02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / SEYYİD KUTUB’DA SOSYAL ADALET
SEYYİD KUTUB’DA SOSYAL ADALET

SEYYİD KUTUB’DA SOSYAL ADALET Yusuf YAVUZYILMAZ

Seyyid Kutub’un en çok tartışılan, sosyalist olduğu ileri sürülen ve bu suçlama üzerinden hakkında karalama kampanyası yapılan kitabı “İslâm’da Sosyal Adalet” adlı çalışmasıdır. Hatta Türkiye’de bazı isimler onu sosyalizm çukuruna yuvarlanmış ve sapıtmış biri olarak göstermeye çalışmıştır. Kuşkusuz bu söylenenlerin hiçbir tutarlı tarafı yoktur. Bu suçlamaların yapılmasına sebep onun eşitlikten söz etmesi, toplumun ortak mirası olan bazı kaynakların devletleştirilmesi gerektiğini savunması ve toplumun dengesini bozacak şekilde mal biriktirmeyi doğru bulmamasıdır.

Seyyid Kutub, hayatını İslâm’a adamış, İslâm’ın en mükemmel sistem olduğunu savunmuş, ömrünü bu istikamette harcamış ve sonunda bu ilkeler uğruna şehid olmuştur. Kutub, ne sosyalizmin temel felsefesi olan ve hayatı maddeden ibaret gören materyalizmi savunmuş, ne sosyalist bir ekonomik sistemi önermiş, ne herkesin eşit servete sahip olması gerektiğini düşünmüş, ne de sosyalizmi övmüştür. Kitaplarında ‘çağdaş câhiliye’ olarak adlandırdığı kapitalizm ve sosyalizmi sıkça eleştirmiş, daima İslâmî bir sistemin temsilciliğini yapmıştır.

Kutub, ömrü boyunca İslâmî ilkelerden ayrılmamış ve ömrünü İslâm’a adamış bir âlimdir.

Kutub’un “İslâm’da Sosyal Adalet” adlı eseri, “Yoldaki İşaretler” adlı eserinden sonra, İslâmî hareketleri derinden etkilemiştir. Kutub’a göre temel sorun İslâm’a inanan insanların, onun değerlerinin yaşamlarına aktarmak konusundaki duyarsızlıklarıdır.

Kutub’a göre dinin dünyadan ayrılması öğretisi gerçekliği olmayan bir masaldır. Bu anlamda Kutub, din devlet işlerinin ayrılması yolundaki laiklik anlayışına karşıdır.

Kutub’a göre ‘Sanayi Devrimi’nden sonra oluşan sermaye sahipleri ve çalışanlar arasında keskin bir ayrım oluştu. Güç ve otorite sermaye sahipleri lehine dönüşüme uğradı. Avrupa’da din kurumu olan ve Hristiyanlığın temsilcisi olan kilise tavrını çalışanlardan yana koymuyordu. Kuşkusuz bu durum kapitalizme karşı çıkan sosyalistlerin din karşısında yer almalarının asıl nedenidir.

İslâm, toplumsal olan ve insanla ilgili her davranışla ilgili olmalıdır. “Pratik hayattan uzak bir halde insanın vicdanına çekilmek, İslâm’ın yapabileceği bir iş değildir. Çünkü onun ilk görevi insan hayatının mükemmel bir şekilde yeniden kurmaktır.” (Kutub, 1991). Bu nedenle o, dinin hayattan ilgisiz bir şekilde var olabileceğini kabul etmez. Çünkü İslâm, sadece teorik bilgiler içeren bir din değildir. Kutub’a göre toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen bir dinî anlayışın doğru yolda ilerlemesi mümkün değildir. İslâm’ın sosyal, ekonomik ve siyasal yönlerden hâkim olmadığı bir düzen İslâmî bir düzen sayılmaz.

Kutub, İslâm’ın temeli olan ibadet kavramını yeniden tanımlayarak sosyal bir anlam kazandırır. Kuşkusuz bu çaba İslâmcı düşüncenin Kur’an ve sünnete dönüş anlayışının sonucudur. Kutub’a göre “İbadet, hayatın tümünün Allah’ın şeriatına boyun eğmesi, hayatın her durumunda insanın Allah’a yönelmesi demektir” (Kutub, 1991). Kutub’a göre geleneksel olarak ibadeti namaz, oruç, hac ve zekâta indirgeyen ve sosyal hayattan uzaklaştıran ibadet anlayışı sorunludur.

Kutub’a göre İslâm’ın ilme verdiği değer Ortaçağ kilisesinin ilimle olan ilişkileriyle kıyaslanmayacak düzeydedir. Ortaçağ boyunca Avrupa’da kurulan ve bilim adamlarını katleden Engizisyon Mahkemeleri İslâm dünyasında görülmez. Buna karşılık İslâm dünyasında çok cüz’î olaylar yaşanmıştır.

Kutub’a göre İslâm’ın genel ilkeleri kavranmadan, İslâm’da sosyal adalet fikrini temellendirmek mümkün değildir. Bu değerlendirme için doğru bir İslâmî anlayış gerekmektedir. Kuşkusuz bu düşünüş filozofların düşünce biçimi değildir: “Doğru İslâmî düşünüş, İbn Sina ve İbn Rüşd veya Farabi’de veya ‘İslâm filozofları’ diye adlandırılan benzerlerinde aranmamalıdır. Bunların felsefeleri yalnızca Grek felsefesinin birtakım gölgelerinden ibarettir, özüyle İslâm’ın ruhuna yabancıdır. İslâm’ın köklü ve mükemmel düşüncesi, doğru ve sağlıklı kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadiste, Resûlullah (s.a.v)’in sîretinde ve amelî sünnetlerinde aranmalıdır.” (Kutub, 1991)

Kuşku yok ki, sosyal adaletin sağlanması bireylerin arzularını denetlemeleriyle yakından ilgilidir. “Kişinin hırs ve arzularının toplum aleyhine azgınlaşması adalet ile çelişen sosyal bir zulüm olduğu gibi, toplumun, kişinin fıtrat ve kabiliyetlerinin aleyhine azması da aynı şekilde zulümdür” (Kutub, 1991). Öyle görülüyor ki, kutup bireyciliği öne çıkaran kapitalizmi ve toplumu bireyin önüne koyan sosyalizmi benimsememektedir. İnsanları ezen ve onları mutlu etmesi mümkün olmayan ideolojilere karşı, insanlığı kurtaracak sistem İslâm’dır. “Toplumun da, bireyin de bütün gayret ve kabiliyetleri serbest bırakılmalıdır. Duygulara set vurmak, mahrumiyet altında kalmak değildir. Haram olmayan her şer serbesttir.” (Kutub, 1991). İslâm, bireysel şehveti kışkırtan, lüks ve kışkırtılmış tüketime dayanan ve hiçbir ahlaki sınır tanımayan yaşam biçimini haram kılar.

Kutub’a göre İslâm’a sosyal adaletin dayandığı temel ölçütler şunlardır:

“1- Vicdan özgürlüğü,

2- Tam manasıyla insanlar arasında eşitlik,

3- Sosyal dayanışma” (Kutub, 1991)

Kutub, vicdan özgürlüğünü sağlamadan sosyal adaletin gerçekleşmeyeceğini savunur. Komünizm ekonomik yönden eşitliğim sosyal adaleti sağlayacağını iddia eder. Oysa ekonomik eşitlik vicdan özgürlüğü olmadıkça sosyal adaleti sağlayamaz. “Vicdanı özgürlüğe kavuşturmak için İslâm, insan vicdanını Allah’tan başka kimselere ibadet etmekten ve Allah’tan başkasına boyun eğmekten kurtarmakla işe başlamıştır.” (Kutub, 1991). Hiç kuşku yok ki, vicdan özgürlüğü İslâm’da sosyal adaletin temelidir.

Kutub’a göre İslâm’da sosyal adaletin dayandığı ikinci ayak insanî eşitliktir. Bütün insanlar aynı kökenden gelmeleri bakımından eşittirler. Doğuştan insan yapısında diğerinden farklı ve üstün özellikler bulunmaz. Kadın ve erkekler bazı konularda farklı sorumluluklar yüklense de insan olmak bakımından aynı özden yaratılmışlardır. İslâm insanları ırk, bölge, kabile açısından farklı ve üstün algılanmalarını kabul etmez.

Sosyal adaletin üçüncü ayağı sosyal dayanışmadır. Kutub’a göre İslâm, sadece eşitliği gelişigüzel olarak tanımlamaz, aynı zamanda insana toplumu da içine alan sorumluluklar yükler. Sosyal dayanışma bireyin toplumsal sorumluluklarını yüklenmesi demektir. “Kişi ile toplum, toplum ile kişi arasında da dayanışma vardır. Bu dayanışma, kişiye de topluma da bir takım yükümlülükler yüklemekte ve her birisine bir takım haklar tanımaktadır.” (Kutub, 1991) Ekonomik konuda bireysel mülkiyeti yasaklamayan İslâm, bununla kalmaz, servet sahibine toplumsal sorumluluklar yükler ve servetin tekelleşmesini önlemeye çalışır.

Kutub’a göre İslâm’da sosyal adaletin yolları şunlardır:

“1- Sosyal adaletin ilk gerçekleşeceği alan vicdandır.

2- İslâm dininde farz kılınmış ibadetlerin yerine getirilmesi gerekir.

3- Sosyal adalet iki temel üzerine oturur: İlki insanın vicdanı, ikincisi de toplumsal çerçevedeki yükümlülüklerdir.

4- İslâm, eşitliği vicdan ve şeriatın ortaya koyduğu yasalar üzerine sosyal adaleti inşa eder.

5- Zekât, sadaka ve infak sosyal adaletin temelidir.

6- Malı ölçüsüzce biriktirmek (kenz) yasaklanmıştır.

7- Cimrilik yasaklanmıştır.”

Kutub’a göre sosyal adaletin gerçekleşebilmesi için buna uygun bir siyasal sistemin oluşması gerekmektedir. Bu sistemin ana parametreleri şunlardır:

“1-Yöneticilerin adaleti

2- Yönetilenlerin itaati.

3- Yöneticilerle yönetilenler arasında danışma (şura).” (Kutub, 1991)

Kuşkusuz burada yöneticilerin davranışları da yönetilenlerinde itaatinin sınırı şeriat tarafından belirlenmektedir. Yöneticiler sultan, yönetilenler de elinde hiçbir hakkı bulunmayan ve her halükârda itaat etmek zorunda kalan köleler değildir.

İslâm’da sosyal adaletin önemli ayaklarından biri de ekonomik siyasettir. Ekonomik siyasetin ilk ayağı bireysel mülkiyettir; ancak bu mülkiyet kayıtsız şartsız bir mülkiyet değildir. Hem kazanç, hem de tüketim yolları kontrol edilmektedir. Servetin helal yollardan kazanılması, zekâtın verilmesi esastır. Kutub’a göre İslâm’ın mülkü meşru gördüğü araçlar şunlardır:

“1- Avcılık,

2- Kullanılmayan arazilerin ihya edilmesi,

3- Madenlerin çıkarılması,

4- Ham maddeyi çıkarmak işlemek ve kullanılabilir hale getirmek,

5- Ticaret,

6- Başkasının yanında çalışmak,

7- Savaş gelirleri,

8- İkta (Savaş yoluyla elde edilen veya kullanılmayan arazilerin dağıtılması),

9- Yaşamak için mala muhtaç olmak,

10- Aklî ve bedenî çalışmak.” (Kutub, 1991)

Kutub’a göre İslâm sadece kazancın meşru sınırlarını belirlemekle kalmamış, aynı zamanda mülkiyetin geliştirme yollarını da göstermiştir. İslâm malın çoğaltılması konusunda şu sınırlamaları getirmiştir:

“1- İslâm karşılıklı ilişkilerde aldatmayı haram kılar.

2- İnsanların zaruri ihtiyaçlarını ihtikâr etmek de İslâm’ın, kazanç ve malı artırmak için kabul etmediği yolardandır.

3- Faiz haramdır.” ( Kutub, 1991)

İslâm’da sosyal adaletin sağlanmasındaki bir diğer önemli ilke de harcama yollarının denetlenmesidir. Aşırı lüks yaşam, cimrilik, israf, malî yükümlülüklerden kaçınmak yasaktır.

İslâm’da sosyal adaletin sağlanmasının en önemli araçlarından biri zekâttır. Devlet tarafından toplanan zekât, fakirler, miskinler, zekât toplayan görevliler, İslâm’a kalpleri ısındırılacaklar arasında paylaştırılır. Kuşku yok ki, İslâm zekâtın dışında da sosyal adaleti sağlamak için bazı yeni uygulamalar getirebilir.

Kutub, Emevîler dönemi gibi dönemlerde bazı kesintilere uğramasına karşın, İslâm sosyal adaleti yerleştirmek için şu uygulamaları ortaya koymuştur:

“1- Kamu malında fakirler ve İslâm’a daha önce girmiş olanlar öncelikle hak sahibidir.

2- Toplumsal sınıflar arasında büyük gelir farkları hoş görülmez.

3- Malî yükümlülüklere göre ek vergiler konabilir.

4- Vergi ödemeleri gerekçesiyle zaruri ihtiyaçlara el konulamaz.

5- İhtiyaç esası belirleyicidir.

6- Fakir ve yoksullar için sosyal güvenlik.

7- Nereden buldun ilkesi

8- Zekât

9- Sosyal dayanışma.

10- Faizin haram olması ve borçluya süre tanınması.” ( Kutub, 1991)

Kutub, İslâm’da sosyal adaletin gerçekleşmesi için, genel İslâmî prensiplerin hayata geçirilmesini zarurî görür. Her toplumsal sistem belli bir yapı üzerine oturur. İslâm’ın üzerine oturacağı yapının esasları Kur’an ve sünnette belirlenmiştir. Bu sistemin değerleri hayata geçirilmeden sosyal adaleti sağlamak mümkün değildir.

Bugün Batı uygarlığı maddî ve askerî güç anlamında İslâm dünyasından öndedir. Aynı zamanda İslâmî uyanışı ne pahasına olursa olsun engellemeyi amaç edinmiştir. Ancak İslâmî düzeni kurmak ideali her an canlıdır ve imkânsız değildir. Bunu gerçekleştirmek için İslâm’a ve onun değerlerine dönmek gerekmektedir. Çünkü İslâm, uygulanmamış teorik bir ütopya değil, tarihin belirli dönemlerinde uygulanmış somut bir toplumsal projedir. Sosyal adalet, İslâm’ın önemli bir parçasıdır. Ancak İslâm parça parça hayata geçirilemez. İslâm’ı sahih kaynaklardan öğrenilerek yeniden hayata hâkim kılmak gerekmektedir.

1- Seyyid Kutub, İslâm’da Sosyal Adalet, Türkçesi: M. Beşir Eryarsoy, Şura Yayınları, 1991.

Yazar:
Yusuf YAVUZYILMAZ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul