendi sarığını bir hak ve özgürlük olarak görür ama Müslüman kadının tesettürü onun gözüne batar. Asıl gözüne batan ise Müslüman kadının, inancına ve değerlerine sahip çıkma konusundaki duyarlılığıdır.

Biz Türkiye’de, laiklik fanatizminden kaynaklanan başörtüsü düşmanlığından dolayı büyük sıkıntılar yaşadık. Bugün bu konudaki yasakların büyük ölçüde kalkmış olmasına rağmen yine sıkıntının tam olarak sona erdiği söylenemez. İdeolojik temelli kin ve nefret duygularının, Müslüman kadının tesettürüne yönelik saldırılara yöneltmesinin sahnelerine zaman zaman rastlayabiliyoruz.

Bilmiyoruz belki de Avrupa, “laikliği” tesettür karşıtlığının gerekçesi olarak kullanmayı Türkiye’de yıllarca Müslüman kadına tesettüründen dolayı kan kusturan kin dolu fanatiklerden öğrendi. Türkiye’deki bu laiklik fanatizmini kendine rehber edinen Fransa’da başlayan tesettür karşıtlığı zamanla Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayıldı.

Avrupa’nın görünüşte demokrat ve laik gerçekte fanatik haçlı zihniyetinin mirasçısı devletleri, antisemitizmin iyice kirlenmesinden, komünizmin de çökmesinden sonra kendine yeni bir “baş düşman” oluşturabilmek için “İslamofobi” diye bir kavram geliştirdi. Bu kavram üzerinden pompalan İslâm düşmanlığı, Müslüman kimliğine karşı kin ve nefretle dolu canavarlar yetiştirdi. O canavarlar Müslüman kadını da tesettüründen dolayı karşılarına aldı ve insanlık açısından utanç verici korkunç saldırılar gerçekleştirdiler.

Almanya'da yaşayan Eczacı Merve Şirbini de çocuğunu eğlendirmek için gittiği parkta, başörtülü olması sebebiyle, karşılaştığı İslamofobi gerillasının, "Sen başörtülüsün, dolayısıyla teröristsin, buradan yararlanma hakkın yok!" sözlerine muhatap oldu. Gerilla bu kadarla yetinmeyip başörtülü hanıma çirkin bir şekilde hakaret edip saldırdı. Bayanın maruz kaldığı saldırıdan dolayı mahkemeye başvurması üzerine İslamofobi gerillasına sadece para cezası verildi. Ama gerilla bunu da çok bularak itiraz etti. Temyiz duruşması için Dresden Mahkemesi'ne giden Alex W. adlı gerilla iddiasını orada da tekrar etti ve Şirbini'nin başörtülü olması sebebiyle terörist olduğunu ileri sürdü. Ardından yanında getirdiği kasaturasıyla bayana saldırdı ve on sekiz yerinden bıçaklayarak öldürdü. İslamofobi canavarı saldırısında, hamile bayanın karnına da hançer saplayarak cenini bıçakladı.

Bu vahşi cinayette en başta düşündüren husus bu canavarın bir insan öldürmeye yarayacak hançeriyle mahkeme salonuna girebilmesiydi. Normalde bu gibi şüpheli birinin mahkeme salonuna girerken ciddi bir aramadan geçirilmesi ve tehlike oluşturacak malzemeleri yanında sokmasına izin verilmemesi gerekiyordu. İkinci düşündürücü gelişme içeride güvenlik görevlilerinin bulunmasına ve bunların sadece birkaç saniye içinde müdahale ederek canavarı engellemelerinin mümkün olmasına rağmen ona 18 kez hançer saplaması için mühlet tanınmasıydı. Bunların her ikisinden de daha dehşet verici olan ise polislerin saldırgan canavara engel olmazken hanımını kurtarmaya çalışan Dr. Ulvi Ukazi'yi hedef alarak ayağından kurşunlamalarıydı.

Bu vahşi olay bile tek başına Avrupa’daki sistemlerin gerçek yüzünü tanımamıza yeter. Ama o zihniyeti tanımamızı sağlayacak benzeri nice hadise yaşandı.

Başörtüsü düşmanlığının şimdi de, inanç temelli kıyafeti yasaklamanın kesinlikle mümkün olamayacağı Hindistan’a taşındığını görüyoruz. Son zamanlarda bu ülkedeki bazı okullarda Müslüman kızların başörtülü olarak okumalarına yasak getirilmesi isteniyor.

Son olarak da Karnataka eyaletindeki Yüksek Mahkeme başörtüsüne yasak getirilmesinin yasal olduğuna dair bir karar aldı.

Oysa bu ülkede halkının önemli bir kesimini oluşturan Sihlerde “türban” olarak isimlendirilen kavuklar dinî hayatın bir zaruretidir ve kendilerine bu konuda bir yasak getirilmesi halinde bütün Hindistan’ın sokaklarını ateşe vereceklerini ülke yönetimi çok iyi bilmektedir. Hinduların sarıkları da onların dinî yaşayışları açısından önemlidir ve kendilerine bu konuda herhangi bir yasak uygulanmaz ve uygulanamaz. Budistlerin rahipleri de kendilerine has dinî kıyafetleriyle serbestçe her yere girebilmektedir. Diğer dinî unsurların kıyafetleri için de aynı şey söz konusudur.

Ama sıra Müslüman kadının tesettürüne gelince buradaki zulüm rejimi rahatça yasak uygulayabilmekte ve bu rejimin “meşrulaştırma” mekanizmasını oluşturan yargı kurumları da bu yasağı onaylayabilmektedir.

Aslında Hindistan’daki bu yasağın temeline indiğimiz zaman da kıyafete değil doğrudan İslâm’a karşı yürütülen savaşın rol oynadığını görürüz. Bu ülkede İngiliz işgalinden bu yana Müslüman varlığına son verilmesi, Müslümanların göçe zorlanması, göç etmeyenlerin de iyice sindirilmesi için çok yönlü bir savaş ve ırkçı tasfiye politikası uygulanmaktadır.

Özellikle son dönemde Hinduizmin son derece tutarsız mitlerden oluştuğunu, toplumsal gerçeklere ve insanın tabiatına tamamen aykırı olduğunu gören insanların başka dinlere ve inançlara yöneldiğini, bu arada İslâm’a geçişlerin de ciddi şekilde arttığını görmeleri karşısında İslâm’a karşı kin ve nefretleri daha da arttı. Bu amaçla İslâm’a karşı savaşlarını sistematik bir hale getirmeye çalışıyorlar.

 

Yazar:
Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul