Varlığımızın, varlığına muhtaç olduğu, Allah (c.c.) yaratıcılığındaki muhteşem kudreti, güzelliği, ihtişamı kabul eden, takdir eden insanoğlu, O’nun kanun koyma ve yönetme hakkını görmezden gelerek aynı teslimiyeti gösteremiyor. Bunu yaparken de, “çağdaşlık”, “ilericilik” gibi sloganların arkasına sığınarak geniş kitleleri bir çekim merkezi olarak kendilerine çekerler. Onlar için tek doğru, bilim ve teknolojik araştırmalardır. Bu vesile ile her fırsatta akılcılık ve bu doğrultudaki bilimsel veriler hayatlarını yönlendirmede tek referans olmuştur. Allah’tan gelen vahye karşı, bilimi ve teknolojiyi ön plana çıkararak, Allah’ın yöneticilik hakkına savaş açanlar, dünyanın en büyük gemisi olan “Titanik” gemisi için, “ Bunu Allah bile batıramaz!” diyecek derecede kudurmuşlar. Fakat daha ilk seferinde Allah (c.c.), o gemiyi yumuşak bir madde olan suyun, değişik bir versiyonu olan buzdağı ile batırmıştır. Bundan sonra amentüleri bilim yazacak diyen aynı zihniyet, hayat tarzlarında, yaratıcılığını kabul ettikleri Allah’ın kanunlarını değil, kendi koydukları, çıkardıkları kanunları hayatlarına demokrasi adı altında uyguladıkları gibi, dini de yaşam tarzlarına, yönetim sistemlerine karıştırmayarak laikliği olmazsa olmaz bir madde olarak kanunlarının en başına yazmışlardır. Oysa yoktan var eden, yarattıklarına mükemmel bir düzen veren Rabbimiz Allah (c.c.) en güzel hayat formülü olan Kur’an’ın en başında kendisine uyanlar için bir rehber olduğunu, bu kitapta şek ve şüphenin bulunmadığını bizlere bildirmiştir. O kitap bugünkü gibi gözlem ve deneylere dayanan, deneme yanılma metodu ile yazılmış bir “fizik”, bir ”astronomi” veya durmadan içeriği değişen “dengeli beslenme ve diyet” kitabı değildir. O mükemmel şekilde yaratan ve yine aynı şekilde mükemmel olarak yöneten rabbimizden gelen bir hayat kitabıdır. Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de bu hususta insanları uyararak “ Dikkat edin, yaratmada Allah’ın, emir(hüküm koyma, yönetme)’de Allah’ındır” (Araf,7/54) buyurarak yönetme hakkının kendisinde olduğunu inanan insanlara beyan etmiştir. Aynı zamanda Nahl suresinde “İki ilah edinmeyin, O, ancak tek ilahtır. Öyleyse benden korkun, buyurmuştur. Göklerde ve yerdeki her şey O’nun dur. Her zaman otorite (hâkimiyet, yaşam tarzı) O’na aittir. O halde Allah’tan başkasından mı çekiniyorsunuz?”(Nahl,16/51-52) buyurarak, İlah olarak Allah’ı kabul ettiğini söyleyen kişilere, camide başka ilah, sokakta başka ilah; çarşıda başka ilah, mecliste başka ilahın kurallarına göre değil, sadece ve sadece her yerde tek ilah olan Allah’ı ve O’nun kanunlarını tanımalarını emretmektedir. Namazda ve oruçta ilahlığı Allah’a verenlerin, miras hukukunda, alışveriş muamelelerinde, ceza hukukunda, evlenme, boşanma gibi hususlarda da tek ilah olarak Allah’ı kabul etmesini bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de: “ And olsun ki biz her kavme yalnız Allah’a itaat edin, tağuta (Allah’ın emirlerine mukabil hüküm koyanlara) kulluktan kaçının diye tebligat yapması için bir peygamber gönderdik” (Nahl,16/36) diyerek tağutun reddedilmesi gerektiğini bir iman ilkesi olarak bizlere haber vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti “demokratik” ve “laik” bir devlettir. İslam devleti değil, halkı Müslüman olan bir devlettir. Onu Almanya, Fransa gibi diğer devletlerden ayıran tek özellik vatandaşlarında Müslüman kitlelerin daha fazla olmasıdır. 7 Haziran seçimlerinde, Türkiye de halk yeni ilahlarını, kanun koyucularını seçecektir. Kendilerine vekil tayin ettikleri milletvekilleri vasıtası ile kanun koyacak, insanların kendi arzularına uygun yaşamalarını temin etmek için Allah’ın kanunlarına mukabil de olsa hükmetmeleri için onlara yetki vereceklerdir. Böyle bir durum asla bir Müslüman için geçerli değildir. Teorikte, Kur’an’a inandığını söyleyenler pratikte O’nu reddedeceklerdir. Bu yüzden bir Müslüman’ın oy kullanarak herhangi bir partiye oy vermesi, herhangi bir kimseyi yönetme ve kanun koyma hususunda vekil kılması asla caiz değildir. Böyle hareket etmek imanı ortadan kaldırabilecek eylemdir.
Bir kısım Müslümanlar, bütün bu söylediklerimizi kabul ederler. Zaten etmezlerse Müslüman olamazlar. Oy atarlar. Fakat attıkları oy ile demokrasiyi ve partiyi vesile kılarak küfür kanunlarını değiştirmeyi veya yumuşatmayı hedeflerler. Onlar için asıl amaç Kur’an ve Sünnete dayalı bir hayat nizamıdır. Fakat bunu getirmenin yolu da bugünkü şartlarda ancak gerçek demokrasiyi elde etmek ile mümkündür, derler. Demokrasi ve parti onlar için geçici bir basamaktır. Böyle bir düşünce asla İslâm’la bağdaşmaz. Doğru değildir. Hedef açısından doğru olmakla birlikte, metod açısından Allah’ın (c.c.) izin vermediği bir yoldur. İslam hem amaçtır, hem metoddur. Hedefler İslami olduğu gibi vasıtalar da İslami olmalıdır. Allah’ın izin vermediği bir yolla O’nun rızasına ulaşamayız. Âlimler Allah’a kulluğu, ibadeti tarif ederken “Allah’ın emirlerini, O’nun emrettiği gibi yapmaktır” şeklinde tarif ederler. O’nun emirlerini emretmediği şekilde yapmak asla caiz değildir. Zalimlerle parti ile mücadele etmek, Müslümanların kucağına sonradan bırakılmış babası belli olmayan bir bebektir. Kur’an’dan ve Sünnetten çıkmış bir metod değildir, asla delili de yoktur. Allah (c.c.) Kur’an’da “Bilmediğinin ardına düşme, zira kulak, göz ve kalb bunları hepsi de yaptıklarından sorguya çekilecektir”(İsra,17/36) buyurmuştur. Müslüman delili olmayan bir hareketin içine herkes yapıyor diye giremez. Çoğunluklara uymak ölçü değildir. Bilakis Kur’an’da “Siz insanların çoğuna uyarsanız, sizi imandan sonra küfre götürürler” diyerek çoğunluğa uyma hususunda uyarı vardır. Geçmiş dönemlerde “Kafirin silahı ile silahlan” uydurma sözünü peygamberimizden hadis diye Müslümanlara partinin cevazlığına delildir diye yutturmaya çalışmışlardır. Böyle bir sözü bırakın sahih hadis kitaplarını, uydurma hadis kitaplarında ve hatta mecmualarda bile bulamadığımızı kendilerine bildirmiştik. Yine aynı mantıkla parti hareketine delil olarak şu söz söylendi: “-Her peygamberin zamanında meşhur olan bir husus vardır. O peygamberler kendi zamanlardaki bu konuları ölçü alarak mücadele etti. İsa (a.s.) zamanında tıp ilmi, Musa (a.s.) zamanında sihir, Peygamberimiz zamanında edebiyat, şiir, belagat, günümüzde de politika ve parti var. Bizlerde parti yoluyla mücadele edeceğiz dediler. Aslında doğru cevap kendi getirdikleri delillerin içinde idi. Musa (a.s.) sihirbazların sihrine karşı, sihirle karşılık vermedi. Sihir en büyük günahlardandır ve hatta şirktir. Musa(a.s) sihre karşı Allah’tan gelen vahiyle cevap verdi. Bu durum Kur’an’da “Biz de Musa’ya vahyettik, sen de asanı at” ayetleri ile bildirilmiştir. Musa(a.s.)’ın asası ile yaptığı ejderha sihir olsaydı, sihirbazların sihir ile yaptıkları yılanlarını yutunca sihirbazlar “Biz yenildik, Musa bizi yendi. Bu bizden daha büyük sihirbaz” derlerdi ve geri çekilirlerdi. Ama dikkat edersek, sihirbazlar böyle demediği gibi, birde Firavunun ölüm tehditlerine rağmen korkmadan iman ediyorlar. Çünkü karşılarındakinin Allah’tan gelen bir vahiy olduğunu anlıyorlar. Günümüzde de yapılması gereken küfrün politik manevralarına politika ile karşılık vermek değil, Allah’tan gelen vahiyle. Rasulunden gelen Sünnetle mücadele vermektir. Eğer biz böyle yaparsak karşımızdaki muhaliflerimiz de kaypak, takıyyeci, üstü kapalı konuşan, olduğundan başka gözüken Müslüman sıfatlı kimseler yerine, vahyin elbisesini kuşanmış, vakarlı, dürüst, ölümden korkmayan gerçek Müslümanları görürde belki imana gelirler. Sinekkaydı traşlı, papyonlu, kravatlı, smokinli, olduğundan başka gözüken, kaçamak cevaplar veren, ikiyüzlü, inancına muhalif olsa da her türlü haramı işleyen ve hatta şirk sözlerini ve amellerini yapan insan ne kadar İslami olabilir? Allah (c.c.) Kur’an’ın neresinde bunlara izin vermiştir? İslam fıkhının neresinde böyle hareketlere izin vardır?
Yine bazı Müslümanlar bütün bu yanlışlıkları kabul etmekle birlikte sonuçlara bakarlar. Şöyle derler: “Her ne kadar partiler, gayr-i İslami olsa da, biz bunları kabul etmesek de yaptıkları işler bakımından biz Müslümanlara çok fayda sağlarlar. Birçok sorunumuz bunlar sayesinde çözülüyor. Çok mesafeler kat ettik, çok adımlar attık. İşte bu sebepten bizlere birçok faydalar sağladıkları, önümüzü açtıkları için onları desteklemeliyiz!” İşte yine yorumlara ve zanna dayanan, fakat İslami olmayan yorumlar. Aynı görüş, aynı düşünce, Allah Rasulu (s.a.s.)’ de neredeyse etkiliyordu. Fakat Allah (c.c.) uyarısına maruz kaldı da hemen vazgeçti. Olayı ilgili ayetlerle naklederek açıklayalım: “Neredeyse onlar sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni bile fitneye düşürecek ve o takdirde seni samimi bir dost edineceklerdi. Eğer sana sebat vermemiş olsaydık, az da olsa, onlara neredeyse meyledecektin.” (İsra,17/73-74)
Bedrettin Çetinel, “Esbab-ı Nuzül” isimli eserinde, İmam Suyuti’den naklen bu ayeti kerimelerin sebebi nuzülü hakkında şu rivayetleri yapar:
Ümeyye ibn Halef, Ebu Cehl ibn Hişâm ve Kureyş’ten diğer bazıları Rasûlullah (s.a.s.) gelerek: “Ey Muhammed, gel, bizim tanrılarımızı bir kerecik mesh ediver ki biz de seninle birlikte senin dinine girelim.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.), kavminin İslâm’a girmelerini çok istiyordu. Onların İslâmına sebep olacağı için, neredeyse bu isteklerine meyletmek üzereydi ki Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi. Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebinde rivayet edilenlerin en sahihi bu olup isnadı ceyyiddir ve bunu destekleyen başka rivayetler de vardır.
Ayet-i kerimelerin iniş sebeplerine bakarsak müşriklerin istemiş oldukları tavizler ve Rasulullah’ında onları İslam’a kazanmak ve daha rahat bir tebliğ ortamı oluşturmak için içinden bir an için (acaba?) diye geçirmesi ve ilahi uyarıya muhatab olması görülüyor. Günümüzde de aynı durumlara benzer durumlar her zaman olacaktır, daha rahat tebliğ imkânı, sıkıntısız İslam’ı yaşama arzusu, Allah (c.c.) için daha fazla hizmet düşüncesi ile müşriklerin demokratik seçimlerine ve tekliflerine, onların batıl seçim sistemlerine iştirak ederek putlar arası ehven-i şer tercihi yapmak asla caiz olamaz. Bu konuyu daha iyi anlamak için tefsir kısmına girelim.“Yüce Allah’ın peygamberini etkisinden kurtardığı bu girişimler, her zaman iktidar sahiplerinin dava adamlarını, yoldan çıkarmak için başvuracağı girişimlerdir. Az da olsa onları davanın doğru yolundan ve sağlam metodundan saptırma girişimleri sürekli söz konusudur. Dava sahiplerini yoldan saptırma uğruna ufak bir taviz için büyük servetleri feda ederler. Bazı dava sahipleri bu tekliflere kanabilirler. Zira bunun çok basit bir ödün olduğunu görürler. Yani iktidar sahipleri dava adamlarının davalarını bütünü ile bırakmasını istemezler. Tüm istedikleri, ufak tefek birtakım değişikliklerdir. Hâlbuki yolun başında ufak bir ödün, küçük bir sapma yolun sonuna varıncaya kadar köklü, büyük bir sapmaya yol açar. Küçük de olsa davanın bir parçasından vazgeçmeyi, basit de olsa davanın bir tarafını gözden çıkarmayı kabul edebilen bir dava adamı daha önce vermiş olduğu bu ödünü durdurma imkânını kaçırmış olur.
İktidar sahipleri, dava sahiplerine, dava erlerine yavaş yavaş sokulurlar. Dava erleri herhangi bir noktada ufak bir taviz verdiklerinde saygınlıklarını ve sağlamlıklarını yitirirler. Artık iktidar sahipleri pazarlığın sürmesi ve fiyatın arttırılmasıyla davanın tamamını teslim alabileceklerini öğrenmiş olurlar!”1
Bu ayet-i kerimenin tefsiri ile ilgili Üstad Mevdudi’de, şu açıklamayı yapar:
“Hiç kimse, hatta Allah’ın Rasûlü bile, Allah’tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz.”
Peygamberi bile kandırabilecek derecede etkili olan şeytan ve uşakları her devirde olacaktır. Müslümana düşen asla İslami delillerin dışına çıkmamaya, Allah’ın Kur’an ile uyarıcılığına dikkat etmeye azami riayet ederek batıla düşmemektir. Bugün insan psikolojisini inceleyen bilim adamları elde ettikleri verilerle toplumları istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Madde planında ön planda olan Amerika ve İsrail bu konuda da uzmandır. Müslüman ancak vahyin kontrolü altında olursa bu tuzaklardan etkilenmez
Günümüzde gerek referandumu, gerekse parti planında İslam’ın tesisi için demokratik mücadeleyi meşru gören kanaat önderleri olduğu gibi küfrün ve batılın tuzaklarına aldanmayan hocalarımız da mevcuttur ve bunlar hakkı seslerinin yettiği kadar haykırmaktadırlar. Bunlardan biri olan ve yıllardır birçok hocanın sustuğu en hassas konularda bile hakkı söylemekten çekinmeyen, Hüsnü Aktaş hocamız yayınladığı Misak Dergisinde 2010 yılındaki referandum ile ilgili yazarken bu konuya temas ederek şu tesbitleri yapmıştır:
“Anayasa değişikliği referandumu, Türkiye’de siyasi tansiyonun yükselmesine sebep olduğu gibi, kendilerini Radikal İslamcı olarak nitelendiren kimselerin bunalıma düşmelerine de sebep oldu. Referandum’da evet oyu kullanmanın itikadi açıdan ne anlama geldiğine karar veremeyen radikal müslümanlar,” Kemalist oligarşi’yi zaafa uğratmak ve hareket alanımızı genişletmek için evet demeliyiz “ gibi, keyfi yorumlarını piyasaya sürdüler.”
“28 Şubat sürecinde, liberal aydınların etkisinde kalan ve onların -özgür insan- yorumlarını savunmaya başlayan İslamcılar, geçmişi sorgulama adına liberalleri taklit etmeye başlamışlardır.”
“Geçtiğimiz ay yapılan referandumun galibi muhafazakâr veya radikal İslamcılar değil, liberal ideoloji’yi savunan çevrelerdir. Bu noktada -Efendim bu referandum Kemalist Oligarşiyi zaafa uğratmıştır- iddiasını gündeme getirmek mümkündür. Ancak yeni bir küresel-liberal egemenlik anlayışının hızla yayıldığını da unutmamak gerekir. Liberal sistem, ne islam’ın öngördüğünü ne de Müslümanların arzu ettikleri bir sistem değildir. O da modern cahiliyye’nin ve tağuti siyaset anlayışının türevlerinden birisidir”2
Hangi parti gelirse gelsin, sonunda kazanan demokrasi olacaktır. Bu yüzden demokratlar oy kullanma oranına çok dikkat ederler. “Hangi partiye oy atarsan at, ama mutlaka at” sloganı cahili ideolojiyi savunan kimselerin ağzında sakızdır. Bu yüzden insanları zorla sandık başına çekmeye çalışırlar ve para cezası ile insanları korkuturlar. Oy atmayan insan, seçimlerden fayda bulmayan, sistemi ve Kemalist ideolojiyi reddetmiş insanlardır. Bugün hangi partiye oy atarsan at, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarının devamını istemek zorundasın çünkü ana referansı demokrasi olan bu günkü yönetim, teorikte fikir özgürlüğünü savunduğu halde pratikte insanları zorla yaratılmış bir insanın ilke ve öğretilerine teslim olmaya zorlamaktadır. Hatta sözde dini bir kuruluş olan ve sadece Allah’tan gelen emirleri ön plana alması gereken Diyanet İşleri Başkanlığı bile bu konuya dâhildir. Ben bir Müslüman olarak, bütün yaratılmışların koyduğu kanunları, ilkeleri ve öğretileri kabul etmiyorum ve reddediyorum.
Bazı Müslümanlar ise mevcut iktidarı Peygamberimize ve Müslümanlara yardım eden “Ebu Talib” olarak görürler ve oy atarlar. Fakat asr-ı saadet Müslümanları hiçbir zaman Ebu Talib’i iktidar yapmaya çalışmadılar. Biz Müslümanlar olarak, bizim inancımızdan taviz istemeyen, dinimize müdahale etmeyen her kimseden duruma göre yardım alabiliriz, faydalanabiliriz. Fakat onları iktidara taşımak için mahiyeti şirk ve haram içeren hiçbir harekete giremeyiz.
Oy atmayı kafalarına koyan ve oy atmak için İslam’dan kendilerine delil arayanlar “ehveni şer” anlayışı ile kendilerine açık kapı bulduklarını düşünürler. Şunu bilelim ki “ehveni şer” konusu ile ilgili detaylar fıkıh kitaplarında mevcuttur. Diyelim ki bu konuda ve yukarıdan aşağıya iddia edilen bütün konularda oy atma ve parti ile hareket meşru olsa bile Müslüman’ın asıl yapması gereken “ İslam fıkhına uygun” bir cemaat oluşturmak ve bu yol ile mücadele vermektir. Müslümanların bir araya gelerek oluşturdukları topluluklar binlerce ve hatta milyonlarca da olsa İslam’ın tarif ettiği nitelikleri yoksa “cemaat” değildir. En başta Hz. Ali’nin dediği gibi “Cemaat hakka muâfık olandır, velev ki bir kişi bile olsa” tespitini iyi düşünmeliyiz. Parti hareketi gerçek İslami Hareketi öldürdüğü, en azından zayıflattığı için önüne set çekilmesi gereken bir harekettir. Elmalı Muhammed Hamdi Yazır’ın, Al-i İmran suresi, yüz ikinci ayetin tefsirinde belirttiği üzere: “İmandan sonra gelen en kuvvetli farz bir cemaat ve imamet oluşturmaktır” sözü iyi tefekkür edilmelidir. Kur’an’ın birçok yerinde emredilen cemaat ve İslami Hareket fıkhı Müslümanların parti ile uğraşmasından dolayı yerine getirilememektedir. Biz Müslümanlar gayr-i İslami metotlarla değil, vahyin mücadele metotlarıyla hareket etmeliyiz ki Allah’ta bize yardım etsin ve zafere ulaştırsın. Zalimlere eğilim gösteren, onların gösterdiği çizgilerde mücadele eden kimselere Allah (c.c.) yardım etmez. Bu hususta bir ayeti kerimede: “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş de dokunur. Sizin Allah’tan başka bir veliniz yoktur. Sonra yardım da görmezsiniz” (Hud,11/113) buyrulmuştur. Zafer ancak Allah’ın yardımı iledir. Nasr suresinde “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman” buyrulmuştur. Dikkat edersek, önce Allah’ın yardımı, sonra fetih zikredilmiştir. Allah’ın yardımı da ancak zalimlere meyletmeyen, hak ve adalet üzere hareket eden topluluklara nasip olur. Bu da ancak İslam fıkhına göre şekil almış, tağutu teorikte ve pratikte reddetmiş cemaat hareketlerine mahsustur.
Sonuç olarak Türkiye’de şimdiye kadar yapılan seçimlerde Müslüman’ım diyerek oy atanlar olduğu gibi, mevcut tağuti rejimi reddedip, seçime katılmayan ve oy atmayarak diğerleriyle ihtilaf halinde olan Müslümanlar da vardır. Oy atanlar, oy atma ve seçimlere katılma hususunda ittifak etmiş gibi gözükseler de, sebepler ve amaçlar hususunda birbirlerine ihtilaf halindedirler. Bazıları sadece ekonomiyi ve rahat yaşam standartlarını yakalamak için oy verirken, bir kısmı kanunları yavaş yavaş İslamileştirmeyi hedeflemiştir. Bir kısmı da mevcut düzeni ıslah etmeyi değil, yönetimin Müslümanlara karşı en az zararlı olanını, yani “ehveni şer” olanı, kötü olanın, iyisini tercih etmeyi ön plana çıkarmıştır. Bir kısmı da gerçek İslami Hareketin önünü açmak için, gerekli ortamı sağlamak için oy atmayı caiz görürler. Bütün bu ihtilafın sebebi Müslümanların gerçek mücadele metodu nedir? Allah (c.c.) emirleri ve Rasulunun bu husustaki sünnetinin detayları nelerdir? Sorusunu araştırmadan, ilimsiz bir amel ile hareket etmeleridir. Bize düşen ilmihalimiz ile ilgili bilgileri araştırıp, İslam’a aykırı olan ve delili olmayan bütün hareketlerden uzak durmak ve asıl gerekeni bir an önce yapmaktır. Haksızlıkta zirve olmaktansa, Hak’ta zerre olmak tercihimizdir.
Dipnot
1- Fi Zilalil Kur’an, Seyyid Kutub. İsra,73-74
2- Misak Dergisi, Ekim 2010 sayı, 239.


