22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI – 1
İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI – 1

İSTENİLEN (Z) KUŞAĞI – 1 SERVET NAÇAR

 

Allah (c.c.), ilk insan olarak Âdem (a.s)’ı yarattı. Daha sonra, Havva annemizi yarattı ve dünyaya gönderdi. Onların neslinden insanlar üreyip çoğalttı.

“Allah, sizi başlangıçta tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle ünsiyet edip gönül huzuru bulacağı eşini de aynı cins ve mahiyetten var etti. İnsan nesli bu ikisinden türeyip çoğalarak bugüne kadar sürüp geldi. Bilindiği üzere erkek eşine yaklaşınca, eşi hafif bir yük yüklenip hamile kalır ve onu karnında bir müddet taşır…” (A‘râf 7/189)

İlk insan ve ilk peygamber olan Hz.Âdem (a.s)’ın temiz neslinden insanoğlu çoğaldı. Birebir Allah’ın emir ve yasaklarına itaat eden insanoğlu rahat ve huzurluydu. Daha sonraki nesillerde, Âdem (a.s) gibi peygamber olan ve Allah’ı bilip O’nun emir ve yasaklarına itaat edenlerle devam etti.

“İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden olup, Âdem’in zürriyetinden, Nûh ile birlikte gemide taşıdıklarımızın neslinden, İbrâhim ve İsrâil’in zürriyetinden, kendilerine hidâyet yolunu gösterip seçkin kıldığımız kimselerdendir. Onlara Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.” (Meryem, 19/58)

Temiz bir nesil olan Peygamberlerin soyundan daha sonraları insanların çoğalması ve Allah’ın şeytana uymayın, o, sizin en büyük düşmanınızdır demesine rağmen, şeytana uyan insanoğlu azgınlaşıp tuğyan etti.

"Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semûd kavmine, kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a! Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda kötülüğü çoğalttılar. Bu yüzden Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı. Çünkü Rabbin (her ân) gözetlemededir." (Fecr, 89/6 –14)

Böylece her geçen gün nesil çoğalmaya, aynı oranda da azgınlık yapıp Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri, Allah’tan değil, kendilerinden bilip azgınlıkta zirveye çıktılar.

“Karun ise: "O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." demiştir. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir)

 Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar “Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir” dediler.” (Kasas, 28/78-79)

Birçok insan artık Karun ve Firavun gibi düşünüyor ve onlar gibi güç ve iktidar sahibi olmak için çalışıyordu. Bunun için, Allah’ın emir ve yasaklarını bir kenara bırakıp kendi nefislerinden uydurdukları ya da kavimlerinin ileri gelenlerin istekleri doğrultusunda yaşıyorlardı.

Sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Allah (c.c), kullarının kendi nefislerine zulmetmeyi bırakıp kurtulmalarını istiyordu. Allah, bunun için birçok peygamberler ve kitaplar gönderdi. Ama maalesef, peygamberlere (a.s) uyan çok az insan vardı. Bazılarına bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar uyan olduğu gibi, bazılarına da hiç uymadılar. Öyle kavimler geldi ki, kendilerini uyaran, kurtulmaları için Allah’a davet eden peygamberlerini öldürdüler.

“Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adâlet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!” (Âl-i İmrân, 3/21)

“Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri…” (Nisâ, 4/155)

Bir kısmı böyle, öldürüp işkence ve zulmederken bir kısmı da ilâhlaştırıp yücelttiler. Öyle ki (haşâ) Allah’ın oğlu diyecek kadar sapıttılar.

“Yahudiler “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da “Mesîh (Îsâ) Allah’ın oğludur” dediler. Bunlar, daha önceki inkârcıların söylediklerine benzer biçimde ağızlarından çıkan sözlerdir. Allah onları, kahretsin! (Gerçeklerden) nasıl da yüz çeviriyorlar!” (Tevbe, 9/30)

 Andolsun, “Şüphesiz, Allah Meryem oğlu Mesih'tir” diyenler küfre düşmüştür. De ki: “O, eğer Meryem oğlu Mesih'i, onun annesini ve yeryüzündekilerin tümünü helak (yok) etmek isterse, Allah'tan (bunu önlemeye) kim bir şeye malik olabilir? Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin tümünün mülkü Allah'ındır; dilediğini yaratır. Allah, her şeye güç yetirendir.” (Mâide, 5/17)

 “Ey Kitap ehli, dininiz konusunda taşkınlık etmeyin, Allah'a karşı gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu (OL kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur. Öyleyse Allah'a ve elçisine inanınız; "üçtür" demeyiniz. (Bundan) kaçının, sizin için hayırlıdır. Allah, ancak bir tek İlah'tır. O, çocuk sahibi olmaktan Yücedir. Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur. Vekil olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/171)

Görüldüğü gibi ifrat ve tefrit konusunda bir türlü orta yolu bulamadılar. Allah ise, insanların vasat olmasını emretmiş, itidalli davranmaya sevk etmiştir.

“Böylece biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta (vasat) bir ümmet kıldık; Peygamber de üzerinizde şahid olsun….” (Bakara, 2/143)

Zaman hızla geçiyor ve vakitler son Nebî’nin ve son Rasûl’ün (s.a.s) gelişini müjdeliyordu. Kurtuluş için ümidi olanlar bu kutlu doğumun haberlerini soruyor ve merak içinde bir işaret bekliyordu. Ehl-i kitap olan Yahudiler, yine kendi içlerinden çıkmasını bekliyor, Hristiyan âlimler ise, onun vasıflarını insanlara anlatıyorlardı.

Mekke’de âlemlere rahmet olarak doğacak Peygamber için artık bütün şartlar oluşmuştu. İnsanlar iyice azgınlaşmış, Allah’tan başka ilâhlar, puta tapma, yıllar süren kabile savaşları kanlı bir şekilde devam ederken, zinâ, faiz, kumar, zulüm, işkence, yol kesme vs. gibi daha birçok insanlık dışı yaşam hız kesmeden devam ediyordu.

Allah’ın izni ile dünyaya gelen son Nebî (s.a.s) doğumundan sonra birçok zorluklar yaşamış. Allah (c.c) onu, himayesine alıp terbiye etmiş, hiçbir zaman onu yalnız bırakmamıştır. Yıllar geçiyor, Allah Rasûlü (a.s), gençlik yıllarına doğru yaklaşırken kavmi içinde gittikçe dikkat çekiyordu.

Çünkü zulmün, fahşanın ve birçok sapkınlığın olduğu bir toplumda temiz kalmak aykırı bir iş di. Öyle âhlak ki, görenleri ve duyanları hayrette bırakıyor. Bütün imkânlar olmasına rağmen hiçbir kötülüğe bulaşmayan. Putlara tapmayan, içki içmeyen, zinâ yapmayan, emanete ihanet etmeyen vs. gibi, daha birçok özellikleri ve güzellikleri olan biri, bu topluma göre olduk anormaldi. Geçmişte de yaşayan kavimler de içlerinde hiçbir peygamberin ve diğer insanların temiz kalmasını istemezlerdi.

“Lût'u da (peygamber olarak) gönderdik. Kavmine dedi ki: “Sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyor sunuz?

 Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere gidiyorsunuz. Belki de siz haddi aşan bir kavimsiniz.

 Kavminin cevabı “Onları (Lût'u ve taraftarlarını) kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demelerinden başka bir şey olmadı.” (A‘râf, 7/80-82)

Evet böyle toplumlarda kimsenin temiz kalmasına müsaade edilmez. Ama onu koruyan Allah’tı. Evlenme çağına geldiğinde, kendisi de temiz olan Hz. Hatice (r.anha) annemiz onu  ahlâkından etkilenecek ve ona (a.s)’a evlenme teklif edecekti. İki temiz insan evlendiler ve nesillerinden temiz çocuklar dünyaya geldi.

Zaman hızla geçiyor ve Rasûlullah (s.a.s)’in toplum içindeki yeri gittikçe belirleşiyordu. Öyle ki en değerli eşyalarını ona (a.s) emanet olarak veriyorlar “Muhammedu’l-Emin” yani, emin olunan insan diyorlardı. Yalan asla söylemez, kimseye haksızlık ve adaletsizlik yapmazdı.

İbn İshâk dedi ki:

“Kureyş’ten kabileler Kâbe’yi inşâ için taşlar topladılar. Her kabile tek başına topluyordu. Sonra orayı inşâ ettiler. Nihayet binanın yapımı Rükn mevziine vardı ve onun hakkında birbiriyle çekiştiler. Her kabile, başkasının değil, kendisinin onu yerine yükseltip koymasını murad ediyor, her biri başka tarafa çekiyor, yeminleşiyordu ve kıtal için hazırlıklarda bulunuyorlardı.

Bunun üzerine Benû Abdiddâr, kan dolu bir kabı yaklaştırdı. Sonra onlar ve Benû Adiyy b. Ka‘b b. Luayy, ölümün üzerine akidleşiyorlar ve parmaklarını işte o kabın içindeki bu kana sokuyorlardı. Böylece ka­nı parmakla hissetme manasına “Leakatü’demm” adını verdiler. Böy­lece Kureyş bunun üzerine dört veya beş gece bekledi. Sonra onlar mescidde toplandılar ve müşâvere ettiler, birbirini insafa çağırdılar.

 

Bazı ehl-i rivayet iddia etti ki: Ebû Ümeyye b. el-Muğîre b. Abdillah b. Ömer b. Mahzûm ki o,

o sene Kureyş kabilesinin en yaş­lısı idi, dedi ki:

— Ey Kureyş topluluğu! Sizin aranızda kendisinde ihtilâf etti­ğiniz şey hakkında, şu mescidin kapısından ilk giren kimseyi yetkili kılınız ki onun hakkında sizin aranızda hüküm versin. On­lar da bunu yaptılar.

Onların yanına ilk giren, Resûlullah (s.a.s) oldu. Onu gördükleri zaman dediler ki: “İşte Emin, biz razı olduk işte Muhammed!” Onların yanına vardığı ve ona haberi bildirdikleri zaman Resûlullah (s.a.s) dedi ki:

Bana bir örtü getiriniz.”

 Ona getirildi ve rüknü aldı ve kendi eliyle onun içine koydu. Sonra dedi ki:

 

“Her kabile örtünün bir ucundan tutsun.

Sonra onu hep birlikte kaldırınız.” Onlar da bunu yaptılar. Nihayet onu yerine vardırdıkları zaman, o, eliyle onu koydu. Sonra onun üzerine bina edilmeye devam edildi.[1]

Böylesine önemli bir olayda, hiç kimsenin onun üzerinde ihtilaf etmemesi onun ne derece toplumda kabul gördüğünü göstermek için bile yeterlidir. Ama bunun gibi daha birçok mesele çözüme ulaşmıştır. O, Allah’ın himayesinde yetişen ve kendisinden sonraki nesillerin önderi ve örneği olacak bir şahsiyetti.

Bu sıfatlarla öne çıkması, bir neslin inşası için çok önemliydi. En önemlisi de peygamberlik için hazırlık sırasında kimsenin yalanlayamayacağı bir insan olmasıydı. Çünkü 40 yıl tasdik ettiklerini yalanlamaları, dil ile söyleseler de önlerindeki ahlâkın vücut bulmuş hali için çok zordu.

Yaş kırk olmuş ve büyük göreve hazır olan Rasûlullah (s.a.s)’ı daha sıkıntılı günler bekliyordu. Kendisi temizdi, şimdi sıra toplumu temizlemeye gelmişti. Bu, o kadar zor bir görevdi ki, büyük sabır ve gayret gerekiyordu. İlk emirler gelmeye başlamıştı.

            “ Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)!

 Kalk artık uyar.

 Sadece Rabbini yücelt.

 Elbiseni temizle.

 Pislikten sakın.” (Müddessir, 74/1-5)

Pislenen bir toplumu uyarmak ve temizlemek, çok zor bir işti. Çünkü daha önceki kavimlerden birçok örnekler vardı. Ama yardımcısı ve koruyanı Allah olana kim zarar verebilir ki? Allah’a teslim olan Efendimiz (s.a.s), hemen harekete geçip, önce en yakınlarından başlayarak daveti gerçekleştirerek Allah’ın emrine itaat etti.

            Aslı yaratılışta temiz olan bu toplumu sonradan bozulmuşsa yeniden temizlemek gerekiyordu. Yaşlı olanlar, atalarının dininden en zor vazgeçenler olacaktı. Rasûlullah (a.s)’ın yardımına kendi akranları ve en çok da gençler iştirak edeceklerdi ve bu gençler, Rasûlullah (a.s)’ın en büyük yardımcıları olacaklardı. Bütün Mekke’yi karşılarına alacaklardı. Bunların içinde kendi öz anne, baba, kardeş, amca, dayı ve diğerleri hiç fark etmezdi.

Çünkü onlar, iman edecekler ve verdileri sözde sadakat göstereceklerdi. Temizlenmek için tam, kayıtsız ve şartsız teslimiyet gerekiyordu ve öyle de oldular. Onlar, önce kendilerine örnek ve önder olan Allah’ın Rasûlü (a.s)’nde gördüler bu teslimiyeti. Onlar da, onun gibi teslim olmaya çalıştılar.

Rasûlullah (a.s)’a ilk iman edenler Hz. Hatice (r.anha) annemiz, Hz.Ebû Bekir (r.a), Hz.Ali (r.a) gibi yakın çevresiydi. Önce kendi ailesinden başlayarak en yakın çevresini davet etti. Kendi kavmini davet etti defalarca ama ezadan başka bir şey görmedi karşılık olarak. Hiç zaman kaybetmeden Daru’l-Erkam’da dersler yapan ve Allah’ın vahyi ile temizlenenler, bu güzellik karşısında çekilen sıkıntılara katlanıyorlardı.

Öğretmeni Allah’ın Rasûlü (a.s) olan bir okuldu ve arınma yeriydi. Onlar, temizlenip arındıkça, kirlenenler daha çok belli oluyordu. Bu kirli toplum, onları da kirletmek için hiç vakit kaybetmeden zulüm, ezâ ve cefa saçıyorlardı. İçlerindeki iman onları yakıp kavuruyordu. Öyle ki işkence olarak üzerine bırakılan kendileri kadar kayaların altıda bile Allah’a olan teslimiyetlerini haykırıyorlardı. Eziyetler en zirveye vardığında bile, onlar, daha çok kuvvetleniyordu.

Yasir ailesi gibi, gözler önünde işkence görenlere şahid oldular, ölümlerini gördüler ama yine de Allah’a olan imanlarından vazgeçmediler. Rasûlullah (a.s) sabretti, onlar da sabrettiler. Bu olanlar, onları vazgeçirmek bir tarafa İslâm’a daha da çok bağlanıyorlardı.

Artık bu din yayılıyor, yayıldıkça da müntesibi çoğalıyordu. Kula kulluğu ortadan kaldırın, Allah’a isyan yerine itaati getiren ve kendi nefsini ilâh edinmeyi bırakıp âlemlerin tek Rabbi ve ilâhı olan Allah Azze ve Celle’nin kanun ve nizamının geçerli olduğu anlayış, Mekke’nin ileri gelenlerin saltanatlarını yıkıyordu. Bu durumdan en çok rahatsız olan, Mekke’deki ileri gelenler oldular. Ve çok şiddetli ve orantısız savaş başlattılar.

İşte bu ortamda yetişen sahabîler, Allah’ın ve Rasûlü (a.s)’ın emirlerinden hiç taviz vermeden mücadeleye devam ettiler. Allah Rasûlü (a.s), bu arada bir çıkış yolu bulmak için çeşitli yollar deniyordu. Uğradıkları zulmü hafifletmeye çalışıyordu. Ve hicret gündeme geliyordu. Önce Taif deneniyor ama olmuyordu. Daha sonra Habeşistan… Orası da yeterli değildi. Daha kalıcı bir çözüm gerekiyordu.

Bunun için Medine işaret ediliyor ve Medineli insanlarla görüşmeler başlamıştı. Mekke’de 13 yıl süren iman ve küfür mücadelesi çok hararetli devam ederken, Medine’ye ilk öğretmen, Rasûlullah (s.a.s)’ın iman mektebinde yetişmiş güzide gençlerinden biri gidecek ve öyle olacak ki, Medine’de İslâm’ın girmediği ev kalmayacaktı.

Medine’ye hicret gerçekleşti ve Allah’ın dinin hâkim olduğu bir belde… Kendini temizleyenler, Medine’yi temizlediler. Artık şirk ve küfür pislik yok, sadece Allah’a ve Rasûlü (a.s)’a itaat vardı. Temizler çoğalınca, pis olanlar ya temizlenecek ya da kendilerini saklayacaklardı. Öyle de oldu! Kısa bir zamanda İslâm hâkim küfür mahkûm oldu.

Rasûlullah (s.a.s), ilk önce mescid inşa etti, sonra kardeşliği tesis etti ve Ashab-ı Suffa kuruldu. Yeni yetişecek nesil için kolları sıvadı. Temizler, ancak temiz şeyler yapabilirdi, öyle de oldu. Allah’ın izni, rahmeti ve bereketi ile yeni bir toplum inşası başladı. Başöğretmeni, önderi ve örneği Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah (a.s)’dı.

Öyle nesiller çıkacaktı ki biz 14 asır sonra hayret ve gıpta ile onları anlatıp, “biz nerede, onlar nerede?” diyeceğiz. Ve nasıl olmuş da başarmışlar diye hayretler içinde kalacağız!

İslâm Devleti kuruldu. Allah’a ve Rasûlü (s.a.s)’e tam bir teslimiyet ile çağlar ötesi bir yapı meydana gelecekti. Tek hâkim, tek otoritede, hüküm verecek tek merci vardı. O da, Allah ve O’nun kanunlarıyla hükmedecek olan Rasûlullah (a.s)’dı.

“Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min bir erkek ve mü'min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzâb, 33/36)

Allah hüküm veriyor, mü’minler uyguluyordu. Allah da o topluma bereket veriyordu. Hangi emir ve yasak geldiyse, hemen ve hiç tereddütsüz yerine getiriliyordu. Allah’ın Rasûlü (a.s)’ın iki dudağından çıkacak söze bakıyorlardı. İşte öyle olduğundan dolayı, Allah’ın razı olduğu bir toplum haline geldiler.

“Muhacir ve Ensar’dan ilk öncüler ve onlara güzelce uyanlar, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah, onlar için ebedî kalacakları, altlarında nehirler akan cennetler hazırlamıştır. İşte en büyük kazanç budur.” (Tevbe, 9/100)

“Onların Rableri katındaki mükâfatı, içinde temelli ve sonsuz kalacakları, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Allah, onlardan razıdır. Onlar da Allah'tan razıdır. Bu, Rabbinden korkan kimseyedir.” (Beyyine, 98/8)

Biz şimdi, Allah’ın rızasını kazanan ve özellikle de genç sahabîlerin, hatta yaşları çok küçük olmasına rağmen Allah yolunda cihad eden ve zaferler kazanan sahabîlerin bazılarına bakalım; hayatlarından bazı kesitler verelim. Biz bu işin neresindeyiz, onlar neresinde.?!

Ebû Cehil, Allah Rasûlü (s.a.s)’in en büyük düşmanı olan adam, siyasî olarak Mekke’de çok güçlü ve zengin biriydi. Siyasî durumu gibi, cüssesi oldukça iri ve kuvvetli birisiydi. Bedir’de öldürüldü hem de düşündüğümüz gibi çok güçlü kuvvetli birileri tarafından da değil. Bu olayı, hadis kitaplarımız şöyle anlatır:

Abdurrahman İbn Avf (r.a) şöyle demiştir:

 "Ben, Bedir savaşında mücahidlerle birlikte saf tutmuştum. Bu sırada sağıma ve soluma baktım. Birden gözüme Ensar’dan iki delikanlı ilişti. Gidip onların arasına girmek istedim. Bu iki delikanlıdan birisi, bana dokunup:

- Ey Amca, Ebû Cehil'i tanır mısın?" diye sordu. Ben de:

-Evet tanırım. Senin onunla ne işin var yeğenim ?" deyince şöyle cevap verdi:

-Duydum ki o Resûlullah'a (s.a.s) sövüyormuş! Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki savaş sırasında onu görürsem bir gölge gibi takip edeceğim. Artık kimin eceli daha önce ise o, ölene kadar bu devam edecek!

 Ben bu cevabı alınca şaşkına döndüm. O sırada diğer delikanlı da buna benzer şeyler söyledi.

Ben, müşrik ordusuna doğru baktım ve Ebû Cehil'in insanlar arasında dolaştığını gördüm. Sonra bu delikanlılara:

-İşte orada! Peşine düşeceğiniz adam işte şu!" dedim.

 Onlar da yalın kılıç Ebû Cehil'in üzerine saldırıp öldürünceye kadar vurdular. Ebû Cehil'i öldürdükten sonra Resûlullah'ın (s.a.s) yanına gelip yaptıklarını anlattılar. Hz. Peygamber (s.a.s) onlara:

"Onu, hanginiz öldürdü?" diye sorunca her biri:

-“Ben öldürdüm!" diye atıldı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.s) :

“Peki kılıçlarınızı sildiniz mi?” diye sordu.

Onlar:

-Hayır deyince Resûlullah (s.a.s) kılıçlara baktı ve:

 “Onu ikiniz öldürdünüz” buyurdu.

Selebi de (BU NE DEMEK?) Muâz İbn Amr İbnü'l-Cemûh'a aittir." Bu iki delikanlı Muâz İbn Afrâ ile Muâz İbn Amr İbnü'l-Cemûh idi."[2]

          Rasûlullah (s.a.s), öyle bir nesil yetiştiriyordu ki Allah’a iman konusunda hiç taviz vermeyerek o nesil İslâm’a ve Rasûlullah (a.s)’a düşmanlık yapanların hadlerini bildiriyorlardı. Allah ve Rasûlü (a.s)’ın sevgisi, onlarda öyle yer etmişti ki, çok rahat bir şekilde mallarından ve canlarından vazgeçebiliyorlardı.

 


[1] Muhammed İbn Hişâm, İslâm Tarihi, çev…ist.19…c.1, shf. 261-263.

[2] Sahîh-i Buhârî, c: 6, s. 486, Hds: 3141, Ganimet malları…

Yazar:
SERVET NAÇAR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul