02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / MODERNİZM ve DİN ARASINDAKİ GENÇLİK
MODERNİZM ve DİN  ARASINDAKİ GENÇLİK

MODERNİZM ve DİN ARASINDAKİ GENÇLİK İBRAHİM DÖNERTAŞ

Çağdaşlık ve modernizm, günümüz insanının putlaştırarak önünde eğildiği, ilkelerini koruduğu ve kurallarına büyük bir titizlikle riayet ettiği yaygın bir hayat tarzıdır. Aynı zamanda da bir dindir. Kurallarını, mevcut toplumun fikir babaları, toplum mühendisleri, sistem ve düzen oluşturucuları, yaşam biçimi belirleyicileri koyar. Bu sebeple modernizm adına koyulan her bir yeni kural, eski kuralı köhne, çağdışı ve gericilik olarak kabul eder. Mesela modası geçmiş bir elbise, evliliğin gereksiz olduğu, birlikte yaşamanın yeterli olduğu şeklinde bir fikir, mevcut dinin eski kurallarının yeni ve güncel hale getirilmesi şeklinde bir inanç ya da haremlik, selamlık gibi köhnemiş! bir uygulamanın yürürlükten kaldırılması gibi hususlar eskiyi nesheden, yeniyi ortaya koyan taze ve güncel bir dinin modern hükümleridir. “Eski” yi reddedip, “yeni”yi kabul eden felsefi bir doktrin olan modernizm, kendi içinde devamlı olarak kılık değiştiren, kendi eskilerini de çöpe atan doyumsuz bir şehvet canavarıdır. Bu sebeple dünün çağdaşları ve modernistleri, bugünün gerici ve yobazlarıdır. Çünkü bu dinde kendini yenilemeyen ve güncellemeyen her bir fikir, inanış ve hareket tarzı, yine bu din salikleri tarafından reddedilen çağdışı ve gerici yobazlar olarak kenarda çürümeye mahkûm edilmişdir.

Çağdaş ve modern yaşamı kendilerine ilke edinen insanların yaşam kuralları çok çabuk değiştiğinden, bu şekildeki hayat tarzı da oldukça zor ve zahmetlidir. Bu inanışın inanç esasları zamanlara ve toplumlara göre değişiklik arzeder. Mesela Lut (a.s.)’ın kendilerine gönderildiği Sodom ve Gomore halkı, yani Lut kavmi için çağdaşlık günün şartlarına göre erkeklerin erkeklerle, kadınların da kadınlarla beraber cinsellik yaşamalarını gerektiriyordu. Bunun dışında hareket eden insanlar kınanıyor ve “çok temizlenenler” diye o günün çağdaşları tarafından “çağdışı” ilan ediliyor, alay konusu oluyorlardı. Buna benzer hususları tarih boyunca birçok toplumda görebiliriz. Mesela ortaçağ Avrupa’sında yıkanmamak modaydı ve kilise de yıkanmayı yasaklayan bildirimlerde bulunuyordu. Hatta o zamanlar yıkanmak ahlaksızlık olarak görülüyordu. O zamanlarda veba, tifüs gibi salgın hastalıkların artmasında en büyük etkenin su olduğuna inanılıyordu. Hatta 16. yüzyılda yayınlanan bir tıp makalesinde suyun mikrop ve hastalık taşıdığı ve bu nedenle yıkanmanın insan vücudun direncini zayıflatacağından bahsedilir. İspanya kraliçesi 1. İsabel (1451- 1504) ömrü boyunca 2 kez yıkanmıştır; sadece doğduğunda ve evlendiğinde. 14. Fransa Kralı 14. Louis (1638-1715) ise, hayatında sadece bir kez banyo yapmıştır. İki veya üç kere yaptığı şeklinde rivayetler de vardır. Örnekleri arttırabiliriz.

Çağdaş ve modern yaşamın savunucuları her devirde karşılarında rakip olarak İslâm’ı görmüşlerdir. Dini demiyorum çünkü İslâm dışındaki dinler, çağdaş, seküler ve modern insanların çabaları sonucu dejenere edilerek, güncellenmiş ve çağdaş bir hale getirilmiştir. Aynı şey günümüzde İslâm için de yapılmaya çalışılmaktadır. Batıl din sahipleri, çağdaşlığı ve modernizmi kıble edinen sözde modern insanlar, günlük olarak oluşturulan toplum kurallarını insanlara dayatırken, bir taraftan da bu sistemi reddeden Müslümanlara karşı savaş açmışlar, onları gericilik ve yobazlıkla suçlayarak Kur’an ayetlerini “eskimiş ve köhne kanunlar yığını” olarak topluma kabul ettirmeye çalışmışlardır. Aslında bu fikir çağdaş bir fikir değil, eskimiş ve köhnemiş bir fikirdir. Aynı kokuşmuş atalarının, kokmuş söylemleridir. Artık çağdışı olan, geçmişin çağdaşları diyorlardı ki; “Onlara “Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde, “Eskilerin masalları” dediler”(Nahl,16/24) “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Geçmişlerin masallarıdır’ dedi” (Mutaffifin,83/13) Günümüz modernlik dininin, çağdaşlık mezhebindeki aydın! İnsanlar da kokuşmuş ve köhne fikirleri ile geçmişte olduğu gibi, gelecekte de çürümeye mahkumdurlar. Aynı geçmişteki seleflerinin izini takip ederek, aynı mantıkla sonsuza kadar çürümeyecek olan İslâm’ın inanç kalesine umutsuzca saldırılarını sürdüreceklerdir. Her ne kadar malzemeleri yeni gibi gözükse de, fikirleri ve metodları çok eskidir. Çünkü bu mantık yeni bir sistem değil, yüzyıllar öncesine dayanan bir yaşam tarzıdır. Fikirlerini, hareket şekillerini taklit ettikleri geçmiş kavimler, tarihin iğrenç sayfalarında yerini bulup eskimiştir. Bugünün sözde yenilikçi modernistleri de yarının “mağara adamları” olarak anılacaklardır. Oysa İslâm, kıyamet, mahşer, cennet ve cehennem ve ebedilik ölçüleri içinde her zaman bozulmadan, güncelliğini kaybetmeden, zaman ve mekân ölçüsü içinde diri ve taze olarak devam edecek, asla eskimeyecektir. Onun ehli olan Müslümanlar da hiç eskimeden, bilakis her gün biraz daha taze ve güncel olarak gerçek çağdaşlığı en güzel biçimde yaşayacaklardır.

İNSANOĞLU ETKİLENEN BİR VARLIKTIR

Allah(c.c.); “Eğer insanlar (kâfirlere imrenerek, küfürde) tek bir ümmet olacak olmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkıp yükselecekleri merdivenlerini gümüşten yapardık”(Zuhruf,43/33) buyurarak insanoğlunun ruh karakterini ortaya koymuştur. Ayeti kerime, kâfirlere dünya hayatında verilen sayısız nimetlerin yanında daha da fazla nimet verilmesinin gereğini beyan etmektedir. Kâfirlere dünyada daha çok nimetler verilmesinde birçok hikmetler vardır. Bu ayetin bu kısmı ile ilgilenmeyeceğiz. Ayetin bu yazıda bizi ilgilendiren tarafı, eğer kâfirlere nankörlüklerinin karşılığı olarak dünya da bu denli nimet bolluğu verilse idi, onların yaşam şartları daha da müreffeh olsa idi, insanoğlunun fıtratı gereği, dünyadaki bütün insanlar onlara imrenerek, onlara özenerek topluca kâfir olacakları gerçeğidir. Onlar gibi daha lüks, daha parıltılı, daha şatafatlı ve göz alıcı bir hayat tarzı isteği insanoğlunun yaradılışı gereği arzu edilen bir şey olarak toplumların karşısına çıkardı, hatta kâfir olmak pahasına. Günümüzde de aynı duygular bütün insanlar için bir gerçektir. Herkesin içinde imrenme ve özenti duyguları mevcuttur. Müslüman buna benzer diğer duyguları gibi, bu duygusunu da kontrol altına alır. Ona gem vurarak Allah’ın emrettiği sınırların dışına çıkmasına engel olur. İşte “nefis tezkiyesi” ya da “nefisle cihad” denilen şey budur. Bu mücadele kâfirlerle olan cihad kadar ve hatta ondan daha da öncelikli olan ve daha fazla önem arz eden bir husustur. Tağutlar, şeytanlar ve nefis, kendileri ile devamlı mücadeleyi gerektiren değişmez düşmanlarımızdır. İslâm düşmanı kâfirler ve şeytanlar devamlı işbaşındadır. Öylesine etkilidirler ki neredeyse peygamberleri bile kandırabilecek derecede etkiye sahiptirler. Vahidi(rh.a.) nakline göre Mekke müşrikleri Peygamber efendimize; “Bizim tanrılarımıza bir kere parmağının ucu ile de olsa ilgi göstermedikçe, sana karşı çıkmaktan vazgeçmeyeceğiz, dediler. Hz. Peygamber (s.a.s.); Allah benim hak üzere olduğumu biliyorken bunu yapıversem herhalde bana bir zararı olmaz.” diye (İslâm’ı daha rahat tebliğ etmeyi) düşünmüştü ki Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri(ona bir uyarı olarak) indirdi”1 der.

İmam Suyûtî ise, “Ey Muhammed, gel, bizim tanrılarımızı bir kerecik meshediver ki biz de seninle birlikte senin dinine girelim.” dediler. Hz. Peygamber (s.a.s), kavminin İslâm’a girmelerini çok istiyordu. Onların İslâm’ına sebep olacağı için neredeyse bu isteklerine meyletmek üzereydi ki Allah Tealâ bu âyet-i kerimeleri indirdi”2 diyerek “Sen onlara meyletseydin, biz sana azabı kat kat verirdik” mealindeki İsra suresi 73-75 ayetleri iyi niyetinden dolayı putlara azıcık da olsa meyletmeyi düşünen peygambere bir uyarı niteliğindedir. Eğer Allah (c. c.) bu ayetlerle Peygamberini uyarmasa idi, peygamberimiz onların isteklerine meyledecekti. Bu hususta tefsirlerde şu açıklama vardır; “Hiç kimse, hatta Allah’ın Rasûlü bile, Allah’tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz.”3 Dikkat edersek peygamber bile çağdaşı olan putperestlerin söz ve fiillerinden etkilenerek yanlış düşünceler içine girmişti. Ancak Allah (c.c.) tarafından uyarılarak bu düşüncesinden vazgeçti.

Bu hususta bir örnek daha verecek olursak Yusuf (a.s.) Zeliha tarafından kendisi ile beraber olma teklifi ile karşı karşıya kaldığı zaman ilk anda ona meyletmişti. Fakat Rabbi tarafından uyarıldı ve Rabbinin burhanını görerek o çirkin işten geri durdu. Bu durum şu ayet ile beyan edilir; “Buna rağmen gerçekten(kadın) ona meyletmişti. Ve rabbinin burhanını görmeseydi (o da) ona meyletmişti” (Yusuf,12/24) Yusuf (a. s.) melek değildi, o da nefis taşıyor ve içinde bulunduğu şartlardan etkileniyordu. O halde peygamberler bile böyle bir durum içinde iseler, peygamber olmayan insanların etki altında kalması daha çok mümkündür. Allah’ın veli kulları ve diğer avam tabakasındaki yaşlı, görmüş, geçirmiş insanlar bile içinde bulundukları toplumun olumsuzluklarından az veya çok mutlaka etkilenmişlerdir.

GENÇ İNSAN, DUYGULARININ EZİCİ BASKISI ALTINDA OLAN KİŞİDİR

Durum peygamberler ve olgun insanlar için bile böyle iken, aklı kemale ulaşmamış, duyguları zirve yapmış, kanı kıpır kıpır damarlarında akan ve bu yüzden “deli kanlı” sıfatını almış genç insanlar için durum daha da tehlikelidir. Yaşının kemaline ermiş, yaşlanmış insan olgun, tecrübe sahibi, aklî gelişimini tamamlamış, şehveti ve arzuları ise azalmış olan bir kimsedir. Genç ise, tam tersi aklı tam olgunlaşmamış, nefsi ise azgın bir vahşi hayvan gibi zapt edilmesi güç, kontrol altında tutulması oldukça zor bir durum arz eden ve çevresinden hemen etkilenen âsi bir yapıya sahiptir. Bu yüzden Allah (c. c.) çevre faktörünün etkileri, çocuklar ve gençlerin durumu hakkında biz Müslümanları özel olarak uyarmış, bu hususlardaki gerekli olan özel uygulamaların genel durumdan farklı olduğunu insanlara beyan etmiştir. Genel manada Müslüman fertler için yapılan uyarıcı nitelikteki her bir ayet ve hadis genç Müslümanları da kapsadığı gibi, özelde de onlar için ayrı bir terbiye metodu ve davranış fıkhı ayet ve hadislerin mesajlarındaki özel bölümlerden öğrenilmeli ve uygulamaya koyulmalıdır. Eğitim ve öğretim, “emr bi’l-ma’ruf, nehyi ani’l-münker,”  kişilerin hal durumlarına ve bulundukları ortamlara göre değişiklik arz edeceğine göre, gençler için de uygulanacak olan davranış biçimi özel olmalıdır. Bu ise bu hususta uzmanlığı gerektiren, bilinçli bir şekilde hareket etmeyi şart gören bir yapı ile mümkündür. Bu iş kadro işidir. Cemaat işidir. Birçok hususta İslâm’ın emirleri cemaat ile mümkün olduğu gibi, çocukların ve gençlerin de eğitilmesi ve onların kirli toplumun olumsuzluklarından en az şekilde etkilenmesi de ancak Müslümanların bir araya gelerek bu işi bilinçli bir şekilde yapmak için gerekli kadroları oluşturması ile mümkün olur. Hiçbir Müslüman çocuklarını sadece evinde eğitemez. Çocuktan bahsediyoruz çünkü sonrası gençliktir. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözünün belirttiği gibi, daha anne karnında iken başlayan bir eğitim süreci uygulanmalı ki, sağlıklı imana sahip gençlerden bahsediyor olabilelim. Yani daha çocuk doğmadan, anne ve babanın yiyecekleri ve davranışları bile doğacak çocuklarının İslâmî hayatı için önemlidir. Bu hususta bir hadisi şerifte peygamber(s.a.v.); “Müminlerden biri karısı ile cinsî münasebette bulunmak istediği zaman: “Bismillah, Allah’ım! Bizi Şeytan’dan, Şeytan’ı da bize vereceğin çocuktan uzaklaştır” şeklinde dua eder ve sonra onlara bu münasebet sebebiyle bir çocuk verilirse, Şeytan o çocuğa ebediyen zarar veremez”(4) buyurduğu sabittir. Anne ve babanın daha ilk anlardaki davranış ve sözleri bile, çocuklarının gelecekteki İslâmi hayatını etkilemektedir.

AHİR ZAMAN TOPLUMU, MODERNİZM VE ÇAĞDAŞLIK

Ahir zamanda, kıyamete yakın İslâm’ın hükümlerinin bir bir bozulacağı, Müslümanım diyen insanların fitnelere maruz kalarak İslâm dışı fikir ve davranışlara maruz kalacağı ayetler ve fitne ile ilgili hadisler ile bizlere nakledildiği sabittir. Müslümanların, Yahudi ve Hrıstiyanları ise adım adım taklit edeceği âşikardır. Özellikle günümüzde olduğu gibi İslâm’ın devletinin olmadığı, Müslümanların İslâm dışı rejimlerde hayat sürdüğü şirkin ve fıskın zirve yaptığı topluluklarda hayat sürüyor olmaları onları, özellikle gençleri, şiddetli bir şekilde şeytanın kolları arasına atmaktadır. Mahalle baskısı, insanlar nezdinde ayıplanma korkusu, ya da toplumda daha iyi bir yer elde etme arzusu hepimizi olduğu gibi özellikle gençlerimizi derinden etkilemekte, İslâm dışı fikir ve davranışlara onları mahkûm etmektedir. Basın ve yayın organları, çevre kültürü ve devam etmekte oldukları okullardaki eğitim sistemi onları ilk anda bir kimlik kaybına, daha sonra da küfrün derin karanlıklarına doğru sürüklemektedir. Okullarda demokrasiyi, kemalizmi, laikliği ve Atatürk’ü öğrenen gençlik, İslâm’ın ilk adımı olan tevhidi öğrenmek yerine, din ve ahlak üzerine kültür birikimine tabi tutulunca ortaya ucube bir “Müslüman genç!” profili çıkmaktadır. Bunlardan başka cinsellik, kız erkek ilişkileri, müzik, sinema, bilgisayar oyunları, moda ve imaj oluşturma adına küpe, atkuyruğu, dövme, yırtık pantolon, açık göbek, saçların maviye, kırmızıya, yeşile boyanması gibi birçok eylemin yanında uyuşturucu ve alkol, özellikle gençleri çekim alanı içine alarak “çağdaşlık ve modern olma” adına cehennemin derin çukurlarına sürüklemektedir.

NE YAPMALIYIZ?

Birinci planda yapılması gereken husus en önce kendimizi ve ailemizi pisliğin hüküm sürdüğü bu necis ortamdan korumaktır. Allah (c.c.); “Ey iman edenler nefislerinizi düzeltmek üzerinize bir borçtur. Siz doğru yolda olduktan sonra, sapıtanların sapıtması size zarar vermez”(Maide,5/105) buyuran rabbimiz, siz düzgün bir cemaat, doğru bir topluluk olursanız, sizin dışınızda kalanlar sapıklıkları ile size zarar veremez, diyerek çocuklarımıza örnek çekirdek bir İslâm cemaati olmamızı emretmektedir. Genç olmaya aday olan çocuklarımızı bu yapı içinde, temiz insanlar ile beraber olmasını temin edebilirsek, o zaman kendimizi ve ailemizi ve bizim dışımızda olanları kurtarabiliriz. Küfrün eğitimi yerine, İslâm’ın terbiye usulünü uygulayabilirsek ortaya pırıl pırıl gençler çıkacaktır. Müslümanlar bir an önce alternatiflerini oluşturmalıdırlar. Hepimiz bir çobanız ve güttüklerimizden sorumluyuz. Çobanlar sürülerini zararlı otların bulunduğu yerlerden uzak tutup, verimli otlaklara götürmelidirler. Bu sebeple sahibi olduğumuz sürüleri cezbeden meşru vasıtalar ile onları İslâm toplumu içinde tutmaya gayret etmeliyiz. Onlar için günün meşru alanlarında ortamlar oluşturmalı, bu hususta müctehid ulemanın ve mezheblerin içtihad zenginliğini gençlerin kazanılması için tercih etmeliyiz. Mesela müctehid imamlarımızın içtihadları çerçevesinde (aşırıya kaçmamış dengeli bir) ezgi ve marş topluluğu oluşturarak, bu alana ilgi duyan genç toplulukları orada eğitim amaçlı bir çatı altında toplayabiliriz. Ya da çağın sunduğu bazı aktiviteleri şerî çerçevede oluşturarak rekabet duygusunun kontrollü bir şekilde İslâm adına yönlendirilmesini, temsilî gösterilere ilgi gösteren gençleri bu yöne kanalize ederek toplumun bazı kesimlerine İslâm’ın mesajının ulaşmasını sağlayabiliriz. Bu uygulama ile gençleri bu alanda meşgul ederek en azından onların kötü ortamlardan uzak kalmasını gibi faydaları temin edebiliriz. Bu çalışmalar onları karakterli bir Müslüman, takva bir mü’min, gayretli bir mücahid yapmasa da küfrün ve fıskın içine düşmekten kurtaracak vesileler olarak karşımıza çıkabilir. Mecellede bir kaide vardır; “Mazarratı def, menfaati celbden evladır” yani iyiliği elde etmekten daha öncelikli olan, kötülükten uzaklaştırmaktır. Bu gibi vesilelerle diğer Müslüman gençlerle beraber bulunan azgın gençlik belki çok uzun zaman sonra istenilen ölçülerde İslâmi bir hayat yaşamaya başlasa da veya başlayamasa da onların küfürden uzaklaşması bile büyük bir kazanım, şeytana vurulan büyük bir darbedir. Şeytan uzun zaman sabreder, ama en son anda da olsa insanın imanını çalmak için fırsat kollar. Biz Müslümanlar da sabretmeli, en azından modern çevrenin gençlerimize aşılamış olduğu çağdaşlık zehirini etkisiz kılacak olan, son anda da olsa, fasık bile olsalar iman ile, tevhid üzere hayatlarını tamamlamalarını temin etmeliyiz. Müçtehidlerden gelen şazz görüşler bile, bu ve buna benzer meselelerde İslâm cemaatinin fetva makamları tarafından kâr ve zarar hesapları dikkate alınarak dikkatli bir şekilde olmak kaydı ile tercih edilebilirler. Yukarıda bahsi geçen ve geçmeyen İslâm’ın caiz gördüğü aktiviteler aracılığı ile olgun ve istenilen seviyede bir genç cemaat oluşturulamasa da, en azından fasık da, olsa şirkten soyutlanmış bir birliktelik meydana getirmek, ilerisi için salih amellere vesile olacak bir temel teşkil edecektir. Gençlerin bir tanesinin bile şirkten kurtarılması, fısk içinde bir hayat sürse de çok büyük bir kazanımdır.

Zengin Müslümanların finans desteği ile gençlere daha büyük yatırımlar yapılabilir. Mesela yüzme havuzları inşa edilerek, yüzme kulübü kurulabilir. İslâmî ölçüler içinde hareket eden, yüzen, yarışlar yapan ve aynı zamanda da dinini beraberce öğrenen İslâmî bir gençlik olarak bu durum onları cezbedecektir. Bunlardan başka topluca doğa yürüyüşleri, çadır kurup hafta sonları iki gün, bir gecelik dağ veya deniz kampı, balık tutma yarışmaları, hızlı koşma, uzun atlama, bayır yukarı tırmanma, gülle atma ve belki de okçuluk, binicilik  gibi müsabakalar, bu hususa gönül vermiş genç kadroların idaresinde, tecrübeli yaşlıların kontrolünde yapılabilecek faaliyetlerdir. Futbol gibi şiddetli rekabet ve hırsı, şiddeti ve kavgayı bünyesinde barındıran aktiviteler tavsiye edilmemektedir. Aynı zamanda bilgi yarışmaları, bir ayetin tefsirini en iyi yapabilecek bir makale, herhangi bir konu üzerine kompozisyon yazma, Kur’an kıraati üzerine bir yarışma gençlerin ilgisini çeken hususlardır. Yeter ki onların ilgi alanına giren bir hususta onu diğer Müslüman gençlerle bir araya getirerek, öncelikli olarak kirli toplumdan uzaklaştırmak ve daha sonrasında da bu birliktelik vasıtası ile İslâm’ın terbiyesini ona görsel olarak da olsa göstererek İslâm bahçesine dahil etmek mümkün olsun. Bu hususta Said Nursi; “İslâmiyet için fethedilmeyecek insan yoktur. İnsan yüz kapılı bir saraya benzer. Mutlaka bir kapıdan girilerek o insan fethedilir. Bin senedir Avrupa zındıklarının ve Asya münafıklarının tesiriyle bu asil Türk milletinin çocuklarının akılları yanıltılarak insandaki o “99” kapı İslâmiyete kapatılmış, fakat fıtrat icabı bir kapısı daima açıktır. İslâmî ferasetle o açık kapıyı keşfedip, oradan girilirse, diğer kapalı kapılar da içeriden İslâmiyet hesabına açılır, o insan, İslâmiyet için fethedilir” diyerek “açık kapı”nın iyi tespit edilmesine dikkat çeker.

Biz yetişkin Müslümanlar, anneler ve babalar gençler hususunda her zaman çıtamızı yüksek tutmakta ve onları sahabe gibi yapmaya çalışmaktayız. Bunun için de acele etmekte, çocuklarımızın ve gençlerimizin üzerinde yoğun baskı oluşturmaktayız. Bu baskı ise çoğu zaman fayda değil, isyan ve başkaldırma olarak bizlere geri dönmektedir. Belki ilk anda şu veya bu sebeple faydalı gözükse bile, bedenlerin teslimiyeti olup, uzun vadede ruhların isyanı olarak karşımıza çıkmakta, o zamana kadar olan her bir maslahatı da yok etmektedir. Bu yüzden her bir ebeveyn çocuğunu iyi tahlil ederek, kendi çocuğuna en uygun ıslah ve terbiye metodunu uygulamak için gayret etmelidir. Bütün çocuklar farklı farklıdır. Birisi için faydalı olan bir husus bir diğeri için zararlı olabilir. Fakat en çok yaptığımız yanlışlardan biri çocuklarımızın hatalarını bir öfke fırtınası içinde düzeltmeye çalışmaktır. Çok zor da olsa sabırla ve emri bil marufun kademeleri içinde yapılacak olan nasihatlar fayda etmese bile, en azından çocukla aramızdaki iletişimin tamamen kopmasının önüne geçecektir. Bu husus bir uzmanlıktır. Çok öğrenmeyi gerektirir. Öğrenince de çok sabretmeyi gerekli kılar. İnsan yetiştirmek, çocuk terbiye etmek büyük bir sanattır. Şeytan ve uşakları olan modernistlere, çağdaşlara ve bunlar gibi bütün şer güçlerine karşı kazanılması gereken bir savaştır. Bu savaş ise ilim ile, sabır ile kazanılır. Çocuklarımıza kızdığımız zaman öfke ile“git” demek yerine, sabırla ve ölçü dahilinde “gel” demeyi öğrenmeliyiz. Öğrenmekte yetmiyor, tatbik etmeli ve uygulamalıyız.

Sonuç olarak içinde yaşadığımız toplum İslâm toplumu değildir. Küfrün bütün şubeleri bizim olduğu gibi gençlerimizin etrafını da kuşatmıştır. Çevre faktörü bütün insanları kesinlikte etkilemektedir. Peygamberleri bile tesiri altına alabilecek derecede etken olan toplum şartları, duyguları azgın bir nehir, kuvvetli bir kasırga, hırçın bir hayvan özelliklerine sahip olan ve bu duygularını bağlayacak kuvvetli bir ip olan kâmil bir akıldan yoksun olan gençlerimizi kesinlikle daha çok etkileyecektir. Bu hususta onları biraz daha mazur görerek sabretmeliyiz. Bizim için dış tesirlere sabretmek zor olduğu gibi, bu durum gençler için daha zordur. Eğer çocuğumuz İslâm düşmanı olan harbi bir kâfir değil ise, yani düşman olmayan bir kâfir bile olsa evimiz içinde İslâm ölçüleri içinde tebliğimize devam ederek bu duruma sabretmeliyiz. Eğer çocuğumuz kâfir değil fasık ise, o zaman onu en azından tevhid ehli olduğu için sevmeli ve sahiplenmeli, fıskı için de sabırla ve mülayemetle ilim ölçüleri içinde mücadele etmeliyiz. Bağırmak, çağırmak, dövmek, kızmak, kovmak, sürekli dargın durmak gibi ölçüler ilaç gibi çok az miktarda arasıra kullanılsa da, günde üç öğün yenen yemek gibi asla olmamalıdır. Aksi halde fıskını düzeltelim derken, küfrünü elde etmek söz konusu olur. Hidayet Allah’tandır. “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir”(Kasas,28/56)

“Siz (cemaat olarak) doğru yolda olduktan sonra, sapıtanların sapıtması size zarar vermez” (Maide,5/105)

el-Vâhıdî en-Neysâbûrî, Esbâbu’n-Nuzûl, s. 204.

Suyûtî, Lübâbu’n-Nukm, 1,232.

Tefhimul Kur’an, Mevdudi, İsra 75.

İbn Mace, Nikah 16

Yazar:
İBRAHİM DÖNERTAŞ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul