22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / TESLİMİYET, KADERCİLİK VE POLYANNACILIK
TESLİMİYET, KADERCİLİK VE POLYANNACILIK

TESLİMİYET, KADERCİLİK VE POLYANNACILIK Dr. Mehmet Demir

 

 

            Toplumlarda ortak hafıza olduğu gibi, ortak psikoloji de söz konusu. Bir toplulukta ağırlık kazanan ruh hali gittikçe daha çok kişiye sirayet ediyor. Bir de bakıyorsunuz, herkes aynı ağızdan konuşmaya başlamış. Dün salgın ve kısıtlamalar birinci gündem maddesiydi. Bugün ekonomik buhranlar, “Dünyayı daha çok ilgilendiren” savaşın dumanları, sıkıntısı baş gösteren emtialar gündemimizi ve dolayısıyla algı sahamızı doldurmuş durumda. Yarın bunlar olmadığı zaman başka gündem maddeleri olacak, ama toplumda yaygın olan alt kültür, bakış açısı, kullanılan dil, dikkatli gözlerden kaçmayacak şekilde aynı kalmakta.

            Bizim toplumumuz için konuşacak olursak, en rahat benimseyip içselleştirdiğimiz tarzın şikâyetlenmek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Karşı tarafta da bunun olumlu yansımasını hemen görebildiğimizden en risksiz iletişim biçimi haline gelen şikâyetlenme, bir taraftan da bütün başa gelen olumsuz olayların bir günah keçisinin bulunduğu algısı oluşturarak mağdur tarafta birleşme hissi oluşturuyor. Bu da aidiyet ihtiyacımızı gidermeye yarıyor. Sigara ve diğer alışkanlıklarda olduğu gibi, ek kazanımlar getirmeye başladığı zaman bir alışkanlığı değiştirmek çok daha zor hale geliyor.

Statükonun en önemli silahı alışıldık düzen ve bunu besleyen paradigmalardır. Düşün dünyamızı, iletişim şekillerimizi gerçeklerden ve sorumluluklarımızdan kaçacak şekilde bazı kalıplara hapsetmeyelim denilecek olursa başka bazı kalıplarla size karşı çıkılacaktır. Teslimiyetten bahsetseniz kadercilik damgasını yemeye hazır olmalısınız. Olumlu düşünmenin faydalarını ve mantığını nazara verseniz, polyanna yakıştırması kolay bir yerde hazırdır. Hele de:

“Sana güzellikten her ne şey nasip olursa şüphesiz Allah Teâlâ'dandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefsindendir. Ve seni nâsa peygamber olarak gönderdik, Allah Teâlâ bihakkın şahit olmaya kâfidir.”(1) mealindeki ve dahi:

            “İnsanların ellerinin kazandığı şey sebebiyle karada ve denizde fesat zuhûra gelir. Allah da onlara yaptıkları şeylerin bazısını tattırır. Gerek ki, onlar dönüverirler.”(2)

mealindeki âyet-i kerîmelerden bahsedecek olsanız, siyasî bir tez ortaya atılmışçasına günübirlik politikadan ibaret bir sağır monologla karşılanırsınız. Bu sonuncusunun çaresi, kendisini bu dünyaya hapsedenler çıkmaya karar vermedikçe zordur ama diğerleri için bahsi geçen kavramlara açıklık getirmek icap eder. Teslimiyet acaba gerçekten kadercilik veya polyannacılığı mı gerektirmektedir?

 

            Özellikle kadercilik suçlamasını bugün kadere karşı çıkan ilahiyatçılardan, kendilerini savunma sadedinde duymaktayız. Ehl-i Sünnet’in kader inancını kadercilik ile itham etmek yeni gördüğümüz bir şey değil, laik ve dünyaperest kişiler de kendi kaderlerimize kendimiz sahip çıkmalıyız, kadercilik yapıyorsunuz diyerek Müslümanlardan üste çıkmayı âdet haline getirmişlerdir. Oysa kadercilik diye kastedilen eğer sorumluluklarını kadere, yani Yaratıcı’ya yükleyip kendisini rüzgârda savrulan bir yaprak gibi çaresiz telakki etmek ise, Ehl-i Sünnet bunu itikadî sapkınlık olarak nitelemiştir. Bunun adı Cebriyye’dir. Bizim kader inancımızda insanın cüz’î iradesi vardır ve bu ona sorumluluk yükler. Halık-ı Zülcelal, fiillerimizin yaratıcısıdır, ama talep ve kesb kuldan gelir. Allah (cc) yaptığından sual olunmaz, ama kul sual ve muaheze olunur.

Gelgelelim, bizlere kaderci diyerek işin içinden çıkan kader inkârcılarının haklı çıkma zemini, kader diyerek hiçbir teşebbüste bulunmama, dinine ve dünyasına sahip çıkmama, tam bir ataletle ot gibi yaşama tehlikesidir. Oysa kulluk şuurunda bir Müslümanın böyle yaşaması düşünülemezken, insaf edilecek olursa dünyacı toplulukların yaşam tarzının bu çerçeveye çok daha uygun olduğunu, ömürlerini tembellik ve gafletle geçirdiklerini görüyoruz. Özetle kadercilik anlayışında nemelazımcılık ve sorumsuzluk varken; Ehl-i Sünnet’in inancında mesuliyet ve dinamizm mevcuttur.

Polyannacılık suçlaması daha ziyade insanlara bir şeyleri misallerle anlatmaya çalıştığımızda karşımıza çıkar. Örnek vermek gerekirse: Birisi uçağını kaçırır, çok üzülür ama o uçak düşer. Bunun gibi pek çok misal hikâye edilmiştir. Bu misallerdeki eksik ve dolayısıyla sıkıntılı taraf ise şudur: Çıplak olarak bu misali ele aldığımızda adeta “Allah seni bir zorluğa uğratıyorsa seni başka bir badireden kurtarmak içindir” anlayışı ortaya çıkmaktadır. Oysa tevhidin özü semavat ve arşın tüm unsur ve kuvvetleriyle Allah (cc)’ın emrinde olduğunun bilincini gerektirir.(3) Öyleyse Allah (cc)’ın kulunu bir badireden kurtarmak için onu sıkıntılı bir duruma düşürmeye ihtiyacı yoktur. Bu tür misaller verilirken yeterli açıklama yapılmazsa bu haliyle gerçekten de polyannacılık gibi görünecektir. Her birimiz buna benzer olayları hayatımızda yaşamışızdır. Oysa, biliriz ki sıkıntının ardından düze çıkma gelir, şer gördüğümüz şeyde hayır, hayır zannettiğimiz şeyde bizim fark edemediğimiz başka dertlerin gizli olabildiğini sonradan anladığımız ibretlik olaylar başımızdan geçer, ki zaten Rabbimiz de bizim kısa menzilli, kısıtlı aklımızın hayır ve şer konusunda nihaî hüküm veremeyeceğini

Kur’ân’ında bize bildirmiştir.(4) Buna her zorlukta iki kolaylık olduğu müjdesini de ekleyebiliriz.(5) Ancak, bunlar bizleri teolojizmle sınırlı bir argümanı sakız gibi çiğnemeye mahkûm etmek bir yana, çok daha yüce bir gerçeğe işaret etmektedir. Günlük hay-huy içerisinde kendimizi teskin edecek teselliler bulmak için böyle misaller yeterli gibi görülebilir ama işin aslını kaçırırsak yazık olur. O da şudur ki, iyinin ve kötünün ölçüsü Allah (cc)’tır. O Zülcelal’in hakikati bize açma yolu olan vahiydir. Bu misallerde nefsin penceresinden bakmaktan kurtulamıyoruz. Belki bir nebze peşin yargılarımızın yanlışlığını bize hatırlatan, “ilk sadme sabrını”(6) kaçırmamamızı sağlayan bir farkındalık katabilir bize, ama bu koltuk değneklerinden de kurtulmak durumundayız ki daha büyük bir sadmede –Rabbim muhafaza eylesin- ters ayakla yakalanıp yerle bir olmayalım. Allah (cc) hem o uçağı kaçırmamamızı, hem ölmememizi, hem de her istediğimizin ömrümüz boyunca olmasını, dahası nefsimizin hoşuna giden her şeyi elde etmemizi sağlayacak kudrettedir. Eeee? Bu mudur peki, bizim olayımız, dünyaya geliş hikmetimiz? İçselleştirmemiz gereken şey şudur ki: Bizler kuluz. O (cc) Rabbimizdir. Rabb denildiğinde Yaratıcı, Sahip, Terbiye edici’yi de içeren geniş bir anlam dizgesi ortaya çıkar. İdrak etmemiz gereken diğer bir gerçek imtihan dünyasında olduğumuzdur. Bu imtihanın zaman ve zemini, koşul ve sorularının takdiri bize bırakılmamıştır. Ancak Rabbimizin rahmeti gereği her birimize en elverişli tarik açılmıştır. Bu yolda başımıza gelen musibetler doğru duruşla hepsi hayrımıza dönecek hediyelerdir, yeter ki isyan, şikâyet, hikâyat etmeyelim. Sabredenler pek çok âyet-i kerîme ile müjdelenmişlerdir.(7) Mişkâtul Mesâbîh’te Buhârî’de geçen bir hadis-i şerif, Ebû Hüreyre (r.a)’den mervî olarak naklediliyor. Rasûlullah (s.a.s) buyurdular ki: “Allah, hayrını dilediği kişiye (günahlarını bağışlamak ve derecesini yükseltmek için) musibet verir.” İzahatında Bakara sûresinden ilgili âyet-i kerîme (7) yanında şu değerlendirme yer alıyor: “Musibet karşısında üç tavır vardır. Kâfir ve münafık isyan eder, bu onun için hem dünyevî, hem uhrevî ceza olur. Mü’min sabreder, bu onun günahlarının kefareti olur. Kamil mü’min ise rıza halindedir, bu onun derecesini yükseltmesine vesile olur.”(8) Saîd Nursî de risalelerinde bu konuya güzel bir izahat getirmiştir.(9)

 Polyannacılıkta kendini rahatlatmayla sınırlı dar bir görüş varken, Ehl-i Sünnet’in inancında tam bir teslimiyet vardır. Şer gibi görünen hususun arkasından nefsimizin hoşuna giden bir şey gelmesi gerekmez, Allah (cc)’ın takdirleri külliyen hayırdır.(10) İnsan yanlış duruş, büyük ve keskin sözler, sünnetullaha riayetsizlik, basiretsizlik, Allah (cc)’a karşı suizan (11) gibi sebeplerle kendi kendisini dara sokar. Bazen de derecelerinin yükselmesi için mü’minlere musibetler verilir.(12) Bunların da neticeleri hayırdır. Buna inanan insan dünyevî hesap ve kaygılardan kurtulma yolunda da önemli bir adım atmış olur ki hakkıyla teslim olabilmenin de yolu buradan geçmektedir. Ancak teslim olan gerçekten sabredebilir! Mağdur olduğunu düşünüp diş sıkmak sabır değildir, er ya da geç patlayacak bir saatli bomba taşımaktır. Oysa Hak Teâlâ her kuluna şah damarından yakın olduğu halde (13), sabredenlere beraberliğini müjdelemiştir.(7) O teslimiyet ve sabrı gösterenler peygamberlerin (a.s) maiyetinde olmak ve onlarla beraber anılmak saadetine erebilmişlerdir: Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.”(14)

Hesapsız, sınırsız teslimiyet konusunda Ashab-ı Kiram (r.a) en güzel örnektir. Mekke döneminde işkenceye katlanır, sabrederlerken onlarda gelişen melekeler farklıydı; devlet kurup İslâm’ı yayarken farklı bir cepheden gelişimlerini sürdürdüler. Yaşamaları, ölmeleri ve öldürmeleri dahi yalnızca Allah için (15) olacağı zaman kıtal ile emrolundular ve onlar da böylece gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Bedir ve Uhud’da açıkça görüldüğü gibi Rasûlullah (s.a.s) istişare ile emrolunduğu (16), dolayısıyla onlara görüşlerini açıklama hakkını her zaman tanıdığı halde, Rasûl’ün (s.a.s) dizi dibindeki eğitimleri onları öyle bir noktaya getirmişti ki, kendilerine hitap etmeden söylediği şeylere dahi hemen itaat etme tavrı geliştirmişler ve bu da Rasûlullah (s.a.s)’ın iltifatına mazhar olmuştu (17). Veda haccında, Rasûlullah (s.a.s)’ın herkesin bildiği açık bir bilgiyle ilgili sorusuna dahi başka bazı rivayetlerde de gördüğümüz “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” cevabını verdiklerini görüyoruz.(18) Neden böyleydi acaba? Ashab, Rasûlullah (s.a.s)’ın görüş ve nasihatlerini kendi bildiklerine tercih etmenin bereketlerini, tersini yapmanın zararlarını görmek, daha önemli olarak hayatlarında bu emareleri okuyacak akl-ı selim ve ferasete sahip olmak saadetine erişmişlerdi.

Abdurrahmân bin Avf (r.a) diyor ki:

“İslâm, nefse hoş gelmeyen zor emirler getirmişti. Biz hayırların en hayırlısını, nefislerin hoşlanmadığı bu zor emirlerde bulduk. Mesela Rasûlullah ile Mekke’den çıkıp hicret etmiştik. Nefsimize zor gelen bu hicretimizle bize üstünlük ve zafer yolları açıldı. Yine Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de: “(Onların bu hali) mü’minlerden bir grup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin Sen’i evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Gerçek ortaya çıktıktan sonra bile sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı.”(19) buyurarak tarif ettiği hal üzere, Allah’ın Rasûlü’nün maiyetinde Bedir’e çıkmıştık. Allah Teâlâ burada da bizler için üstünlük ve zafer lütfetmişti. Velhâsıl biz, en büyük hayırlara hep böyle nefsimize zor gelen emirler sayesinde ulaşmıştık.”(20)

Yine şuraya geliyoruz ki, ölçü bizim nefsimizden konduğunda tüm hesaplar şaşarken, Allah Teâlâ ve Rasûlü; yani vahiy ölçü olduğunda taşlar yerine oturacaktır. Hak Rabbinizdendir!(21) Kaçılacak yer Hak Teâlâ’dır!(22) Rabbimiz bize bizden daha merhametli olduğu içindir ki, Rasûlullah (s.a.s) bir haddin ifa edilmesinin kırk gün yağmur yağmasından daha hayırlı olduğunu bildirmişlerdir.(23)

Toparlayacak olursak; mü’minin kaderle ilişkisi ne sorumluluktan ve sebeplere sarılmak tarzındaki kulluk vazifelerinden imtina etmeye götüren Cebriyye ile, ne de takdir edilen vakıada nefsin hoşlanacağı şeyler aramayı şiar edinen polyannacılıkla karıştırılmamalıdır. O, teslimiyettir. İslâm kelimesinin dahi anlamlarından biri budur. Aslen bugün kaybettiğimiz ölçü de bu olduğu için her grup kendi görüşü doğrultusunda bir yol tutmuş, paramparça olmuş; heybet ve satvetimizi kaybetmiş durumdayız ki bunlara işaret eden âyet-i kerîmeleri de nazarınıza vermek isterim.(24) (25) Rabbimiz hakiki teslimiyeti tahsil edebilmeyi ve hablullaha sarılmayı, kendimizi ve nihayetinde dünyayı düşülen acınası durumdan kurtarabilmeyi âlem-i İslâm’a nasip eylesin.

 

Kaynakça

 

  1. Nisâ, 4/79.
  2. Rûm, 30/41.
  3. Göklerin ve yerin orduları yalnızca Allah’ındır. Allah, kudreti dâimâ üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Fetih, 48/7) vb âyetler.
  4. Cihad, hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyi kerih görürsünüz. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen da bir şeyi seversiniz, halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216) ve İnşirah, 94/5 ve 6. âyet-i kerîmeler.
  5. Rasûlullah (s.a.s) bir gün kabristanın yanından geçerken, çocuğunun kabri başında feryat ederek ağlayan bir kadına rastladı. Evlat acısına yüreği dayanmayan kadıncağızın bu halini gören Hz. Peygamber (a.s) ona, “Allah’tan sakın ve sabret!” dedi. Kederinden onun Peygamber olduğunu fark edemeyen kadın, “Bana ilişme! Benim başıma gelen senin başına gelmedi!” deyiverdi. Bir müddet sonra oradakilerden biri kadına onun, Allah’ın Rasûlü olduğunu söyledi. Kederli anne özür dilemek üzere Hz. Peygamber’in (a.s) kapısına geldi. Yaptığına pişman olan kadın, “(Kusurumu bağışla) Allah’ın elçisi olduğunu bilemedim.” diyerek mazeret beyan etti. Bunun üzerine Resûlullah (a.s) ona şu karşılığı verdi: “Esas sabır musibetin ilk başa geldiği anda gösterilmelidir.” (Buhârî, Cenâiz, 31)
  6. “Ey iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerin yanındadır. Allah yolunda öldürülenler için "ölüler" demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, "Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz" derler. İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.” (Bakara, 2/153-157)
  7. Hatîb et-Tebrizî, Mişkâtu’l-Mesâbîh, hds no: 1536, (Tercüme: Hanifi Akın, Çelik Yayınları, 2014)
  8. Her bir unsurun, her bir nev'in, her bir mevcudun, küllî ve cüz'î müteaddid vazifeleri ve o her bir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara veya çok hayırları sünbül vermeye vesile olanlara rastgelir. Zahirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcud o vazifesinden men'edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücud bulmaz (sf: 750). Meselâ: Kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû'-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; meselâ elini ateşe soksa, ateşin hilkatında rahmet yoktur dese; ateşin hadd ü hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzib edip ağzına vurur. Hem insanın hodgâm hevesatı ve süflî ve akibeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden rahmaniyet ve hakîmiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mihenk ve mizan olamaz. Kendi âyinesinin rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb; kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat iman gözüyle baksa; yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ı suğra (küçük) ve her bir insanı bir âlem-i asgar (en küçük) müşahede eder. Bütün ruh u canıyla اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ” der (sf 151). Saîd Nursî, Şualar, 15. Şua.
  9. “Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hali kendisi için bir hayır sebebidir: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir bela gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64)
  10. “Bir de, Allah'ın, hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve Allah'a ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Kötülük girdabı onların başına olsun!” (Fetih, 48/6); “Bedevîlerden öyleleri vardır ki, (Allah yolunda) harcayacakları şeyi bir zarar sayar ve (bundan kurtulmak için) size belalar gelmesini beklerler. Kötü belalar kendi başlarına olsun. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Tevbe, 9/98)
  11. “Önce peygamberler, sonra onların peşinden yaşantı olarak peygambere yakın olanlar, sonra onlara yakın olanlar… Kişi dindarlığı oranında yıpratıcı imtihana uğratılır. Dininde sağlam ise imtihanı ağırlaştırılır. Dininde gevşek ise dindarlığı oranında imtihana uğratılır. İmtihan, kulun peşini bırakmaz; sonunda kul uğradığı imtihanlarla üzerinde günah kalmayıncaya kadar günahlarından temizlenmiş olur.” (Tirmizî, Zühd, 56)
  12. Kâf, 50/16.
  13. Âl-i İmrân, 3/146.
  14. Deki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En‘âm, 6/162)
  15. “Sen, Allah'tan gelen bir merhamet sayesindedir ki, onlara (ashaba) yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi. Artık onları bağışla ve kendilerine Allah'tan mağfiret dile. İş hususunda fikirlerini al (müşavere et). Müşavereden sonra da bir şeyi yapmağa karar verdin mi, artık Allah'a güven ve dayan. Gerçekten Allah tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 3/159)
  16. “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- hutbeye çıkmıştı. Bu esnada Mescid’e doğru gelmekte olan Abdullah -radıyallahu anh-, Allah Rasûlü’nün; “Oturun!” buyurduğunu uzaktan işitti. Daha mescide varmamış olmasına rağmen, hemen olduğu yere oturuverdi. Bu durum daha sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e bildirildiğinde, Hazreti Abdullah’a: “Allah Teâlâ senin, Allâh’a ve Resûlü’ne itaat iştiyâkını artırsın.” buyurdu (Ali el-Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, Beyrut 1985, XIII, 450/37171; Heysemî, IX, 316).
  17. Ebû Bekre’den (ö. 51/671) rivayet edilen Veda haccı konuşmasında Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle dönmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram olan aydır. Üçü birbiri ardınca gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Diğeri ise Cemâziyelâhir ile Şâban arasında bulunan ve Mudar kabilesinin daha çok değer verdiği Receb ayıdır.” Sonra Peygamberimiz, “Bu hangi aydır?” diye sordu. Biz, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) sustu. O kadar ki, biz aya başka bir ad vereceğini zannettik. Sonra, “Bu ay Zilhicce değil mi?” dedi. Biz, “Evet.” dedik. “Bu hangi beldedir?” diye sordu. Biz, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) bir süre sustu. Biz, bu şehre başka bir ad vereceğini zannettik. Sonra, “Burası Belde-i Haram (Mekke) değil mi?” dedi. Biz, “Evet.” dedik. “Bu hangi gün?” diye sordu. Biz, “Allah ve Rasûlü (s.a.s) daha iyi bilir.” dedik. Bir müddet sustu. Öyle ki biz o güne başka bir ad vereceğini zannettik. Sonra, “Bugün Kurban günü değil mi?” dedi. Biz, “Evet.” dedik. Akabinde Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, sizin kanlarınız, mallarınız, ırz ve namusunuz, şeref ve haysiyetiniz, şu gününüzün, şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız ve o size amellerinizi soracak. Sakın benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kâfirlere dönmeyiniz. Dikkat ediniz! Burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın. Umulur ki, sözlerim kendilerine ulaştırılan bazı kimseler, sözümü işiten bazı kimselerden daha iyi anlayıp koruyabilirler.” Hz. Peygamber (s.a.s) sonra, “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?” diye sordu. Biz, “Evet.” dedik. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), “Allah’ım! Şahit ol!” buyurdu (Buhârî, Hac 132, hds no: 1741; Müslim, Kasâme 29, hds no: 1679).
  18.  Enfâl, 8/5-6.
  19. Heysemî, VII, 26-27.
  20. “De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Zalimler için Biz bir ateş hazırladık ki, duvarları onları çepeçevre kuşatmıştır.” (Kehf, 18/29)
  21. “Artık Allah'a kaçın, şüphe yok ki, ben sizin için O'nun tarafından bir apaçık korkutucuyum.” (Zâriyat, 51/50)
  22. İbn Mâce, “Ḥudûd”, 3. 
  23. “Ayrıca Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Ve birbirinizle didişmeyin. Sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Sabırlı olun, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/46)
  24. “Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.” (Rûm, 30/31-32)

 

Yazar:
Dr. Mehmet Demir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul