Cennet!.. Ebedî vatan için Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:
“(Ey Muhammed,) iman edip salih amellerde bulunanları müjdele. Gerçekten onlar için altlarında ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: ‘Bu, daha önce de rızıklandığımızdır’ derler. Bu, onlara (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur. Orada, kendileri için tertemiz eşler vardır ve onlar orada süresiz kalacaklardır.”1
“Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer, Allah katında olandır.
De ki: ‘Size, bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rabblerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.”2
“İman edip salih amellerde bulunanlar, Biz onları altından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokacağız. Bu, Allah’ın gerçek olan va’didir. Allah’dan daha doğru sözlü kim vardır?”3
İmtihan için yaratılmış dünya hayatında, kendilerine rahmet ve rehber olarak gönderilen Rasullerin getirdiklerine katıksız iman eden ve emrolundukları salih amelleri gösterildiği gibi işleyerek dosdoğru olanlar, yani muvahhid mü’min müslümanların dönüş yeri olan cennet!.. Allah’a razı olmuş, Allah’ı razı etmiş ve bir mü’min müslüman olarak can vermiş muvahhid şahsiyetlerin ebedî dönüş yeri: Cennet!..
İnsanların Rabbi, Meliki ve İlâhı Allah Teâlâ’nın şu hitabına mazhar olanların ebedî yurdu:
“Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis,
Rabbine, razı edici ve razı edilmiş olarak dön.
Artık kullarımın arasına gir.
Cennetime gir.”4
Kadın olsun, erkek olsun katıksız iman edip, emrolunduğu gibi dosdoğru davranarak, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti üzere salih amel işleyenler için hazırlanmış ebedî vatan: Cennet!..
Ebu Hüreyre (r.a.)rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Mukaddes ve çok yüce olan Allah:
-Ben, salih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve insan kalbine gelmedik birtakım nimetler hazırladım, buyurdu.”
(Bunun ardından) Ebu Hüreyre:
-İsterseniz şu ayeti okuyun, demiştir:
“Artık hiçbir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) sakladığını bilmez.” (Secde, 32/17)5
Alemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle, dünya hayatlarındaki insan kullarını, önce katıksız iman edip salih amel işlemeye, sonra âhiret hayatlarında ise “Daru’s-Selâm”a, yani ebedî cennete davet etmektedir...
“Bu, Rabbinin dosdoğru yoludur. Öğüt alıp düşünmesini bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıkladık.
Onlar için Rabbleri katında barış yurdu (Daru’s-Selâm) vardır ve O, yapmakta oldukları dolayısıyla onların velîsidir.”6
“Allah, iman edenlerin velîsidir. Onları, karanlıklardan nûra çıkarır.”7 diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ:
“Allah, barış yurduna (Daru’s-Selâm’a) çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip iletir.”8 davet nidâsıyla kullarını davet ettiğini beyân eder...
Sonsuz kurtuluş ve mutluluk, gereğini yaparak bu davete icâbet edenler içindir!..
“Adn cennetleri (onlarındır), oraya girerler, orada altından bilezikler ve incilerle süslenirler. Ve orada onların elbiseleri ipek(ten)dir.
Derler ki: ‘Bizden hüznü giderip yok eden Allah’a hamdolsun. Şübhesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir ki; O, bizi kendi fazlından (ebedî olarak) kalınacak bir yurda yerleştirdi. Burada bize bir yorgunluk dokunmaz ve burada bize bir bıkkınlık da dokunmaz.”9
Ebedî vatan olan cennete girmek güvencesi veren önderimiz, Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.s.), muvahhid mü’minlerden, kulluk vazifelerini hakkıyla yapmaları güvencesiyle beraber, altı konuya öncelik vermelerini ve bunlar için güvencede bulunmalarını şart koşmaktadır!..
Ubâde b. es-Sâmit (r.a.)’ın rivayetiyle şöyle buyuruyor Rasulullah (s.a.s.):
“Altı konuda bana güvence verin, ben de cennete gireceğinize dair güvence vereyim:
Konuştuğunuz zaman doğruyu konuşun.
Verdiğiniz sözleri tutun.
Size verilen emaneti iade edin.
Kendinizi zinâdan koruyun.
Gözlerinizi haramdan sakının.
Ellerinizi haramdan çekin.”10
Her sözünde ve her hâlinde emrolunduğu gibi dosdoğru olan,11 hevâsından konuşmayan, kendisine vahyedileni söyleyen12 Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurdu!..
Kaydedilen hadis-i şerifte gündeme gelen altı ilke, muvahhid mü’minlerin güzel ahlakî ilkelerindendir... Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ve olumlu-olumsuz hangi şartlarda bulunurlarsa bulunsunlar, konuştuklarında en doğrusunu söyleyen, verdiği sözü tutan, ahdinde sağlam duran, emanete sahib çıkıp, gerçek sahibine iade eden, zinâdan ve zinâya götüren bütün yollardan kendilerini alıkoyan, gözlerini haram olan şeylerden korudukları gibi, ellerini de haramdan sakınan şahsiyetler olan muvahhid mü’minler, insanlar için şahid yani en güzel örnek olmaya gayret ederler... Bu gayretlerinin, yegâne Rabbleri Allah’a yapılan ibadet, yani itaatın tâ kendisi olduğunun şuurundandırlar...
Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in cennetlik olmak için beyân buyurduğu güvencenin ilkelerini birer birer ele alıp açıklayalım!..
1-Doğru olmak ve doğruyu konuşmak
Doğruyu konuşmak, doğru olanların değişmeyen karakteridir... Özü doğru olanın, sözü de doğru olur... Doğru olan muvahhid mü’minler, her hâlin ve her meclisin doğrusunu konuşmak ile, her doğruyu yerinde ve zamanında konuşmuş olurlar... Doğru sözü, doğru yerde gündeme getirmiş olan katıksız iman sahibi müslümanlar, sözlerinin eri ve söylediklerinin hâlini örnek olarak yaşayıp, insanlara doğru sözü ve doğru özü göstermiş olurlar...
Rabbimiz Allah’ın iman eden kullarına emri:
“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sözü doğru söyleyin ki; O (Allah), amellerinizi ıslâh etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, artık o en büyük kurtuluşla kurtulmuştur.”13
İmam İbn Kesîr (rh.a.) “Tefsiru’l-Ku’âni’l-Azim” adlı eserinde bu ayeti tefsir ederken şunları söyler:
“Yüce Allah, mü’min kullarına kendisine karşı takvalı olmalarını, kendisine O’nu görüyormuş gibi ibadet etmelerini ve ‘dosdoğru söz’ yani eğriliği-büğrülüğü olmayan, kaydırılmayan, saptırılmayan söz söylemelerini emretmekte, bunu yaptıkları takdirde amellerini düzeltmek suretiyle onları mükâfatlandıracağı va’dinde bulunmaktadır. Yani, onlara salih ameller işleme başarısını ihsân edecek, geçmiş günahlarını kendilerine bağışlayacak. Gelecekte yapmaları ihtimali bulunan günahları sebebiyle de tevbe etmelerini ilhâm edecek. Sonra yüce Allah:
“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” buyurmaktadır.
Bu da, böyle bir kimsenin cehennem ateşinden korunarak kalıcı, ebedî nimetlere kavuşmasıdır.14
Ebu Musa Abdullah b. Kays (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bizlere namazı kıldırdıktan sonra:
“Yerinizde kalın!” buyurdu.
Sonra erkeklerin bulunduğu tarafa gelip:
“Allah, kendisine karşı takvalı olmanızı ve doğru söz söylemenizi bildirmemi emretti.” buyurdu.
Sonra kadınların bulunduğu tarafa gidip onlara da:
“Allah, kendisine karşı takvalı olmanızı ve doğru söz söylemenizi bildirmemi emretti.” buyurdu.15
Sehl b. Sa’d es-Saidî (r.a.) şöyle der:
-Rasulullah (s.a.s.) ne zaman şu minbere oturduysa:
“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve sözü doğru söyleyin.” (Ahzab, 33/70) ayetini okudu.16
Muvahhid mü’mine yakışan, onun karakterine uyan, her mekânda ve her zamanda doğru olup doğru söz söylemektir... Rasulullah (s.a.s.)’in beyân ettiği üç hâlin dışında mü’min müslümanlar, özü ile sözünün dosdoğru olması, imanının gereğidir...
Esmâ bint Yezîd (r.anha) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yalan, yalnız üç yerde câizdir:
Adam, hanımını memnun etmek için (yalan) konuşur.
(Müslüman) savaş sırasında (düşmana) yalan söyler.
İnsanları birbiriyle barıştırmak için söylenen yalan.”17
Bu üç hâlin dışında bile bile yalan söylemek münafıklığın alâmetidir...
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Münafığın alâmeti üçtür:
Söz söylerken yalan söyler.
Va’d ettiği zaman sözünde durmaz.
Kendisine bir şey emânet edildiğinde ihanet eder.”18
2-Verilen sözün tutulması
Verilen sözün, yapılan ahdin ve va’din gereğinin yerine getirilmesi, muvahhid mü’minlerin imanından kaynaklanır... Katıksız iman edenler, imkânlarının el verdiği ölçüde söz verir ve verdikleri sözü yerine getirirler... Ahidleşirler ve ahdin gereğini Kitab ve Sünnet ölçüsünce gerçekleştirirler... Va’dlerinde sadık şahsiyetlerdir muvahhid mü’minler...
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.”19
“Ahidleştiğiniz zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin.”20
“Kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.”21
Verdiği sözün ve yaptığı ahdin şuurunda olan muvahhid mü’min şahsiyet konuyu idrak ederek gündeme getirir... Kaldıracağı yükün altına girer ve yayacağı şeyi va’deder... Çünkü yapmayacağı şeyi söylemesi, ona mes’uliyet getirir, şahsiyeti zedelenir, insanların yanında kıymeti kalmaz ve kendisini küçük düşürdüğü gibi, günah yükünü de yüklenir...
Bunun için, kullarına çok merhamet eden Rahmân ve Rahîm Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz?
Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti).”22
Mü’min müslümanlar, önce, yegâne Rabbleri Allah’a verdikleri ahdi yerine getirmeli ve canlarıyla, mallarıyla çalışıp bu sözlerini gerçekleştirmelidirler...
“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahidler kılmıştı: ‘Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) kıyamet günü: ‘Biz, bundan habersizdik’ dememeniz içindir.
İşte Biz ayetleri böyle birer birer açıklarız, umulur ki dönerler.”23
Bu misakın gereği, Allah’a gerçekten kul olmaktır!..
Mü’min kullarının üstün vasıflarını beyân buyuran Rabbimiz Allah:
“Onlar, ahidlerine riâyet ederler.”24 deyip ahdin ne kadar önemli olduğunu açıklar...
Muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e itaat edildikçe itaat edeceklerine ahidleşince, bu şart hakkıyla devam ettikçe, ahidlerine sadık kalmaları ve riâyet etmeleri gerekir... Yoksa ahde vefâsızlık gündeme gelir ki bu, gerek iman, gerekse amel konusunda sıkıntı oluşturur...
3-Emanet edilenlerin sahiblerine verilmesi.
“Gerçek şu ki, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar, bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar. Onu, insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir.
Şundan ki: Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları azablandıracak, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbesini kabul edecektir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”26
İslâm ahlâkıyla süslenmiş ve Tevhid akîdesi ile şereflenmiş kadın olsun, erkek olsun her muvahhid mü’min, yüklenmiş oldukları bu emanetin kıymetini bilip riayet ederek hakkını vermelidirler... Dünya ve âhiret mutluluğu ve kurtuluşu bundan başkası değildir...
Muvahhid mü’minlerin olmazsa olmaz özelliğidir:
“Onlar, emanetlerine riâyet ederler.”26
İnsanların, kendilerine güvenerek yanlarına bıraktıkları maddî ve mânevî emanetlerini çok iyi korur, onlara bir zarar vermeden sahiblerine teslim ederler... Emanete ihanet etmek, münafıkların özelliğidir... Muvahhid mü’minler, emanete asla ihanet edemezler... Çünkü katıksız imanları bu ihaneti engeller...
Abdullah b. Amr (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Dört şey her kimde bulunursa, hâlis münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir huy kalmış olur. Bunlar şunlardır:
Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.
Söz söylerken yalan söyler.
Ahd ettiğinde, ahdini tutmaz.
Husumet zamanlarında da haktan ayrılır.”27
4-Zinâdan korunmak
“Zinâya yaklaşmayın, gerçekten o, çirkin bir hayâsızlık ve kötü bir yoldur.”28 diye buyuran Rabbimiz Allah Teâlâ, kendisine tam itaat eden mü’min müslüman kullarının özelliklerini şöyle beyân buyurur:
“Onlar, Allah ile beraber başka bir ilâha tapmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zinâ etmezler. Kim bunları yaparsa, ağır bir ceza ile karşılaşır.”29
Zinânın yapılmaması emrolunduğu gibi, zinâya götüren bütün yolların kapatılması da emrolunmaktadır!..
Ebu Hüreyre (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Âdemoğuluna zinâdan nâsibi yazılmıştır. Buna muhakkak erişecektir. Gözlerin zinâsı bakmak, kulakların zinâsı dinlemek, dilin zinâsı konuşmak, elin zinâsı tutmak, ayağın yürümektir. Kalbe gelince o, arzu eder, ister. Cinsiyet organı ise, bunu ya gerçekleştirir ya da reddeder.”30
İslâm Devleti zinâya giden yolları tamamen kapattığı gibi, bu çirkin fiili yapanlara şartlar oluştuğunda recme cezalar verip uygular... Böylece toplumda zinâyı önlemiş olur...
5-Gözlerin haramdan sakınılması
“Hayat Kitabımız” Kur’ân-ı Kerim’de, Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Mü’minlere söyle: ‘Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Gerçekten Allah, yaptıklarından haberdardır.
Mü’min kadınlara da söyle: ‘Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar. Süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakaların üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar.”31
Gözler, sadece zinâ haramı konusunda değil, Allah’ın haram kıldığı her şeye karşı korunmalıdır... Göz görünce, nefis arzu eder ve o harama ulaşmaya çaba gösterir... Gözün haramları görmemesi için de, toplumda Allah’ın haram olduğunu beyân buyurduğu şeylerin yasaklanması gerekir... Haramlar açıktaysa ve yasal olarak işleniyorsa, gözün ondan kaçınması çok zor olduğu malumdur...
“Gözlerin zinâsı bakmaktır” diye buyuran önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Ebu Musa (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Her göz zinâ eder.”32
O hâlde gözler, haramlardan korunmalı ve harama giden yolların sıkı sıkı kapatılması lazımdır.
6-Ellerin haramdan çekilmesi
“İnsanlar için çıkarılmış hayırlı ümmet”in vazifesi, “İyiliği emredip kötülükten alıkoymaktır.”33 Bu vazife, katıksız iman etmelerinin sonucudur. Bu ümmetin her ferdi, bu vazifelerini elleriyle, dilleriyle ve kalbleriyle gerçekleştirirken, ellerini her zaman hayırda kullanır, haramın her türlüsünden uzak tutar, iyiliklerin çoğalmasına gayret eder... Elleriyle helâl kazanç elde etmek için çalışır, kendisine, ailesine ve bütün ümmete faydalı olacak işler yapar... Eller, siyasetten ticarete, eğitimden hukuka mutlaka helâl ve hayırlı bir şekilde çalışmalıdır...
El-Mıkdâm (r.a.) riayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Hiç bir kimse kendi elinin çalışmasını yemekten daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah’ın Peygamberi Davud (a.s.) da kendi elinin emeğinden yer idi.”34
Eller helâl olan işlerde çalıştığı müddetçe, ellerin sahibleri hayır ve iyilik üzere hayatlarını devam ettirirler... Eğer ferdde ya da toplumda eller şerr olan şeylerde çaba gösterirse, elbette onlara kötülük isâbet eder ve korkunç belâlara bulaşırlar...
Rabbimiz Allah Teâlâ, bundan dolayı insan kullarını uyarmakta ve ellerini kötülüklerden çekmelerini emir buyurmaktadır:
“Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.”35
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesâd ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.”36
Kalblerini, beyinlerini, vücûdlarını ve ellerini kötülüklerde kullananlar, yeryüzünü karasıyla ve deniziyle ifsâd etmekte, bozgunculuk çıkarmakta ve huzursuzluğu gündeme taşımaktadırlar...
Katıksız iman eden muvahhid mü’minlerin görevi, bu kötülüğü ve kötüleri elleriyle, dilleriyle durdurmak, onların ıslâh olmasını sağlamak, kötülükleri yok etmektir...
Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:
“Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Öyle ki, kötülükte bulunanları, yaptıkları dolayısıyla cezalandırır, güzel davranışta bulunanları da daha güzeliyle ödüllendirir.
Ki onlar, ufak tefek günahlar dışında, günahın büyük olanından ve çirkin utanmazlıklardan kaçınırlar. Şübhesiz senin Rabbin, mağfireti geniş olandır.”37
Bakara, 2/25.
Âl-i İmrân, 3/14-15.
Nisa, 4/122.
Fecr, 89/27-30.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 238, Hds. 299.
Kitabu’t-Tevhid, B. 36, Hds. 123.
Kitabu Bed’i’l-Halk, B. 8, Hds. 54.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cenne, Hds. 2-3.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 33, Hds. 3411.
Sünen-i İbn Mace, Kitabü’z-Zühd, B. 39, Hds. 4328.
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikâk, B. 105, Hds. 2831.
İmam Ahmed b. Hanbel, Mûsned, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2014, C. 16, Sh. 231-232, Hds. 23381-23385.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, Vdğ, İst. 2013, C. 11, Sh. 510, Hds. 2084.
En’âm, 6/126-127.
Bakara, 2/257.
Yunus, 10/25.
Fatır, 35/33-35.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 271 Hds. 23470
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 10, Sh. 443-444, Hds. 8130-8131.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2016, C. 12, Sh. 269, Hds. 12816.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, C.11,
Sh.204, Hds.20200. Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev.
Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst.2015, C.5, Sh.535, Hds.5041.
Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi,
çev. Hanefi Akın, İst. 2012, C. 1, Sh. 108. Hds. 107.
İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye, çev. Adem Ye-
rinde-Halil İbrahim Kaçar, İst. 2010, C. 2, Sh. 544, Hds. 2610.
Ebu Bekr b.Ebî Şeybe ve Ah
med b. Menî’nin Müsnedlerinden.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Yaşar Gün-
gör, İst. 2015, C.7, Sh.85, Hds.6709.
Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat’tan. C. 18. Sh. 203, Hds. 18169.
Ebu Ya’lâ’dan. Hds. 18170. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr
ve el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Rabbimiz Allah şöyle buyurdu.
“Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru davran.” Hud, 11/112.
Yegâne İlâhımız Allak Azze ve Celle, Rasulullah (s.a.s.)’in vasfını beyân buyururken şöyle diyor:
“O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledıklerı,) yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiy
dir.” Necm, 53/3-4.
Ahzab, 33/70-71.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2011, C. 9, Sh. 51.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned. C. 3, Sh. 347, Hds. 3647.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 11, Sh. 566, Hds. 11285. Taberârî’den.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, C. 12, Sh. 152. İbn Ebî Hâtım ve İbn Merdûye’den.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, C. 12, Sh. 153. İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ B. 26, Hds. 2003.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 50, Hds. 4921.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 488-489, Hds. 23953-23955.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 24, Hds. 26.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 25, Hds. 107-108.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B. 14, Hds. 2766.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-iman, B. 20, Hds. 4988.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 367, Hds. 23659-23661.
İsra, 17/34.
Nahl, 16/91.
Fetih, 48/10.
Saff, 61/2-3.
A’raf, 7/172-174.
Mü’minun, 23/8.
Ahzab, 33/72-73.
Mü’minun, 23/8.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 24, Hds. 27.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 25, Hds. 106.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B. 14, Hds. 2768.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-İman, B. 20, Hds. 4987.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 15, Hds. 4688.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 16, Sh. 368, Hds. 23662-23663.
İsra, 17/32.
Furkan, 25/68.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Kader, B. 5, Hds. 21.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İsti’zân, B. 12, Hds. 16.
Kitabu’l-Kader, B. 8, Hds. 18.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’n-Nikâh, B. 42-43, Hds. 2152-2154.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 14, Sh. 140-445, Hds. 17240-17253.
İbn Huzeyme, Sahi-i İbn Huzeyme, çev. Recep Küçükşahin, Vdğ. İst. 2016, C. 1, Sh. 42, Hds. 30.
Beyhakî Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2015, C. 5, Sh. 537, Hds. 5045.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 11, Sh. 55, Hds. 10543. Ebu Ya’lâ, Bezzâr ve Taberânî rivayet eder.
Nûr, 24/30-31.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 11, Sh. 55, Hds. 10544. Bezzâr ve Taberâni rivayet eder.
Bkz. Al-i İmrân, 3/110.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Buyû, B. 15, Hds. 24.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Ticâre, B. 1, Hds. 2138.
Şura, 42/30.
Rum, 30/41.
Necm, 53/31-32.


