02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / PROF. DR. MEHMET ALİ BÜYÜKKARA: ‘ILIMLI İSLÂM KAVRAMI İÇERİSİNDE, DEVLET İDDİASINDAN VAZGEÇME VAR!’
PROF. DR. MEHMET ALİ BÜYÜKKARA: ‘ILIMLI İSLÂM KAVRAMI İÇERİSİNDE, DEVLET İDDİASINDAN VAZGEÇME VAR!’

PROF. DR. MEHMET ALİ BÜYÜKKARA: ‘ILIMLI İSLÂM KAVRAMI İÇERİSİNDE, DEVLET İDDİASINDAN VAZGEÇME VAR!’ İlhami Pınar

Suudi Arabistan yöneticilerinin, ‘ılımlı İslâm’a’ döneceklerini beyan etmeleriyle birlikte bu kavram tekrar gündeme geldi. Biz biliyoruz ki, İslâm’ın ılımlısı, radikali olmaz. İslâm, İslâm’dır. Bu minvalde ılımlı İslâm ile ilgili yapmış olduğu nitelikli çalışmalarla tanıdığımız İstanbul Şehir Üniversitesi İslâmi İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara ile ılımlı İslâm üzerine konuştuk. Mehmet Ali Büyükkara, “Ilımlı İslâm’ın en büyük hedefi, Müslümanların devlet ve hilafet isteğinden uzaklaşmasıdır” dedi.

Hocam, öncelikle şu sorudan başlayalım. Emperyalistlerin Ortadoğu emelleri, planları nedir? Ortadoğu’yaBatılıların bu kadar ilgi duymasının sebebi nedir?

En önemli sebebi Ortadoğu’nun Hıristiyanlığın doğduğu merkez olması. Şimdi Hıristiyanlık deyince aklımıza Avrupa geliyor, Rusya geliyor, Amerika geliyor. Fakat Hıristiyanlık Ortadoğu’da Kudüs’te doğmuştur. İsa (a.s.)’dan sonra onun bazı takipçileri Hıristiyanlığı tahrif etmişlerdir. Havariler değil de sonraki nesilden olanlar. Sonra bunu ilkönce Doğu’da yaymışlar, Mısır’da Kıptiler, Süryaniler, daha doğuda Nasturîler Hıristiyan olmuşlar. Hıristiyanlığa bir millet olarak ilk geçen toplum yine doğuda Ermeniler olmuş. Bu coğrafya bu büyük değişimi yaşamış. Epey sonra Roma’ya, Batı’ya geçmiş Hıristiyanlık. Dolayısıyla bu dinin doğup yayıldığı bu bölgenin daha sonra Müslümanların eline geçmesi tahammül edilebilir bir şey olmadı Batılılar için.

Batı eskiden beri Ortadoğu’yu Hıristiyanlaştırmak istemiştir. Doğu’da tahayyül edilen bir Hıristiyan masal devleti vardır Prester John’un kralı olduğu. Portekizliler, İspanyollar John’un gücüyle kendilerinin gücünü birleştirip arada kalan İslâm ülkesini, hilafetini yok etmek, bu arada -yapabilirlerse- Kâbe’yi tahrip etmek, mümkünse put saydıkları Peygamber Efendimizin naaşını oradan alıp kaçırmak gibi fantezi planlar peşinde koşmuşlar uzun yıllar. Yeni deniz yollarının bulunmasında, Afrika’nın güney ucundan dönülmesinde, Endonezya’ya, Filipinler’e kadar gidilmesindehep böyle bir dini amaç var. Bu bilgileri Batılı kaynaklarda bulabiliyoruz. İsa’nın misyonunu yayma ve yeni ticaret yolları bulup zenginleşme hedefleri birbirini tamamlamıştır.

İkinci olarak tabii ki ekonomik sebepleri zikretmeliyiz. Dünyanın merkezi Ortadoğu. Yerküreye baktığımızda tüm yolların buradan geçtiğini, Akdeniz, Karadeniz ve Kızıldeniz’de birbiriyle buluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Özellikle 19. yüzyıla gelindiğinde içten patlamalı motorların icat edilmesi önemli bir dönemeçtir. Çünkü petrol çok önemli hale geliyor. Daha evvel buhar gücüyle çalışan makinalar vardı ve hammedesi olan kömürAvrupa’da fazlasıyla bulunmaktaydı. Fakat içten patlar motorların icadıyla beraber petrolün önem kazanması, bu yakıtın ana kaynağının da Ortadoğu’da olması ve bunun keşfi, 20. yüzyılın başlarında Batılıların bölgeye ilgi göstermelerinin ana sebebidir. Bu kaynağı nasıl paylaşacağız rekabeti, emperyalist istilaların bir sebebi olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlı’nın yıkılış süreci, petrolün bulunmasıyla hızlanmıştır. Petrol faktörü olmasaydı Osmanlı bir süre daha ayakta kalabilirdi, belki de Arabistan’daki topraklarını koruyabilirdi. Bugünkü kavgada aynıdır. Enerji yollarının buradan geçmesi, belki keşfedildiğini bizimhenüz bilmediğimizyeni enerji kaynaklarının da bu bölgede bulunması ileriye dönük yeni istila projelerini akla getiriyor. Bu arada dini gayeler de önemini kaybetmiyor. İsrail’in güvenliğinin öncelenmesinde, bölgeye dönük neo-con projelerinde biz bir takım mesiyanik dini hedefleri idrak edebiliyoruz.

Kendi topraklarımızda bulunan enerji kaynaklarını neden biz kullanamıyoruz da Batılılar kullanıyor?

Şimdi teknoloji onlarda olduğu için biz bu kaynakların sahibi olsak da onları yer altından çıkaramıyoruz. Çıkarsak bile işleyemiyoruz. Mesela Batılı şirketler ilk petrolü 1920’li yıllarda Bahreyn’de çıkardı. Sonrada Suudi Arabistan’da devreye girdiler. Bunları çıkartıp işleyecek teknoloji, tecrübe yok ise mecburen BP’ye, SHELL’e gidecekseniz. Bu şirketler devlet güçlerini arkalarına alarak bu yatırımları yapıyorlar. Bilim ve teknoloji devriminde geri kalmışız ve bu gerileme devam ediyor.

Rusya’nın Afganistan’ı işgali ve Amerika’nın Yeşil Kuşak projesi hakkında ne söylemek istersiniz?

Yeşil kuşak projesi sadece Amerika’nın değil Avrupa’nın da ortak olduğu bir proje. O zamanki Sovyetler, sıcak denizlere yakınlaşmak için Afganistan’da önce darbe yaptırdı. Kendi yandaşları olan sosyalistleri iktidara getirdi. Sonrada 1979’da bizzat kendisi tankları ve askeriyle ülkeye girdi. Küresel rakibi Sovyetler’in planlarını önlemek için, aynı zamanda kendi müttefikleri olan Pakistan ve Hindistan’ı da bu tehditten korumak için ABD değişik projeler üretti. Bunlardan bir tanesi de Yeşil Kuşak projesidir. Yani Sovyetler’in sıcak denizlere inmesini önlemek gayesiyle kendisiyle beraber hareket edebilecek Müslüman kesimleri Sovyet yayılmacılığının önüne dikmek şeklinde bir projedir.

O “iyi Müslümanlar” dedikleri de bu işi başardı yani.

Evet, ABD “iyi Müslümanlar” olarak gördüğü, kendilerine destek verdiği kesimlerle Sovyet tehdidini bertaraf etti. Ardından, belki kendisinin bile kestiremediği Sovyetler Birliği’nin, Demirperde’nin çöküşü yaşandı.

11 Eylül’den sonra iyi Müslümanlar(!) kötü Müslüman olmaya başladı. Yeni bir projeyle, Ilımlı İslâm kavramıyla Müslümanları Müslümanlara kırdırmaya başladı. Bu konuda ne söylemek istersiniz.

Şimdi neden böyle oldu anlatıyım. Sovyet sistemi çökünce, NATO çatısı altında ve ABD liderliğindeki Batı ittifakının güvenlik konsepti değişti. Artık kendisini kapitalist sisteme entegre etmeye çalışan bir Rusya vardı karşılarında. NATO konseptinin sürekliliği için ortada somut bir düşman olması lazım. Bu düşman da tırnak içine alıp söylersek ‘radikal İslâm’ oldu. Radikal İslâm’ın iki kaynağı var o zaman için. Birincisi 1979’daki İran İslâm Devrimi’nden beslenen Şii radikal İslâm. İkincisi ise ilk başta Sovyetler’e karşı Afganistan’da ittifak ettikleri mücahit kesimler. Bunlardan bir kısmı daha sonra Çeçenistan, Bosna, Kosova gibi sıcak çatışma alanlarında da boy göstermişlerdi. Söz konusu gönüllü “cihadi” hareketlilik 90’lı yıllarda el-Kaide’yi ortaya çıktı. Bu örgüt ABD’ye karşı saldırılarını ilk defa bazı Afrika ülkelerinde sergiledi. 1990’ların ortalarında Taliban devletinin kurulmasıyla da Afganistan’da korunaklı bir alan elde etti. Sonra da malum 11 Eylül hadisesi vuku buldu. Böylece Batı ittifakının güvenlik konsepti neredeyse tümüyle radikal İslam tehdidi etrafında şekillenmiş oldu. Aslında bu tehdit algısı yanıltıcıydı. Radikal İslam bahanesiyle ülkelere müdahale edilmeye başlandı. Afganistan ve Irak işgal edildi. Birçok ülkenin iç politikalarına müdahale imkanı doğmuş oldu. Radikal İslam, dünyaya şekil verecek yeni senaryonun baş kavramı oldu.

Korku senaryosu yani.

Evet, NATO bunu açıkça beyan etti. Yeni tehdit algımız budur diye ilanını yaptı. Ve arkasından beraber çalışacakları müttefik Müslüman kesimler bulma gayreti içine girdiler. İlk defa 2003’de dillendirilen“ılımlı İslâm” konsepti böyle bir arayışın sonucudur.

Peki, Batıda bu ılımlı İslâm nasıl tarif ediliyor? Yani ılımlı İslâm’dan kasıtları nedir?

Ilımlı İslâm’ın kurucu metninin, 2003’de RAND Cooperation adlı bir düşünce kuruluşu tarafından “Sivil Demokratik İslâm” başlığıyla yayınlanan uzunca bir makale olduğu kabul edilmektedir. Bu yazıda Müslüman toplumlar incelikle analize tabi tutuluyor. Dört ana akım tespit ediliyor. Birinci olarak fundamentalist adı verilen, NATO’nun da hedef aldığı radikal hareketler gösteriliyor. İkinci akım gelenekçiler. Bunun içine Selefiyye gelenekçileri de giriyor; Sufiyye gelenekçileri de giriyor; mezhebi oluşumlar da burada yer alıyor. Üçüncü akım modernistler. Dördüncüsü ise laikler.

Sonuçta proje radikal İslam’ı geriletip yok etme üzerine kurgulanıyor. Yazı bunun stratejisini çiziyor. “Kiminle çalışılabilir”in şeması oluşturuluyor. Gelenekçilerle çalışılabilir mesela. Ama gelenekçilerin içinde farklı kesimler var. Örneğin Selefi kesimlerle çalışmamız daha zor olabilir deniyor. Selefilere karşı Hanefilerin yanında yer alınabilir; ama zaman gelir Hanefilerde tehlikeli olmaya başlarsa o zaman Sufiler devreye sokulabilir gibi. Tabii ki en rahat çalışılabilecek müslümanlar modernistler ve laikler oluyor. Modernist bir İslâm anlayışıyla İslâm’ın“zararlı”yönleri belki tırpanlanabilir. Ilımlı İslâm’ın en büyük gayesi, Müslümanları devlet ve hilafet talebinden uzaklaştırmaktır. Bu hedefin yazıda net olarak belirtildiğini görüyoruz.

Hocam, bu anlatılarınızdan şu çıkıyor. Siyasi bir talebi olmayan Müslüman bir kitle…

Evet, tamamen öyle. Siyasi beklentileri olmayan modernistler Batı’nın önünü İslam aleminde açabilir. Doğal müttefikleri olan laiklerle bu iş kol kola yapılabilir. Fakat bu laiklerin Fransız tipi laikçiler olmaması lazım. Anglo-sakson menşeli ılımlı laiklik daha kullanışlı bulunuyor. Yani konuştuğumuz proje olan ılımlı İslam aslında “ılımlı laiklik” anlamına geliyor. Burada devlet iddiasından vazgeçme var. Demokratik ilkelere bağlı bir İslâm anlayışı var. Kadın erkek eşitliği vurgusu var. İbadet özgürlüğü olacak, ama insan haklarına aykırı buldukları şer’î cezalar bu minvalde uygulama dışı kalacak. İnançlar ve mezhepler üstü bir hukuk sistemi olacak. Müslümanlar ile gayrimüslimleri eşit saymayan bir hukuk uygulanmayacak. Diğer dinlerin mensupları da Müslüman ülkelerde yönetime gelebilecek, bunun önü açılacak. Bu şekilde talepler var. Ilımlı İslâm deyince bunları öngören bir konsepti anlıyoruz.

Hocam,yeri gelmişken sormak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Maturidilik ve Hanefilik söylemi var. Son zamanlarda özellikle akademik camiada bu mezhep isimleri sıkça dillendiriliyor. Belki de Yeni Osmanlıcılığı canlandırma adına. Birde bunlar haricindeki diğer İslâmi düşünce ve yorumları bertaraf etme amacıyla bir takım cemaatler üzerinde baskı kurulduğu ifade ediliyor. Gündemde böyle bir proje var mı gerçekten?

Hanefi-Maturidi meselesi Türkiye Cumhuriyeti ilk kurulurken de gündemdeydi. Niye gündeme geldi? Türkiye Cumhuriyeti laik bir sistem üzerine kuruldu ve gelişti. Fakat kurucular dini tamamen yasaklamadılar. Dini kısıtladılar diyelim, medreseler ve tarikatlar kapatıldı. Ama mesela Sovyetler’de olduğu gibi, Arnavutluk’ta olduğu gibi din bütünüyle yasaklanmadı. Dini kontrol edebilecekleri bir kurumu tesis ettiler. Bu Diyanet kurumu oldu. Kurumun bir ideolojisinin olması gerekiyordu. Bu ideoloji aslında devlet yönetmeye en uygun olan Sünnilik üzerinde kurgulandı. Emeviler, Abbasiler ve Osmanlılar’da da bu böyle olmuştu. Ehl-i sünnet’in Hanefi yorumu uygun bulundu.

Neden?

Bir defa Hanefilik diğer mezheplere göre daha akılcı bir usuli zemine oturuyor, yani bu metodoloji rasyonalist bir tarzda dini yorumlamak isteyen pozitivist kimlikli yeni rejimin işine geliyor. Birinci sebep bu. İkincisi, Hanefi-Maturidi anlayış, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin gayri Arab olması, İmam Maturidi’nin de belki Semerkandlı bir Türk olması şeklindeki bilgilerle süslendi ve yeni ulus devletin kimliğine uygun tarzda, yani Türk kimliğinin baskın olduğu bir ulus devlet ideolojisi altında takdim edildi. Resmi bir kurum olarak Diyanet’e baktığımızda bu mezhebi çizgi üzerinde devam ettiğini görüyoruz. Bu noktada Alevilik, mesela laiklik ilkesi bakımından belki Kemalizm’in işine gelen bir mezhebi yapı olmasına rağmen resmi çeperin dışında kaldı. Şafiilik Türklerin değil de daha çok Kürtlerin mezhebi olduğu için o da biraz dışarıda kaldı. Ancak buna rağmen ülkemizde Hanefi-Maturidi mezhebi anlayış ile ilgili ne derecede üretim oldu derseniz, verimli bir çıktıdan bahsetmek mümkün değil.

Yani kabul görmedi mi?

Şu son 10-15 yıla gelene kadar Diyanet teşkilatının dini çevrelerde yüksek bir itibarı yoktu. Laik devletin bir aygıtı olarak görülüyordu. Bu yüzden Diyanet’in entellektüel üretimi tam olarak halk ile buluşamadı. Bu boşluğu çeşitli cemaatlerin dergileri, kitapları doldurdu. Elmalılı tefsiri gibi, Tecrid-i Sarih gibi külliyatlar belli bir yüksek kültür oluştursa da yazılı ve sözlü üretim kesinlikle yetersiz kaldı. İlahiyat fakültelerindeki birkaç hocanın kişisel çabası olmasaydı, Hanefilik-Maturidilik adına Türkiye’de bir ilerleme kaydedildiğini söylemek imkansız olacaktı.

Son zamanlarda neden bu kadar önem kazandı?

Son zamanlardan kasıt herhalde son 4-5 yıl. Daha evvel böyle ‘resmi’ diyebileceğimiz mezhepsel zemin mevcuttu ama bunun ciddi bir çıktısı bulunmamaktaydı. Son yıllarda Hanefi-Maturidi çizginin önem kazanmasının başlıca sebebi, Müslümanlara küresel ölçekte ciddi sıkıntılar çıkartmaya başlayan Selefiliğin yaygınlaşmasıdır. Bu unsur mesela Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Hanefilik-Maturidilik değerlendirmelerinde mevcut değil. Osıralarda, dediğim gibi akılcılık ve ulus devlet etrafında bu isimler dile getiriliyordu. Bugün artık bu tür reflekslere ihtiyaç yok. Şimdiki dert daha çok Selefiliğin karşısına güçlü argümanlarla çıkmak. Çünkü bu akım önemli bir ilmi-kültürel geleneğe yaslanıyor. Bunun karşısına aynı güçlülükle çıkma ihtiyacı hasıl oluyor ve bu geleneksel güç Hanefilik ve Maturidilik’te mevcut. Aynı Selefilikte olduğu gibi 13-14 asırlık dolu bir bagajı var yani.

Osmanlı tecrübesi dedikleri bu mu?

Evet, ama Osmanlı’dan ibaret değil, Selçuklular var, Abbasiler var. İmam Ebu Yusuf gibi yüzlerce alim var. Dolayısıyla Selefiliğin karşısına, belki yine yaygınlaşma eğilimindeki Şiiliğin karşısına kora kor çıkabilecek bir dini anlayıştan bahsediyoruz.

Son zamanlardaki anlayış bu mu diyorsunuz?

Öyle görünüyor. Sadece Türkiye ile alakalı da değil bu durum. Balkanlar’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da özellikle FETÖ’nün tasfiye edilmesinden sonra daha elzem hale geldi. Zira Türkiye’de Anadolu Müslümanlığı adı verilen köklü bir gelenek mevcut. Bu ülkenin Türk’üyle, Kürd’üyle, Çerkez’iyle, Arnavut’uyla yaşadığı bir Müslümanlık tarzı var. Bu mesela Afrika Müslümanlığından, Güney Asya Müslümanlığından kültürel olarak farklı. İslâm aynı İslâm, fakat Sudan’a gittiğinizde veya Hint ülkelerine gittiğinizde, itikad ve amelin aynı fakat idrak, yorum ve yaşayışın farklı olduğunu görürsünüz. Farketmemeniz mümkün değil.

Bu toprakların İslâmi kültürünü -belki de politik bir ince güç olarak- dışarıya taşıma işi Gülen cemaatine havale edilmişti. Onlar bunu kötüye kullandılar. Amerika lehine kullandılar. Şimdi FETÖ aradan çıkınca oralara Türkiye’nin güçlü bir şekilde gitmesi lazım. Oralarda aynı zamanda İran’ın Şiilik üzerinden bir yatırımı var; Selefiliğin Suud ve Körfez sermayesi destekli olarak yapmış olduğu bir yatırım var. Dünya müslümanlarının önüne güçlü bir alternatif koymak gerekiyor. Hanefilik-Maturidiliği daha çok duymamızın nedeni budur. Ben de bu yöndeki çalışmaların isabetli olduğu kanaatindeyim.

Türkiye ve İspanya’nın başını çektiği medeniyetler arası diyalog çalışmaları ile FETÖ’nün dinler arası diyaloğu arasında bir paralellik var mı?

Bu ikisini birbirinden ayırmak lazım. 2005’de İspanya cumhurbaşkanıyla bizim cumhurbaşkanımızın başlatmış oldukları medeniyetler ittifakı insiyatifinin, bahsettiğimiz ılımlı İslâm’la ilgili bir proje olduğunu düşünmüyorum. Akim kaldı ama faydalı bir girişimdi.

Neden faydalı olduğunu düşünüyorsunuz?

Çünkü farklı dinlerin dindarları arasında tehlikeli önyargılar var. Burada mağdur taraf daha çok müslümanlar. İslâmofobi kavramı pek gündemde değildi o zaman. 2005’ten bahsediyorum; biz İslâmafobiyi daha çok 2010’dan sonra duymaya başladık. Fakat şiddetli bir İslâmofobik durumun ilk belirtileri çıkmaya başlamıştı. Müslümanlar ve Batılı halklar arasında güvenin tesisi, tebliğ ve davet için her zaman daha avantajlı olmuştur. Bunun için böyle faaliyetler belli bir yere kadar işe yarayabiliyor.

Peki, FETÖ’nün dinler arası diyaloğu nasıldı?

FETÖ’nün dinler arası diyaloğuna gelince: Aslında diyalog dediğimizde bu‘dindarlar arası’ diyalog ise, sakıncalı bir tarafı yok. Tarih boyunca Müslüman dindarlar, Yahudi dindarlar, Hıristiyan dindarlar hep bir araya gelmişlerdir. Oturmuşlar, yemek yemişler, konuşmuşlar. Münakaşa da etmişler. Müslümanlar onların kızlarıyla evlenmişler. Farklı dinden aileler arası diyalogdan daha büyük bir diyalog olabilir mi? Eğer mesele dindarlar arası bir diyalog ise bunun devam etmesi lazım.

FETÖ’nün dinler arası diyaloğu böyle bir şey değildi. Bu Vatikan’nın ve ABD’nin kontrolünde devam eden bir diyalogdu. Vatikan’da Papalığın dinler arası diyalog şubesi vardır. Bu 1960’ların başlarında başlatılan bir süreçtir. Vatikan, Hıristiyan Olmayanlar Bürosu açmıştır. Bunun bir parçası da dinler arası diyalogtur. Aralarındaki toplantılarda açıkça bunu beyan etmişler o zamanlar. Bizim diyalogdan amacımız İncil’i yaymaktır, İsa’nın öğretisini insanlara ulaştırmaktır diye söylemişler. Müslümanlarla olan diyalog faaliyetlerinde bunu kullanacaklarını gizlememişler. 1998’de Fetullah Gülen’in Papa’yla görüşmesi bunun bir parçasıdır. Tabi burada Gülen şunu da amaçlamaktadır: Hıristiyanlığın başı olan Papa’yla görüşen ve buradan dünyaya çok önemli pozlar veren Gülen, Papa’nın karşısına Müslümanların en üst temsilcisi olarak kendisini koymuş oluyor. Bu faktörü gözden kaçıramayız. Gülen Müslümanlara demiş oluyor ki, bakın, ben sizin adınıza buradayım ve Papa’yla sizin adınıza görüşüyorum. Bu FETÖ adına büyük bir kazanım olmuştur ve karşı taraf bu fotoğrafa müsaade etmiştir, çünkü işine gelmiştir. Herhangi bir müslüman âlim Papa’yla öyle kolay görüşebilir mi? Hayır, görüşemez.

Birde bu girişimin şöyle bir tarafı var: Önemli bir oryantalist, M. Watt diyor ki, “dinler arası diyaloğun sağlıkla işlemesi için şöyle bir şartın olması lazım: Her din kendi dininin en son ve hak din olduğunu iddia etmeyecek, bu iddiasından bu süreçte vazgeçecek”. Bu husus dinler arası diyaloğun çok önemli felsefi özelliğidir. İşte Gülen yapılanmasının bunun üzerinden gittiğini görüyoruz. Urfa’da, Hatay’da düzenledikleri toplantılara, İbrahimi Dinler başlığı altında yaptıkları gösterilere baktığımızda İslamiyet’i diğer dinlerle eşitleyen bir tutum içinde olduklarını gördük. Cemaatten önemli isimlerin, bilhassa ilahiyatçıların yazdıkları, konuştukları da bu çerçeve içinde olmuştur.

Prens Selman’a gelecek olursak. Son çıkışları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bugüne gelirsek eğer, Suudi Arabistan şimdiye kadar Selefiliği dünya üzerinde yaymaya çalışan bir siyasi güç oldu. Batılı ülkeler ve ABD buna ses çıkartmadı. Nihayetinde Suudiler müttefikleriydi. İran’ın nüfuzuna karşı belli bir koruma da sağlıyordu kendilerine. Fakat özellikle 11 Eylül’den sonra gelinen noktayı ele alırsak, Selefi kesimlerin cihat alanlarında kazandığı tecrübenin bir neticesi olarak önce el-Kaide’nin teşekkülü, daha sonra da IŞİD’in çıkışı Batı çıkarlarını yer yer tehdit eder hale geldi. Bu durum bazı şartlarda emperyalistleri memnun etmiyor da değildi,çünkü bu bahaneyle müslüman ülkelere müdahale imkânı elde ediyorlardı. Fakat zaman zaman büyük zararlar da görüyorlardı. Maliyetli terör saldırılarına maruz kalıyorlardı. İşte 11 Eylül saldırıları vuku buldu. Bu işi yapan 19 hava korsanından 15’i Suudi vatandaşı çıktı. Bu aslında şaşırtıcı değildi. Çünkü bu ideolojiyi Vehhabi-Selefi akımlar beslemekteydi.

Bu durum doğal olarak Suudi rejimini küresel çapta sıkıntıya soktu. Özellikle Obama zamanında ABD’nin Suudi Arabistan’ı politik ve ekonomik olarak sıkıştırması, arkasından da İran’a sempatiyle yaklaşması dikkat çekiciydi. Obama yönetimi Suudi Arabistan’a dava açılmasının önündeki yasal engelleri kaldırdı. 11 Eylül saldırılarında kimler zarar gördüyse Suudilere dava açıp tazminat isteme hakkına sahip oldular. Yani ABD dünya üzerinde Suudi Arabistan’ı mahkemeye çıkartmış oldu. Eğer Demokratlar iktidardan gitmeseydi, ABDve Suud arasındaki stratejik ortaklıktarihteki en kötü günlerini yaşayacaktı.

Donald Trump’ın ABD’nin başına gelmesiyle Suud çok rahatladı. Mevzu bahis politika değişti. Suud’un can düşmanı İran, demokrasinin düşmanı ilan edildi. Trump yönetimiyle birlikte Suudi Arabistan etrafında yeni bir ittifak kuruldu. BAE, Mısır ve İsrail’i içine alan bu itttifakın sağlam bir şekilde ilerlemesi gerekiyordu. Saray içinde bir operasyon yapıldı. Suudi Arabistan’da bundan sonra kraliyet hangi Suudi ailenin üzerinden yürüyecekti? Devleti kuran babaları Abdülziz’den sonra yaş sırasıyla kral olan kardeşler artık yaşlanmış, Kral Selman’la birlikte bu sistemin sonuna gelinmişti. Bundan sonra torunlardan hangisi iş başına gelecekti? Trump’la yaşanan bu iyileşme sürecinde bu sorun da halledilmiş oldu. Bir saray darbesiyle Kral Selman’ın oğlu Prens Muhammed müstakbel kral olarak veliahtlık makamına oturtuldu.

Hocam, kiminle bu gerçekleşti?

Bu değişikliği Birleşik Arap Emirlikleri’nin yardımıyla yaptılar. Muhammed ibn Ziyad’ın büyükdesteği ve Trump’ın damadı Kushner’in devreye girmesiyle bu iş halledildi. Böylece Suudi Arabistan’ın yeni sahibi Muhammed bin Selman oldu. Suudi Arabistan petrolünün sonuna yaklaşıldı. Uzun vadede büyük ekonomik girdiler olmayacak. Tamamen petrole bağımlı bir ülkede petrol fiyatları düşünce ciddi krizler çıkabiliyor. Ekonomik olarak kendi ayakları üstünde sağlam şekilde durması lazım.Bunun için yeni projelerin yapılması, bunun kaynağını oluşturacak uluslararası yatırımların ülkeye çekilmesi lazım. Bunun için de, Selefilik ve bunun sebep olduğu terör nedeniyle ülkenin bozulan imajının ivedilikle onarılmasılazım. Muhammed bin Selman’ın açıkladığı ekonomik ve sosyal vizyon bu durumla ilgili.

Neydi bu vizyon?

“Biz Vehhabiliği bırakıyoruz” söylemi bunun bir parçası. Hatta “Vehhabilik de neymiş, bizde zaten Vehhabilik yoktu” kandırmacası. En son “biz de dört mezhepteniz” dedi Prens Selman.Tabi Suudi rejimi Vehhabilik’ten uzaklaşırsa, geriye bir Suudi devlet ideolojisi kalmaz. Temel değişikliklere gitmeleri lazım böyle bir durumda.

Şimdi nasıl bir durum var?

Kadınlara bir takım haklar verildi. Sinema salonları açıldı. Tiyatro oyunları sahnelenmeye başlandı. İskambil turnuvası düzenlendi. Hatta turnuvanın açılışını iskambil destesini karıp sonra da kesmek suretiyle bir Selefi âlim yaptı. Bunlar tabi görmeye alışık olmadığımız fotoğraflar. Bunlar karşısında, acaba Vehhabilik’ten yavaş yavaş vazgeçiliyor mu diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Suud böyle yaparak, biz ılımlı İslâm’a geçtik diyor, öyle mi?

Böyle sinemalar, konserler, kadınlar vs. üzerinden gösterilen açılımlar kanaatimce makyaj çalışmaları. Bunlarla Vehhabilik ortadan kalkmaz. Siz Mekke ve Medine’de bundan yüz yıl önce yasakladığınız tarikatlara artık izin verecek misiniz? Doğu Eyaleti’nde oranı yüzde 50’yi geçen bir Şii nüfus var. Vatandaşlarınızın mensubu olduğu bu Şiiliği Selefilik ile eşit kabul edecek misiniz? Gayrimüslimlere şimdiye kadar verilmemiş resmi bir takım statüleri onlara verecek misiniz? Hanbelilik dışındaki diğer üç mezhebe eğitim ve öğretimde alan açacak mısınız? Dini hizmetlere bu mezheplerden olanları da atayacak mısınız? Mesela Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’ye daha önce Osmanlı’da olduğu gibi Hanefilerden, Şafiilerden imamlar, hatipler tayin edecek misiniz? Eğer bunlar tahakkuk ederse biz deriz ki, Suudi Arabistan Vehhabilik’ten gerçekten vazgeçiyor. Yoksa kadınlar araba sürdü, yok maçlara gitti vs. türünden gösteriler küresel büyük sermayedarların ve bazı Batılı politikacıların Suud fobisini, alerjisini iyileştirme amaçlı pansuman tedavilerdir. Suud prensi çok büyük yatırımlar yapmak istiyor ülkesi için. Düşmanlarına karşı sağlam ittifaklar kurmak istiyor. Bu yüzden İsrail ve ABD ile paralel hareket etme ihtiyacı duyuyor. Bunun için de imaj ve makyaj çalışmaları yapması lazım. Ilımlı İslam da bu yeni imajın ismi olmuş oluyor.

Ilımlı İslâm’ın Anadolu topraklarından Suudi Arabistan’a kaydığı şeklindeki görüşe ne diyorsunuz?

Türkiye ılımlı İslam çalışmalarının hiçbir zaman doğrudan hedefi olmadı. Fakat ılımlı İslâm projesine bir model olarak gösterildi o sıralarda. 2000’li yıllarda bu modelin siyaset ayağı Ak Parti’ydi. Sivil ayağı ise Fetullah Gülen ve cemaatiydi. Siyaset ayağıyla ilişkiler ileriki yıllarda bozuldu. Bunun miladı olarak ben ‘one minute’ olayını görüyorum. Ondan sonra Ak Parti ile Batılı egemenlerin ayarları bir türlü birbirini tutmadı. Sivil alanda ise Gülen ile yolabir süre daha devam edildi. Haliyle Amerika ile Türkiye’nin ılımlı İslam üzerinden dini ve kültürel bir ilişki içinde olması bundan sonra pek mümkün değil. Türkiye’nin model ülke olarak önemini yitirmesi ve arkasından FETÖ’nün en azından Türkiye’de tamamen tasfiye edilmesiyle, bilhassa Arap dünyasına dönük yeni bir model arayışına girilmiş olabilir. ABD için belki de ılımlı İslam’ın yeni adresi, Vehhabiliği ve Selefi aşırılığı üzerinden atması beklenen Suudi Arabistan olacak. Ama ben bunun yürüyeceğini pek düşünmüyorum.

Ilımlı İslâm projesiyle alakalı bundan sonra Müslümanlar ne yapmalı?

Bir defa ılımlı İslâm projesinin bir işe yaramadığını peşinen belirtelim. Yani ABD burada istediğini alamadı. Alması da mümkün değildi. Suud gibi, Mısır gibi otokrat ve baskıcı Ortadoğu rejimleriyle kol kola İslâm alemine Ilımlı İslâm mesajı veremezsiniz. İsrail’in yaptıklarını onaylarken, ona kol kanat gererken bir taraftan da müslüman kitleleri yanınıza çekemezsiniz. Diğer taraftan kavram olarak ılımlı İslam’ın Müslümanlar nezdinde bir karşılığı yok. Ilımlı sözcüğü baştan itibaren hilelidir. Zaten Kur’an-ı Kerim ‘vasat’ bir ümmetten bahsediyor. Aşırılıktan uzakta olan, ifrat ve tefrit noktasında durmayan bir dindir İslamiyet. Fıtrat dinidir. Müslümanlar merhametlidir. Müslümanlar haddi zatında karıncayı bile incitmeyen bir inceliğe sahiptir. Yolda kalmışa yardım eder. Kadını başı üstünde tutar. Tüm canlıları Yaratan’dan ötürü sever. Köleliği kaldırmak ister. İşveren ve işçi aynı masada oturup yemek yer. İslâm, aslında özü ve kimliği itibarıyla bütün insanlığa örnek olabilecek ölçüleri taşıyan bir dindir. Kapitalizmin acımasızlığı, komunizmin gaddarlığı yoktur üzerinde. Buna rağmen bu özelliklere sahip bir dini, ılımlı ve ılımsız diye kategorize etmeye çalışan bir dış müdahale var. Bu gerçekleri eğitim-öğretim yoluyla insanlara anlatmak gerekir. Bu türden empoze edilen kavramların kötü niyetle icat edildiğini Müslümanlara göstermek gerekir. Tabi en önemlisi, söz konusu itidali üzerinde taşıyan örnekler oluşturmak ve bunları insanlığa takdim etmek gerekir.

Hocam, kıymetli zamanınızı bize ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum.

Bende size teşekkür ediyorum.

Yazar:
İlhami Pınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul