22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / KABUL OLUNACAK BİR DUANIZ OLSA NE İSTERDİNİZ ALLAH’TAN (c.c.)?
KABUL OLUNACAK BİR DUANIZ OLSA NE İSTERDİNİZ ALLAH’TAN (c.c.)?

KABUL OLUNACAK BİR DUANIZ OLSA NE İSTERDİNİZ ALLAH’TAN (c.c.)? M. Said Özdemir

 

Ey sevgili okur! Seni bu satırlarla baş başa bırakmadan tekrar ve ısrarla soruyorum. Düşün de cevap ver. Aşağıdaki satırları okumaya başlamadan sen; bilsen ki bir dua hakkın var ve kabul olacak. Reddolunmayacak, geri çevrilmeyecek. Ne isterdin Allah’tan?

 

Allah Rasûlü (s.a.s)’in hayatının en önemli boyutu, ümmetin geleceği endişesi idi. O Efendiler Efendisi onlarca, hatta yüzlerce sahabîsini bir manada ümmetin geleceğinin imarını gerçekleştirmek için hazırlamıştı. 

 

Eskilerin ifadesi ile “kaht-ı ricâl” yani “adam kıtlığı”nın en yoğun yaşandığı bir dönemden geçtiğimizi üzüntüyle ifade edebiliriz. Liyakatli insan işini vicdanı ile yapan insan, işini sırf bedeni ile değil, kalbi ve gönlü ile de yapan insan hasreti İslâm âlemini sarmış durumda…

 

Bizim bugünkü durumumuzu özetleyen bir düşünürün sözü ise; “Doğuya doğru yol alan geminin içinde batıya doğru koşan adamın durumu gibiyiz.”

 

Hep birlikte yazımızın başında sorduğumuz soruya cevap olacak veya aslında bizi bu soruyu sormaya iten hâdiseyi hatırlayalım: Çünkü bu öyle faziletli bir duruş, öyle faziletli bir işaret tabelasıdır ki; hepimize yeni bir ufuk çizecek kelimenin tam manası ile “müthiş” bir ifadedir.

 

Zeyd bin Eslem’in, babasından naklettiğine göre; Hazreti Ömer (r.a) bir gün dostları ile otururken aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:

Hazreti Ömer (r.a) yanındaki dostlarına “Allah’ın kabul edeceği tek bir dileğiniz olsa, ne isterdiniz?” diye bir soru sormuştu.

Oradakilerden biri: “Ben, şu oda dolusu gümüşüm olsun da onu Allah yolunda harcamak isterdim!” dedi. Bir başkası: “Şu oda dolusu altınım olsun da onu Allah yolunda harcayayım isterim!” dedi.

Bir diğeri: “Bu oda dolusu mücevherim olsa da Allah yolunda harcasam…” dedi.

Herkes dileğini söyledikten sonra oradakiler: “Ey Ömer, peki sen ne isterdin?” diye sordular. Belki de anlamışlardı Hz. Ömer’in bu cevaplardan memnun olmadığını, Ömer’in beklediği cevabın bu olmadığını.

Hazreti Ömer (r.a) o hakkı bâtıldan ayıran adam Fârûkiyet makamının sahibi o Ömer. Farklı olduğu için Rasûlullah’ın adına Fârûk dediği adam farkını ortaya şu sözlerle koyacaktı:

 

“Ben de, Ebû Ubeyde bin Cerrah, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi bir oda dolusu adam isterim ki, onları, Allah yolunda görevlendireyim. Allah’ın adını ve İ‘lâyı Kelimetullah davasını onlarla yayıp hizmet edeyim”[1] diyerek herkesi duygulandıran arzusunu ifade etmişti.

 

Belli ki koca Ömer arzuladığı cevabı bulamamıştır o toplulukta. Belli ki nirengi noktasından uzağa düşmüştür. Belli ki, içindeki yangın sönmemiştir. Belli ki rahatlayamamıştır. Odadakilerin istekleri yanlış veya hatalı değildi aslında. Mecliste kim vardı bilmiyoruz ama birçoğunun sahabî Efendilerimizden oluştuğunu tahmin ediyoruz. En azından emîru’l-mü’minînin arkadaşları olan yüce, gıpta ettiğimiz insanlardı. Fakat Ömer bir başkaydı ve farkını da derdinden dolayı ortaya koymuştu. Oda dolusu para, mücevherat veya silah İslâm’a hizmet etmeye yetmez ki. Onları kullanacak adamlar lazımdır. Onun için cevaplarına itiraz etmemişti ama onlarında itiraz edemeyeceği bizi de hayran bırakan cevabı söyleyivermişti. Feda olacak fedakâr adamlar lazımdı. Çünkü onlar ahlakı, fazileti, edebi, vefası, kişiliği ve mütevazı hayatıyla alt üst eder ortalığı. Yemez yedirir, uyumaz uyutur.
Aç kalır, doyurur. Susuz kalır, su verir. Her şeyi dini içindir. En önemlisi inisiyatif almayı bilir ve kriz yönetimlerinde mahirdir. “Olmuyor, beceremedim, buraya kadarmış, elden ne gelir” gibi mazeretlerin arkasına sığınmayan adamlar. İşte o adamlardır biri on kişiye bedel olan.

 

 

İSLÂM TOPLUMLARINDA ADAM YETİŞTİRMEK

 

Asr-ı Saadet’i oluşturan onlarca sahabînin varlığına rağmen Hazreti Ömer’in o zaman bile “bir oda dolusu adam gibi adam” hasretini ifade etmesi, adam azlığının İslâm dünyasının tarih boyunca yaşadığı hüzün verici bir talih olduğunu ortaya koyuyor.

 

Tarihî bir gerçek şudur ki, insanın yaratılışından itibaren hak ve bâtılın mücadelesi süregelmiştir. Bu mücadele süreci içerisinde tarih sahnesinde şerefi ve izzeti ile varlığını sürdüren İslâm toplumları olduğu gibi, zaman zaman zelil duruma düşmüş Müslüman toplumlar da olmuştur.

Bu izzet ve zillet durumlarını yaşamaya sebep birçok hâdise sıralayabiliriz. Toplum olarak zillet durumuna düşme sebeplerimizi, hep başkalarına yükleyip sorumluluğu üzerimizden attığımızı düşünebiliriz. Ve hatta bu, çok defa böyle olmuştur. Bu da bizi vicdanî bir rahatlamaya itmiş, yapılması gereken birçok vazife, fiilden ziyade sözde kalmıştır. Ümmet şuurunun hâkim olduğu, İslâm’ı en güzel şekilde anlayıp sosyal ve siyasî olarak uygulamasını yapabilen, İslâm’ın evrensel prensiplerini insanlığa taşıyabilen bir irade ile izzet hali yaşanabilir. Şunu ifade etmeliyiz ki, gelecek planı yapmayan her toplumun kaçınılmaz sonu, zilletten başka bir şey değildir. Ümmetin derdini kendi derdi bilen Hazreti Ömer’in özlediği adamların sayısı arttıkça zilletten uzak durulmuş olacaktır. Bu yüzden küçük zannettiğimiz birçok teşebbüs, aslında toplumsal olarak bekamızı ilgilendirecek kadar önemlidir.

 

Tehlikelerden biri de şudur. Odalar dolusu değerli eşyalarınız bazen de sizi yoldan alıkoyar. Kur’ân’ın nitelendirmesi ile “Karunlaştırabilir” adamlarınızı. Çok olan değerli eşyalara köle olup davayı satabilirsiniz de. Yolda bulduklarınız yola çıkış gayenizi unutturabilir ama yetişmiş kaliteli adamlar Bedir, Uhud, Hendek ve Mute destanları yazarlar.

 

Mute! 3.000 yiğit adamın 200.000 kişi karşısında yazdığı destanın adıdır. Normalde 1 kişiye 66 kişinin düştüğü bir savaştır. Korkulacak ama gerçekten korkulacak bir rakamdır. Sahabe de korkmuştur zaten. Kandehlevî Hayâtu’s-Sahâbe’sinde nakleder bize savaşın başını. İslâm ordusu karşıdan gelen düşman ordusu karşısında korkuya kapıldı. Her yer düşman askerleri ile kaplıydı. Müslümanların bu halini sezen Abdullah b. Revâhâ çıktı ordunun önüne ve var gücü ile haykırarak arkadaşlarına hitaben dedi ki:

 

“Ey Müslümanlar! Vallahi bugüne kadar biz çok düşmanla karşılaştık. Çok savaşlar yaptık. Hepsini de kazandık Allah’ın izniyle. Ama ne sayıca nede silah bakımından üstün olduğumuz için kazanmadık. Biz ancak şerefimizi yükselten İslâm için savaştık. Allah’ta bize zafer nasip etti. Bugün de kazanacağız Allah’ın izniyle. Haydi ilerleyiniz. Ya gazi oluruz, ya da şehit.”

 

İşte ölsek de kalsak da şehid olsak da, gazi olsak da biz kazanacağız diye istikamet üzere yürüyen adamlar her zaman kazanır.

 

Âmir bin Füheyre gibi; hasmı olan Cabbar mızrağını arkadan sallayıp göğsünü parçalayarak önden çıkardığında bile Hz. Âmir “Kazandım” diye haykırıyordu. “Kazandım!” Cabbar anlatır bize bu olayı. Çünkü o kadar etkili bir olaydır ki Cabbar’ı iman saflarına taşımıştır bu olay. Şöyle anlatır bize: “Arkasından yanaştım; gerildim ve mızrağımı sapladım. Arkadan giren mızrak şiddetle önden çıkmıştır. Ben düşmanıma galip gelme sevinci içerisindeyken birden bana doğru döner ve haykırmaya başlar: “Vallahi kazandım! Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki ben kazandım.”

“Ben vurmuştum” diyor Cabbar. “Ben yere sermiştim ama “Kazandım “ diye haykıran oydu. Neyi kazanmış, nasıl kazanmıştı? İşte beni rahatsız eden buydu ve bunun peşine düştüm” diyor. Bu arayışı da iman saflarına taşıyordu onu.

 

İşte Âmir b. Fuheyre gibi olabilenlerdir adamlar. Her daim kazandığını bilenlerdir.

 

İşte adalet timsali Ömer’in özlemini duyduğu İslâm’a hizmet etmedeki önceliğin neden adamlar olduğunu daha iyi anlamamızı sağlayan olaylardır bunlar.

 

“Gelecek planlaması” denildiğinde fert fert yapılacak vazifeler olduğu gibi, cemiyet ve devlet olarak yapılması gereken planlardan da söz edebiliriz.

 

Peygamber Efendimizin:

 

“Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin. Eğer buna gücünüz yetmiyorsa, dilinizle düzeltin. Eğer buna da gücünüz yetmiyorsa gönlünüzle buğzedin. Bu da imanın en zayıf derecesidir.”[2] hadis-i şerifini bir de bu yönden ele alarak düşünebiliriz.

 

İSLÂMÎ BİR DURUŞ

 

Allah Rasûlü (s.a.s)’in hayatının en önemli boyutu, ümmetin geleceği endişesi idi. O Efendiler Efendisi, onlarca, hatta yüzlerce sahabîsini bir manada ümmetin geleceğinin imarını gerçekleştirmek için hazırlamıştı. Onun rahle-i tedrisinden geçen binlerce insanın içinden bu davayı yüz yıllar sonrasına taşıyacak yürekler çıkmıştı.

Asıl mesele şu; bizim yetiştirdiğimiz hangi fert, bu davanın sancağını yüz yıllar sonrasına taşıyabilecek? İslâm’ın ve Müslümanların geleceğinden her bir fert sorumludur. Bu geleceği düzenleyecek irşad hizmetleri de İslâmî bir duruş ortaya koymakla mümkündür. Bu duruşumuz, evvela aileden başlar. Aile, belki bizim oluşturduğumuz küçük bir dünyamızdır.

Ancak bu ortamlardan çevremize, ülkemize ve hatta bütün dünyaya tesir edecek, insanların yetişmesi mümkündür ve gereklidir. Bu zaviyeden baktığımızda toplumun gelecek planının başarıya ulaşması, aile ortamımızın insanî ve İslâmî hassasiyetlerle donatılmasından geçer.

Anne, babalar olarak yavrularımızın mükemmel, örnek insanlar olmasını istememiz kadar tabiî bir durum yoktur. Ancak bu isteğimizin gerçekçi olabilmesi, tamamen kendi durumumuzla ilgilidir. Yavrularımızda görmek istediğimiz her hasleti, öncelikle kendi hayatımızda tatbik etmek zorundayız. Onlardan şikâyet ettiğimiz ne varsa, önce o konunun bizde olup olmadığına bakmalıyız. Onlara neyi yaptırmak ve onların nasıl bir davranış modeli içinde olmasını istiyorsak, o kıvama getirebilmek için işbirliği, hatta beraber faaliyetler içinde olmamız gerekir.

Meselâ namaz kılmasını istediğimiz yavrumuza namazı her defasında hatırlatmak yerine, onunla beraber, cemaatle namaz kılmalıyız. İnfak, iyilik, fedakârlık, yardımseverlik gibi ahlâkî faziletlerin kazandırılması için o davranışları birlikte yaparak, göstererek bir karakter haline getirmeliyiz.

 

İSLÂM’IN İSTEDİĞİ ÖRNEK ŞAHSİYET

 

Çalışkan olmasını veya başarılı olmasını istediğimiz yavrumuza, teorik olarak bunları anlatmakla beraber, bizim çalışkan ve başarılı bir insan olma gayreti içinde olmamız, en doğru eğitim modelidir. Her şeyden önce çocuğumuzun dünyaya taalluk eden başarılarını istediğimiz kadar, insanî faziletleri, ahlâkî ölçüleri ve İslâm’ın istediği örnek şahsiyet ve karakter yapısını da ideal olarak belirlememiz ve bu uğurda onları yetiştirmek üzere gayret göstermemiz gerekmektedir. Evladımızın dünyalık hedeflerinin gerçekleşmesinden duyduğumuz sevinç kadar ve belki ondan daha fazla ebedî hayatı için yaptığı âhiret yatırımlarına sevinmeliyiz.

Her ev, geleceğimizi aydınlatan bir kandil gibi olmalıdır. Ve o her evden yetişen bir “adam” beklenen, özlenen adamlar olarak dünyayı aydınlatan sahâbîler gibi, yıldızlar mesabesinde yol gösteren, istikamet veren yüksek şahsiyetler olarak geleceğimizin mimarları olmalıdırlar.

 

Diri diri kızını gömen 1400 yıl önceki cahiliye de aynı bugünkü gibiydi. Cahiliyenin en cahil ve en koyu karanlığını yaşayan o insanlar nasıl değiştiyse o cahiliye toplumunu değiştiren aynı ilaca, aynı derse, aynı Kitab’a, aynı Rasûl’e muhtacız...

 

Hazreti Ömer Efendimizin yüreğini saran hasreti söndürecek ve bizim yüreklerimize de su serpecek “adamların” ümmetin geleceğinde varlık göstermesi, ellerimizin altında olan biricik yavrularımızın istikbalinden geçmektedir.

 

Adam ve adamlar davalar için çok önemlidir. Eğer bir davanız yoksa adamlık üzerinden bir endişeniz de yok demektir. Adam nesli olan o altın nesilden Hz. Huzeyfe bize kulaklara küpe olası sözünü bırakır:

 

“Ömer döneminde İslâm’ın durumu, karşıdan geldikçe sürekli yaklaşan (büyüyen) bir adamın durumu gibiyken, onun vefatından sonra ise, sırtını dönmüş gittikçe uzaklaşan bir adamın durumuna benzedi.”[3] (İbn Sa‘d 3/439 siyer yay.)

 

Bizim için üzülerek ifade edebileceğimiz durumumuzu özetleyen bir tespittir. Bir adamın eksilmesi böyleyse düşünün gerisini.

 

Şunu lütfen ıskalamayınız. Bir dua hakkınız varsa onu İslam’ın hizmeti için kullanabilir miydiniz.? Hz Ömer çekinmeden ve canı gönülden bu cevabı verdiyse siz buradan anlayabilirsiniz onun büyüklüğünü.

 

Şimdi yazımın başındaki soruyu tekrar soruyorum. Bir dua hakkınız olsa. Ama tek dua! Hz Ömer gibi kullanabilirmiyiz.

 

Yazımızı icazı bol Üstad Necip Fazıl’ın dizeleriyle bitirirken mana-yı hakikatin iyice tefekkür edilmesini dilerim:

 

                     Genç adam! Yollarımı adım, adım bilirsin.

                     Erken gel. Beni evde bulamayabilirsin

 

Hocalarımız, örnek ve önderlerimiz yaşarken onların kıymetlerini bilip geç kalmamak temennisi ile.

 

Allah’ım! Bizi bize bırakma. Güç ver bize. Takat ver. Mağfiret et bizi. Nefsimizin kirli koridorlarında pusulasız bırakma bizi. Allah’ım pusulamızı şaşırttırma. Allah’ım! En önemlisi Adam et bizi. Adam et ve istek ver bize. İstek ver de Allah’ım. Güç ver de Allah’ım dinimiz olan İslâm uğruna mücadele edelim. Ömrümüzü bu şerefle geçirelim. Ne olur Allah’ım. Dinin uğrunda öyle koşturan adamlardan olalım ki hiç durmayalım. Duracaksak durduğumuz yer öldüğümüz yer olsun. Öyle ölelim ki öldüğünü bile anlamayan şehidlerden olalım. Ne olur bu hayatı şerefli şehadetle taçlandırmayı nasib eyle… Nasib eyle Allah’ım…

                         

                                                                                               Âmin… Allahumme Âmin…

 


[1] İbn Sa‘d, Tabakât 3/480.

[2] İbn Mâce, Fiten, 20.

[3] İbn Sa‘d, Tabakât, 3/439.

Yazar:
M. Said Özdemir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul