02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / SEYYİD KUTUB’UN CİHAD ANLAYIŞI
SEYYİD KUTUB’UN CİHAD ANLAYIŞI

SEYYİD KUTUB’UN CİHAD ANLAYIŞI Prof. Muhammed Ali Acar

Yirminci yüzyılın İslâmcı hareketleri açısından önemli bir konuma sahip olan Mısırlı düşünür Seyyid Kutub, İhvan-ı Müslimin hareketinin fikrî lider ve teorisyenlerinden kabul edilmektedir. Kutub, Müslüman toplumun siyasî, iktisadî, kültürel ve ahlakî sorunlarına doğrudan Kur’an ve hadislerden çözüm üretme çabasında olmuştur. Tefsir kitabı Fî Zilâli’l-Kur’ân’ın ana hedefinin Kur’an’ın kendisinden yola çıkarak yeni ve ideal bir insan, hayat, toplum ve insanlık modeli oluşturmak olduğu ifade edilmiştir.1
Kutub’un görüşlerinden bahsederken ilk olarak onun genel anlamda Kur’an ve İslâm telakkisine kısaca değinmekte fayda vardır. Kutub’a göre İslâm’ın gerçek özünün ne olduğunu anlamak için Kur’an’ın anlattığı, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) naklettiği ve sahabe döneminde yaşanan İslâm’ı tahlil etmek gerekir. Ona göre sahabe neslinin büyüklüğü Kur’an ve sünneti uygulamaları sebebine matuftur: “İlk neslin beslendiği ana kaynak doğrudan doğruya Kur’an’dı. Evet, yalnız başına Kur’an. Allah Resûlü’nün sünneti ise sadece bu kaynağın uzantısından başka bir şey değildir.”2 Bu görüşüne paralel olarak Kutub’a göre, Kur’an’a zamanla Grek felsefesi ve mantığı, İran düşüncesi ve mantığı, Yahudi hurafeleri ve Hristiyan metafiziği karıştırıldığı için, bir daha o ilk nesil gibi bir nesil gelmemiştir.3 Bu sebeple Kutub, günümüz Müslümanlarının kendi özgün düşüncelerini Rabbanî yönteme uygun bir şekilde revize etmelerini, bunu yaparken de yabancı düşüncelerden tamamen arınmaları gerektiğini söylemiştir.4
Kutub, cihadı “beşerin ilahlaştırıldığı sistemlere karşı girişilen bir darbe”, “yeryüzünde insanı hürriyete kavuşturma girişimi ve seferberliği” olarak tanımlar.5 Ona göre şirkin her türlüsünden arınmış olarak tevhid akidesi etrafında toplanmış olan Müslüman toplumların câhilî toplumlarla tebliğ ve savaş aracılığıyla mücadele içerisine girmesi yani cihad etmesi gerekir. Müslümanların bu aşamada Kur’an’da belirtildiği ve tüm peygamberlerin takip ettiği “Rabbanî yöntem” adı verilen bir yöntem izlemeleri icap eder. Bu yönteme riayet edenler hiçbir dünyevî beklenti içerisine girmeden tamamen Allah rızası için mücadele etmeli ve câhiliyeye bağlı olanlar ile asla uzlaşıya girmemelidir. Eğer Müslüman toplumlar İslâm hâkimiyetine, başka bir deyişle “darü’l-İslâm”a ulaşmak istiyorlarsa, bu ilahî yöntemi takip etmelidirler.6
Kutub’a göre İslâm’da barış fikri İslâm’ın en temel kabullerinden birisidir. Mamafih tebliğ inkıtaa uğrarsa cihad kaçınılmaz hale gelir. Bu yönüyle ilan ve hareket, yani tebliğ ve cihad, birbirinden ayrılamaz. İnsanın, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetine teslim olması yani boyunduruklardan kurtulup özgürlüğe kavuşması adına, her ikisi de mümkündür. Allah’ın hükümranlığını yaymak için savaş zaruridir. Cihadın ne zamana kadar devam etmesi gerektiğini Kutub şu şekilde ifade eder:
“Sağlam yıkılmaz bir hürriyet kurulup insanlar kuvvete dayanarak Allah’ın iradesinden çevrilmedikleri zaman, kabul ettikleri dinde fitne çıkarmaya muvaffak olamadıkları zaman ve gerçek adalet yayılıp kimsenin kimseye saldırmadığı, kimsenin kimseyi köle olarak kullanmaya kalkışmadığı zaman, kendilerini koruma gücüne sahip olmayan zayıfların emniyeti temin edildiği zaman, saldırgan saldırıdan vazgeçip sulha ve mütarekeye yanaştığı zaman. (…) İşte tüm bunlar gerçekleştiği zaman, çıkacak bütün belalara karşı koyma kuvvetine sahip olan İslâm, savaşı kesin olarak yasaklar ve derhal barışa çağırır.”7
