02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / ANADOLU TAZİYELERINDE Kİ BİDATLER VE DİJİTALİZE EDİLMİŞ BİR İSLÂM
ANADOLU TAZİYELERINDE Kİ BİDATLER VE DİJİTALİZE EDİLMİŞ BİR İSLÂM

ANADOLU TAZİYELERINDE Kİ BİDATLER VE DİJİTALİZE EDİLMİŞ BİR İSLÂM Seçiniz.. Mehmet Fırat

İslâm’ın esasını Kur’ân ve Sünnet oluştur. Bu iki esas dışında ibâdet belirleyici olamaz. Kişi, İslâm’a hevâ ve hevesinden her hangi bir ilâve katması Kur’ân ve Sünnet emri ile yasaklanmıştır. Yani insan, Allah’ın dinine müdâhil olamaz. Fıkıh ekolünün içtihadı müstesnâdır. Zirâ içtihadın kriteri/ölçütü Kitap ve Sünnet’tir. Çünkü teşrîi hakkı ancak Kur’ân’a aittir ve Kur’ân’ın metni ve kasdı Hz. Muhammed (s.a.s.)’e vahiyedilmiştir. Bu metod sahabe döneminde titizlikle disiplinize edilmişti. Bu Kur’ân ve Sünnete bağlılık gerçeği, üçüncü kuşak olan selef-i salihin ve tabiin dönemine kadar devam eder. Sonra İslâm dünyasının kırılma noktaları başladı. Emevî ve Abbasî saltanatları ümmetin imtihanı oldu. Bu monarşik yapı İslâm  toplumunu kontrol etmeye başladı. Sûfizm zehiri Müslüman beynine nüfuz etmeye başladı. Cihad, hiyerarşik engellere takıldı. Tevhid, cihad ve zalime karşı haykırma ibadeti terörize edildi. Zâlim sultana karşı gelen nice müctehid imamlar, sarayların altında ki zindanlarda insanlık dışı işkencelerle şehid edildi. Bu arada sûfizm tarikatları meydanlara çıkıp hurafe ve bid’atlar yaymaya başladılar.

Şimdi bid’at’ın kısa bir tarifini yapmalım.

Bid’at: Allah ve Rasulü’nün fermanları dışında birileri tarafından din adına İslâm’a sokulan bazı ilavelerdir. Yani kaynağı ayet veya hadis olmayan din içindeki ilavelere bid’at denir.

İslâm Dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in vefatından seksenbir gün önce nâzil olan Maide Sûresi üçüncü ayeti ile kâmâle ermiştir.

Bid’at mantığı şudur: Allah Rasulü’nün eksik bıraktığı boşluğu doldurmak...

Bid’at icât eden kendi anlayışında şöyle diyor: “Ben de din içinde yetki sahibiyim.” Sonuç itibariyle bu bid’at sahipleri, (bid’at-ı hasene ve bid’at-ı seyyie işleyenler) hatâ içindedirler. Ümmetin selef yolundaki ulemâsı, bid’atlerin çıkmaması için ciddi mücadeleler vermişler. Sahabeden Ebu Bekr Sıddık, Ömer bin Hattab, Ali bin Ebu Talib ve Abdullah ibn Mesud, bütün gücü ile bid’ata karşı savaşmışlar. Hatta İslâm tarihindeki Yemame savaşında şehid edilen Kur’ân kurraları, Müslümanlara çok elim bir acı vermişti. Bunun üzerinde Ömer bin Hattab (r.a.), Halife Ebu Bekr Sıddık’a gidip şöyle diyor:

— Ya Ebu Bekr, kurralardan çok kayıp verdik. Kur’ân’ın zâyi olacağından korkuyorum, izin verirsen Kur’ân-ı toplayalım. 

Ebu Bekr (r.a.), ağlayarak şöyle diyor:

— Ya Ömer, acaba bu durumda Allah Rasulü’nün rızası var mıdır? Bid’at olmasından korkuyorum! İslâm Dini’nin ana esası, Kur’ân ve Sünnettir. Sünnet ise, Allah Rasulü’nün yaşamı, söylemi ve açıklamalarıdır. Sonuç olarak insanoğlu, din çerçevesinden çıkıp kendi hevâ ve hevesine göre bazı kültler veya dini ritüeller yapmayı sever. Bunun bariz örneği tahrif edilmiş semâvî dinlerdir. Aziz Pavlus’un getirdiği hıristiyanlık modeli ve muharref Tevrat’ın Museviliği gibi. Bir de hıristiyanlık ile yahudiliğin ortak millî tanrısı olan Yehova’ya bağlı evanjelistler de ayrı bir teoloji ihdas ettiler. Budizm ise, tamamen pagan bir dindir. Sihizm ve jainizm ise, beşeri ve felsefi doktrinlerden ibaret birer gayr-ı semâvî dinlerdir. Buna benzer daha birçok kabile dinleri ve inançlar mevcuttur. Bu gerçeklere izafeten şöyle bir realiteyi müşahede ediyoruz: Dinlerin tahrifatı, insanların dine bid’atlar ilave etmesiyle tahribat başlamıştır. Bid’at, bir virüs ve manevî mikroptur. Batı dünyasının, İslâm dinini yüzyıllardır hedef almalarının sebebi on beş asır önce dünyanın yer küresine beşere getirdiği ilâhî mesajın tazeliğini korumuş koruma altında olmasıdır. Maalesef rant çeteleri, din mafyaları ve iman tüccarları iş başına geçince İslâm zedelenmeye başladı. İslâm ibadetlerine çeşit çeşit bid’atlar ve hurafeler soktular.

Yazıdaki amacımız, İslâm’a yapılan beşerî müdahaleler ve içine sızdırılmış bid’at mikrobundan toplumu haberdar ederek, Müslüman toplumunu katkısız İslâm ile tanıştırmaktır. Anadolu taziyelerinde, özellikle metropollerdeki cenaze evlerinde yapılan kültler, ritüeller hayli vahim bir tablo sergilemektedir. Din adamları, taziye günlerınde cenazenin yakın çevresinin duygusallıklarından yararlanarak yaptıkları nitelikli din sömürüsü, tam bir musibettir. Yazımızda bahsi geçen bid’atlere mezheb ulemâsından istifade ederek deliller sunmaya çalışacağız inşaallah.

BİD’ATLAR ŞÖYLE:

Mevtanın ağır hastalığı durumunda ölüm halleri zühur edince alelacele bir din adamı çağrılıyor. Çağırılan din adamının görevi, hastanın başında oturup aralıksız Yasin  Sûresi’ni okumaktır. Tabi bu Yasin Sûresi’nin okunması, halk anlayışında iki şey oluşturmuş:

Ölünün âhirete imansız gitmemesi ve kabir azabına maruz kalmaması...

Yasin Sûresi’nin inanışının aslı astarı İslâm’da yoktur, ne Kur’ân’da, ne de Sünnet’te. Ancak bazı anlayışlar bu işin ehemmiyetini halka inandırmışlar. Hatta cenaze başında Yasin okumanın o kadar mühim olduğuna inanıyorlar ki, bazen din adamları bulunmazsa, acilen Kur’ân getirip Yasin’i okuyup o görevi ifâ ediyorlar. Bazen ölü can vermeden Yasin’i süratli okunup bitiriyorlar. Çünkü İslâm’ı kaynağından öğrenmeyen halk, Yasin’i kurtuluş garantörü olduğuna inanır. Eğer hastanın ağır durumu birkaç gün devam ederse din görevlisi, başından ayrılamaz sürekli Yasin okumaya devam eder. Bu arada Yasin görevlisi mevtanın ailesinden övgüler ve altın puanlar almaya devam ediyordur. Çünkü bu görevli, oracıkta hastanın imansızlık uçurumuna yuvarlanmasını engelleyen! görevlidir. Hasta, zengin aristokrat sınıfından ise, Yasin görevlisi, çok fedakârane davranır, hastaya medhiyeler ve övgüler yağdırarak, ehlinin rızasını kazanmaya çalışır, hatta bazen hastanın üzerinde cennet alametlerinin gördüğünü beyân eder. Zaman zaman yalan rüyalar anlatarak hastanın bağ-bahçeler içinde gördüğünü söylüyor. Bu durum, rantı kurtarma savaşının en başarılı ve etkileyici taktiğidir. Hasta ehli, hem duygusal, hem de hassasiyetlerine yenik düşmüş bir vaziyette oldukları için her türlü safsata telkinlere de inanırlar. O din adamı da ölünün mal varlığından bir pay kurtarmak için elinden geleni yapar. Aksine hasta, yoksul halk tabakasından biri ise, kimse uğramak bile istemez. Peki Yasin’in bu konu da gerçek rolü nedir? Bu konuda varid olmuş hadis: “Ölülerinizin üzerine Yasin okuyunuz.” Muhaddis ulemânın cumhuru tarafından bu hadis zayıf kabul edilmiştir. İkinci husus ise, bu hadis’ten kasıt, Allah Rasulü, can çekişmede olan biri üzerinde Yasin’in okunmasını emretmiştir. İllet ise, Yasin’in okunması ile sekerat şiddeti hasta üzerine hafiflenir yoksa toplumun zihniyetindeki Yasin’in hastanın imansız gitmemesi için okunması veya kabir azabına mâni olmasına tek bir delil yoktur.1 İbn Habban şöyle diyor: “Ölüleriniz üzerine Yasin okuyunuz hadisi” ile “Ölülerinize kelime-i tevhidi telkin ediniz” hadislerindeki ölü kelimesi mecâz manada kullanılmış, yani ölümü yaklaşmış can çekişmekde olan kişi demektir.2

Taziyelerde ikinci bid’at Fatiha’nın okunmasıdır. Bazen de telefonla okutuluyor. Mevtanın çevre dostları, uzak şehirlerden hatim siparişlere gönderiyorlar. Dakka başı Fatiha’lar okunup durur. Tabi ki, taziyenin moderatörü, genelde din adamlarından olduğu için sermayesiz ticaret işin temelinde yatıyor. Çünkü söz gelimi, cennet pazarlığı söz konusudur. Yani ölünün ailesi uğurladıkları o sonsuz yolculukları akabinde dünyadan alaka ve irtibatının kopmaması için birtakım malî ve manevî yöntemlerle azap kavramının önüne geçmek için çaba sarf ediyorlar. İşin derin boyutu, psikolojik ve nefsi duygularla çevrilidir. Elbette Kur’ân ve Sünnet esası üzerinde olmayan bir itikad kesinlikle Allah katında geçersizdir. Dört gün sürekli günde iki öğün yemek verilir. Ölü, toplumun elitlerinden biri ise, rekabet dürtüleri harekete geçer. Korkunç masraflar yapılır. Özellikle bu merasimlerde sesi güzel mevlidhanlar tercih edilir. Bazı taziyeler, kırkıncı gününde de tekrar edilir, mevlid ve yemek seremonisi tekrarlanır. Hatta bazı yörelerde yıl dönümlerinde de tekrar hüzün merasimleri düzenlenir. Bütün bu bid’atların ne Kur’ân’da delilleri vardır, ne de Sünnet-i Seniye’de. Ancak bu sosyolojik hezeyanlar, sûfizm ürünüdür. Özellikle coğrafyamızda geleneklerin yüzde doksanı sûfizm kaynaklıdır. Taziyenin bitiminde iş, cennet pazarlamasına odaklanır. Taziyeyi yöneten moderatör, dört gözle tatlı pazarlama ortamını bekliyor. Ölünün birinci derecede yakınları, bu din adamının yanına varıp nezaketle mevtadan kalan özel şahsî hediyelik eşya ve elbiselerini kendisine hediye ederler. Taziyelerin bitiminde din adamlarına ödenen nakdi paralar şunlardır:

1- Hatme-i tehlil (din adamları tarafından okunan yetmiş bin kelime-i tevhid). Bunun ücreti, iki cumhuriyet altınıdır. Bu hatme-i tehlil (sözde) sadece nakşî tarikatı müntesibi olan halife ve mürşîtler okuyabilirmiş. Bu yetmiş bin zikir hayli zor olduğu için, din adamların yanında da bazen okuma siparişleri çok birikir. Artık son günlerde yöntemi biraz modernleştirdiler. Din adamı, aile meclisini halka şeklinde oturtup yetmiş bin zikri kişi başına bölüyor okumaya başlıyorlar. Bu şekilde bir iki celsede sonlandırıyorlar. Çünkü stoklanmış siparişler, eski klasik yöntemle bitmez.

2- Senelik devir. Bunun usulü ise, bir sene aralıksız her gün bir adet Yasin süresini okuyup ölünün ruhuna teslim etmesidir. Ücreti, iki altındır. Tarikat şeyhleri, bu senelik devre pek sıcak bakmıyorlar. Çok uzun sürdüğü için.

3- Kırk gün ekstra günde bir adet Yasin okutmak ve ölünün ruhuna bağışlamak. Bunun ücreti anlaşmaya göre karar verilir. Bu üç ödeme ile, ölünün ailesi tamamen psikolojisi rahatlanıyor. Bu cennet pazarlaması asl-ı hakikati, yine sûfizmden kalmadır. Bu konuda anlatılan hikayelerden birisi şudur: Rufâî tarikatı kurucusu Şeyh Ahmed-i Rufâî adamın birisinden satın aldığı bahçe karşılığında bir cennet kasrını vermiş, hatta sened imzalayarak adama vermiştir.3

Taziye de, hocaların şöhret dürtüleri harekete geçip yüksek sesle mikrofonu patlatırcasına tilavete başlıyor. Artık bitmek bilmiyor. Çünkü bu kalabalık ve duygusal hava, artı kalplerdeki hassasiyet onlar için kaçınılmaz bir fırsattır. Zaman zaman taziye ortamı, tam bir siyasî manifestoya dönüşüyor. Bilhassa bazı mollalar, ortalığı bir ideoloji propagandasına çevirirler. Hatta bazen taziye ortasında sosyalizm veya demokrasi savunmasını alenen yapılır. Kur’ân okunması esnasında çayılar yudumlanır. Tatlı tatlı dedikodular, birbirileri aleyhinde konuşmalar… Kur’ân cüzleri ellerde... Bu vahim manzara, bazen daha çirkinleşip tehlikeli duruma dönüşür. Kur’ân cüzleri ellerde iken tarikat şeyhleri içeri girince herkes onun önünde ayağa kalkıyor. Yani, Kur’ân o zata ihtiram etmiş olur (Allah a sığınırız). Toplumun bazı feodal kişileri, rakipleri ile taziyede karşılaştıkları zaman birbirlerini toplumun gözünden düşürmek için onur kırıcı davranışlar sergiler. Zaman zaman tartışmalar çıkar, iş büyüyüp kavgaya kadar gider. Bir de siyasî parti temsilcileri veya millet vekili adayları ya da belediye başkanları taziyeye ayak basınca ortalığı tam bir siyasî cümbüş kaplıyor. Saygı ihtişam ve gövde gösterisi ortalığı istilâ ediyor. Bilhassa taziye seçim günlerinde olursa, siyasî parti adaylarına tam bir kapalı miting alanına dönüşür. Siyasiler, mikrofon başına geçerse taziye, siyasî propagandaya dönüşür. Böyle Kur’ân ve Sünnet esasları üzerinde olmayıp gelenek hurafe ve bid’atla dolu bir taziyenin mesulü din adamlarıdır. Sahih akide ve Kur’ân ile Sünnet daveti, ilmî gelenekten yetişme âlimlerle gerçekleşir. Medrese ilim havzasından yetişme halk içinde mükemmel bir etkiye sahiptirler. Özellikle doğu ve güneydoğu toplumunda mollanın devletten kat kat daha etkisi vardır. Vakıa da bir kısım molla, demo İslâmizm propagandasını yapıyor bir kısım ise sosyalizmi halka dayatmaya çalışıyorlar. Tam olmasa da ikisi de kısmen başardılar. Elbette takva sahibi ilim müderrisi olan medrese mollasına saygımız sonsuzdur. Bu sıfata sahip bir âlim bu hükümden müstesnâdır. Tarihte halkların ıslahı, âlimlerle olmuştur. İşin tam aksine âlim statükocu olursa, menfaatçi olursa, coğrafyada derin yaralar oluşur. Konunun devamı önümüzdeki sayımızda devam edecektir inşallah.

Müsned-i Ahmed ibn Hanbel, 4/105

Beyhakî Şuab, 6/545. Kurtubî, 4/298.

Haşiyet-i Savî, s. 144. Cami-i keramat (Nebhanî) 1/492. Nuru’l Ebsar. Al aktabu’l Erbaa.

Yazar:
Seçiniz.. Mehmet Fırat
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul