23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ (ESERLERİ VE FIKHÎ GÖRÜŞLERİ)*
MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ (ESERLERİ VE FIKHÎ GÖRÜŞLERİ)*

MUHAMMED ZÂHİD EL-KEVSERÎ (ESERLERİ VE FIKHÎ GÖRÜŞLERİ)* Prof. MEHMET ALİ YARGI

I. ESERLERİ
Oldukça kıymetli eserler bırakan Kevserî’nin (Allah ona rahmet eylesin) genelde fıkıh ve hadis odaklı çalışmalar yaptığı görülmektedir. Bununla birlikte Arap dili, fıkıh tarihinin yanında genel tarih, kelâm, kıraat ve diğer İslamî ilim dallarıyla da ilgilenmiş, her biriyle ilgili çeşitli eserler veya makaleler kaleme almıştır. Onun çeşitli dergilerde yazdığı makaleler daha sonra bir araya getirilerek “Makâlâtü’l-Kevserî” adıyla kitap olarak neşredilmiştir.3
Kevserî’nin fıkhî çalışmalarının birçoğunu Hanefî fıkıh ve usûl anlayışını tanıtıcı ve savunucu eserler oluşturmaktadır. Onun doğrudan veya dolaylı olarak Hanefîler aleyhine yapılan yayınlara ve konuşmalara karşı Hanefîleri savunma ihtiyacı hissettiği, bir yönüyle de âdeta tarih ile hesaplaşmaya girdiği görülmektedir. Kendini bir Hanefî kahramanı ve yiğidi olarak nitelendirmiştir.4 Bu bağlamda müstakil eserler kaleme alarak meselâ İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inde Ebû Hanîfe’nin kabul etmediğini iddia ettiği hadisleri en-Nüketü’t-tarîfe’de tek tek ele alarak incelemiş, onlar ile niçin amel edilmediğini Hanefîlerin hadislere yaklaşımı çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır. Hatîb Bağdadî’nin Ebû Hanîfe’ye yönelik eleştirilerini ve verdiği bilgileri Te’nîb’de tek tek ele alarak incelemiş ve cevaplamaya çalışmıştır. Aynı düşünceyle İbn Adiyy’in el-Kâmil adlı eserini tenkit eden İbdâü vücûhi’t-teaddî adlı eserini kaleme almıştır. Cüveynî, Gazzâlî ve Râzî’nin Ebû Hanîfe ve arkadaşları ile ilgili ithamlarını içeren eserlerinin yeniden basılıp yayınlanması karşısında İhkâku’l-hak isimli eserini kaleme almış, onda özellikle Cüveynî’nin eserini dikkate alarak ileri sürülen iddialara tek tek cevap vermeye çalışmıştır.
Kevserî, Hanefî imamlar hakkında biyografik ve tarihî eserler kaleme alarak onları tanıtmaya, onlarla ilgili ortaya atılan birçok rivâyetin aslında tarihî veya ilmî açıdan doğru olmadığını ispat etmeye çalışmıştır. Bu bağlamda Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî, Züfer, Hasan b. Ziyâd, Muhammed b. eş-Şüca‘, Tahâvî ve İbnü’l-Hümâm gibi Hanefîleri tanıtan müstakil eserler kaleme almıştır. Zeylaî’nin “Nasbu’r-ra’ye li tahrîci ehâdisi’l-Hidâye” isimli eserine mukaddime mahiyetinde yazdığı “Fıkhu Ehli’l-Irak ve hadîsuhum” başlıklı yazısı da Hanefî fıkhının teşekkül dönemini ve hadislere yaklaşımını yansıtan kayda değer bir çalışmadır.5
Küçüklüğünden beri tasavvufî bir çevrenin içinde büyümesinin ve kendisinin de tasavvufî bir hayatı benimsemesinin bir sonucu olarak Kevserî tevessül, râbıta ve istimdâd gibi tasavvufî anlayışları savunan eserler de kaleme almıştır.6
Kevserî Mısır’a gittiğinde Osmanlı Devleti’nin pek çok toprağı işgal altındaydı, İslam dünyası büyük bir çöküş içindeydi. İslam dünyasında birkaç asırdır devam eden gerileme ve çöküş, buna karşılık Batı’da gelişen modern hayat tarzı zamanla bazı ilim ehlini harekete geçirmiş, yeni arayışlara itmiş, yeni cereyanlar ortaya çıkmıştı. Mısır bu cereyanların en canlı olduğu ülkelerden biriydi. Geleneksel fıkıh ve fıkıh usûlü sorgulanıyor, yeni usûller geliştirilmeye çalışıyordu. Kevserî’nin bu ortamda Hanefî imamları ve mezhebini büyük bir hararetle savunmasının yanında “reformcular” (Şer’î hükümlerde “ıslah” ve “tecdîd”i savunanlar) olarak adlandırdığı kişilere karşı sözleriyle ve yazılarıyla da sert bir şekilde karşı koymaya çalıştığı görülmektedir.

Kevserî’nin yazdığı eserlerin ve makalelerin birçoğunun reddiye niteliğinde olduğu görülmektedir. O dönemde Arap dünyasında etkili olan İbn Teymiyye,7 İbnü’l-Kayyım,8 Muhammed b. Abdulvehhâb,9 Şevkânî,10 Muhammed Abduh,11 Reşid Rıza12 gibi kişileri ağır bir dille eleştirdiği, geleneksel fıkıh ve usûl anlayışına karşı yazılan yazılara dinî konularda ileri sürülen görüşlere hararetle cevaplar vermeye çalışmıştır. Ezher Üniversitesindeki eğitim yöntemine ve âlimlerinin tavırlarına, görüşlerine ve fetvalarına dair cesaretle gerek tenkit gerekse irşad türü yazılar yazdığı görülmektedir.13
Kevserî’nin Hanefîleri şiddetli bir şekilde savunması, onun taassuba düştüğünün söylenilmesine yol açmıştır. Bu iddianın arkasında onun geleneksel fıkhı ve usûlünü savunmasının, “reformcular” olarak adlandırdığı kişilere karşı çıkmasının da etkisi olduğu söylenebilir. Ahmed Hayrî, Kevserî’ye taassup konusunda haksızlık yapıldığını söylemiş, onun Ebû Hanîfe ve ashabına karşı yöneltilen haksız ve insafsız ifadeler karşısında sadece doğrunun ortaya çıkmasına çalıştığını ifade etmiştir.14 Kevserî’nin kendisinin mutaassıp olduğunu söyleyenlere, esas onların kendilerinin taassup içinde olduklarını söylediği, taassubun kötülüğüne bizzat kendisinin işaret ettiği görülmektedir.15 Kendisinin delillere bakarken âlimlerin basiretini kapatan en tehlikeli şeyin mezhep taassubu olduğunu söylemesi dikkat çekmektedir. Ona göre bu taassup zayıf delili kuvvetli veya kuvvetliyi zayıf gösterir; fakat bu şekilde bir taassuba düşmek Allah’tan korkan kişilerin özelliği değildir.16
Kevserî pek çok kıymetli eserin yayınlanmasına da öncülük etmiş, tahkikler ve ta‘likler yapmış, yayınlanan birçok esere takdîm yazıları kaleme almıştır. Takdîm ve ta’lik yazıları daha sonra bir araya getirilerek “Mukaddimâtü’l-Kevserî” adıyla neşredilmiştir.17
Aşağıda Kevserî’nin eserleri talebelerinden Ahmed Hayrî’nin tasnif ettiği18 gibi İstanbul’dan ayrılmadan önceki ve oradan göç ettikten sonra yazdıkları eserler olmak üzere iki kısma ayırarak topluca zikredilmiştir:
İstanbul’dan Ayrılmadan Önce Kaleme Aldığı Eserler:
Nazmu avâmili’l-i‘râb (İlk eseridir ve Farsçadır.)
İzâhat-ü şübheti’l-muammem an ibârati’l-Muharrem
el-Cevâbu’l-vefî fi’r-reddi ale’l-Vâız el-Evfî
Tefrîhu’l-bâl bi-halli târih-i İbni’l-Kemâl
es-Suhufü’l-müneşşera fî şerhi’l-Usûli’l-aşerah li Necmiddîn et-Tâmmeti’l-Kübrâ
Tervîzu’l-karîza bi-mevâzîni’l-fikri’s-sahîha fi’l-Mantık
Gurratü’n-nevâzır fî âdâbi’l-münâzır
İrğâmü’l-merîd fî şerhi’n-Nazmi’l-atîd li-tevessüli’l-mürîd
İs‘âdü’r-râkî ale’l-Merâkî
en-Nakdü’t-tâmî ale’l-akdi’n-nâmî alâ şerhi’l-Câmî
el-Fevâidü’l-vâfiye fi’l-arûz ve’l-kâfiye
Tedrîbu’l-vasîf alâ kavâidi’t-tasrîf
Tedrîbu’t-tullâb alâ kavâidi’l-i‘râb
Hanînu’l-mütefecca‘ ve enînu’l-mütevecci‘
İbdâü vücûhi’t-teaddî fî Kâmili İbn Adiy
Nakdü Kitabi’z-Zuafâ li’l-Ukaylî
et-Teakkubu’l-hasîs limâ yenfîhî İbn Teymiyye mine’l-hadîs
el-Buhûsü’l-vefiyye fî müfredât-ı İbn Teymiyye
er-Ravzu’n-nâzıru’l-verdî fî tercemeti’l-İmâm er-Rabbânî es-Serhendî (Kevserî bu eserini Kastamonu’da iken yazmıştır ve Türkçe yazdığı tek eseridir.)
el-Medhalü’l-âmm li ulûmi’l-Kur’an

1. İstanbul’dan Ayrıldıktan Sonra Yazdığı Eserler:

Raf‘u’r-raybeh an tehabbutât-i İbn Kuteybe
Safa‘âtü’l-burhân alâ safahâti’l-udvân
Leftü’l-lahz ilâ mâ fi’l-ihtilâf fi’l-lafz
el-İşfâk alâ ahkâmi’t-talâk
Tekmiletü’r-Red alâ Nûniyyeti İbni’l-Kayyim
Bulûğu’l-emânî fî sîreti’l-İmâm Muhammed b. el-Hasan eş-Şeybânî
et-Tahrîru’l-vecîz fîmâ yebteğîhi’l-müstecîz
Te’nîbu’l-Hatîb alâ mâ sâkahû fî tercemeti Ebî Hanîfe mine’l-ekâzîb
et-Terhîb bi nakdi’t-Te’nîb
İhkâku’l-hak bi ibtâli’l-bâtıl fî mûğîsi’l-halk
Akvemu’l-mesâlik fî bahsi rivâyeti Mâlik an Ebî Hanîfe ve rivâyeti Ebî Hanîfe an Mâlik
Tezhîbu’t-Tâc el-Lüceynî fî tercemeti’l-Bedri’l-Aynî
el-İhtimâm bi tercemeti İbni’l-Hümam
Atbu’l-muğterrîn bi-decâcileti’l-muammerîn
Tahzîru’l-halef min mehâzî ed‘ıyâi’s-selef
Katarâtü’l-ğays min hayati’l-Leys
el-Hâvî fî sîreti’l-İmâm Ebî Ca‘fer et-Tahâvî
Faslu’l-makâl fî bahsi’l-ev‘âl (Kevserî bu eserinin ismini sonra Faslu’l-makâl fî temhîsı uhdûseti’l-ev‘âl olarak değiştirmiştir. Bk. Makâlât, s.391)
el-Buhûsü’s-seniyye an ba‘zı ricâli esânîdi’t-tarîkati’l-Halvetiyyeh
Nazratün âbirah fî mezâ‘ımi men yünkiru nuzûle Îsa aleyhisselâm
Nibrâsü’l-mühtedî fi’ctilâi enbâi’l-Ârif Demirdaş el-Muhammedî
en-Nüketü’t-tarîfeh fi’t-tehaddüs an rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe
Raf‘u’-l-iştibâh an mes’eletey keşfi’r-ruûs ve lebsi’n-niâl fi’s-salâh
Tercemetü’l-Allâme Muhammed Münîb el-Antebî
Min iberi’t-târîh
Husnü’t-tekâzî fî sîreti’l-İmâm Ebî Yûsuf el-Kâdî
Lemehâtü’n-nazar fî sîreti’l-İmâm Züfer
el-İmta‘ bi-sîreti’l-imâmeyn el-Hasan b. Ziyâd ve sâhıbihî Muhammed b. eş-Şüca‘
Mahku’t-takavvul fî mes’eleti’t-tevessül
Ta‘tîru’l-enfâs bi-zikri senedi’bn-i Ürkimâs
el-İfsâh an hukmi’l-ikrâh fi’t-talâk ve’n-nikâh
el-İstibsâr fi’t-tehaddüs ani’l-cebri ve’l-ihtiyâr
Makâlâtü’l-Kevserî
Mukaddimâtü’l-Kevserî
Fıkhu Ehli’l-Irak ve hadîsuhum

II. FIKHÎ MESELELERE DAİR GÖRÜŞLERİ
Kevserî’nin ele aldığı birçok fıkhî meselenin hepsinin bu yazıda dile getirilmesi mümkün değildir. Fakat onun dine ve fıkha, şerîata, örfe, maslahata ve mezheplere yaklaşımının yansıtılması, fıkhî görüşlerinin bir özetinin verilmesi manasına gelebilir. Bu sebeple aşağıda sözünü ettiğim yaklaşımları yansıtılmaya çalışılacaktır.
A. DİN VE FIKIH KAVRAMLARINA YAKLAŞIMI
Kevserî’nin dinin ve fıkhın birbirinden farklı olduğunu söyleyenlere şiddetle karşı çıkmış, Kur’ân’da zikredilen din ile fıkıh kavramlarının birbirinden farklı olduğunu söyleyenlere itiraz etmiş, bu görüşü “dinde fıkıh sahibi olmaktan” söz eden âyete19 aykırı görmüştür. Ona göre fıkıh, dini bilmekten (marifet) başka bir şey değildir, bir şeyi bilmek de bilinen o şeye ters olmaz. Dini sadece Müslümanlar ile diğer din mensupları arasındaki ortak ve düzgün sözden (kelime-i sevâ)20 ibaret görenlerin âyete21 ve hadise22 aykırı bir görüş sergilediğini iddia etmiştir. Din ile fıkhı birbirinden ayıranlara tepkisinin altında söz konusu görüşün dinî anlayışa zarar vereceği; fıkhın itibarını düşürerek dinî hükümleri daha rahat bir şekilde ve istenildiği gibi zamana uydurulabilir hale getirilmesine kapı aralayacağı endişesinin yattığı anlaşılmaktadır.23
Fakihlerin fıkhî meselelerin dörtte üçünde ittifak ettiklerini, sadece dörtte birinde ihtilaf ettiklerini söyleyen Kevserî, bu durumun fıkhın saygınlığını çiğnemek için yeterli olmadığını savunmuştur. Kevserî dinin kendisinin müçtehidin hem hata hem de isabet edebileceğini söylediğine, hata eden müçtehidin dahi sevap kazanacağını bildirdiğini vurgulamıştır. Ona göre fakihlerin ihtilafı esasen delillerin çeşitli hükümlere ulaşılabilecek şekilde olmasından ve fakihlerin kavrayış farklılıklarından kaynaklanmaktadır.24
Kevserî Kur’ân’daki “din” kavramının sadece tasdik edilmesi gereken hususlara iman etmekten ibaret olmadığını, hem iman hem ibadetler hem de muameleler ve ahlaka dair hususlarda Allah’a itaat etmekten ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bu dört asıl bütün peygamberler arasında ortaktır. Bunlardan birini kenara atanlar “dinde tefrikaya düşenlerdir”. Allah’ın her peygambere çeşitli deliller doğrultusunda farklı şeriatlar verdiğine de işaret eden Kevserî, bu delillerin gerektirdiği hükümlere itaat etmenin dinin bizzat kendisinden ibaret olduğunu, füru‘ meselelerdeki ihtilafın “dinde tefrikaya düşmekle” ilgisinin bulunmadığını savunmuştur.25
B. ŞERİATA YAKLAŞIMI
Özellikle son iki asırda ağırlığını hissettiren modern hayat tarzı Müslümanları da etkilemiş, Müslümanlar arasında çeşitli dinî tartışmaların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu tartışmalar halen de devam etmektedir. Kevserî’nin bu tartışmalara hararetle katıldığı görülmektedir. Onun söz konusu fikirlere ve akımlara karşı geleneksel muhafazakâr çizgiyi savunduğu söylenebilir. Eserlerinde şer‘î bir hükmü ele alırken değişik ifadelerle el-fıkhu’l-mütevâris (Geleneksel fıkıh), el-menhecü’l-mütevâris (Geleneksel metod) ve es-sünnetü’l-mütevârise (Nesilden nesile intikal ede gelen sünnet) kavramlarını sık sık vurgulamış ve onlardan uzaklaşılmaması gerektiğini savunmuş olması da bunu göstermektedir.26 Öyle ki Kevserî’nin o dönemde ve günümüzde Arap dünyasında yaygın olarak kullanılan “et-teşrîu’l-İslâmî” kavramını dahi sadece muhataplarının görüşlerini zikrederken bazen kullandığı, diğer yerlerde “şer‘ullah”, eş-şer‘u’l-İslâmî” ve “şeriat” gibi kavramları kullanmaya özen gösterdiği dikkat çekmektedir.27 Üç boşamanın bir boşama sayılması,28 boşama hakkının kocadan alınması, çok eşliliğin yasaklanması,29 vakfa getirilen kayıtlar,30 kadının örtünmesi31 gibi belli başlı somut konularda da geleneksel çizgiyi hararetle savunduğu görülmektedir.
Diğer taraftan Kevserî’nin meselâ gazetelerde çok eşliliğin yasaklanması ve boşama sayısının sınırlandırılması ile ilgili İslamî hükümlerde değişikliğe gidilmesini savunan yazılar yazan kimselerin görüşlerinin temelinde, onların Batılı hayat tarzından etkilenmelerinin yattığına işaret ettiği,32 boşanmaların artması gibi sosyal problemlerin önlenmesi için klasik anlayışın terk edilmesinin ve şerîatın kocaya tanıdığı boşama hakkının onun elinden alınmasının çare olamayacağını, öncelikle ahlaksızlığın ve kadınların cahiliye dönemindeki gibi süslenerek ve açılıp saçılarak sokaklarda gezinmesinin33 ortadan kaldırılması gerektiğini savunduğu görülmektedir.34
 Kevserî şer‘î hükümleri sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiînin Kur’ân’dan ve Hz. Peygamber’in sünnetinden Arap dilinin kuralları çerçevesinde anladıkları hükümler ile sınırlı görmüş; müteahhirîn fakihlerin sadece yeni meseleler hakkında fikir yürütebileceğini, ilk asır fakihlerinin görüş belirtmedikleri veya hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda görüşler ortaya koyabileceklerini savunmuştur. Şeriatın sahibinden başka kimsenin teşrî yetkisi bulunmadığına işaret eden Kevserî, fakihlerin teşrî yapan kimseler (müşerri‘) olarak görülmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Birinci asır fakihlerine tanıdığı söz konusu ayrıcalığa, onların vahye şahit olan sahâbeden ilim öğrenmesini, sahâbenin yaşayışını ve vahyin indiği dili iyi bilmelerini gerekçe göstermiştir.35 Kevserî’nin savunduğu söz konusu anlayışa tipik bir örnek olarak zekât âyetiyle36 ilgili görüşü verilebilir. Kevserî, selefin âyette geçen “fî sebîlillah” ifadesinden bütün hayır cihetlerini anlamadığına dikkat çekmiş, mescit ve benzeri hayır cihetlerinin zekât malıyla imar edilmesine karşı çıkmıştır.37
Kevserî değişik makalelerinde “tağyîr” ve “tebdîl” edilebilmesi (değiştirilmesi) açısından şer‘ullahı insanların koyduğu (vaz‘î) kanunlar gibi görenlerin, onu Orta Çağ’ın kanunları gibi telakki edip artık günümüzde yeterli olmadığını açıkça savunanların bulunduğuna dikkat çekmiş, bu ve benzeri sebeplerle bir kimsenin şer‘ullaha bakışını, onun dindarlığının ölçütü saymıştır.38
Bir makalede “İslâmî teşrî krizi”nden söz edildiğini, çözüm olarak “nesh yetkisinin” İmam’a (Devlet başkanı?) verilmesinin önerildiğini dile getiren Kevserî buna karşı çıkarak İslamî bir teşrî krizinin bulunmadığını, şer‘ullahın her zaman ve mekânda mü’minlerin maslahatlarını gerçekleştirmek için yeterli olduğunu savunmuştur. Neshin sadece vahiy ile mümkün olduğunu savunan Kevserî, Hz. Peygamber’den sonra kimsenin şer‘î hükümleri neshetmesinin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Kevserî’nin bu ve benzeri görüşler karşısında kesin bir tavır ortaya koyduğu, onları “ilhadî görüşler” olarak nitelendirdiği görülmektedir.39 Ona göre bir şeyi haram veya helâl kılma yetkisi sadece şeriatın sahibine aittir,40 herhangi bir kanunun sırf mecliste onaylanması “şer‘ullahtan” olmayan bir şeyi şeriatın hükmü haline getirmediği gibi, şer‘ullahın bir hükmünü de şeriatın dışına çıkarmaz. Şeriat şeriat olarak, kanunlar da kanun olarak kalır.41
Kevserî’ye göre Hz. Muhammed’in (sav) tebliğ ettiği şeriat, her zaman ve mekânda ümmetin işlerinin ıslahına elverişli ve yeterlidir. Şeriat bu özelliğiyle vaz‘î kanunlardan ayrılmaktadır.42 Ümmetin işlerini düzgün hale getirmek için kendi aklımızca şeriattan başka çareler aramak doğru değildir. Bu anlayışla Kevserî tarihi şahit tutarak İslam devletlerinin şeriata sarıldıkları oranda mesut olduklarını, onun hükümlerini uygulamaktan uzaklaştıkça da durumlarının kötüleştiğini iddia etmiştir.43
Zikredilen görüşleri doğrultusunda Kevserî “İslam’da reform”un (el-ıslah fi’l-İslam) veya “tecdîd”in gereğinden söz edenlere şiddetle karşı çıkmıştır. Onların görüşlerinin, ibadetleri de içine alacak şekilde şeriatın büsbütün ortadan kaldırılmasına yol açabilecek görüşler olduğunu iddia etmiştir. Kevserî İslam’da reform ve tecdîdi savunanların daha çok maslahat ve örf gibi kavramları kullandığına dikkat çekmiş ve adı geçen görüş sahiplerine karşı yazılar kaleme almıştır.44 Ortaya atılan yeniliğin “sünen-i mütevârise”ye aykırı olduğu sürece “bid‘at-ı seyyie” olacağını, bazı “akıllıların” onu faydalı görmesinin bu durumu etkilemeyeceğini savunmuştur. Bu sebeple o şimdiye kadar kabul edilen dinî hükümlerin başka hükümlerle değiştirilmesi manasındaki bir tecdîde karşı çıkmıştır. Sadece dinin hükümlerine sarılma hususunda Müslümanların gevşekliklerini bertaraf ederek onların yeniden bu hükümlere sarılmalarını güçlendirmek manasına bir “tecdîd”in savunulabileceğini söylemiştir.45 Nikâh ve boşama gibi hükümlerde “tecdîd”e gitmenin “ümmeti” gelişmiş milletler seviyesine çıkarmayacağını, sanayi ve ticarette ileriye götürmeyeceğini ileri sürmüştür. Ona göre ümmeti ileriye götürecek ve faydalı olacak “tecdîd”, gelişmiş ülkelerle evrende var olan sırların keşfedilmesinde, hayvanların, bitkilerin, madenlerin ve diğer hususların araştırılmasında yarışmak, elde edilen bilgileri “i‘lây-ı kelimetillah” ve ümmetin maslahatlarını gerçekleştirmekte kullanılmasına çalışmaktır.46
Kevserî bir İslam ülkesinde vaz‘î kanunları uygulayabilmek için anayasadaki “Devletin resmi dini İslam’dır” ifadesini çıkarmak isteyen kişinin mürtet olacağını, Müslümanlarla evlenmesinin ve kestiğinin yenilmesinin haram olacağını söylemiştir. İslam dininin hem dünya hem de âhiret maslahatlarını bünyesinde topladığını ifade eden Kevserî, devletten dini ayırmayı açıkça küfür saymıştır. Bu duruma sessiz kalanları da dilsiz şeytan olarak nitelendirmiştir.47 Ona göre hem dinî hem de etnik azınlıkların haklarını en iyi koruyan, İslam şeriatıdır.48
C. ÖRF VE MASLAHATA YAKLAŞIMI
Kevserî İslam’da reform ve tecdîdi savunanların daha çok maslahat ve örf gibi kavramları kullandığına dikkat çekmiş ve adı geçen görüş sahiplerine karşı yazılar kaleme almıştır.49 Ona göre mezhep âlimlerinin “kavâid”, usûl ve füru‘ kitaplarında beyan ettiklerinin dışında örfün şer‘î hükümlerde bir etkisi yoktur. Örfün değişmesi ile şer‘î hüküm değişmez. Meselâ tartılarak alınıp satılan bir malzemenin zamanla ölçülerek alınıp satılır olması, yapılan alışverişteki şer‘î hükmü (faizin haram oluşu) değiştirmez. Bir yerde faiz alınıp verilmesi, mut‘a nikâhı, “soğuk çay” adı altında içki içilmesi gibi uygulamalar âdet haline gelse de şer‘î hükümleri değişmez, yani bu durum onları helâl hale getirmez.50
Kevserî ilk defa Necmüddin et-Tûfî’nin ortaya attığını söylediği maslahat anlayışına sert eleştiriler yöneltmiştir. Tûfî gibi bazı kimselerin ibadetleri dışarıda tutarak “muâmeleler gibi hususlarda şer‘î hükümler konulurken esas dikkate alınan unsurun maslahat olduğunu, bu sebeple nassın, maslahata aykırı olduğu zaman terk edilip maslahat ile amel edilmesi gerektiğini” söylediğini kaydetmektedir. Bu görüşün iyi niyetli bir âlimden çıkmış olamayacağını, “şer‘ullah”ın büsbütün ortadan kalkmasına kadar götürecek bir görüş olduğunu ve sonucunun açıkça “ilhad” olduğunu ileri sürmüştür. Allah’ın emirleri içinde ibadetler ile muamelelerin birbirinden ayrı tutulmasının anlamsız olacağını söyleyen Kevserî, şer‘î maslahatların ancak vahiy ile bilinebileceğini; dünyevî maslahatlar konusunda ise değişik görüşler ortaya konabileceğini ve aklın “maslahat” zannettiği bir durumun “mefsedet” olabileceğini; dolayısıyla hem şer‘î hem de dünyevî maslahatla ilgili hususlarda şer‘î nassa aykırı olması durumunda söz konusu edilen maslahata itibar edilemeyeceğini savunmuştur. Ona göre usûl ve kavâid kitaplarında geçen mürsel maslahatlar ise nas bulunmayan durumlarla ilgilidir, nassa muhalif olması halinde âlimler onlarla amel edilemeyeceğine dair görüş birliği içindedirler.51 Bu bağlamda sahâbeye özellikle de Hz. Ömer’e isnat edilen bir mecliste yapılan üç boşamanın geçerli sayılması, müellefe-i kulûba zekât verilmemesi gibi uygulamaların “maslahat karşısında nassın terk edilmesi” ile ilgisinin bulunmadığını ileri sürmüştür.52
D. MEZHEPLERE, MEZHEP İMAMLARINA ve MEZHEPSİZLİĞE YAKLAŞIMI
Kevserî fıkıh mezheplerinin Hz. Peygamber ile başlayıp sahâbe ve tâbiînin İslam fıkhını öğretmeleri sonucunda tabiî bir süreç içinde oluştuğunu iddia etmiş, herhangi bir mezhebe bağlanmamayı savunanları sert bir şekilde eleştirmiştir. “Mezhepsizliği, dinsizliğin köprüsü” olarak nitelendirmiştir. Ona göre farklı ilim dallarıyla uğraşan değişik gruplar, bu grupların da farklı metotları hatta bir ilim dalında dahi farklı metotlarla hareket edenler olduğu gibi İslamî ilim dallarında belli usullerin ve mezheplerin bulunması da kaçınılmazdır. İslam fıkhında da aynı durum söz konusudur. Müçtehit olmayan bir kimsenin müçtehitlerin görüşleri içinden ruhsatları seçerek onlar içinden heva ve hevesine uygun olanlara uyması da teşehhî sayılır.53
Kevserî’nin kendisi yukarıda işaret edildiği üzere Hanefî mezhebinin görüşlerini savunmuştur. Ona göre Hanefî mezhebinin farklı iki özelliği vardır: Hanefî mezhebi “şûra mezhebi”dir. Diğer mezheplerden farklı olarak sahâbeye kadar toplulukların birbirinden öğrenmeleri sonucunda oluşmuştur, diğerleri ise imamlarının görüşlerinin toplamından ibarettir.54 Hanefî mezhebinin benzeri görülmemiş şekilde yaygınlaşmasının sırrını Ebû Hanîfe’nin vardığı hükümlere ders halkasında müzakere ederek varmasına, kimseyi kendi görüşünü kabullenmeye zorlamamasına ve sonuçta varılan hükmün delilini bilmeden kimsenin sadece sonuca bakarak hükmetmemesi gerektiğini tembih etmesine bağlamıştır.55 Ona göre Hanefî mezhebinin ikinci özelliği de mensuplarının yeni ortaya çıkan meselelerin hükümlerini ortaya çıkarmak için her dönemde çalışmaya devam etmeleri, asırlar boyu bu yöndeki ihtiyacı karşılayacak şekilde ve medeniyetteki ilerlemelerin gereklerini dikkate alarak çalışmalar yapmaları, Allah’ın dilediği zamana kadar yapmaya da devam edecek olmalarıdır.56
Kevserî Hanefîleri savunmakla birlikte değişik vesilelerle Ebû Hanîfe’nin de diğer mezhep imamlarının da hata etmiş olabileceğini, onları müçtehit olarak kabul ettiğimiz takdirde hata da edebileceğini kabul etmiş olduğumuzu ifade etmiştir. Onların isabet ettikleri zaman iki, hata ettikleri zaman da bir sevap kazanacaklarına dikkat çekmiştir.57
Kevserî sadece Hanefîlerin “Ehl-i re’y” olarak nitelendirilmesine karşı çıkmıştır. Ona göre “Ehli re’y” Mihne Olayları’ndan sonra rivâyetle meşgul olan selefin kullanımında bir alem olarak Ehl-i Irak’ın yani Kûfe ehlinin ve Hanefîlerin alemi haline gelmiştir.58 Fakat fakihlerin Ehl-i re’y ve Ehl-i hadîs olmak üzere iki grup halinde tasavvur edilmesinin aslı bulunmamaktadır. Bu ayrım Mihne Olaylarından sonraki dönemlerde cahil nakledicilerin sözlerini esas alan marjinal bazı kişilerin hayalidir.59 Gerçekte fıkıh ister Irak’ta ister Medine’de olsun onun olduğu yerde mutlaka re’y vardır. 60
Kevserî Hanefîlerin görüşlerini savunmakla birlikte, İslam fıkhının Ehl-i Sünnet’in geleneksel fıkıh mezheplerinin imamları eliyle olgunlaştığına dikkat çekmiş, onları zikrederken daima saygı ifadeleriyle zikretmiştir. Dört büyük mezhep imamını bir kenara itmeyi bağışlanamaz ilmî bir cinayet olarak nitelendirmiştir.61 Mezhep imamlarını dine hizmet etmeleri, Kur’ân ve sünnetten istinbat yollarını beyan etmeleri, icmaı ve özel şartlar çerçevesinde kıyası hüccet olarak kullanmaları açısından bir aile gibi görmüştür.62 Bu itibarla da söz konusu mezhepleri yakınlaştırma (takrîb) çalışmalarını “hâsılı tahsîl” olarak değerlendirmiş,63 bazı kimselerin itikadî, bazılarının fıkhî mezhepleri bazılarının da karşıt dinleri “birleştirme” çalışmaları yapmalarını tuhaf karşılamıştır.64
Kevserî “Müslüman”ım diyen bütün gruplar arasında dürüst bir yakınlaşmanın (et-tesâfî) oluşmasını, gayretli her Müslüman müfekkirin özlemle aradığı yüce bir gaye olarak görmüştür. Fakat bunun yolunun Ehl-i Sünnet’in diğer gruplar arasında kaynaşması için çeşitli meselelerden ve inançlarından taviz vermesi olmadığını ifade etmiştir. Kevserî, Mezhepleri Takrîb Komisyonunun bu hususa dikkat etmediği için mezhepler arasındaki yakınlaşmayı değil; uzaklaşmayı artırıcı bir yola girdiğini savunmuştur.65 Ona göre Ehl-i Sünnet ile Şiîler arasındaki meseleler doğrudan açılarak bir tartışma ortamı oluşturulmamalıdır. Önce bir hazırlık aşamasına ihtiyaç vardır. Bu hazırlık aşamasında Şiîler kendi ülkelerinde, Ehl-i Sünnet âlimleri de kendi ülkelerinde kongreler tertip ederek bu yolda nelerin mümkün olup olamayacağını görüşmelidirler.66 Kevserî’nin ifadelerinden bu görüşmelerde sözünü ettiği gayeye ulaşılabileceği konusunda ümitli olmadığı anlaşılmaktadır.
* Bu makale daha önce Kevserî hakkında yayınlanan bir makalemizin (Mehmet Ali Yargı, “Muhammed Zâhid el-Kevserî (1863-1952) (Eserleri ve Fıkhî Görüşleri)”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi 6 (2005), 313-330.) ihtisar edilmiş, gözden geçirilmiş ve yeniden düzenlenmiş halidir.
** Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Muhammed Zâhid el-Kevserî, Makâlâtü’l-Kevserî, ed. Râtib Hâkimî (Humus, 1388).
Kevserî, Makâlât, 417.
Muhammed Zâhid el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve hadîsuhum, ed. Abdülfettah Ebû Ğudde (Beyrut: Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, 1390). Abdülkadir Şener ve M. Cemal Sofuoğlu tarafından Hanefî Fıkhının Esasları adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1991).
Ayrıntılar için bk. Kevserî, Makâlât, 466; Kevserî, İrğâmü’l-merîd fî şerhi’n-Nazmi’l-atîd litevessüli’l-mürîd (el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-türâs, 1421), 5-6, 22, 25, 32, 76.
Kevserî’nin aşağıda zikredildiği üzere İbn Teymiyye’ye reddiye niteliğinde kaleme aldığı eserlerin dışında bk. Kevserî, Makâlât, 30, 32-33, 303, 334, 355, 377, 397, 424, 430, 497, 278; Kevserî, İrğâm, 5-6; Kevserî, Min iberi’t-târîh (Mektebu Neşri’s-sekâfeti’l-İslâmiyye, 1367), 16; Kevserî, el-İşfâk alâ ahkâmi’t-talâk (Kahire: el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-türâs, ts.), 37, 72-74.
Kevserî, Makâlât, 331, 334, 377, 389, 399, 417, 430, 519; Kevserî, Tekmiletü’r-Red alâ Nûniyyeti İbni’l-Kayyim (Matbaatü’s-Saâdeh, 1356), 6 vd.; Kevserî, el-İşfâk, 43, 75.
Kevserî, Makâlât, 460.
Kevserî, Makâlât, 22, 293-294, 345, 418, 537; Kevserî, el-İşfâk, 16-18, 75.
Kevserî, Makâlât, 297, 307. Muhammed Abduh’un şahsiyetinin ayrı bir konu olduğuna işaret eden Kevserî, onun Menâr Dergisi’nde çıkan bir yazısından ise övgüyle söz etmiştir. Kevserî, Makâlât, 669.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 22.
Kevserî, Makâlât, 170, 297, 341, 351, 363, 372, 376, 383, 434, 554, 556, 689, 690, 693, 700.
Ahmed Hayrî, el-İmam el-Kevserî (el-Mektebetü’l-Ezheriyye li’t-türâs, 1999), 23-24.
Kevserî, Te’nîb (1990/1410), 37, 40, 79; Kevserî, Husnü’t-Tekâzî (Humus: Matbaatü’l-Endülüs, 1388/1968), 58; Kevserî, Makâlât, 372.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 11.
Kevserî, Mukaddimâtü’l-Kevserî (Beyrut: Dâru’s-Süreyyâ, 1418).
Hayrî, el-İmam el-Kevserî, 36.
“Mü’minlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları uygun değildir. Onların her kesiminden bir gurup dinde derin bilgi sahibi olmak (fıkıh) ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde sakınacakları ümidiyle onları ikaz etmek için geride kalsalar ya!” et-Tevbe 9/122.
Âl-i İmrân, 3/64.
et-Tevbe, 9/122.
“Allah bir kuluna hayır istediği zaman onu dinde derin bilgi sahibi (fakih) yapar.” Buhârî, “İlim”, 10; Müslim, “İmâra”, 175; Tirmizî, “İlim”, 4.
Kevserî, Makâlât, 107-108.
Kevserî, Makâlât, 108.
Kevserî, Makâlât, 109, 128.
Kevserî, Makâlât, 132, 317-318, 536, 558, 681.
Kevserî, Makâlât, 113, 122, 126, 276, 316, 435, 531.
Kevserî, Makâlât, 125, 132, 271, 317; Kevserî, el-İşfâk, 23.
Kevserî, Makâlât, 132, 153, 271-290, 317, 531; Kevserî, el-İşfâk, 5, 7.
Kevserî, Makâlât, 125.
Kevserî, Makâlât, 309-315.
Kevserî, Makâlât, 271.
el-Ahzâb, 33/33.
Kevserî, Makâlât, 335.
Kevserî, Makâlât, 115-116, 325.
et-Tevbe, 9/60.
Kevserî, Makâlât, 235.
Kevserî, Makâlât, 316.
Kevserî, Makâlât, 122-131.
Kevserî, Makâlât, 130-136.
Kevserî, Makâlât, 650.
Kevserî, Makâlât, 113, 124, 316.
Kevserî, Makâlât, 114-115, 320-322.
Kevserî, Makâlât, 116-121, 137, 145, 317-323, 326, 346.
Kevserî, Makâlât, 139-140.
Kevserî, el-İşfâk, 91.
Kevserî, Makâlât, 453-457.
Kevserî, Makâlât, 455.
Kevserî, Makâlât, 116-121, 137, 145, 317-323, 326, 344.
Kevserî, Makâlât, 117-118, 319, 327-328.
Kevserî, Makâlât, 118-121, 328-334.
Kevserî, Makâlât, 334; Kevserî, el-İşfâk, 41-54.
Kevserî, Makâlât, 163, 169-171.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 55.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 56.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 57.
Kevserî, Te’nîb, 11-12; Kevserî, Makâlât, 170, 253.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 20.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 23.
Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 18.
Kevserî, Makâlât, 657.
 Kevserî, Makâlât, 148; Kevserî, Te’nîb, 9.
 Kevserî, Makâlât, 148-151.
Kevserî, Makâlât, 147.
Kevserî, Makâlât, 156.
Kevserî, Makâlât, 153.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul