23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Toplumun Aydın Önderleri
TOPLUMUN AYDIN ÖNDERLERİ

Toplumun Aydın Önderleri Selahaddin Işık

“Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları, karanlıklardan nûra çıkarır. İnkâr edenlerin velîleri ise tağuttur. Onları, nûrdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.”1
Nûr ve zulümât... Aydınlık ve karanlık... Nûra çıkıp aydınlananlar ve reddederek uzaklaşıp karanlıkta kalanlar... Allah’a velî olanlara, Allah velî olmuştur... İnkâr edenler, tağutî velî kabul etmişlerdir... Tağut onlara velî olmuş, onlar da tağuta... Bir yanda yegâne velî Allah’a iman eden “Evliyâullah”, diğer yanda küfür ve müşrik oldukları için tağutu velî edinen “evliyâu’t-tağut...” İki itaat mercii ve iki taraftar kitle... Biri nûra çıkmış, apaydın olmuş, diğeri zulümât içinde kapkaranlık...
Meşhur müfessirlerden Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), bu ayetin tefsirinde şu isâbetli ve güzel tesbitte bulunup hakikati apaçık beyan ediyor:
“Burada, ‘zulümât’ın çoğul ‘nûr’un tekil getirilmesi ne kadar dikkate değerdir. Demek ki, dünya da çok zulmet (karanlık) vardır. Bütün bu karanlıkları ortadan kaldıracak ‘nûr’ (aydınlık) ise, birdir ki, o da “Allah, göklerin ve yerin nûrudur.” (Nur, 24/35) hükmü gereğince, Hakk’ın Nûru’dur. Herhangi bir konuda Hakk’ın Nûru bulunmadı mı insanı, her tarafından sayısız karanlıklar kaplar. Hakk’ın Nûru ortaya çıkınca da o karanlıklar kalkar. Hakk’ın Nûru bulunmadı mı, yerler ve gökler hiç, gündüz gece, güneşler zifir, gözler kör, kulaklar sağır olur. Kalbler, bin türlü hayal ile buhranlar içinde çırpınıp kalır. Aranan bulunmaz, ne aranacağı bilinmez. Gönüllere kuruntular, acılar, azaplar çöker. Çevreyi kuruntular, umaçlar (öcüler) kaplar, cinler şeytanlar başa toplanır. O zaman insana var olmak bir belâ kesilir de, ‘ ah keşke ben de bir hiç olsaydım!’ diye haykırır. O sırada herhangi bir sebebten Hakk›ın Nûru ortaya çıkıverirse, gökler güler, yıldızlar doğar, buharlar açılır, neşeler, sevinçler sunulur, acılar silinir, sıkıntılar unutulur, gönüller ferahlık ve sevinçle dolar, var olmanın tadı duyulur. Ve zaten işte Hakk’ın Nûru’nun bu bir zevk pırıltısıdır ki, insana ‘hayat, hayat’ dedirtir. Bu tadı sonsuza dek sürdürmek isteyen akıllı kimseler de kendini kendine bırakmaktan vazgeçip, Hakk’ın Nûru’na ermek için onun sağlam kulpuna yapışmalıdır.
Bilindiği üzere her şeyin ancak bir doğru yönü vardır ve Allah’a ancak o yönden gidilir. Buna karşılık her şeyde bâtıl yönler sonsuzdur. Meselâ, bir şey yitirdiniz, o bir yerdedir ve ancak oradadır. O ânda bu şey için doğru yön budur. Fakat siz, bir kez onu bilmiyor ve hele o yeri bildiğimiz hâlde, o, orada yoktur diye inanmış bulunuyorsanız, oradan başka hangi taraf aklınıza gelse, oralar hep bâtıl olan yönlerdir, bulamazsınız. Bu bir şeye karşı dünyanın bütün yolları bâtıl kesilir. Bu şekilde herhangi bir şeyde bir hak yöne karşılık, sonsuz bâtıl yönler vardır. Hakk’ın Nûru olan marifet doğunca, bu karanlıklardan çıkılır. Şu hâlde karanlık çok, nûr birdir. Nur (aydınlık) var olmaya, bütün karanlıklar yok olamaya adaydır. Bir varlığa, sonsuz yokluk karşılık olur. Bütün varlıklar üzerinde idareci olan da ancak Allah Teâlâ’dır. Bunun için Allah’a iman, Hakk’ın Nûru’nun, kuşkusuz bilginin, mutlak ferahlığın doğmaya başlaması ve şafağıdır. İman ve marifete karşı veya muhalif olan yokluk, ümitsizlik, küfür, kuşku, kuruntu, sapıklık, cahillik, noksan bilgi, fasıklık, heveslere uyma, terbiyesizlik, nankörlük, ahlâksızlık, haddini bilmemezlik ve benzerleri hep birer karanlıktır. Demek oluyor ki, buradaki ‘zulümât’ (karanlıklar), küfür ve isyanların zulümâtından (karanlıklarından), kuşku ve şübhe zulümâtından istidlâl (bir delile dayanarak bir şeyden bir sonuç çıkarma, delîl ile anlama) ilimlerini güçlü mertebelerine nisbetle zayıf mertebelerinden ve hattâ keşif ve ıyâna ( gözle görmeye) nisbetle fikir ve istidlâl ilimlerinin hepsini kapsar. Nûr ise, her birine derece derece karşılık olan marifet ve kuşkusuz inançtır ki, iman îkânı (kuşkusuz bilgisi)nden ıyân îkanına (açıktan açığa görürcesine kuşkusuz imana) kadar gider.
İşte Allah Teâlâ, iman edenlerin ellerinden tutar, zulmetlerden (karanlıklardan) çıkarır, yakîn nûru (kuşkusuz iman ışığı) ile işlerinde başarı, ruhlarına terbiye, gönüllerine huzur bahşeder. Doğru yolda sonsuz mutluluğa erdirir.”2
İman edenlerin velîsi Allah Teâlâ onları, şirk, küfür, bid’at, hurafe ve her türlü insan fıtratına, aykırı olan karanlıklardan kurtarıp, iman, tevhid ve İslâm aydınlığına hidayet edip nûra çıkarmıştır... Bâtıldan hakka, yanlıştan doğruya, çirkinden güzele, kötülükten iyiliği sevketmiş, iman edenleri iman ve itaatlerinden dolayı kendilerine bu hayrı bahşetmiştir…
Katıksız iman edip salih amel işleyerek takvaya ulaşan muvahhid mü’minler, yegâne Rableri ve İlâhları Allah’a velî olmuşlardır… Mü’min Müslümanlar Allah’ın velîsi, Allah da onların velîsidir… Allah, kendisine iman ve itaat edip dost olana dost olur… Onların yardımcısı ve destekleyicisidir…
Rabbimiz Allah Azze ve Celle’nin “Esmâ-i Hüsnâ”sından, yani en güzel isimlerden birisi de “el-Velî” dir… El-Velî, yardımcı, destekleyici ve dost demektir…
Yegâne İlâhımız Allah Teâlâ, hayat düstûrumuz Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Allah, mü’minlerin velîsidir.”3
“Allah, muttakîlerin velîsidir.”4
“Sizin velîniz, ancak Allah, O’nun Rasulü, rüku’ ediciler olarak namaz kılan ve zekat veren mü’minlerdir.”5
“(Yine) bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır ve sizin Allah’dan başka velîniz de, yardımcınız da yoktur?”6
“Allah’ın dışında başka velîler edinenlerin örneği, kendine ev edinen örümceğin evine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en dayanıksız olanı örümceğin evidir, bir bilselerdi.”7
Âlemlerin Rabbi Allah, mü’minlerin ve muttakîlerin velîsidir… Mü’min ve muttakîler de Allah’ın velîleri, yani dostlarıdırlar… Bu değişmez hakikatı yine bize Rabbimiz Allah Teâlâ beyan buyuruyor:
“Haberiniz olsun, Allah’ın velîleri, onlar için korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.
Onlar, iman edenler ve (Allah’dan) sakınanlardır.
Müjde, dünya hayatında ve ahirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”8
Büyük kurtuluş ve mutluluk: Katıksız iman ve salih amel işleyerek takvaya ulaşmak, böylece Allah’a velî olup Allah’ı velî edinmek! Müjdeler olsun böyle bir kula ve kullara… Onlar, yalnız ve yalnız Allah’a kul olmuşlar, yegâne hüküm koyucu ve itaat merciî Rab, Melik, İlâh olarak Allah’ı kabul etmiş, kabul görmüş bir iman ile iman edip, imanın gereğini amel olarak işlemişlerdir… Müjdeler olsun!
Rabbimiz Allah, velîleri olup karanlıklardan aydınlığa çıkardığı bu muvahhid mü’min kullarına “gerçek aydın” denilir… Onlar, toplumda “Aydın” olmayı hak edenlerdir… Rabbleri ve velîleri Allah Teâlâ onları, şirk ve küfür zulümâtından, Tevhid ve iman nûruna çıkarmıştır… Delâlet zulümâtından hidayet nûruna çıkarılan muvahhid mü’minler, bu nûr ile nûrlanmış ve munevver olmuşlardır… Aydınlanmış ve aydın olmuşlardır… Kalblerinde, beyinlerinde ve ruhlarında, küfür, şirk, dalâlet ve hurafe karanlığı kalmamıştır…
Nûra çıkarılmış olanlar, Allah’ın nûru ile bakarlar… Bakışları, düşünceleri, fikir ve yorumları bu nûrun aydınlığında gerçekleşir… Firaset ve basiret sahibidirler… Peygamberlerin vârisleri, toplumun rehberleri ve hidayetin vesileleridirler…
Ebu Said el-Hudrî (r.a.) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mü’minin firasetinden sakının! Çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar (görür).”9
Sevbân (r.a.)’dan.
Şöyle buyurdu Rasulullah (s.a.s.):
“Mü’minin firasetinden sakınınız! Çünkü şübhesiz ki o, Allah’ın nûru ile bakar ve Allah’ın tevfiki ile konuşur.”10
Toplum içinde “aydın” olanlar bunlardır… Bunlar görüş sahibi olan şahsiyetlerdir… Allah’ı Rabb, İslâm’ı din, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i önder ve örnek edinenler, hayat düstûrları Kur’ân olanlar gerçek aydındırlar…
Rabbimiz Allah, bu muvahhid mü’min Müslüman kullarının özelliklerini şöyle beyan buyurur:
“Mü’min olanlar, ancak o kimselerdir ki onlar, Allah’a ve Rasulüne iman ettiler, sonra hiçbir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık olanların tâ kendileridirler.”11
“Mü’minler gerçekten felâh bulmuştur.
Onlar, namazlarında hûşû içinde olanlardır.
Onlar, tümüyle boş şeylerden yüz çevirenlerdir.
Onlar, zekâtla ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir.
Ve onlar, ırzlarını koruyanlardır.
Ancak eşleri ya da sağ ellerinin sahib olduklarına karşı (tutumları) hariç. Bu konuda kınanmış değillerdir.
Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
(Yine) onlar, emanetlerine ve ahidlerine riâyet edenlerdir.
Onlar, namazlarını da (titizlikle) koruyanlardır.
İşte (yeryüzünün hâkimiyetine ve ahiretin nimetlerine) vâris olacak onlardır.
Ki onlar, Firdevs (cennetlerin)e de vâris olacaklardır. İçinde ebedî olarak kalacaklardır.”12
“O Rahmân (olan Allah)ın kulları, yeryüzü üzerinde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller kendileriyle muhatab oldukları zaman ‘selâm’ derler.
Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyama durarak gecelerler.
Onlar: ‘Rabbimiz, cehennem azabını bizden geri çevir. Gerçekten onun azabı ödenmesi kaçınılmaz bir borç (veya sürekli bir acıdır),’ derler
‘Şübhesiz o, ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir konaklama yeridir.’
Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne kısarlar, (harcamaları) ikisi arasında orta bir yoldur.
Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim, bunları yaparsa ağır bir ceza ile karşılaşır.
Kıyamet günü azab, ona kat kat artırılır ve içinde aşağılanmış olarak temelli kalır.
Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka. İşte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah’a döner.
Ki onlar, yalan şahidlikte bulunmayanlar, boş ve yararsız sözle karşılaştıkları zaman onurlu olarak geçenlerdir.
Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır.
Ve onlar: ‘Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, göz aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiblerine önderler kıl’ diyenlerdir.
İşte onlar, sabretmelerine karşılık (cennetin en gözde yerinde) odalarla ödüllendirirler ve orda esenlik dileği ve selâmla karşılanırlar.
Orda ebedî olarak kalıcıdırlar. O, ne güzel bir karargâhtır ve ne güzel bir konaklama yeridir.”13
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye güç yetirendir.
Şübhesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, temiz akıl sahibleri için ayetler vardır.
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın. Sen, pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.
Rabbimiz, şübhesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu hor ve aşağılık kılmışsındır. Zulmedenlerin yardımcısı yoktur.
Rabbimiz, biz: ‘Rabbinize iman edin diye imana çağrıda bulunan bir çağrıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür.”14
“Onlar, kendilerine insanlar: ‘Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun’ dedikleri hâlde imanları artanlar ve: ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir’ diyenlerdir.”15
“Onlar, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve verdikleri kesin sözü (misak’ı) bozmazlar.
Ve onlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi ulaştırırlar. Rabblerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar.
Ve onlar, Rabblerinin yüzünü (rızasını) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılar,kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.
Onlar, Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden ve soylarından salih davranışlarda bulunanlar da (Adn cennetlerine girer). Melekler, onlara her bir kapıdan girip (şöyle derler:)
‚Sabrettiğinize karşılık selâm size. (Dünya) yurdun(un) Sonu ne güzel.“16
„ Elif, Lâm, Mim.
Bu, kendisinde şübhe olmayan, muttakîler için yol gösterici bir kitabdır.
Onlar, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.
Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.
İşte bunlar, RabbIerinden olan bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler bunlardır.“17
O muvahhid mü‘minleri, yalnızca kendisine ibadet etsinler diye yaratan Allah, onların özelliklerini böyle beyan edip övmektedir... Kendilerine velî olmuş, Onları zulümâttan nûra, yani küfür, şirk ve dalâlet karanlığından,Tevhid, iman ve İslâm aydınlığına çıkaran Allah Teâlâ, onların bu özellikte olduğunu açıklayıp, aydınlık içinde „aydın“ olduklarını izah etmiştir... Çünkü onlar, yegâne önderleri Rasulullah Muhammed (s.a.s.)‘in beyan buyurduğu gibi apaydınlık bir yol, nûrlu bir din üzeredirler...
İrbâd b. Sariye (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydın olan bir din üzerinde bıraktım.”18
Yolu Tevhid, Kendisi muvahhid... Yolu iman, kendisi mü’min... Yolu İslâm, kendisi müslüman... Yol, yani din, Allah’ın seçip beğendiği ve razı olduğu İslâm!..
“Bugün size dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip beğendim.”19 buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, zulümâttan nûra çıkardığı kullarına “Müslümanlar” adını vermiştir:
„O (Allah), bundan öncede, bunda (Kur‘ân‘da) da sizi ‚Müslümanlar‘ olarak isimlendirdi. Rasul, sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah‘a sarılın, sizin Mevlânız O‘dur. İşte ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcı.“20
Toplumun önderleri ve görüş sahibi olan aydınlar, Allah‘a velî olmuş ve Allah‘ın kendilerine velî olup karanlıklardan nûra çıkardığı şahsiyetlerdir... Hem dünya olaylarını iyice kavramış, Kur‘ân ve Sünnet‘i değişmez ölçü olarak alıp ona göre hareket etmiş, hem de ahiret mes‘uliyetinin idrakında olan şahsiyetlerdir bunlar...Büyük mutluluk ve kurtuluşa erenler, elbette ki, Rabbleri Allah‘ın kendilerine bahşettiği bu nimeti diğer insanlarla paylaşma konusunda çok cömerd davranan kişilerdir... Rabbaniyet makamını haketmiş ve hakettikleri makamın yükümlülüğünün şuurunda hakkıyla gayret eden aydınlar ancak toplumdaki insanları aydınlatabilir ve gecesi gündüzü kadar apaydın olan bir yola kılavuzluk edebilirler...
Toplumun mutluluğu, mutlu olanların rehberliğinde olacak ve topIumun kurtuluşu, kurtulmuş olanların yol göstermesine itaat etmekle gerçekleşecektir...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
„Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, mârufu emreder, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah›a aiddir.»21
Toplum, cahilî bütün anlayış ve uygulamalardan kurtulup, karanlıklardan nûra çıkarılmak istiyorsa, Allah‘a velî olmuş ve Allah‘ı velî edinmiş muvahhid mü‘minlerin iktidarını benimsemelidir... Çünkü onlar, Allah‘ın indirdiği hükümlerle hükmeder, İslâm‘ı devlet yaparlar... İslâm devlet, muvahhid mü‘min Müslüman aydınlar hükümet ve toplum, Allah‘ın hükümlerine göre, idare olunmakta, işte en büyük mutluluk ve kurtuluş!..
Topluma, tağutu velî edinmiş olanlar egemen ve hükümet olurlarsa, kendileri nûrdan uzaklaşarak karanlıklara gömüldükleri gibi, diğer insanları da bu zifiri karanlığa çekerler... Böylece büyük bir felâket ve esaret gündeme geIir… İnsan, insanın rabbi ve ilâhı olduğu gibi, insan, insanın kuIu-kölesi olur... Allah‘ın Rabb oluşuna razı olmayanlar, insanı rabb ve ilâh eder, insan insana kulluk etmeye başlar...
Şu hakikat unutulmamalıdır ki, yeryüzünde yaşayan aydın mü›min müslümanların vazifesi; «Dileyenleri, kullara kul olmaktan kurtarıp Allah›a kul etmektir!..»
Rabbimiz Allah Teâlâ, bu konuda şöyle buyurur:
„Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip ileten ve onunla adâleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır.“22
İşte bunlar toplumun önderleri aydınlardır... Onlar da muvvahhid mü‘min müslümanlardır!..
Dipnot
Bakara, 2/257.
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. 2001, C. 1, Sh. 170-171. (Yenda Yayınları)
Sadeleşmiş nüsha; İst. T.Y., C.2, Sh. 174-175. (Azim Yayınları)
Âl-i İmrân, 3/68.
Casiye, 45/19.
Mâide, 5/55.
Bakara, 2/107-120. Nisa, 4/45, 123, 173.
Ankebut, 29/41.
Yunus, 10/62-64.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 16, Hds. 3332.
Beyhakî, Kitabü’z-Zühd, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 2000, 
Sh. 231, Hds. 810.
 İmam-ı A›zam Ebu Hanife, Müsned, çev. Muhammed 
Salim Köse, İst. T.Y. Sh. 293, Hds. 500/3
 Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yar
dım, İst. 1999, Sh. 136, Hds. 430.
 Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâîd, çev. Zekeriya 
Yıldız, İst. 2012, C. 18, Sh. 87, Hds. 17940. Taberânî riva
yet etti. İsnâdı Hasen’dir.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2011, C. 6, Sh. 158, Hds. 4056. İbn Cerîr et-Taberî›den.
Hucurat, 49/15.
Mü’minun, 23/1-11.
Furkan, 25/63-76.
Âl-i İmrân, 3/189-193.
Âl-i İmrân, 3/173.
Ra’d, 13/20-24.
Bakara, 2/1-5.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 6, Hds. 43.
 İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, 
Vdğ, İst. 2013, C. 1, Sh. 512, Hds. 797.
 Hakim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. 
M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 1, Sh. 480, Hds. 337.
Mâide, 5/3.
Hac, 22/78.
Hac, 22/41.
A’raf, 7/181.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul