22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / MİLLİ DİN ANLAYIŞI
MİLLİ DİN ANLAYIŞI

MİLLİ DİN ANLAYIŞI Faruk Köse

Allah katında din, İslam’dır. Allahu Teâlâ, insanlığın başlangıcından itibaren İslam’dan başka bir din göndermemiştir. “Üç semavi din” diye bir şey yoktur. Yani Allah, “Yahudilik” veya “Hristiyanlık” dinlerini göndermemiştir; ilk ve son din, hep İslam’dır. İslam dini zaman zaman insanlar eliyle tahrif edilince, Allahu Teâlâ yeni peygamberler ve kitaplar göndererek dini aslına döndürmüştür. İşte Yahudilik, Hz. Musa’ya inen İslam’ın tahrif edilmiş hali, Hristiyanlık ise Hz. İsa’ya inen İslam’ın tahrif edilmiş halidir. Bu nitelikleriyle, “semavi” veya “ilahi” vasfını haiz değillerdir. Son tahrifattan sonra İslam bir kez daha ve son şekliyle, Kur’an-ı Kerim’in rehberliğinde tekrar gönderilmiştir.
Özetle, Allah tek bir din göndermiştir: İslam... Artık tahrifat da olmayacak, tadilat da; zira Kur’an-ı Kerim ile İslam son halini almış, Rasûlullah ile de nihai örnekliğini bulmuştur.
Evet, İslam artık tahrif edilemeyecektir. Çünkü İslam’ın son kitabı Kur’an hükümleri korunmuş, başlangıçtan itibaren günümüze kadar yazılı olarak, bir belge mahiyetinde süregelmektedir. Kur’an metnini tümüyle yok etmeden İslam’ın tahrifatı mümkün değildir; Kur’an ise Allahu Teâlâ tarafından korunmaktadır. Rasûlullah ise, “yaşayan Kur’an” olarak örnekliğini kıyamete kadar sürdürecek ve İslam, artık yenilenmeyecek, yinelenmeyecektir; vardır ve varlığı daima sürecektir; kıyamete kadar...
Ne var ki, İslam’ı hüküm ve hudut olarak, kurallar bütünü olarak tahrif edemeyeceğini anlayan şer odakları, tahrifatın başka bir boyutunu keşfetmişiler ve bunu başarıyla tatbik etmişlerdir. Evet, Kur’an’ı tahrif edememişler, Kur’an’a âyet ekleyememişler, Kur’an’dan âyet silememişler, âyetlerin metinlerini ve lafızlarını değiştirememişlerdir. Ancak âyetlerin anlaşılmasının önüne engeller koymayı, insanları Kur’an’dan uzaklaştırmayı, Kur’an’ı hayata tatbik edilecek bir yaşam rehberi olarak değil de Mushaf’ına saygı duyulup baş köşede tutulan, ama hükümlerinden bîhaber olunduğu için yaşanmayan bir kutsal kitap haline getirmeyi başarmışlardır. Din olarak İslam’ın hükümlerini ve esaslarını değiştirememişler, bozamamışlar; ancak “din anlayışı”nı bozmayı da başarmışlardır. İslam’a dair ne kadar kavram varsa, kavram olarak silememişler, ancak kavramların içini boşaltmışlar, manalarının farklı algılanmasını, aslına uygun olmayacak biçimde anlaşılmasını sağlamayı başarmışlardır. Yani “din”i değil, “din anlayışı”nı, “din yaklaşımı”nı, “din algısı”nı değiştirmişlerdir.
İşte bunun bir göstergesi de, “milli din” anlayışıdır. Burada “milli” kavramının aslına bakmayın, algılandığı biçimiyle kullanıyorum; yani “milli din” ile, Müslüman olduğunu söyleyenlerin, kendilerini izafe ettikleri “yerel ve ırki-kültürel form”a göre yaşanan din tarzını kastediyorum. Evet, adı İslam olan, kâğıt üzerinde hükümleri aslına uygun olarak yazılı halde duran; ancak yaşanma aşamasında bambaşka bir form ile yaşanan ve fakat adı yine “İslam” olan bir dini yaşam biçimi... “Milli din”den kastım, bu.
Bu haliyle “milli din”, ülkeden ülkeye, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre değişik biçimlerde tezahür edebilir. Ben bu yazıda, yaşadığımız coğrafyada ve toplumda görülen “milli din anlayışı”na dair tanımlayıcı bir kesit sunmak istiyorum.
“RESMİ DİN”İN NİTELİKLERİ
T.C. Anayasası’nın 2. maddesi, Cumhuriyetin niteliklerini şöyle ifade eder:
“Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”
Anayasanın bu hükmünde geçtiği üzere devletin “Laik” olması demek, aslında “dinsiz” olmak demektir. Çünkü Laiklik’in iki temel esası vardır: Birisi “din hürriyeti”, diğeri ise “dinin devlet işlerine karışmaması.” Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrı olmasının anlamı ise şudur: Devlet için tüm dinler aynı düzeydedir ve hangi dinden olursa olsun, her vatandaşa aynı yasalar uygulanır. Din kurumlarıyla devlet kurumları ayrılmıştır, devlet yönetimi din kurallarından etkilenmemiştir. Din kuralları devletin idarî, siyasî, sosyal, ekonomik ve hukukî yapısında geçersizdir. Herkes dinini seçmekte, bir dinden diğerine geçmekte veya dinsiz kalmakta hürdür. Devlet, hangi dinden olursa olsun, herkese aynı kanunları uygular, herkese eşit hak ve vazifeler verir. Devletin resmî dini olmaz.
Bu haliyle devletin bir “resmî din anlayışı” vardır. Devletin, dine bakış açısı, dini tanımlama biçimi, din için belirlediği saha, din için gösterdiği istikamet ve dine biçtiği bir rol vardır. Bu rolü de devlet, kuruluş anlaşması olan Lozan Antlaşması’na göre biçimlendirmiştir. Lozan Antlaşması ise T.C.’nin Laik bir devlet olmasını şart koşmuştur. Lozan Antlaşması’nın 42. maddesi gereği hilafet kaldırılmış, Latin harfleri kabul edilmiş, İslamî kılık-kıyafet yasaklanmış, İslam hukuku (medenî hukuk, muamelat ve ukûbat alanlarında) tamamen kaldırılmış, şer’î kurum, kuruluş ve kurallar hayatın iktidarından uzaklaştırılmıştır. Üstelik, bu hususlardaki yeniliklerin tamamı Batı’dan kopyalanmış, aynen alınmıştır.
T.C. daha kuruluş aşamasında, Lozan Antlaşma-sı’nın 37. maddesi ile devleti bu antlaşmanın 38’den 44. maddesine kadar olan hükümlere göre kuracağını taahhüt etmiş ve işgal orduları savaşı bu antlaşmaya dayanarak bitirmiştir. Sözü edilen maddelerde ise, işte tam da bugünkü durum gibi, İslam’ın hayattan tamamen uzaklaştırılması ve yerine, Batı’nın sisteminin getirilmesi esas alınmaktadır.
Yani T.C.’nin Resmî Din Anlayışı demek, devletin İslam’a bakış açısı, İslam için belirlediği kulvar, tayin ettiği rol, İslam için getirdiği yeni tanımlamalar ve biçimlendirmeler, İslam’a tayin ettiği hayat sahası demektir.
Resmî din anlayışının getirdiği sistemde, artık devlet dine bağlı ve dayalı değildir; tam tersine, halifeliğin kaldırılması, Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, Diyanet Teşkilatı’nın kurulması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulüyle başlayan ve hâlen devam eden “devlete bağlı din” sistemi ile din, devlete bağlı hale gelmiştir. Haliyle din yeniden tanımlanarak, daraltılmış bir sahaya hapsedilmiştir. Oluşturulmak istenen toplum, “kutsalı olmayan bir toplum”dur. Ancak devlet her ne kadar “kutsalı olmayan bir toplum” oluşturma politikası gütse de toplumlar “kutsalsız” olamayacağından, uzaklaştırılan “sahih kutsal”ın yerine bir müddet sonra toplum uyduruk kutsallar oluşturmaya başlamış; işte bu noktayı keşfeden devlet, toplum üzerinde tam kontrol kurabilmek maksadıyla kendini kutsallaştırmış ve böylece, toplumun bir numaralı kutsalı, Laik-Kemalist devlet olmuştur.
Devlet kutsal olunca, artık din de “kutsal devlet”in tanımlamasına uygun olarak algılanmaya başlanmıştır. Devlet, din ile ilişkiler bakımından tam olarak Bizantistleşmiş, dine hükmeden bir siyasî yapı oluvermiştir. Din, devlete bağlı; devlet, dine hükmediyor. Kutsal devlet, Diyanet Teşkilatı, okullardaki din dersleri, İmam Hatip Okulları, İlâhiyat Fakülteleri, Camiler, hutbe ve vaazlar, kutsal geceler vb. aracılığıyla dine yön vermeye başlamıştır. Böylece, bu dönemin bir numaralı imalâtı gerçekleştirilmiştir: Devlet İslamı!...
Her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugünkü anayasasında esas alınmış bir resmi dinî yoksa da “Laiklik ilkesinin gereği” olarak “resmî bir din anlayışı”ndan bahsetmek mümkündür. Anayasada dinin tanımı; dine çizilen hudutlar ve verilen fonksiyon itibariyle dolaylı olarak yapılmaktadır. Buna göre, anayasal anlamda din, şu demektir:
Din; laiklik ilkesinin gereği kadar fonksiyon icra eden (Başlangıç), devlet düzeni haline gelemeyen (madde/14), kanun yapma işlevinde hükümleri geçerli olmayan (madde/7), hüküm koyma ve hâkimiyet hakkının Allah’a değil, beşere ait olduğunu kabul etmek durumunda olan (madde/6), kabul ve ikrar edilmesi gerekmeyen, bir vicdan ve ibadet işinden ibaret inanç sistemi olan (madde/24), sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî konularda hükümler koyamayan (madde/24, 136, 174), Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olamayan (madde/2, 42) bir inanç tarzıdır.
Bu maddelere göre, resmî din anlayışında kabul gören İslam, “Şeriatsız bir İslam”dır. Bu Devlet İslamı’nın camileri, “dinin hapsedildiği hapishaneler gibidir. İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları.” Biçilen rol itibariyle imamlar, “İslamî yönelimi denetim altında tutmak için Laik devlete yardımcı olmak”la görevlidir. Müslümanlar, “hem devlete karşı sorumlu vatandaşlık bilinci, hem Allah’a tam bağlı kulluk görevi” ile görevli olacaklardır. Bu ikisinin te’lifi ise “Milli Din Anlayışı” ile, yani daha müşahhas ifade etmek gerekirse, “Laik Türk Müslümanlığı”yla mümkün olacaktır. Vatandaşın İslam’a yaklaşımı “resmî ideolojinin istediği gibi Müslüman olmak, resmî ideolojinin anladığı kadar İslam’ı anlamak ve resmî ideolojinin müsaadesi kadar İslam’ı yaşamak” şeklindedir.
İSLAM’IN YENİDEN TANIMLANMASI
Dönem “devlete bağlı din” dönemi olunca ve “Devlet İslamı” ile “Vahiy İslamı” arasındaki mücadele kızışınca, kutsallaştırılan devlet, toplumsal desteği kaybetmemek ve “Devlet İslamı”ndan “Vahiy İslamı”na yönelişi önlemek için, kavram kargaşasına başvurdu. Tatbikattaki “Devlet İslamı”, teorik altyapıya kavuşturulmaya çalışıldı. Ancak bu öyle ustalıkla yapılmalıydı ki, toplum, Devlet İslam’ını Vahiy İslamı sanmalı ve kutsal devlete itaatte kusur etmemeliydi. İşte bunun yolu, “İslam’ın yeniden tanımlanması”nda bulundu. İslam yeniden tanımlanırsa, Devlet İslamı teorik altyapıya kavuşacak ve “Vahiy İslamı”na yönelişi önleyebilecekti. Hesap buydu ve bunun için de yoğun bir çalışma başlatıldı.
İslam’ın yeniden tanımlanması, kavramların yeniden tanımlanmasıyla gerçekleştirildi. Bunun için önce “kavram kargaşası” oluşturuldu. Toplumda kavramların taşıdığı anlamlar halkın kafasında muğlaklaştırıldı. Daha sonra, bu kavramların içini kendi anlayışlarına göre doldurdular.
Yeni Düzen, temeline “Laiklik”i alınca, Laik bir toplum yetiştirmek için önüne çıkan iki yol ile karşılaştı: Ya Laiklik’i Müslüman toplumun özelliklerini dikkate alarak ülkenin özel şartlarına uygun hâle getirecek, ya da İslam’ı yeniden tanımlayarak “Laik İslam” oluşturacaktı. Birinci yolu kullanması, Laiklik’i hiç tatbik edememesi ve temellerini kendi eliyle yıkması demekti; çünkü kendi ideologlarının da itiraf ettiği gibi, İslam ile Laiklik asla bağdaşmazdı. O halde kala kala ikinci yol kalıyordu: İslam’ın yeniden tanımlanması... Yapılan da buydu. Böylece İslam’a tanınan yeni ve tek mekân, vicdanlar oldu.
İslam, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, sadece ruhani boyutu ifade edecek tarzda, birey ile Allah arasındaki ruhanî ilişkileri düzenleyen bir din olarak tanımlandı. İslam’ı tanımlamaya yönelik olan “akla, fenne, ilme ve mantığa uygunluk” vasfı getirildi. Oysa bu, İslam’ın esas özelliği olmaktan ziyade, pozitivist felsefenin öngördüğü şartlardı. İslam, kapsama alanının daraltılması suretiyle de yeni bir tanımlamaya tâbî tutuldu. Allah-Birey-Toplum-Evren arası ilişkileri düzenlemeyi hedefleyen İslam, bu ilişkiler yumağı tek boyutlu hale getirilerek toplum dışına atıldı. Allah-kul ilişkisine indirgenen İslam, bu Allah-kul ilişkisinin de sadece ruhanî bir bağı teşkil ettiği anlayışı çerçevesinde tanımlandı. Türkiye’de dinî görüş, vatandaşları fert olarak ilgilendiren vicdanî ve şahsî bir mesele olarak tanımlandı, dinin sadece bir vicdan işi olduğu ilan edildi. Din vicdanlara ve mabedlere hapsedilerek, maddi hayatın ve dünyanın işlerine karışması engellendi. Bu ve benzeri tanım ve uygulamalar, Laik-Kemalist ideologlar tarafından “arzulanan İslam modeli”ydi. Bu modelin dışındaki İslam, suç sayıldı ve İslam’ın aslını isteyip hayatı ona göre düzenlemek isteyenler için her türlü zulüm ve ceza reva görüldü.
Resmî din anlayışı, aslında kitlelere benimsetilen “milli din”in teorik temellerini oluşturuyor. Bu teorik temeller, devlet eliyle ve zorla yeni bir yaşam biçimi olarak topluma enjekte edildi. Bunun için, devletin kurulduğu günden bu yana yapılan resmî tutumlar, yasal zorunluluklar, eğitim-öğretim ile yeni bir nesil yetiştirme çalışmaları, kitlelerin en üst dini kurum olan Diyanet Teşkilatı eliyle sürekli işlenerek değişiminin sağlanması gibi pek çok çalışma yapıldı. Kitle iletişim araçlarıyla da sürekli desteklenen yeni din anlayışı, idarî ve hukukî kararlarla da güçlendirilerek, kendi dindarını yetiştirmeyi başardı. “Kur’an İslamı” ile değil, “milli İslam” modeli ile biçimlendirilmiş bir toplum üretilmiş oldu.
Diyanet Teşkilatı’na dair gerçeği ana kaynağından da görmeniz mümkün. Nitekim T.C. Anayasası’nın “Diyanet İşleri Başkanlığı”nı düzenleyen 136. Maddesinin hükmü şöyle:
“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”
Görüldüğü gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal olarak, açıkça “Laiklik ilkesi doğrultusunda” çalışmakla görevli bir kurum. Nitekim “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”un 1. Maddesi ile teşkilatın görevi şu şekilde belirlenmiştir:
“İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Cumhurbaşkanlığına bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”
Görüldüğü gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev alanı, İslam’ın muamelât ve ukûbat ile ilgili hükümleri değil, sadece “inançları, ibadet ve ahlâk esasları” ile ilgili işleri yürütmek. Bir de ibadethaneleri yönetmek... Hal böyle olunca, resmi din anlayışının gençlere enjekte edilmesi görevi nasıl okullarda yapılıyorsa, kitlesel enjeksiyon görevini de Diyanet Teşkilatı yapmakta. Böylelikle, “İslam’ın millileştirilmesi” işi kesintisiz bir biçimde sürdürülmekte.
“MİLLİ DİN ANLAYIŞI”NDAN ÖRNEKLER
Özetle söylemek gerekirse, Milli Din Anlayışı, milletin tarih boyunca taşıdığı tüm töre ve alışkanlıkların, kültürel ve sosyolojik birikimlerin, resmî din anlayışı ile de ilişkili ve bağlı olarak, İslam dininin formuna işlenmesi ve İslam adını taşıyan, ama aslında İslam olmaktan uzak yeni bir dinî yaşam biçiminin üretilmesidir.
Her ne kadar başka tanımlamalar yapılması mümkünse de, ya da her ne kadar bu süreçte millete özgü değerlerin İslam süzgecinden geçirilerek sürdürüldüğü gibi bir itiraz öne sürülebilecekse de, yaşanan gerçekliğin yaptığım tanımlama biçiminde olduğuna sanırım kimse itiraz etmeyecektir. Çünkü bariz bir gerçeklik var ve el’an sürüyor; kim nasıl inkâr edecek? Ya da güneş balçıkla nasıl sıvanacak?
Milletin, tarih boyunca iletişim içine girdiği her toplumdan, sosyal ve kültürel çevreden, dinî formdan etkilenerek günümüze kadar kimi alışkanlıkları taşıdığını kimse inkâr edemez. Mesela milletin geçmişinde yer alan Şamanist gelenekten alınan totemcilik ve atalar, yer, gök, doğa olayları gibi kimi tabiat kültlerinin izlerini, İslam olduktan sonra da taşıdığına şahit oluyoruz. Hatta Maniheizim’den, Budizm’den kimi alışkanlıklar ve inançlar da taşınmaktadır. Çünkü millet tarih boyunca birçok inanıştan etkilenmiş, eski inanç ve geleneklerinden, ritüellerinden bazılarını yeni kalıplara sokarak devam ettirmiştir.
Milli din anlayışına sahip bir şahıs;
• İslam’ı “milli öğeler”e göre yorumlar.
• Milli öğelere göre yorumlanıp biçim alan milli dinde “sahih iman”ın yerini “belirlenmiş iman”, “salih amel”in yerini de “sınırlandırılmış amel” almıştır.

• Arapça bir metin görüldüğünde saygı duyar, ama Kur’an metninin içeriğine bile duyarlılık göstermez.
• Kur’an’a inanır, ama okumaz. Okur, ama anlamaz. Anlatıldığında kabul etmez. Kabul ettiğini de yaşamaz.
• Farz namazları kılmaz ama nafileleri kaçırmaz; mesela 5 vakit namazı kılmaz, ama bayram namazlarını ya da cuma namazlarını kaçırmaz.
• Kendisi namaz kılmaz, ama kılmayanları eleştirir.
• İnanç ve amelde gelenekseldir.
• Atalarına bağlıdır, hak veya batıl yolda olup olmadıklarına bakmaksızın atalarının izinden gider.
• Domuz eti yemez ama her haramı tadar.
• Dinini bilmez, ama bilmediği o dine mensuptur; dine dair yanlışlarının doğrusunu söylesen de kabul etmez.
• Dindar değildir ama dindar değil diye başkalarına sataşır; kendisinin dindar olmadığını söylersen sana saldırır.
• Âyet de söylesen, kabul etmez ama âyetleri çarpıtarak, başını sonunu atarak, eğip bükerek kendi şahsi kanaatlerine delil getirir.
• Faiz haram der ama her türlü faizli krediyi kullanır, parasını faizde tutmakta beis görmez.
• Kul hakkı yemenin haram olduğunu bilir ve başkalarını eleştirir ama yemediği kul hakkı kalmamıştır.
• Takvadan söz eder ama amel de, ibadet de yoktur; dedikodunun, iftiranın, yalanın, gıybetin vs. her türlüsünü işler.
• Dinî yaşantısı dinin kaynaklarına göre değildir; Kur’an’ın hükmüne ve Rasûlullah’ın örnekliğine uymaz; şeklîdir, gelenekseldir, âdet kabilindendir.
• Farz olan zekâtı vermez, ama kurbanı farz gibi keser.
• Farz olan namazı kılmaz ama sünnet olan teravihi kaçırmaz.
• Peygamber’i çok sevdiğini söyler, Peygamber için mevlid ayinleri düzenler ama Peygamber’in Sünneti’ni terk eder, yoluna uymaz, Peygamber’in tatbik ettiği Şeriat’a karşı çıkar.
• Sözde ümmetçi, ama esasta milliyetçidir; ümmetçilikten ziyade milliyetçidir. Kendi milletini yüceltmek için uydurulan dinî kurallar ve kaynaklara sıkı sıkıya bağlıdır. Dindarlığı kendi milli ve seküler sisteminin çizdiği kurgusal çerçeveye göre kabul ve idrak etmiştir.
• Hayatını dinin aslî kurallarına-hükümlerine göre düzenlemekten ziyade, dini kendisi için gerekli bir manevi dolgu malzemesi veya tatmin aracı olarak görür.
• Din adına uydurulmuş hikâyelere, dinî hükümlerden ve kurallardan, emredici yaşam kurallarından daha çok değer ve önem verir, itibar ve ittiba eder.
• İslam, hayatını düzenleyeceği asıl ve tek nizam değil, zaten yaşadığı milli hayatına giydirdiği manevi bir vitrin elbisesi hükmündedir.
• Hayatı Kur’anî olmaktan daha ziyade, folkloriktir.
• İslam coğrafyasının diğer bölgelerindeki Müslümanların hak ve çıkarları ile içinde yaşadığı küfrî-tağutî sistemin çıkarları arasında tercih yapmak durumunda kaldığında, milli olanı tercih eder.
• İslamî olmayan devlete karşı söylem içindedir ama eylemi, devletçi bir sahiplenme ve aidiyet duygusu şeklinde tezahür eder.
• Her namazın her rekâtında okuduğu Fâtiha sûresinin anlamını bile bilmez. “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım bekleriz” dediğinin farkında değildir; farkına vardırsan da gereğini yapmaz: Allah’tan başka çok sayıda kulluk yaptığı ilahı vardır. Allah’tan başka her kapıdan beklentileri bulunur.
• Eski dinlerden, törelerden ve İslamî olmayan inanışlardan öğeleri İslam’a katarak ye bir din formu üretmiştir: Ölenin ardından 7’si, 40’ı, 52’si, senesi gibi anmalar ve ritüeller yapar. Yatır kültürü vardır, yatırlara çaput bağlar. Beladan korunmak için ahşaba vurulur ve kulak çeker. Mevlit seansları düzenler. Mezarları süsler. Muska kullanır. Mutlaka bir şeyhe bağlanmak gerektiğine inanır. Her türlü günahı işler, harama batar; bundan vazgeçmediği halde, sadece “tövbe” dediğinde kurtulacağına inanır.
• Dini bir yaşam biçimi olarak değil, çıkarlarına hizmet eden bir aldatma mekanizması olarak kullanır, din ile aldatır.
• Camileri süsler, ama ibadetinin içini boşaltır. Her yere cami inşâ eder, ama içini dolduracak cemaat yetiştirmez.
• Liderlerinin hatalarını, günahlarını, suçlarını temize çıkarmak için İslam’ın hükümlerini eğip büker, çarpıtmaya, yorumlarla yön değiştirtmeye çalışır.
• Hak ile batılı karıştırır, çıkarı öyle gerektiriyorsa, batılı hakka üstün getirmeye çalışır.
• Milli bir ibadethane biçimi, milli bir iman şekli, milli bir ibadet ve amel tarzı, hülâsa milli bir İslam üretir veya üretilmiş olanı tasdik ve tatbik eder.
• Devletin İslam ile bağdaşmayan, hatta İslam’a hayat hakkı tanımayan rejimine, ideolojisine, icraatlarına, yasalarına ve tüm sistemine, devleti yöneten kişilerin “Müslümanım” demesi halinde bağlılık ve sadakat gösterir.
• İslam’ın en iyi biçimde ülkemizde yaşandığına inanır. Başka toplumların İslam inancını ve İslamî yaşam biçimini eleştirir, İslam’a uygun bulmaz.
Milli din anlayışına sahip kişilerde görülecek hallere dair verdiğim bu örnekleri çoğaltmak mümkün; ancak bu kadarı kâfi. Bu örneklerin mutlaka resmî din anlayışı ile birlikte ele alınıp değerlendirilmesi gerektiğini özellikle hatırlatarak, “İslam’ın en iyi biçimde ülkemizde yaşandığı”na dair söylem hakkında kısa bir izahatta bulunmak istiyorum.
Amerika Birleşik Devletleri’nde faaliyet gösteren “Islamicity Vakfı” tarafından, İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkeler göz önünde bulundurularak bir endeks hazırlanıyor. Bu endekste, “İslam’a en uygun yaşayan ülkeler” sıralanıyor. Endeksin 2018 yılı verilerine göre, ilk 40 ülke arasında Müslüman olarak tanımlanan hiçbir ülke yok. Türkiye ise “İslam’a en uygun yaşayan ülkeler” arasında 95. sırada yer alıyor. Üstelik, bir yıl önce, 2017 endeksinde Türkiye 81. sırada iken, bir yıl sonra 95. sıraya gerilemiş. Öyle ki, Yeni Zelanda, İsveç, Hollanda, İzlanda ve İsviçre gibi ülkeler bile ilk sıralarda yer alırken, Türkiye 95. sırada. Vakfın internet sitesinde yer alan bilgiye göre, sıralama yapılırken dört husus esas alınmış. “Ekonomi”, “hukuk ve yönetim”, “insan hakları ve siyasi haklar”, “uluslararası ilişkiler” hususlarında, İslam hukukunun kaynağı olarak Kur’an-ı Kerim’de yer alan âyetler esas alınarak yapılan araştırmada, elde edilen sonuç bu. Yani öyle sanıldığı gibi, Türkiye İslam’ın en iyi yaşandığı ülke değil. Bilakis, Kur’an hükümlerine göre yapılacak değerlendirmede, İslam’ı din ve yaşam biçimi olarak benimsememiş ülkeler bile, pratikte Kur’an hükümlerine göre bir yaşam biçimini önemli ölçüde kurmuşlar ve bu hususta Türkiye’nin çok çok üzerinde yer alıyor.
NETİCE
Allah katında din, İslam’dır ve İslam, sadece Allahu Teâlâ tarafından ve sadece Kur’an-ı Kerim’de tanımlandığı biçimiyle İslam’dır. Allah’ın Kur’an ile tanımladığı İslam’ın pratik örnekliği ise Rasûlullah’ın Sahih Sünneti’dir. Bunun dışında bir İslam tanımı ve yaşam formu yoktur. Başka her türlü dini yaşam biçimleri, Kur’an ve Sünnet’e uygunluğu ölçüsünde makbuldür. Üstelik, İslam’ın hiçbir eklemeye, eksiltmeye veya tadilata ihtiyacı da yoktur.
O halde, eğer hükümleri ve hudutları Kur’an ile tayin, tarif ve takdir edilmemiş; pratiği ise Sahih Sünnet ile gösterilmemiş başka bir dinî form ile karşılaşırsak, yapmamız gereken, onu elimizin tersiyle itmek, reddetmektir. Bu bakımdan, “milli din” veya başka bir terkip ve tanımlama, “iman ve İslam ehli”nin taşıyacağı bir vasıf olamaz. Çünkü Allah katında din, İslam’dır ve sadece İslam’dır. İslam ise, başka bir tanımlamayla biçimlendirilmeden, sadece Allah’ın vahyettiği biçimiyle İslam’dır.

Yazar:
Faruk Köse
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul