Zulüm Rejimleri İnsan Tüketen Canavarlar
Uluslararası emperyalizmin Müslüman halkların başına musallat ettiği zulüm rejimleri hâkimiyetlerini sürdürebilmek için çeşitli yöntemlere başvuruyorlar. Bir yandan havadan ve karadan gerçekleştirdikleri saldırılarla katliamlarını sürdürüyorlar. Bu yönüyle işgal güçlerinden bir farklarının olmadığını hatta onları hayli geride bıraktıklarını görüyorsunuz. Suriye’deki Baas rejiminin ve ona destek için dünyanın değişik bölgelerinden toplanıp getirilen milis güçlerin gerçekleştirdiği katliamlarda öldürülen insan sayısı çeyrek milyonu aşarken, bir yandan da ülkenin her tarafı tam anlamıyla harabeye çevrildi.
Zulüm rejimleri muhaliflerini etkisiz hale getirmek ve onların gözlerini korkutmak amacıyla bir yandan yargısız infazı suikastlar, sabotajlar ve katliamlar vasıtasıyla sürdürüyorlar. Ama bir yandan da siyasi amaçlı cinayetlerle icra edilen devlet terörüne “hukuk” kılıfı geçirmek için yargı kurumlarından da yararlanıyorlar.
Mısır’daki cuntaya bağlı yargının verdiği son idam kararlarıyla birlikte, cunta yönetiminin bu ülkede iş başına gelmesinden bu yana verilen idam kararlarının sayısı bini geçti. Son idam kararlarında ise başta Müslüman Kardeşler’in Rehberlik Konseyi Başkanı Muhammed Bedii olmak üzere bu cemaatin ve İslâmî hareketin ileri gelen şahsiyetleri idam cezasına çarptırıldı.
Mısır Cuntasının Verdiği İdam Kararının İnfazı
Mısır cuntası aynı zamanda geçtiğimiz ay, siyasi muhaliflerini yargı yoluyla tasfiye politikası uygulamak amacıyla verdirdiği idam cezalarından birini de infaz etti. Yine Müslüman Kardeşler’e mensup olduğu ifade edilen Mahmud Ramazan hakkında verilmiş olan idam cezası 7 Mart 2015 tarihinde infaz edildi. Mahmud Ramazan, çocukları çatıdan aşağı atma şeklinde çok çirkin bir iftiraya maruz bırakılarak idama mahkûm edilmişti. Oysa bu işi yani çatılara Baltacı fitnesine mensup eşkıyaları yerleştirip de oradan insanları aşağıya attırma işini yapanlar gayri meşru darbeyle yönetimi gasp işleminin zeminini ve şartlarını oluşturan fitneci kesimdi. Mahmud Ramazan ise bu fitneci kesimin yönlendirdiği ve kendilerine üstelik maaş ödediği Baltacı eşkıyalarının çatıdan atmak istediği gençleri kurtarmaya çalışırken yakalanmış ve “gençleri çatıdan atma işine karışma” suçlamasıyla mahkûm edilmişti. Cunta mahkemesi iddiasını ispat edemeyeceğini bildiği için onu suçu işlemekten dolayı değil de suça karışmaktan dolayı idama mahkûm etti. Böyle bir olayda eşkıyanın eliyle onun hedefindeki insanları kurtarmaya çalışanın eli birbirine karıştığından cunta mahkemesinin hedefe yerleştirdiği bir kişiyi “suça karışmakla” itham etmesi zor olmuyor. Ama aynı olayda bilfiil yer alan ve Mahmud Ramazan’ın kurtarmaya çalıştığı gençleri atmaktan mahkûm edilmeleri gereken Baltacı eşkıyaları hakkında ise herhangi bir dava açılmasına bile ihtiyaç duyulmadı. Çünkü cuntanın yargısına göre suçlu zaten belirlenmişti. Önemli olan suçu ona yakıştırabilmekti.
Cuntanın hizmetindeki medya da onun yargı cephesinin yalan ve iftiralarını adeta ispat edilmiş gibi kamuoyuna yansıtmakla meşgul olduğundan zihinleri yönlendirme kampanyasını büyük bir çabayla sürdürmek için elinden geleni yapmaktan çekinmedi. Küresel güçlere hizmet eden medya organlarının birçoğu da bu konuda Mısır’daki zulüm rejiminin ve cunta yargısının sözcülüğünü yapan medyanın ağzını kullanmaktan geri kalmadı.
İnfazın Amacı Halkı Yeni İdam Kararlarına Hazırlamaktı
Cunta rejiminin böyle bir infaz gerçekleştirmesinin zamanlaması da tesadüfi değil planlıydı. Özellikle Müslüman Kardeşler’in ileri gelenleri hakkında verilecek idam kararlarının açıklanması için zihinlerin hazırlanması ve tepkilerin ölçülmesi amaçlanıyordu. Cuntanın uzun süreden beri sürdürdüğü baskı ve şiddetin tepki gösteren kitleyi nispeten yıldırması ve yorgunlaştırması Firavun rejiminin işini kolaylaştırdı. O yüzden ne yazık ki infaz kararının uygulanması karşısında cunta güçlerini geri adım atmaya zorlayacak bir tepki gerçekleşmedi. Bundan cesaret alan cunta, İslâmi harekete ve özgürlüğünü isteyen halka karşı sürdürdüğü savaşın yargı cephesi vasıtasıyla hareket önderleri hakkında önceden verilmiş ama açıklanması için uygun zamanın ve zeminin beklendiği idam kararlarını kamuoyuna ilan etme cüretinde bulunabildi.
İdam kararlarının açıklanmasından sonra zulme tepkinin ortaya konmasında yetersiz kalınması ve fikir önderlerinin de kitlesel tabanı tepkilerini ortaya koymaya çağırmak yerine “cunta bu idam kararlarını infaz etmeye kalkışır mı?” konusunu tartışma ihtiyacı duyması da zulüm rejiminin psikolojik zemini oluşturma konusunda başarılı olduğunu göstermesi açısından düşündürücüdür. Bu aşamadan sonrası cunta açısından direnişin siyasi önderlerinin adeta birer siyasi rehine gibi elde tutulması anlamına gelecekti. Halktan gelecek tepkileri bastırmak için elinde rehin tuttuğu fikir önderleri hakkında verilmiş idam cezalarının infazı tehditlerini ısıtıp önlerine koyması ve bu tehditlerle onların tepkilerini etkisiz hale getirme yöntemine başvurması mümkün olacaktı. Bu şekilde yargı vasıtasıyla verilen idam kararlarını özellikle dava önderlerinin elde rehin tutulması amacıyla kullanılması yöntemi de zulüm rejimlerinin, bilhassa gayri meşru cunta yönetimlerinin genel karakteridir.
Bangladeş’te de İdam
Mısır’da, mazlum gençleri fitneci eşkıyaların elinden kurtarmaya çalışırken görülüp de çocukların çatıdan atılması işine karışmakla suçlanan bir mazlumun idam edildiği, ülkedeki İslâmi hareketin siyasi lider kadrosu hakkında da toplu idam kararlarının verildiği sırada yine zulüm rejiminin hüküm sürdüğü Bangladeş’te de bir dava önderi yine siyasi sebeplerle verilen hükmün infazı yoluyla idam edildi.
Bangladeş’te idam edilen kişi ise bu ülkedeki Cemaati İslâmî’nin ileri gelenlerinden ve dava önderlerinden Muhammed Kameruzzaman’dı. O da hareketin idama mahkûm edilen diğer önemli şahsiyetleri gibi Pakistan ile Bangladeş’in bölünmesi döneminde Pakistan’ın tarafında savaşa karışarak vatana ihanet etmekle suçlanmıştı. Oysa bu cemaat o savaşta hiçbir şekilde yer almamış, Pakistan veya Bangladeş’ten birinin safında askeri ya da lojistik amaçla bulunmamış, sadece bu iki ülkenin birliğinin devam etmesini talep etmiş, bölünmeye karşı çıkmıştı. Vatana ihanet edenler ise o zaman birliği savunanlar değil tam aksine her iki ülkenin birden düşmanı olan Hindistan’ın oyununa gelerek bölünme amacıyla fitne ve savaş çıkaranlar olmuştu. Burada da tıpkı Mısır’da Baltacı eşkıyalarının çatıdan atmaya çalıştığı gençleri kurtarmaya çalışmasına rağmen çocukların çatıdan atılması işine karışmakla suçlanan ve idama mahkûm edilen Mahmud Ramazan gibi vatana en büyük ihaneti yapanlar kendilerinin bu ihanetlerine itiraz edenleri vatana ihanetten idama mahkûm ediyor ve verdikleri hükmü de infaz ediyorlardı.
Bangladeş’teki zulüm rejimi Kameruzzaman hakkındaki hükmün infaz edilmesinden yaklaşık 15 ay önce yani 12 Aralık 2013 tarihinde de Cemaati İslâmî’nin lideri Abdülkadir Molla hakkında verilmiş olan idam kararını infaz etmişti. Molla’nın idama mahkum edilmesinin gerekçesi de aynıydı.
Bangladeş’te bu iki dava önderinin her ikisi de “savaş suçu” işlemekten mahkum edilmişti. Oysa onlar savaş suçu işlememiş tam aksine savaşa itiraz etmiş, Hindistan tehdidi karşısında Hint yarımadasında yaşayan Müslümanların bütünlüğünün korunmasını ve bölünmeye gidilmemesini savunmuş, bundan dolayı da Hindistan’ın oyununa gelerek savaş çıkaranların bu fitne savaşlarından uzak durmuşlardı.
Zulmü Meşrulaştırma Yöntemi: Yargı
Adalet her hak sahibine hakkının verilmesidir. Dolayısıyla adaletin hâkim kılınması güçlünün değil haklının kazanmasını gerektirir. Zulüm bunun tam tersidir. Her zaman güçlü olan kazanır. Eğer hâkim sistem bir zulüm sistemiyse hâkimiyeti ellerinde tutanlar hep haklı çıkarlar. Yerine göre zulüm uygulamalarına yasalardan dayanaklar da oluştururlar. Çünkü uygulamadaki yasalar, hakkı ve adaleti hâkim kılmak amacıyla ve onun mantığına göre değil siyasi hâkimiyeti ellerinde tutmak için baskı gücünden sınırsız bir şekilde yararlanmakta sakınca görmeyen yöneticilerin uygulamalarına zemin oluşturmak amacıyla hazırlanmış yasalardır. Dolayısıyla istedikleri gibi eğip bükme, işlerine gelecek şekilde evirip çevirme imkânları vardır.
Bu itibarla bir uygulamanın adalete uygunluğu yürürlükteki yasalara uygun olmasıyla yahut yasaları icra yetkisine sahip olanların onayından geçmesiyle anlaşılmaz. En başta adaletin mantığına uygun olması ve o yasaları uygulama yetkisine sahip olanların adalete bağlı kalma duyarlılığı taşımaları gerekir.
Adalet ve zulüm iki zıt çizgidir. İstikametini bunlardan birine çeviren kişinin diğerine sırtını dönmesi zorunludur. Bunlar aydınlık ile karanlık gibidir. Birinin geldiği yerden öteki kaybolur. Fakat dediğimiz gibi adaletin aynı zamanda meşruiyete temel teşkil etmesi sebebiyle hâkim sistemler uygulamalarını geçerli kabul ettirebilmek için “adalet” kavramından yararlanmaya çalışıyorlar. Bu amaçla, kurmuş oldukları yargı organlarını “adalet kurumu” olarak adlandırıyorlar. Oysa bu, adaletin icrası değil istismarıdır.
Yargı İdamları Siyasi Suikastlardan ve Katliamlardan Farklı Değil
Mısır’da yeniden hâkim kılınması için uğraşılan yeni Firavun rejiminin önemli bir cephesi de yargıdır. Normalde yargı mekanizmasının mahkemede göstermelik kararlar vererek siyasi sebeplerle insanları topluca katletmeye karar vermesiyle silahlı güçlerin Rabia Meydanı’nda zulme karşı duranları yargısız bir şekilde toplu katletmesi arasında fark yoktur. Mahkeme kararı sadece işi yargı kılıfına geçirme amacı taşıyor. Ama yargı kılıfına geçirmek adaleti uygulamak anlamına gelmez. Orada göstermelik karar verenler de ellerindeki yargı kılıcıyla, insanları sırf siyasi tercihlerinden, zulme, zulüm rejimine karşı çıkmalarından dolayı doğramak istiyorlar.
Mısır’daki idam cezalarının hukuki bir yönünden söz etmek mümkün değildir. Kuvvetli ihtimalle cezalandırmalar cuntanın uzaktan kumanda merkezleri tarafından, işleme bir yargı kılıfı geçirilmek amacıyla duyurulması işlemi mahkemeler tarafından yapılmıştır. Yani mahkemeler sadece kamuoyuna duyurma ve ilan işlemini gerçekleştirmiştir. Ondan dolayı toplu idam kararlarının verildiği davalarda genellikle herhangi bir soruşturma, sorgulama, şüpheli görülenlere kendilerini savunma hakkı tanıma gibi yargının işlemesi için zorunlu işlemlere başvurma ihtiyacı duyulmamıştır. Mahkeme bu işlemlere başvursaydı da sonuç değişmeyecekti. Çünkü yargı organlarına verilen görev yargılama değil önceden verilmiş cezaları, mahkûm edilmiş olanlara ve genelde kamuoyuna duyurmaktı.
Bu yönüyle mahkeme çatısı altında duyurulan toplu idam kararlarının Rabiatu’l-Adeviyye Meydanı’nda veya başka yerlerde herhangi bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmadan gerçekleştirilen katliamlardan farkı yoktur. Kararlar aynı merkezden yönlendirilmektedir ve hepsinde de güdülen amaç aynıdır.
Hepsinde de ortak amaç, gayri meşru yollarla siyasi iktidarı gasp eden cuntayı kabullenmeye toplumu zorlamak, buna razı olmayan direnişçileri sindirmek ve böylece yıllarca insanların sırtında boza pişiren, onların kanlarını emen dikta rejiminin yeniden oturmasını sağlamaktır.
Zulmü “Şeriata” Onaylatma Sahtekârlığı
Mısır cuntası verdiği idam kararlarının bir de “şeriata uygunluğunu tasdik” iddiasıyla mahkeme kararlarını müftünün onayına sunuyor. Yani yargılama aşamasında, Yüce Allah’ın vahiyle bildirdiği ve adaleti temel ilke edinen hükümlerine başvurma ihtiyacı duymazken, kendisinin zulüm temelli yasalarına göre üstelik onları da istediği şekilde evirip kıvırdıktan sonra yaptığı cezalandırmaların bir de şeriata uygunluğunu tasdik ettirdiği iddiasında bulunuyor. Oysa Allah’ın şeriatı başlı başına bir hayat nizamıdır ve kendine ait bir yargı sistemi mevcuttur. Başkalarının zulüm uygulamalarını tasdik etmek için değildir.
Ne yazık ki tarihin her döneminde olduğu gibi zulüm rejimlerini ve onun zalimce uygulamalarını tezkiye amacıyla görevlendirilmiş “kitap yüklü eşekler” bugünkü Mısır’da da mevcut olduğundan söz konusu idam kararlarının şeriata uygun olduğunu tasdik etme cesareti gösterebiliyorlar. Bu kişiler gerçekte Allah’ın dinine ve şeriatına iftira atıyorlar.
Aslında meşruiyet genel çerçevede uygulamadaki hukuk kurallarına uygunluk anlamında kullanılsa da sözlük anlamı itibariyle şer’î ölçülere ve kurallara uygunluk anlamındadır. Çünkü İslâmi bir yönetimin geçerli hukuk nizamı vahiyle belirlenmiş ilkelere ve kurallara uygun, bu ilke ve kuralların belirlediği sınırları aşmayan düzendir. İslâm’ın ısrarla üzerinde durduğu bir husus da adalettir ve adalete uygun olmayanı kesinlikle reddeder.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletten ayrılmaya yöneltmesin. Adaletli davranın; bu takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah sizin işlediklerinizden haberdardır.” (Maide, 5/8)
Yine bir başka ayeti kerimede şöyle buyruluyor: “Bir yakınınız hakkında da olsa konuştuğunuz zaman adalete uyun. Olur ki öğüt alırsınız diye (Allah) size böyle emretti.” (Enam, 6/152)
İdamlar Küresel Emperyalizmi Rahatsız Etmiyor
Uluslararası alanda görünüşte idamın bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılmasına karşı çeşitli kampanyalar yürütülüyor. Yerine göre adaletin icrası, haksızlıkların önüne geçilmesi için idam cezası da bir cezalandırma yöntemi olabilir. Fakat dikta rejimlerinin siyasi muhaliflerini ortadan kaldırmak amacıyla planladıkları siyasi cinayetlere yargı kılıfını geçirmek amacıyla verilen idam hükümleri ve bu hükümlerin infazı cezalandırma değil siyasi boyutlu savaş yöntemidir. Normal şartlarda hukukun icrası için idamın cezalandırma yöntemi olarak kullanılmasına karşı tavır koyan uluslararası güçlerin ve onların uzantılarının siyasi amaçlı cezalandırmalar ve infazlar karşısında dillerini yutmaları ise iki yüzlülüklerini ve sahtekârlıklarını ortaya koymaktadır.