Kutub dinde zorlama olmadığını, kimsenin kimseyi İslâm halkasına girmeye zorlama hakkının olmadığını belirtir. Tüm yetkinin Allah’a ait olduğu prensibi yayıldıktan sonra, başka bir deyişle tüm dinin kullara değil Allah’a ait olduğu prensibi teşekkül ettikten sonra kişileri dine zorlamaya gerek olmaz.8 İslâm davetçisi daveti kişiye ulaştırır, o kişi de hür iradesiyle ister kabul eder ister etmez. Kişiler dünyevî tasalardan ve boyunduruklardan arındırıldıktan sonra, tebliğ onların vicdanlarına sunulur ve tercihlerine saygı duyulur. Ne zaman ki kişi davete karşı dikilir, ona karşı savaş açarsa; işte o zaman ölene veya teslim olana kadar onunla savaşılır.9
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) döneminde cihadın Mekke’de değil de Medine’ye hicretin ilk yıllarında emredilmesinin bazı özel sebepleri vardır. Hicret’in ilk yıllarında- Mekke devrinde- Peygamber’in cihad yapmasına Allahu Teâlâ tarafından izin verilmemiş, bu yüzden Peygamber yine Yaradan’ın isteğiyle Medineli Yahudiler ve müşrik Araplarla bir anlaşma yapmıştı. Kutub’a göre böyle bir yöntem takip edilmesi gerekliydi, çünkü: “(a). Bu dönem belirli şartlar içinde, belirli bir ortamda, belirli bir kavmi eğitime ve ileriye hazırlama dönemiydi. (b). Kureyş kabilesi gibi şeref ve gurur düşkünü olan bir toplulukta barış yoluyla yapılacak davet daha etkili ve daha geçerli olurdu. (c). Kabileciliğe dayanan Arap insanının gururu söz konusuydu. Eziyet çektiği halde davasından dönmeyen mazlum için ayaklanmak adetlerden idi. Özellikle, bu zulüm saygı değer birisine yapılsaydı. (d). Müslümanların sayısı daha azdı. Sadece Mekke’de bulunuyorlardı.”10
Öte yandan Kutub’a göre savaş ile cihad etmek Müslümanlar için ilk dönemlerde haramdı; sonrasında eğer karşı taraf savaşı başlatırsa, mukabele gereğince savaşılmasına izin verildi; nihayetinde (Tevbe sûresinin ilk âyetlerinin nazil olmasıyla birlikte) tüm müşriklere karşı topyekûn bir savaş başlatılması emredildi.11 Nitekim Müslümanların Mekke döneminde cihad etmelerinin yasaklanmasının ve kişilerin dinî tercihlerinde seçim hakkının olmasının ana sebebini Kutub bir plan ve zarurete bağlamaktadır:12
Müslüman davetçi, Allah’ın mesajını tebliğ ve savaşla yaymaya başlamadan önce kendi nefsine karşı en büyük cihada girişir. Bu aşamada şeytan, şehevî duygular, süflî arzular, şahsî istek ve menfaatler, aşiretinin/kavminin menfaatleri ve bilumum İslâm davası dışında her türlü endişe kişinin en büyük düşmanıdır.13 İslâm davetçisi kendi nefsini arındırdıktan sonra, hedef kitleye odaklanmalı ve davet ettiği kişilerin toplumsal durumlarının farkında olmalıdır. Mücahid zümre, davet için zamanın ve durumun gerektirdiği donanımlara sahip olmalı, davayı benimsemeli, tebliğ ettiklerine öncelikle kendisi riayet etmelidir.14 Ayrıca Kutub, İslâm endişesi olmadan salt vatan bütünlüğünü korumak veya topraklarını genişletmek için girişilen fetih hareketlerine karşı negatif bir tutuma sahiptir. Ona göre İslâmî şuurun hâkim olmadığı bir toprak parçasının tek başına bir önemi yoktur. Eğer fetih hareketleri gerçekleştirilecekse, bu sadece Dar’ül-İslâm’a hizmet etmek için yapılmalıdır.15
Diğer taraftan Kutub, cihadı sadece Müslümanların kendilerini “savunma” mücadelesi olarak görenleri de sert bir dille eleştirir. Yeryüzündeki bütün insanları kurtarmayı hedefleyen bir çağrının cihada dayanması şarttır.16 Allah’ın hâkimiyetini tesis etme adına yapılan cihad, geçici savunma gayeleri ile murdar edilmemelidir. Elbette bu gayeye ulaşmak için savunma zarurîdir fakat savunmadan çok daha mühim bir hakikat vardır ki o da kulun hâkimiyetine son vermek için yapılan mücadeledir. Eğer biz Allah’ın hâkimiyeti kurma gayesini bir kenara bırakıp, salt savunma prensibini benimsersek, cihad prensibi geri döndürülemez bir şekilde sekteye uğrar. Kutub müsteşriklerin ve onların etkisi altına giren bir kısım Müslümanların, İslâm’da cihad ile salt bir savunma amacı güdüldüğünü ileriye sürerek, onların cihadın asıl vazifesi olan insanı kurtarma ve özgürlüğünü sağlama hedefini anlamaktan gafil olduklarını ifade etmektedir.17
Seyyid Kutub cihaddan bahsederken Batı ve Batı kaynaklı sistemler üzerine birtakım değerlendirme ve tespitlerde bulunur. Ona göre, modern Batı dünyası ve onun siyasî, kültürel, ekonomik her türlü birleşeni gerek Müslümanların gerekse tüm insanlığın ortak düşmanı konumundadır. Zira Batı, Hristiyanlığın ve Hristiyanlık tarihinin bir yansımasıdır ve sömürgecilik ile ciddi bir şekilde kirlenmiştir. Bu nedenle ister sosyalizm ister kapitalizm, isterse başka fikrî-siyasî biçimlerde ortaya çıksın, Batı kaynaklı hiçbir yöneliş insanlığın ve özel anlamıyla Müslümanların sorunlarını nihaî anlamda çözmek için yeterli olamayacaktır. Çünkü Batı kültürünün ve sisteminin kaynaklık ettiği dünya sistemi insanlığı büyük bir bunalımın ortasına bırakmıştır ve sistem potansiyel olarak durumu tersine çevirebilecek kapasiteye sahip değildir.18
Sonuç olarak Seyyid Kutub’un eserlerinde ortaya koyduğu esas hedefin Kur’an, sünnet ve sahabenin İslâm’ı yaşayış tarzından yola çıkarak yeni bir Müslüman topluluk yetiştirmek olduğu söylenebilir. Onun kurguladığı sisteme göre, bu öncü topluluk diğer Müslümanlara örnek olacak ve onların da İslâm’ın özüne rücu etmelerine vesile olacaktır. Kutub’un bütün çabasının doğrudan Kur’an ve sünnetten yola çıkarak yeni ve ideal bir insan, hayat ve toplum modeli oluşturmak olduğu söylenebilir.
H. Bekir Karlığa, “Fî Zilâlil-Kur’ân”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 1996), 13:51.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, trc. Muhammed Ömeroğlu (İstanbul: Dünya Yayınları. 1986), 18.
Alev Erkilet, Orta Doğu’da Modernleşme ve İslâmî Hareketler, 272.
Hilal Görgün, “Seyyid Kutub”, 37:65.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 69, 74.
Mehmet Ali Büyükkara, Çağdaş İslâmî Akımlar,166.
Fatmanur Altun, Çağa İz Bırakan Müslüman Önderler, 131-132; Seyyid Kutub, Dünya Barışı ve İslam, trc. Bekir Sadak (İstanbul: Ebru Yayınları, 1987), 24-28.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 85.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 68.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 79-82.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 77.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 93.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 87.
Seyyid Kutub, Din Budur, 16.
Kutub, Yoldaki İşaretler, 87.
Görgün, “Seyyid Kutub”, 37:65.
Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, 88-91.
İbrahim Sarmış, Bir Düşünür ve Edebiyatçı Olarak Seyyid Kutub, 138-140.

Yazar:
Prof. Muhammed Ali Acar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul