02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / KÜÇÜK KUŞATMA
KÜÇÜK KUŞATMA

KÜÇÜK KUŞATMA Dr. Mehmet Demir

“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında / Aşklarım, inançlarım işgal altımdadır / Tabutumun üzerinde zar atıyorlar / Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır...”

İslâm âleminin bugünkü durumuna bakıldığında ahir zaman hadisi şeriflerinin tezahürünü görmekten kendimizi alamıyoruz değil mi? En bariz olarak bugün ortaya çıkan belki de “Vehn hadisi” diye bilineni olsa gerek:

“Sizin birbirinizi çağırıp yemek çanağının başına toplandığınız gibi diğer milletlerin (de aleyhinizde toplanıp başınıza üşüştükleri) zaman haliniz nasıl olur?”

Sevban (Allah’u Teâla ondan razı olsun) :

— Anam, babam, canım sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasulü! Bizim o günkü azlığımızdan mı olacak bu hal.

Rasulullah (Sallalahü Aleyhi Vesselam) :

“Hayır! Bilakis o gün (kemmiyet, sayı olarak) çok olacaksınız. Ancak, Allah (c.c.) sizin heybetinizi düşmanınızın kalbinden söküp çıkaracak, bilakis sizin kalbinize vehn salacaktır.”

Ve selin üzerinde taşıdığı, çerçöp gibi (keyfiyet, güçsüz) olacaksınız.

Sahabelerden biri:

— Vehn nedir? Ya Rasulullah!

Rasulullah (Sallalahü Aleyhi Vesselam) :

“Vehn: Dünya’yı sevmeniz, ölüm’den hoşlanmayışınızdır. 1

Bugün karşımıza çıkan tabloda üç ana sebep var ki bunlardan en önemlisi, bizim ümmet olarak dejenerasyonumuzun bizlere gösterilmesinin mukadder oluşudur. Rabbimiz kulunun üstünü çizmediği sürece onu yanlış üzerinde salimen yürütmez. “ Başınıza gelenler kendi ellerinizle işlediklerinizin karşılığıdır. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.”2

“İ(İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde fesad başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.”3 mealindeki ayeti kerimeler, bu gerçeği yüzümüze vurmaktadır.

“Topyekûn savaş” çığlıklarını hatırlarsınız. Ülkemizde İslâm’a karşı böyle bir harekâta girişilmişti. Sonraki yıllar gösterdi ki, bu yerel bir harekât değildi. “Topyekûn savaş” devam ediyor ve dünya çapında. Ancak biz hâla kendimizi sağlam şemsiye altında görme konforunu yaşamaktayız.

İtikadi kuşatma

Ülkemizde durum şu ki, gençler arasında İslâm âlimleri, İslâm fıkıh usulü, Peygamber sünneti de dâhil olmak üzere İslâm’ın umdelerini hafife alma gittikçe yaygınlaşıyor. Orta yaş kesimindeki yozlaşmanın da bunda payı var. Gençlerin örnek alabileceği erdemli Müslüman şahsiyetine rastlamak herkese nasip olmuyor. İslâm’ı kültürel bir unsur, bir gelenek motifi olarak yaşarken kapitalist bir yaşam felsefesine kendisini kaptıran kesim gittikçe büyüyor. Bu durum görünürde İslâmî bir dönüşüm izlenimi verirken, içi boşaltılmış bir din tehlikesi göz ardı edilmiş oluyor. Ehlisünnet âlimlerini takip eden hocalar hedef gösteriliyor, toplum nazarında itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Yakın zamanda hadis kaynaklı bir hükmün günümüzde asansörler için geçerli olup olmayacağı yönünde bir soruya verilen cevap üzerinde fırtınalar koparıldı. Özellikle nas’lara bağlılığı ve dengeli duruşu ile bilinen hocaların daha fazla hedef haline getirilmesi dikkatten kaçmamalı. Hocanın sapıklığından girildi, dinin güncellemesinden çıkıldı. Oysa dinin hükümleri Mü’minleri hedef alır. Kimseye inanmadığı, ya da hoşuna giden kısmını uygulayıp kalanını reddettiği bir dinin hükümleri dayatılmaz. Zirâ bu hâl imanla bağdaşmayacağından o kişi için mükellefiyet oluşmamıştır. Hayat rehberimiz Kitab’ımızda bunların durumu şöyle açıklanmıştır: “... Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası ancak dünya hayatında rüsvaylık, kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir.4 Dolayısı ile bu hükümlerin muhatabı, İslâm’ı pazarlık konusu yapmadan bir bütün halinde yaşamaya niyet etmiş olanlardır. Asansörde karşı cinsle yalnız kalmanın haram kılınan yalnız kalma olup olmayacağını merak edene sorusunun cevabı verilemeyecek midir? Bunu düşünememiş ya da hayatında takva ölçüsünü hâkim kılamamış olan Mü’minler de bu konuya dikkat etmeye davet edilmeyecek midir? Buna aldırmayan, “zaten yeterince zorluk çıkarıyor, din her alanımıza da karışmasın canım” havasında olanlar dikkate alınarak mı din hakkında konuşulacaktır? Zaten böyle yapan, din üzerinden şöhret ve makam sahibi olan bir zümre var ve kimse onlara bir şey diyemiyor. Şer’i ilimleri ketmetmek, hakkı söylememekle ilgili şiddetli Kur’ânî ikâz orada duruyor oysa: “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe edip durumunu düzeltenler gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır...”5 Şimdi makbul olan yaklaşım Kur’ân diliyle lânetlenen olmuş olabilir. Ana akımdan beslenen ulemanın buna zorlanmasına şahit olmaktayız, bu kadarı gerçekten aşağılanmanın son raddesi olsa gerek.

Bu olay da gösterdi ki, İslâm’ı hayatının her alanına hâkim kılma çabasının önünde engeller azalmış olmadığı gibi gittikçe yığınak yapmaktadır. 28 Şubat döneminde adı konulan “Türk İslâmı” projesi bugün adı anılmasa da çok daha ileri boyutta sessiz sedasız, saman altından yürümektedir. Bazı ilahiyatçılar kitapları, seminerleri ve ekran karşısındaki konuşmalarında bunun ipuçlarını vermekteler. Dinin bazı hükümlerinin Arapların anlayış kıtlığından dolayı bize yanlış ulaştığı görüşü boş yere ortaya atılmıyor. Arapların “meleklerin donu görünür” diye tersane kurulmasına karşı çıktıkları, umumi çeşmeleri abdestte sünnet olan miktarda yıkamaya engel olduğu için kırdıkları gibi akla ziyân iddiaların ardından modernist yaklaşımlar çok daha etkili yutturuluyor. Bunların perişanlığı ise başka bir yazının konusu yapılabilir. Ama bir örnek olması açısından imam Maturidî’ye laikliği yakıştıran, İmamı Azam’ı deist diye takdim eden, örfün nas’ları nesh edebileceğini iddia eden, son raddede Sünnetsiz İslâm’dan da tatmin olmayarak Kur’ân ayetlerini “hermenotik yaklaşım” veya “tarihselcilik” adı altında günümüz için geçersiz kabul eden bir noktaya gelindiğinin atını çizelim. İşte bu, uluslararası Siyonist kuşatmanın içerideki uzantısı veya “itikadî kuşatma” boyutudur. FETÖ gibi bir hareketin ülkemizden neşet etmesi de bu itikadî kuşatmanın boyutlarını göstermesi açısından anlamlıdır.

Ekonomik kuşatma

IMF eliyle borçlandırma ve sömürme taktikleri bilinen batının ülke ekonomilerini istediği noktada kullanmak için politikalarını yönlendirdiği gerçeği, özellikle “bir ekonomik tetikçinin itirafları” yayınlandıktan sonra belgelenmiş de oldu. Mesele bununla kalsa yine iyi.

1950’lerden itibaren “karşılıksız para” olduğu uluslararası düzeyde anlaşılan dolar, hala petrol piyasaları başta olmak üzere Dünya genelindeki geçerliliğini koruyorsa bunu işbirlikçi yönetimlere sahip Müslüman ülkelere borçlu. Dahası bu yönetimler batılı bankalara ciddi bir servet yığmaktalar. Bu da halklarından çok ABD ve Avrupa devletlerine güvendiklerini, dayandıklarını gösteriyor. Pakistan’la Keşmir konusunda kavgalı olan Hindistan, daha kötüsü, Doğu Türkistan’da Müslümanlara hayat hakkı tanımayan Çin, daha kötüsü, Ortadoğu’ya Batı’nın yerleştirdiği hançer olan İsrail ile ekonomik ilişkileri askıya almaya hiç kimse yanaşmıyor. Çin malları pek çok kalemde piyasalara hâkim olmuş, yerli sanayileri sindirmiş durumda. Üstelik bunu uluslararası iş hukuku kurallarını delik deşik ederek yapıyorlar ve Dünya üç maymunu oynuyor. Mahkûm ve çocuk işçi çalıştırmakla kalmıyor, işçilerinin çocuklarını da köleleştiriyor. Hayatında güneş görmemiş işçiler zaman zaman ortaya çıkıyor ama yine bir yaptırım yok. Hayvan hakları Batı kamuoyunda diğer ırk ve milleten insanların haklarından çok daha değerli. Zirâ haksızlığa uğrayan insanlardan ekonomik fayda sağlıyorlar.

Tamamen menfaat ve ırkçılığa dayalı çifte standart üzerine oturan Dünya ekonomisinde besin zincirinin en altında yine Müslüman halklar yer alıyor ve Birleşmiş Milletler gibi paravan bir kurumun olması da sadece mevcût statükonun devamını sağlamaya yarıyor.

Siyasi kuşatma

Neden “Yeni Dünya Düzeni”ne gerek görüldü? Düşünmek gerekmez mi? Osmanlı ile temsil edilen İslâm Dünyası üzerine vaktiyle Batı ulusları çullandılar. Zaten imparatorluğun el uzatamadığı her İslâm toprağını sömürgeleştirmişlerdi. Bu düzenin devam edebilmesi için İslâm’ın birlik ve dirliği bir daha toparlanamayacak şekilde ortadan kaldırılmalıydı. Görünürde bunu da, istedikleri her şeyi de elde ettiler. Osmanlı bakiyesi olan Türkiye dahil, İslâm Dünyasının her yerinde işbirlikçi yönetimler eliyle kültürel ve ekonomik sömürülerini devam ettirmekteydiler. Öyleyse Evangelist Neo-con’ların ağzından çıkan bakla olan, fakat proje olarak çok daha eskilere dayandığı anlaşılan bu” yeni düzen” ne içindi?

Bunu anlamlandırabilmek için hem yukarıdaki hadisi şerif ışığında kendi iç dünyamızı tahlil etmek, hem de Dünyadaki egemen güçlerin ideolojik ve dinî alt yapılarına göz atmak gerekiyor. Tabii ki ilk sebep başta da değindiğimiz gibi bizzat İslâm Dünyasının işlevini ifâ edememesidir. Sonraki sebepler bizim dışımızdakilerdir.

Rönesans döneminde kutsal mekânını Kudüs’ten Roma’ya kaydırmış olan modern Hristiyan Dünya, Greklerden miras aldığı ben ve başkası tasavvurlarıyla, kendisini etnos (kültür) ve dışındakileri antropos (barbar) olarak görmeye koşullanmıştır. Hristiyanlık bu yüzden başkalarıyla birlikte yaşama tecrübesine sahip olmayan tek din olarak kabul edilmektedir.

Demokrasi, Hristiyanlığın on dört yüzyıllık tarihsel tecrübesi sonucu ortaya çıkmış olması açısından, bu mirasın olumsuzluklarıyla da maluldür. Muharref Hristiyanlığın Grek düşünce yapısından ayrı düşünülemeyeceği gibi. Modern kartezyen demokratik gelenek başkasına açık olamamaktadır. Başkasına iki seçenek sunmaktadır: Asimilasyon ya da eliminasyon.6 Yani ya zenciler gibi onların her şeyini kabul edip yaşam tarzı haline getireceksin, ya da Kızılderililer gibi yok edileceksin.

İkinci sebebin adını koyabiliriz artık. Hristiyan dünyasının sömürüyle yetinmeyen uzlaşmaz yapısıdır bu. 28 Şubat’ta tanımlandığı şekli (Militan Demokrasi) bu ideolojinin aslî şeklidir. Aydınlanma kaynaklı ideolojilerin kendilerince tanrıyı gökten yere indirmelerinden kaynaklanan faşizan yapısının bir ayağı da aslında muharref Hristiyanlığın bu monolitik özelliğidir.

Yahudilik Evangelizm ile Hristiyanlığı oyuna getirmiş, dostluğunu kazanamayacağını bildiği bu monolitik toplumun bir kısmını kendi zaferlerinin mukadder olduğuna inandırmıştır. Diğer yandan Siyonizm ideolojisi de Batı toplumlarının hem Yahudi sorununu, hem de Ortadoğu’da sömürü düzeninin devamı işini ellerini kirletmeden bir arada halletmelerini sağlayarak onları militan / terörist Yahudi devletinin doğal destekçisi haline getirmiştir.

Böyle bir rüzgârı arkasına alan, en modern askeri gücü elinde bulunduran ABD’yi borç kıskacında tutan, dünya ekonomisine de yön veren Yahudi hanedanlarının ise doğal düşmanı İslâm’dır. Bunu sadece Hayber’e bağlayamayız. Günümüzde hissi yaklaşımlar yerini menfaate bırakmıştır. Yahudinin Müslümanlara kin duymasına yol açacak kuyruk acıları, kollektif hafızasında yer alan, aynı Müslümanlara minnet duymasını gerektirecek anılardan çok daha azdır. Mesele şudur ki, melekler arasında dost ve düşman belirleyebilen, birisi diğerinin öcünü alır korkusuyla seri peygamber katiline dönüşen, bu bozuk inanç geleneği bugün statükonun önünde tek bir ciddi tehdit ile karşı karşıyadır: Hak din... Orjinal haliyle hem de... Sadece Allah katında tek din değil, günümüzde yaşayan tek din.

Bunu bozarak veya etnik temizlikler yoluyla görünürden kaldırarak bertaraf edebilse, tepetaklak giden ahlaki yapısına da eğilip İslâm’ın güzelliklerini kendi toplumuna aktarmanın mücadelesine girişebilecektir. O zaman bunu kendi devleti, erki adına yapacak.

The New York Times’ta Thomas Friedman adlı Yahudi, Arap baharının acı meyvelerinin devşirilmeye başlandığı 2012’de şunları yazmıştı: “Diktatörler aradan çekilirken, İslâmcı partiler boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. İslâm great (büyük) ve glorious (muhteşem) bir inanç olsa da, günümüzde Arap dünyasının gelişmesi için cevap olamayacağını halka kim söyleyecek?..”7 Siyonist aleminin İslâm’ı görmek istediği yer tam da bu işte. Herhangi bir sahte din bile toplulukları harekete geçirebilir, motive edebilir, birliklerini sağlayarak güçlerini bir alana yöneltebilir vesaire. Bir dinin herhangi bir halkın sorunlarını çözemeyeceğini, onları geri bırakacağını empoze ederken bir yandan da onu büyük ve muhteşem bir “inanç” diye adlandıracaksın, uygulama sahasından çekilsin de çok güzel diyen desin dercesine.

Ülkemizdeki İslâm’ın sulandırılması, laikleştirilmesi çabalarıyla paralelliği fark ettiniz mi?

Bu zokayı biz yutmayız evvel Allah... İslâm bizi geri bırakacak olsa her şeyden önce yüzyıllardır tepemize çöreklenen karşıtları onu bizden almaya çalışmazlardı. Yazıda Arap dünyasına “gerçekleri söyleyecek (!)” liderler aranıyordu. Sonuçta buna benzer kampanyalar neticesini verdi ve 2013 yılının hemen başında Siyonizmin hizmetindeki oluşum Mısır’da cebren yönetimi devraldı. İlk icraatı eski diktatör Hüsnü Mübarek’i serbest bırakmak, ikincisi Gazze’ye insani malzeme sevkini yasal yoldan mümkün kılan sınır kapısını kapatmak oldu. Üçüncüsü ise İhvan üzerinde terör estirerek onu şiddete yönelmeye kışkırtmaktı. İşte size medeni, barışçıl, demokratik, insancıl Batı’nın bizde istediği demokrasinin bir fotoğrafı.

Dünyanın her yerinde gücü yetenin yettiği kadarıyla ezmeyi bir hak ve görev bildiği insan grubu, Müslüman. Bizde de bu açıdan bakıldığında durum bu, doğruyu savunduğunda al görmüş boğa gibi saldırmaya hazır bir güruh hiç eksik olmuyor. Ancak yine de durum Cumhuriyetin ilk dönemlerinden çok farklı. İslâm karşıtı cephe psikolojik üstünlüklerini yitirdiler. Bununla beraber bizdeki tehlike çok daha büyük. İtikâden bozularak içeriden çökertilmeye çalışılıyoruz ve buna karşı koymak için gerekli şuuru ne yazık ki genelde göremiyoruz.

Büyük kuşatma

“Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlup olacaklar. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır.”8

Dünyevi olaylarda da bunun tezahürlerini görebiliriz. Satrançta büyük bir hücûmla karşı karşıya iseniz iki ihtimale çıkan bir durum söz konusudur. Ya bu saldırı başarıya ulaşır ve sizi mat eder, ya da bunu savuşturursunuz. Bu ihtimal karşı taraf için felâkettir. Zirâ planlar işi bitirmek üzerine yapılmış, hamleler bunun için harcanmış, savunma mecburen zayıflatılmış, değerli taşlar hücûm alanında savunmasız kalmıştır. Eğer siz alet kaybına uğramadan bu salvoyu atlatabildiyseniz oyun sizindir.

Dünyada bu sağlam duruş Allah Teâlâ adına olursa bükemeyeceği bilek yoktur:

“Hem, bize yollarımızı gösterdiği halde niye biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Sizin bizlere eziyetinize elbette katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkülde sebat etsinler”

Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Elbette sizi yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” Rabbleri de onlara: “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!” diye vahyetti.

“Ve (ey inananlar!) onlardan sonra sizi mutlaka oraya yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimselere mahsustur”9

Tabloyu böyle çizerken şunu savunuyorum: Osmanlı’nın yıkılma sürecinden beri böylesine şiddetli, acımasız, topyekûn bir anti-İslâmi seferberlik görülmedi. O halde neden “küçük kuşatma?” Zirâ o kuşatmayı çevreleyen bir büyük kuşatma vardır ki, O da hepimizin Rabbine aittir. “Allah onları gerilerinden kuşatmıştır.10

Bunu böyle bilirsek tabloyu tesbit etmek bizi yeise değil, gayrete götürür. Hak Teâlâ dinine yardım edenlere yardımını vâ’d etmiştir. Bununla da kalmayarak o mü’minlerin vasıflarını haber vermiştir bizlere: “Onlar ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’ varır.”11 İnancımızın kalibresine iş kalıyor. “İnanıyorsanız üstünsünüz” -haşa-boş bir temenni olamaz değil mi? “Hayrul makirin”12 bizim yanınızda iken düşmanın gücünün, tuzağının esamesi bile okunmaz. Yanımızda mı, bu sorulabilir. Rabbimizin desteğini alabilecek duruşu artık takınmak zorundayız. Yoksa ne dünyamız, ne de dinimiz elde kalacak gibi görünüyor. Gitgide bizi o büyük seçimi yapmaya zorlayan tablo netleşiyor. “Allah’a kaçmak” ya da düşmanın insafına...

Ebu Davud, Melahim, 5, Müsnedi A.BHanbel 2/359, Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, h. no. 12244

Şura suresi 42/30. ayeti kerime meali

Rum suresi 30/ 41. ayeti kerime meali

Bakara suresi 2/85. ayeti kerime meali

Bakara suresi 2/159 ve 160. ayeti kerime meali

Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada Müslümanlar iletişim yayınları İstanbul, 2000 sf:150 ve 275

Lead, follow or get out of the way. Thomas L. Friedman. NY times. 05-05-2012 https://www.nytimes.com/2012/05/06/opinion/sunday/friedman-lead-follow-or-get-out-of-the-way.html?rref=collection%2Fcolumn%2Fthomas-l-friedman&action=click&contentCollection=opinion&region=stream&module=stream_unit&version=search&contentPlacement=1&pgtype=collection

Enfal suresi, 8/36. ayeti kerime meali.

İbrahim suresi, 14/ 12, 13,14. ayeti kerimelerin mealleri

Buruc suresi, 85/20. ayeti kerime meali.

Hac suresi, 40 ve 41. ayeti kerime mealleri.

Enfal suresi, 8/30. ayeti kerime meali.

Zariyat suresi, 51/50. ayeti kerime meali.

Yazar:
Dr. Mehmet Demir
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul