22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / AYNI BEDENDE CAN GİBİYİZ
AYNI BEDENDE CAN GİBİYİZ

AYNI BEDENDE CAN GİBİYİZ Seçiniz.. Muhammed Öz

 

 

"Bugünün gençleri öyle sorumsuz ve vurdumduymazlar ki, yarın ülke yönetimini üstleneceklerini düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize ağırbaşlı olmayı, büyüklerimize saygılı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki gençler ise ne kural tanıyor, ne beklemesini biliyorlar. Üstelik duygusuz ve düşüncesiz davranıyorlar" (Hesidos, M.Ö. 8. yüzyıl).

 

Soru şu: Gençlere bakınca ne görüyoruz? Bir hikâye yardımıyla, gençlere yönelttiğimiz nazar üzerine fikir yürütmeyi deneyelim.

Hikâyede, Kızılderili şefler trenle New York’a getirilir. Burada bir heyet kendilerini karşılar. Konuklara toplantı öncesi kent gezdirilmektedir. Sokaklar, insan seli, araba ve iş makinelerinin gürültüsüne boğulmuş haldedir. Manzara Kızılderilileri şaşırtmıştır. Bir ara Oglala Lakhotalaları’nın şefi ve şamanı Hehaka Sapa (Karageyik) bir ağustosböceğinin şarkısını duyduğunu söyler. Diğer reisler de onu onaylar ama beyaz adamlar inanmaz. Kentte ağustosböceği olamayacağını, olsa bile bu gürültüde seslerinin duyulamayacağını söylerler. Karageyik ısrar eder. İlerideki parka gider ve bir ağaçta ağustosböceğini görür. Amerikalılar şaşırmıştır. “Olamaz” derler, “sende doğaüstü güçler var.” “Hayır” der Karageyik, “ağustosböceğini duymak için doğaüstü güce ihtiyaç yok” diye ilave eder. “O zaman biz niye duyamadık?” sorusuna karşılık cebinden 50 sent çıkarır, kaldırımda yürüyen insanların arasına yuvarlar. Hikâyenin devamında tahmin edilebileceği üzere düşen paranın sesi dikkatlerden kaçmamış, gözler sesin geldiği yöne çevrilmiştir.

Burada ortaya çıkan soru, New Yorklunun sesini işitmiyor oluşu ağustosböceğinin yokluğunu mu haber verir, yoksa dikkatlerin neye odaklandığını -ya da odaklanmadığını- mı?

Âdem İnce, sıhhatinden şüphe duymasına rağmen bu hikâyeyi Eğitilmiş İnsanın İmali eserinde alıntılıyor. Görülen ve duyulanda manzara ve sesten ziyade bakan gözün, işiten kulağın “neye dikkat kesildiği”nin belirleyici oluşu, İnce’yi alıntılamaya ikna eden sebeplerden olmalı.

Tıpkı, dokunmatik ekranlarda daha detaylı görmek istediğimiz noktayı büyütme hareketinde yaptığımız gibi bir resim/ses büyütme refleksi zihnin yaptığı. Resimde başka detaylar da var, ama biz neye odaklanmışsak ya da odaklanmak istiyorsak o detayı büyütmeye ve yer yer bütüne teşmil etmeye meyilliyiz.

Masalcı Judith Liberman’ın bir konuşmasında karşılaştığım “dünyanın duyduğu hikâyeler değişirse dünya değişir” sözü de aynı meselenin bir başka veçhesini teşkil ediyor. Erol Erdoğan ise, İnsan Mevsimi’nde İstanbul üzerine benzer bir nazar-manzara ilişkisinden bahsediyor. Erdoğan, kitabın “İstanbul’da stres de var erik ağacı da” adını verdiği bölümünde, İstanbul’un trafik, gürültü, stres gibi zorluklarından yakınan birine; herkesin, umduğu ya da dikkat kesildiği yanlarıyla bir İstanbul yaşadığını, şehrin, “keyif ve huzur frekansını” bulmaya odaklanan sakinlerine güzel sürprizler sunduğunu hatırlatıyor. Daha da önemlisi, muhatap kişinin bu konuşmadan bir süre sonra tekrar karşılaştıklarında Erdoğan’a, kendisinin de İstanbul’un kendisine sunduğu sürprizleri keşfetmeye başladığını itiraf etmesi.

Öğrencilerle ilk karşılaştığım derslerde, konuşmaya onlardan özür dileyerek başlamayı anlamlı bulurum. “Kuşkusuz benimle geçireceğiniz vakti çok daha kıymetli ve anlamlı uğraşlarla değerlendirebilirdiniz. Bunun farkında olmaya çalışarak, zorunlu olarak birlikte geçireceğimiz zaman dilimleri için sizlerden özür dilerim. Umarım heba edilmiş vakitler olmaz” şeklinde şerh etmeye çalışırım özrümün sebebini. Söze böyle başlayınca hem bir gerçeği itiraf, hem de aynı yönde bir şey inşa etmiş olduğumu hissederim her seferinde. İtiraf, çünkü kurduğum cümleler retorik değil, inanarak söylediklerim. İnşa, çünkü onların yaşamı üzerine hüsnü zan içeren bu ifade, öğrencilerin kendileri ve kendi uğraşları üzerine düşünmelerine, belki kendileriyle ilgili bazı şeyleri tashih etme ihtiyacı hissetmelerine yardım edebilir. Diğer taraftan da muhatap olma biçimimizi zorunluluktan gönüllülüğe terfi ettirmenin imkânlarını davet etme çabasıdır yaptığım. Bunun yerine “ben sizin vakitlerinize değer katıyorum” dozunda bir konuşmayı tercih etmem halinde onlarda olanı görmezden gelmiş ve yegâne değeri “ben”de olana atfetmiş olacakmışım gibi hissederim.

O halde soruyu biraz daha rafine hale getirelim: Gençlere bakınca gördüğümüz manzarada onların hali mi, bizim nazarımız mı daha belirleyici?

Bizim nazarımızın belirleyiciliğine bir miktar ikna olduysak, “o halde konuşmaya onlardan mı başlamalı, nazarımızdan mı?” sorusunu da sorabiliriz artık. Hatta “gençler onlara bakınca gördüğümüz manzaradan mı ibaret?” sorusunu da ilave edebiliriz. Zihnimizin bizi görmeye zorladığı şeylerin dışına taşırabilirsek bakışımızı, hoşumuza gitmeyen şeylerden başka şeyler de görmeyi becerebilirsek en az üç şey olacak: Onlarla, kendileriyle ilgili “yakınma” içermeyen bir iletişim düzlemi oluşturabileceğiz. Onlar kendilerini daha iyi tanıma imkânlarını devşirebilecek. Gördüğümüz her ne ise öyle olmalarının imkânları olgunlaşmış olacak. Yani söz -ve nazar- vücut bulacak.

Şimdi bir soru daha: Peki; gençler bize bakınca ne görüyor? Bu soru da ilki kadar hayatî. Çünkü meselenin bir boyutu da, bahse konu ettiğimiz toplum kesimini, sanki onları ihata eden toplumun bir parçası değil, aksine toplumu ifsat etmeye kastetmiş “yabancı unsurlar”, hatta virüsler gibi değerlendirmeye meyilli oluşumuz. Hâlbuki onları çevreleyen dünya önemli ölçüde bizim eserimiz. Ve mühim bir kısmı bizim halimiz. Onlar “bu mahallenin, bu ailenin” çocukları. Mahalle bir yerde, onlar başka bir yerde durmuyor. Dolayısıyla, toplumun belli bir yaş aralığına tekabül eden bir nüfusun durumunu konuşmadan önce kendi kendini taşıyan, kendi kendine zuhur eden böyle bir nüfus olmadığının farkında olmak gibi bir yükümlülüğümüz bulunuyor. Mahalle ve aile, bahse konu edilen gençler ne haldeyse o halin meydana gelmesinin koşullarını olgunlaştırıyor. Doğrudan ya da dolaylı olarak. Burada “dolaylı olarak” kısmı mühim, zira gençlerin hayatında ihmal edilen, söz gelimi “oyun” ya da “sorumluluk” gibi alanlar, mevcut “hoşa gitmeyen” manzaranın oluşumunun taşlarını döşüyor esasında.

Bu duruma bir örnekle açıklık getirmeye çalışayım: 

Üç yıl kadar önceydi. O vakit dokuz yaşında olan oğlumun sınıf arkadaşı misafirimiz. Birlikte “isim-şehir” oynuyoruz. Oyun devam ederken misafirimizin annesi çıkageldi. Annenin, oyunumuza şahit olduğu an yaşadığı şaşkınlık dikkate değerdi. Evlerinde o güne kadar hiç bu oyun oynanmamış. Hikâye burada bitmiyor. Evimize sıklıkla gelen bu misafirimiz bir keresinde de “beştaş” oyunumuza katılmıştı. Sonra annesinden işitiyoruz, oyun hoşuna gitmiş olacak ki evde ailesini “bunaltmış” birlikte beştaş oynamak için. Anne bu durumdan şikâyetle “size geldiğinde öğreniyor, sonra bizim yakamızı bırakmıyor” dediğinde meseleden haberdar olduk biz de. Anlaşılan ailenin konfor alanı tehlikeye girmişti.

“Sorumluluk” alanına ilişkin de örnek iliştireyim buraya: Bir saha araştırması esnasında bir anneyle gerçekleştirdiğim görüşmede çocuklarının evin işlerine yardımcı olup olmadıklarını sorduğumda, aldığım cevap beklediğim türden değildi. Anne, üniversiteye hazırlanan çocuklarının mutfakta vakit geçirmeye hevesli olduklarını ancak kendisinin buna izin vermediğini, onları sınava hazırlanmaya yönlendirdiğini söylüyordu. Bu kez konfor alanının tehlikeye girmesi değil, kariyerist kaygılar devredeydi.

O halde, “gençler bize bakınca ne görüyor?” sorusuna cevaben, her şeyden önce kendi konforlarına ve çocuklarının kariyerine her şeyden çok önem veren bir kitle diyebilir miyiz acaba? En azından kayda değer bir kısmı. Zira muhtemelen başka gençlerin, çocukların hayatlarında da benzer sebeplerle yaşanan başka “kovulma” öyküleri var.

Onları sakındırdığımız “günahlara” talip oluşumuza ne demeli? Kırk yaş üstü bireylerin internet kullanım yoğunluğunun gençlerin çok da gerisinde kalmadığına ilişkin araştırma verilerine sahibiz örneğin. Gençlerin bize bakınca “onları sakındırdığı günahlara kendileri talip bir kitle” görüyor olması (ihtimali diyelim hadi) ironik olduğu kadar ürkütücü de duruyor. Bu manzaranın üzerine bir de bizden kendilerine yönelen bolca tenkit eklenince ortaya nasıl bir manzara çıktığı üzerine düşünmek anlamlı olsa gerek.

Yetişkinlerin gençlerin “gidişatından” memnuniyetsizliğini hale ve söze yansıtması, sadece bugünün değil, kadim dönemlerden itibaren tüm zamanların bir meselesi gibi duruyor. Metnin başında alıntıladığım ibarede olduğu gibi. Dolayısıyla belki de mesele gençlerin halinden ziyade yetişkinlerin memnuniyetsizliğiyle ilgilidir, bunu tartışmak gerekiyordur. Ama sanırım meseleyi değil, icat ettiğimiz zümreleri konuşmak hoşumuza gidiyor. Böylesi daha konforlu ve içinde gizli bir haz barındırıyor olabilir. Zira böyle konuşunca kendimizi meselenin dışında tutmuş oluyoruz. Yine bu sayede sorumluluk yükünden kurtuluşun da en garanti yolunu tercih ediyor olabiliriz.

Günün sonunda hepimiz hikâyeler biriktiriyoruz. Anlattığımız hikâye, yaşanandan ziyade bizim nazarımızdan izler taşıyor. Diğer bir ifadeyle manzaradan ziyade nazar eden idrak düzeyi ortaya saçılmış oluyor. Biriktirdiklerimizi paylaşırken yakınma ifadeleri çokça yer işgal ediyorsa anlattıklarımız içinde, bu durum böyle sürüp gidecek. Zira farkında olmadan, ürettiğimiz “yakınma” hikâyeleriyle, özlemini duyduğumuzun tam aksi istikamette bir dünya inşasına sebep olmuş olacağız. Neyse ki aramızda aynı yaşanmışlıklardan bambaşka hikâyeler devşirenler de yok değil.

Bu yazıda ya mahalle ve aile nostaljisi yapacak, geçmiş romantizmiyle bugünden yakınacak ve yukarıda bahsettiğim krizi tahkim etmiş olacaktım; ya da bugünü, bugün karşı karşıya olunan durumu çözümlemeye çaba sarf etmeyi tercih edecektim. Ben ikincisini daha anlamlı buldum.

Aile de, mahalle de yaşıyor, halden hale bürünmek suretiyle.

* Mardin Artuklu Üniversitesi 

Yazar:
Seçiniz.. Muhammed Öz
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul