-Maide Suresi, 50. Ayet Işığında-
“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide, 5/50)
Hâkimiyet, yani egemenlik kanun koyma yetkisi ile çok yakından alakalıdır. Herhangi bir ülke veya bölgeye yâda elinin altında kendisinin hâkim olduğunu bildiği, evde baba, iş yerinde patron, kamuda amir vb, yerlere hâkim olan güç, hâkimi olduğu yerlerin hayat ve yaşam biçimini belirler. Bu kabul edilen hayat ve yaşam biçimi yasa olarak kabul edilir.
İslam’ın hâkim olmadığı toplumlarda ki buna cahili toplumlar denir, hâkimiyet kayıtsız şartsız millete ait olduğundan kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları ya bir diktatör, ya da halkın temsilcileri sayılan parlamenterler belirler.
İslam’da, kanun koyma yetkisi sadece Allah’a aittir. Allah’a ait olan yasa koyma yetkisini ne tümüyle nede kısmen, hiçbir yaratılmışa, meclislere, parlamentolara, meliklere, yâda krallara asla devredilmez. Müslümanlar bu konuda tam bir ittifak halindedir. Yasa koyma yetkisinin, yalnızca Allah’a ait olduğu hususunda icmaa etmişlerdir.
Bu mesele, Kur’an-ı Kerim’de çok açık bir şekilde ifade edilmektedir:
“Hüküm, ancak Allah’ındır.” (Yusuf, 12/40) (Enam, 6/57)
“Sana da kendinden önce inen kitapları tasdik eden bu Kur’an’ı indirdik. Buna göre, onların arasında hükmedeceğin zaman Allah’ın indirdiği ayetlere göre hüküm ver. Sana gelen gerçekten saparak onların keyfi arzularına uyma.” (Maide, 5/48)
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların heva ve heveslerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmandan seni saptırmalarından sakın” (Maide, 5/49)
Bu gerçeği böyle dile getiren Kur’an-ı Kerim, bu hakikate muhalefet edenleri, Allah’ın yasasıyla yönetmeyenleri tehdit etmiş ve onlara:
“Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenleri kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların ta kendileri” olduklarını, (Maide, 5/44-47) beyan etmiştir.
İslam dışı sistemlerin cahiliyye olarak tanımlanması, onların hayat sistemlerini, yaşam biçimlerini, sosyal, ictimai ve hukuki yasalarını Kur’an’ın ayetlerine göre şekillendirmeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Kısaca vahye tabi olarak yaşanan sisteme İslami hayat denirken, vahyi kabul etmeyerek yâda kabul etmekle beraber bunu uygulamayan sistemlere cahiliyye denir. Yoksa onların cahiliyye olarak isimlenmesi, okuma yazma bilmediklerinden teknoloji ve bilmeden uzak oluşlarından dolayı değildir. Sadece ve yegâne sebebi vahye tabi olmayışlarındandır. Bir toplum eğer ki hayatını, kendisinden başka ilah olmayan yegâne yaratıcı ve kanun koyucu olan Allah’a, onun hüküm ve yasasına dayandırmıyorsa, bilgi ve teknolojide ne kadar ileri seviyede olursa olsun o cahiliyenin ta kendisidir.
İşte bu bağlamda karşımıza, Maide Suresi 50 ayet-i kerimesi çıkmaktadır:
“Yoksa onlar cahiliyye hükmünü mü istiyorlar. Kesin olarak bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?”
Değerli müfessirlerimizden, İbn Kesir (rh.a.) bu ayeti şu şekilde tefsir etmektedir:
“Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heves ve arzulara meyilden alıkoyan Allah’ın hükmünün dışına çıkanları Hak Teâlâ reddediyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah’ın şeriatına dayanmayan cahiliyyet hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor.
Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Örneğin Tatarların, Cengizhan diye bilinen krallarından alınma krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar yahudi, hıristiyan ve İslam dinine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinde birçoğu, Cengizhan’ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah’ın kitabından, Rasulullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlardı. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah’tan başkasının hükmüne müracaat edilemez.”
İbn Kesir (rh.a.), şöyle devam ediyor:
Bunun için Allah Teâlâ onlar, Allah’ın hükmünden vaz geçip cahiliyyenin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar? Buyuruyor. Hâlbuki Allah’ın şeriatından daha adaletli hüküm verecek kim vardır? Allah’ın şeriatına inanıp yakin ve bilgi sahibi olanlar; Allah’ın hüküm verenlerin en iyisi olduğunu, mahlûkatına karşı, annenin çocuğuna olan merhametinden daha merhametli davrandığını bilirler. Zira Allah Teâlâ; herşeyi bilendir, her şeye kadir olandır, her şey de adil olandır.”
İbn Ebu Hatim der ki:
Bana babam, Ebu Ubeyde en-Naci’den nakletti ki; O, Hz Hasan’ın şöyle dediğini duydum demiştir: Allah’ın hükmünden başka bir hükümle hükmedenin hükmü, cahiliyyet hükmüdür.
Seyyid Kutup (rh.a.) ise, “Fi Zilal’il-Kur’an” isimli eserinde bu meseleyi bize şöyle anlatır:
Bu konu İslam idare nizamının, İslam akidesinin en önemli meselelerinden birine temas etmektedir. Bu idare, şeriat ve hüküm meselesidir. Bunların ötesinde de uluhuyyet, tevhid ve iman meselesidir. Mesele şu suale verilecek cevapla özetlenebilir.
Şeriat, idare ve hüküm; Allah’ın misakını, akidlerini ve ölçülerini muhafaza eden semavi din erbabına, bunları bildiren ilahi kitaplara ve onlardan idareyi, onların hidayeti üzere yürüten idarecilere göre mi olmalı? yoksa bütün bunlar, değişen arzulara, ilahi şeriatın sabit aslına irca edilemeyen maslahatlara ve nesillerin, üzerinde anlaştıkları örf ve adetlere göre mi olmalıdır? Başka bir ifadeyle: Yeryüzünde ve insan hayatında, uluhuyyet ve rububiyyet Allaha mı ait olmalı? Yoksa bunların hepsi veya bir kısmı, insanlar için Allah’ın izin vermediği kanunlar koyan yaratıklardan birine mi? meclis ve parlamentolara mı ait olmalıdır?
Yüce Allah buyuruyor ki:
“O Allah’tır O’ndan başka ilah yoktur.” Yani Allah’tan başka bir yaratıcı, bir rızık verici, başka bir kanun ve yasa yapıcı hiçbir meclis hiçbir mercii asla söz konusu olamaz. Kanun koymak ve yasa yapmak, nasıl ki tek yaratıcı Allah’tır, nasıl ki kâinatı eviren ve çeviren yalnızca O’dur, insanı yaşatan ve öldüren yegâne güç Allah’tır, güneşi doğudan getirip batıdan batıran, geceyi ve gündüzü, mevsimleri var eden nasıl ki Allah ise, kanun ve yasa yapmak da, yalnızca Allah’a aittir. İşte bu Allah’ın tevhid edilmesi, birlenmesi, uluhuyyetin ve rububuyyetin yalnızca Allah’a has kılınmasıdır.
Bu meselede asla müsamaha yoktur. Küçük bir nokta dahi olsa, bu meselenin hiçbir noktasında fedakârlık edilemez.
Mesele iman ve küfür meselesidir. Şeriat ve hevesler meselesidir… Bu meselede ne bir orta yol bulunabilir, ne de sulh ve mütareke imkânı olabilir. Mü’minler, ancak Allah’ın indirdikleriyle hükmeden, insanlardır. Allah’ın indirdiklerinin hiç bir harfini değiştirmedikleri gibi hiçbir noktasını da eksiltmezler. Kâfirler, zalimler, fasıklar ise Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerdir. İdareciler ya Allah’ın şeriatına tam bir bağlılık göstererek iman çerçevesinin içine girerler veya Allah’ın izin vermediği başka kanun ve yasalara bağlanarak kâfir, zalim ve fasık olurlar. Bu iki halin dışında bir üçüncü yol asla yoktur.
Bu mesele, Müslüman’ın vicdanınında kesin ve açık bir şekilde yer etmelidir. Kendi zamanında, insanlara onun tatbiki hususunda tereddüde düşmemelidir. Bu hakikatin içeriğine, dost ve düşman, herkes icra edilen bu tatbikatın neticesine teslim olmalıdır.
Bu açıklamalardan sonra, eğer ki meseleyi güncelleştirecek olursak, acaba bu gün içinde yaşadığımız TC’nin durum nasıldır? Türkiye’de yaşayan halkı idare edenler, insanları Allah’ın kitabı Kur’an ile mi yönetiyor? yoksa kendi heva ve heveslerinden kaynaklanan, mecliste bulunan milletvekillerinin yani insanların yaptıkları kanunlarla mı yönetiyor? Ya da şöyle soralım: uluhuyyet ve rububiyyet yalnızca Allah’a mı ait? Yoksa insanlara mı? Bu sorunun cevabını bize TC anayasasının 6. maddesi şöyle verir: “Hâkimiyet kayıtsız şartsız millete aittir.” Yine anayasanın 7.maddesine göre: Yasa koyma yetkisi, Türk milleti adına, büyük millet meclisine aittir. Bu yetki asla devredilemez.”
Görüldüğü üzere Türkiye’de kanun koyma, yasa koyma yetkisi kesinlikle insanlara aittir. Türkiye anayasasına göre Allah’ın ayetleri Allah’ın kanun ve yasaları asla söz konusu değildir. Yani uluhuyyet ve rububiyyet kesinlikle insanlara aittir.
Oysa Kur’an- Kerim’de, üç ayette Allah, hüküm ve hâkimiyetin, yalnızca kendisine ait olduğunu bize haber vermiştir. (Yusuf, 12/40-67) (Enam, 6/57)
Yine Rabbimiz, Maide suresinin 48 ve 49. Ayetlerinde: Aralarında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet onların heva ve heveslerine uyma diye buyurmuştur. Yine aynı surenin 50. ayetinde: Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel kim hüküm verebilir? demiş ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenleri, kafirler, zalimler, fasıklar olarak (Maide, 5/44- 47) takdim etmişti.
Mesele bu kadar açık ve net iken, Kur’an- Kerim, meseleyi bu kadar anlaşılır bir şekilde ortaya koyarken, Müslüman’ım diyenler nasıl olurda, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenlere, itaat eder, onlardan birini seçmek için sandık başına giderde oy verir.
İbn Kesir (rh.a.), Tatar hükümdarı Cengizhan’ın yaptığı kanunlarla hükmedenler için, kafirdir ve öldürülmeleri vaciptir, derken ki Cengizhan’ın yapmış olduğu yasaların içerisinde, İslam’ın, hükümlerinden de yasalar vardı ki o karma bir anayasa yapmıştı. Bu hükmü verirken, bugünkü yasalar içerisinde bir tek ayet, İslam’ın bir tek hükmü olmadığı gibi teklif dahi edilmesi mümkün olmayan bu yasalarla hükmedenlerin ve onlara oy verenlerin durumu nedir acaba? Ey Müslümanlar nasıl oluyor da bunu anlamıyor veya anlamaya yanaşmıyorsunuz.
Peygamberlere dahi Allah, kendi hükmünün dışında hiç bir hükümle hükmetme izni vermemişken, kendi heva ve heveslerine uymayı onlara yasaklamışken, ey ben Müslüman’ım diyenler, peygamberlere iman ettiklerini ileri sürenler, siz bunları nerden uyduruyorsunuz?
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey Davud biz sana yeryüzünde iktidar verdik. O halde insanlar arasında hüküm verdiğinde hak ile hüküm ver. Heva ve hevese sakın uyma. Yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Şüphesiz Allah yolundan sapanlar için hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır.” (Sad, 38/26)
Yine Efendimize (s.a.s.)’e hitaben:
Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve üzerlerine şahid olarak bu Kur’an-ı hak ile indirdik. O halde aralarında hükmettiğin zaman Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet. Sana hak gelmişken onu bırakıp sakın onların heva ve heveslerine uyma.” (Maide, 5/48) diye buyurmak suretiyle Peygamberler bile ancak Allah’ın hükmüyle hükmet zorunda bırakılmıştır.
Allah Teâlâ bu konuda kesinlikle müsamaha göstermemiş, kullarından ancak buna teslim olmalarını emretmiştir. Allah Teâlâ, vahye tabi olmayı emretmiş, heva ve hevese uymayı yasaklamıştır. Heva ve hevese uymayı sapıklık, ahirette azaba uğramayı gerektiren bir amel olduğunu haber vermiş, biz kullarını bundan sakındırmıştır.
“Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü?” (Furkan, 25/ 43)
Hak kendisine ulaştığı halde, Allah’ın hükmü kendilerine ulaştığı halde, ona teslim olmayanlar, Allah’ın hükmüne rağmen yasa koyanlar, kendi heva ve heveslerini ilah edinenlerdir. İslam buna şirk demiştir. Yani ortaklık. Sonradan yaratılan, her şeyde muhtaç ve aciz olan insanın, her şeyden münezzeh olan ve yaptığı her şeyi mükemmel olan Allah ile birlikte O ‘nun bir sıfatı olan el-HAKEM ve el HAKİM sıfatına ortak olması nasıl mümkün olabilir. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de iki yerde: “Allah kendisine şirk koşulmasını asla affetmez. Onun dışındaki günahları ise dilediği için bağışlar.(Nisa, 4/ 48 ve 116) buyurmuştur.
Allah’ın haram kıldığı zina gibi, günahı genelevi açmak, suretiyle serbest bırakan, anayasalarında zinanın suç olmadığını belirten, faiz gibi bir haramı meşrulaştırıp, bütün ekonomilerini buna göre dizayn eden, içkiyi tekel adı altında üretip, tekel adı altında piyasaya süren ve milletin koşarak seçmeye gittiği belediyelerin satabilirsiniz diye ruhsat verdiği, kumarın her türlüsünün serbest olduğu, milli piyango, sayısal loto, at yarışları gibi kısaca Allah’ın haram kıldığı bütün fiilleri serbest kılan, sen İlah olarak bunları yasakladın, bende ilah olarak bunları serbest bırakıyorum dercesine bunları kanunlaştırıp, yasalaştıranlar ve birde bunların satışlarından, genelevinde satılan kadında dahil olmak üzere onlardan vergi alan bu sistemlere oy vermek ve bunun için sandığa gitmek nasıl olurda bir Müslüman için söz konusu olabilir. Yıllarca Karaköy genelevi patroniçesi Manukyan’ı vergi rekortmeni ilan etmediler mi? Ey Müslüman artık uyanmayacak mısın? Ey Müslüman Allah’ın hükmü ile hükmedilmesi için, Allah’ın haram kıldıklarının haram, helal kıldıklarının helal olduğu, Rabbani bir devlet için kıyama kalkmayacak mısın? Allah kullarını Kur’an’da kıyama çağırıyor. Bu çağrıya uyun ve ahiretinizi kurtarın.
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Fitne ortadan kalkıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Bakara, 2/193 ve Enfal, 8/39)
Bütün bu anlatılanlardan sonra, her dört, beş senede bir halkın önüne getirilen, demokrasi ve laiklik için, kemalizm için, sandık başına gidip oy verecek misin? Dikkat et seni Allah’ın kitabıyla aldatmasınlar. Şöyle diyenler karşına çıkabilir Allah’ın hükmünü inkâr etmeden, kabul ederek hükmetmeyenler kâfir olmazlar. İbn Abbas, bunu insanı dinden çıkaran küfür olarak açıklamıyor, böyle birisi ancak günahkâr olur diyenlerle karşılaşabilirsiniz. Bunlar gerçekten ya cahil bilmiyorlar yâda ehli kitap âlimleri gibi hakkı gizliyorlar. Onlarki az bir paha karşılığında ahiretlerini satanlardır. Vay, o bile bile hakkı gizleyenlerin haline, Allah onlar için acıklı bir azap hazırlamıştır.
İbn Abbas ve diğer ulemamızın, gündeme getirmiş olduğu, kâfir olmazlar, ancak fasık olurlar sözü, İslam devletinde hüküm tamamen Allah’a ait, Allah’tan başka kanun ve yasa yapıcı hiçbir merciinin olmadığı, helal ve haramların yalnızca Allah tarafından belirlendiği, bütün hukukun yalnızca İslam hukuku olduğu bir devlette olabilir. İşte böyle bir devlette idareci yâda kadı durumunda olan kişiler, bir meselede inkar etmemek şartıyla Allah’ın hükmünün dışında bir hüküm verirlerse İbn Abbas (r.a.)’ın dediği gibi kafir olmazlar. Ancak dediğimiz gibi bu ancak İslam devleti için geçerlidir.
Bu fetvayı alıp bugünkü, laik demokratik ve kemalist bir devlet için gündeme getirmek, Allah’ın hükmünün tamamen kaldırılıp, yerine İsviçre medeni hukukunu getiren ve Allah’ın bütün haramlarını helal sayan bir devlet için olduğunu söylemek, ihanetten başka bir şey değildir. Aynı zamanda başta İbn Abbas (r.a.) olmak üzere, değerli ulemamıza yapılan en büyük iftiradır ve bu iftirayı atanlar, muhakkak ki Allah’a bunun hesabını vereceklerdir.
Sözümüzü şöyle sonlandırmak istiyoruz: Allah’ın indirdiği hükümleri inkar etmeden hükmetmek, zalimlik ve fasıklıktır, kafirlik değildir diyenlere, şu ayeti hatırlatmak isteriz:
“Zulmedenlere meyletmeyin yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostunuz yoktur. Sonra size yardım da edilmez.” (Hud, 11/ 113)
İbn Abbas bu ayeti şöyle tefsir eder:
Zulmedenlere meyletmek, onlara kalben sevgi duymaktır. Eğer zulmedenlere meyledenlere ateş dokunuyorsa, zalimlerin durumu nedir? Yukarıdaki ayetlerde İbn Abbas (r.a.)’ın fetvasıyla hareket edenler, acaba bu ayette de İbn Abbas (r.a.)’ın fetvasıyla amel edecekler midir?


