02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / RECEP SONGÜL: ‘HANGİ KAYNAKTAN BESLENİYORSANIZ, DÜŞÜNCELERİNİZ ONA GÖRE ŞEKİLLENİR!’
RECEP SONGÜL: ‘HANGİ KAYNAKTAN BESLENİYORSANIZ, DÜŞÜNCELERİNİZ ONA GÖRE ŞEKİLLENİR!’

RECEP SONGÜL: ‘HANGİ KAYNAKTAN BESLENİYORSANIZ, DÜŞÜNCELERİNİZ ONA GÖRE ŞEKİLLENİR!’ İlhami Pınar

Mısır El-Ezher Üniversitesi, Usulu’d-din Fakültesi Tefsir bölümünden mezun olan, Tefsir alanında akademik çalışma yapan, Uluslararası el-Tecdid Üniversitesi kurucu üyesi ve Rektör Danışmanı olarak halen görevini sürdürmekte olan Recep Songül hocamızla ile “Batılılaşma ve Modernizm” üzerine konuştuk. Recep Songül, “Müslümanlar, Batıya kanarak dinlerini, kültürlerini, örf ve adetlerini kısacası İslam’ın onlara telkin ettiği varoluş sebeplerini terk ettikleri için şu anda içinde bulundukları duruma müptela oldular” dedi.

Modernizmin dinle problemi nedir?
Modernizm nedir? Batı ve Doğu olmak üzere iki ayrı kutup bu kavrama nasıl bir anlam yüklüyor, öncelikle buna bakmak gerekir. Batıda, dini ve maneviyatı bırakıp, bilime, teknolojiye, üretim ve ağır sanayiye ulaşmak olarak ifade edilmektedir modernizm. Ama ne yazık ki İslam coğrafyalarında, Müslümanların yaşadığı trajedi, aşırı ihtiyaçlar ve siyasi baskılar sonucunda, Müslümanlar moderniteyi kendi kabuklarından, giysilerinden, inanç ve değerlerinden sıyrılarak Batı kültürünü yaşamak olarak algıladılar. Batıya göre din, milletleri uyuşturan bir afyondu! Müslümanlara göre ise İslam, insanları intibaha getiren bir değerler manzumesinin adıydı. Batılılar baskıcı kilise dininden uzaklaşarak terakki ettiler ancak Müslümanlar sahip oldukları bütün faziletlerin kaynağı olan İslam’dan uzaklaşarak tedenni ettiler. Bu anlamda modernizmin getirdiği anlayış cehalet, kaba bir milliyetçilik ve güçlü olanın haklı olduğu batıl bir anlayıştı. Avrupa medeniyeti, sözde aydınlanma çağından beri Allah düşüncesini/din düşüncesini insanların zihninden çıkararak yeryüzünde bir cennet oluşturma gayretine girmiştir.
17. yüzyıldan başlayarak kendini geleneklerden, sınırlardan ve bağlardan kopuş ve bir özgürlük (!) olarak ifade eden modernizm; Batının kendi şartları içerisinde baskın bir din kültürünü reddetmiş ve belli kazanımlar elde etmiştir. Gelenekten koptukça ilerlediğini gören modern anlayış, hür düşünce ve bilgi üretmenin yanı sıra dinle ilgili yoğun tartışmalar başlatmıştır. Tahrif edilen Hıristiyanlık inancı bilim, sanat ve teknolojideki gelişmelere karşı cevaplar üretememiş, çareyi engizisyon mahkemelerinde Galileo ve Martin Luther gibi düşünürleri aforoz etmede bulmuştur. Bu da giderek bilim ile din arasında kısmen var olan ayırımın daha da açılmasına yol açmıştır. Ancak asıl sorun, İslam gibi düşünmeye, ilmi araştırmalara ve bilgi üretimine son derece değer veren bir medeniyeti, modernizmi oluşturan materyalist, mutlak pozitivist Batı medeniyetiyle aynı tutmak özellikle İslam’a ciddi bir haksızlıktır.
Batılılaşma sürecinde eğitim meselesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Modernitenin baskısıyla toplumsal dönüşüm yaşayan başta Avrupalılar olmak üzere bütün dünya milletleri, Batıdan gelen bu yoğun akımı Batılılaşma olarak ele alır. Artık sanayi ve üretimin, bitmeyen ihtiyaçların ve sınırsız/kuralsız düşüncenin getirdiği bir düşünme tarzı karşımızdadır. Doymayan, tatmin olmayan, sabretmeyen, şükretmeyen, daha rahat yaşamak için başkasına hayat hakkı tanımayan, cahili/batıl bir eğitim ve kültür ürünü olan modern (!) bir insan karşımızda durmaktadır. Bu insan modeli, Müslümanı varlığı için bir tehlike olarak görmektedir. Yani başka bir ifade ile günün birinde yokluğunun sebebi olarak görmektedir. Bu korku ile kurduğu siyasi, ekonomik ve askeri gücüyle vahyin çocuklarını ya kendine benzetmeye ya da yok etmeye çalışır. Bu etkiyi fark etmeyen İslam dünyası ise ne yazık ki gelişen olaylar ve Batı hayranlığı temelli bir toplumsal değişim yaşamaktadır. Bu toplumsal değişimi, bilim ve teknolojik ilerlemelere duyulan hayranlığın ötesinde alaturkadan alafrangaya geçecek şekilde bir heyecanla benimsemiştir.
Kısacası, modenirzmin bizdeki yansıması; Batının bu topraklar için her şeyi mübah gören anlayışı, içkileri, tiyatroları, eğlence yerleri, haber anlayışı, hikâyeleri, romanları, tüm maskaralıkları başta olmak üzere kendi ülkelerinde işleyemedikleri her türlü suçları getirmek olmuştur. Modenizm kültürü diğer ülkelerde işlemekte bir sakınca görmedikleri her türlü olumsuzluğu demokrasi/özgürlük adı altında işlemekte bir beis görmeyen bir kültürdür.
Osmanlı’da modernleşmeyi tetikleyen nedenler nelerdir?
Osmanlı Devleti’nin özellikle 17. yy’da başlayan arayışları, bu devletin emsal ülkeler karşısındaki durumu, askeri, siyasi, toplumsal ve ekonomik arayışları ve taleplere cevap vermede yaşanan krizler, Osmanlı Devleti’ni Rusya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin gerisine düşürmüştür. Devleti kurtarmak ve eski gücüne ulaşmak için değişik hamleler atılır. Bu hamleleri siyasi, askeri, ekonomik, kültürel ve eğitimle ilgili şeklinde sınıflandırmak mümkündür. III. Selim, devletin yeniden yapılanması adına Nizam-ı Cedid adında bir proje oluşturur. Ancak isyanla tahttan indirilip öldürülmesi ile bu projeye de son verilir. Sorumuzun cevabını burada bulabiliriz. Osmanlı bu durumdayken siyasi, ekonomik düzelmeyi ve tekrar eski gücüne ulaşmanın yolunu her konuda ileri bir durumda olan Avrupa karşısında düştüğü durumdan bir çıkış adına Avrupa’nın geçtiği yolu takip ederek ulaşabileceğini düşünür. Bu minvalde bahsettiğimiz yenilik hamlelerini Avrupa’yı kendine örnek görerek yapmaya başlar. Aslında Osmanlı’da modernleşme hareketleri her ne kadar Batılı modern ulus devletlerin yapısına benzeme çabaları olarak başlamışsa da, esasında devletin muhafaza edilmesi amacı hedeflenmiştir. Bu dönemde ilerleme/reform/tecdit ya da yenilik fikri kendiliğinden bir amaç olmaktan ziyade devletin devamını sağlamaya yönelik bir amaç konumundadır. Toplumsal olarak yeni bir kuşağa ait olma duygusunu elde etmek ve Batılılar gibi müreffeh bir seviyeye ulaşmak duygusu da modernleşmeyi tetikleyen nedenler arasında söylenebilir.
Osmanlı’da başlayan Batılılaşma hareketi, devamı olan Cumhuriyet ve devrimler olmasaydı bugün parçalanmıştık iddiası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hayat bir kadere doğru akmaktadır. Parçalanırdık ya da parçalanmazdık diye kesin bir şey söylemek doğru olmaz. Süreç içerisinde gelişen olaylar, hatalar ve tarihi süreç sizi bir yerlere getirir/sürükler. Siz bunları yaşarsınız ya da yaşamanız gerekiyordur. Bu bir imtihandır ve biz Müslümanlar küllerinden dirilen bir ümmetiz. Moğol saldırılarından sonra Müslümanlar tekrar toparlanıp güçleniyorlar. Bakın Osmanlı Devleti özellikle son iki yüz yıllık döneminde neler yapıyor; kıvranıyor, didiniyor ama kaderin önüne geçemiyor. Bazı Osmanlı padişahları reform ve değişim yapılması fikrini sürekli savunarak bunun bedelini canlarıyla ödemişlerdir. 18. yy başına gelen Osmanlı artık hastalıktan yorgun düşmüş ve gittikçe gücünü kaybetmiştir. Tanzimat Fermanı, Yeni Çeri meseleleri, 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet vs. bir türlü yoluna girmeyen ve devleti saran ihanet, koskoca bir hilafet müessesini yıkmıştır. Daha sonra ise Cumhuriyet dönemindeki devrimlerle de buna tuz biber serpilmiş, tabiri caizse ateşin üzerine benzin dökülmüştür. Bir türlü dikiş tutmayan siyasetimiz, yolunda gitmeyen ekonomimiz olmasının ve umut vaat eden bir nesil yetiştirilememesinin nedeni, işte hep bu yanlış teşhis ve hastalıkların ürünü olmuştur. Japonlar ve Çinliler binlerce yıllık tarih ve değerlerine sahip çıkarak yenilenmişler ve ilerlemişlerdir. Bin yıldan daha fazladır aynı alfabeyi kullanırlar, tarihleriyle çok yakın irtibat halindedirler. Ama biz Müslümanlar tarihlerine hem düşman ve hem de seksen yıl önce konuşulan dili anlamakta zorlanır bir durumdayız. Ama mücadele devam edecek ve Yüce Allah’ın müminlere zafer vadi gerçekleşecektir. Ümit ve hayallerimizin acılarımızdan ve yaşadıklarımızdan daha büyük olduğunu unutmamalıyız.
Modernleşme, dini; siyaset ve sosyal hayattan uzaklaştırdı da bunun sonucu medenileşti mi doğu ülkeleri?

Modernleşme, Batıya ait bir kavram olup, onlar için dinlerini ve kültürlerini terk ederek kısmen de olsa kısa süreli bir fayda ve bir menfaat sağlamıştır. Doğu ülkelerine gelince durum tam olarak bunun aksini göstermektedir. Müslümanlar, Batıya kanarak dinlerini, kültürlerini, örf ve adetlerini kısacası İslam’ın onlara telkin ettiği varoluş sebeplerini terk ettikleri için şu anda içinde bulundukları duruma müptela oldular. Tüm zaman ve mekanlarda geçerli olan bu kuralları değiştirmeye/sarsmaya çalıştığınızda medeniyeti çökertir, toplumları helake/yok olmaya mahkûm edersiniz. Dolayısıyla İslam dünyasının maruz kaldığı modernleşme masalı tamda bunu ifade etmektedir. Çünkü bazı toplumlar için uygun olan kanun ve yasalar, diğer toplumlar için zehir mahiyetinde olabilir. Müslümanlar mazide olduğu gibi şeref ve haysiyetlerini tekrar elde etmek istiyorlarsa, dışarıdan getirilecek ithal bir etki/baskı ile değil kendi asıl kaynaklarına, örf, adet ve ahlaklarına binaen yeni bir yorumla dünyaya kendilerini anlatmalıdırlar. Ve bu iddia ve azim ile tekrar tarih sahnesine çıkıp ‘biz buradayız/yok olmadık ve olmayacağız’ demelidirler.
Modernleşmenin bir neticesi olan reformist hareketler hakkında ne dersiniz?
Hangisini söyleyelim! Sermayeyi elit bir kesimin tekeline alan ve fakire yaşam hakkı tanımayan Kapitalist hareketleri mi söyleyelim? Sadece güçlünün söz sahibi olduğu Emperyalist/Burjuvazi algısını mı anlatalım? Kadını evinden koparan, anne ile evladın arasını açan, eşleri güvensizlik buhranına sürükleyen ve çocuğu yabancı kadınların merhametine bıraktıran Feminizmi mi söyleyelim? Soldan ve sağdan üretilen, Sosyalizm, Liberalizm, Marksizmi mi anlatalım? Dünyaya bir çare bulamayan, sadece adı duyulan, kendisi görülmeyen ancak bütün despotların ağzından düşürmediği Demokrasiyi mi söyleyelim..? Genel anlamda bu hareketler/düşünceler yaşadığımız dünyada bireyin artan kimlik arayışına bir tepki olarak ortaya çıksa da fıtrat dini olan İslam’a ve onun mukaddes değerlerine ve tam bir Müslüman kimliğine ihtiyaç vardır. Bunun dışındaki diğer bütün hareketler, bir tatmin olma ve başka türlü bir kendini kapatma biçimi olmaktan öteye geçemeyecektir.
Sizce Müslüman düşünürler, Müslüman kanaat önderleri ve Müslüman toplumlar ne zaman Batı sonrasını konuşmaya başlayacaklar?
Müslümanlar güçlü oldukları yüzyıllarda yazmış oldukları eserlerle Avrupa’da Hristiyan ve Yahudilere içinde yaşadıkları dünya hakkında nasıl düşünüleceğini öğretmişlerdir. Ne var ki, Müslümanlar 12. yüzyıldan sonra bilim konusundaki motivasyonlarını kaybetmişler, sekülerleşmenin ilk adımlarını ilmi; din ve dünya ilimleri diye ayırmakla atmışlar. Bunun sonucu olarak da daha sonraki yüzyıllarda bilime verdikleri önem ve bilim alanında etkinlikleri giderek ortadan kalkmıştır. Öğrenme ve araştırma geleneği açısından Müslümanların bugün içinde bulundukları durum klasik dönem İslam uygarlığı ile tam bir tezat teşkil etmektedir. İlim kavramı önemini kaybetmiş, bunun yerine başka bazı kavramlar öncelik kazanmıştır. Bütün kurumlarımızla, mütefekkir ve değerlerimizle kendi usulümüzü, kavramımızı ve yolumuzu belirlediğimiz andan itibaren artık Batı sonrasını konuşmaya başlamış olacağız. Kanaatim; bu sürecin uzak olmadığıdır. Çünkü İslam dünyasındaki kıpırdanmalar ve arayışlar bu sürecin başladığını müjdelemektedir.
Batının referans kaynakları bir değer ifade ederken, neden İslam’ın referans kaynakları bir değer ifade etmiyor?
Bugün Batının referans kaynaklarının değer görmesinin, kurmuş oldukları eğitim sisteminin bir sonucu olduğunu ifade edebiliriz. Hangi kaynaktan besleniyorsanız, düşünceleriniz ona göre şekillenir, eylemleriniz ona göre değer görür. Şöyle ki, bizim bugün sahip olduğumuz, yetiştiğimiz eğitim sistemi tamamen ‘batıl’ düşünce yapısını ve değerlerini temel alan hatta Batıdan direkt olarak ithal edilen bir eğitim sistemidir. Bakın yargı sistemine, ceza hukukuna, eğitim anlayışına ve hatta yemek kültürüne… Tabii ki bunların birçok sebebi var. Batı dünyasının haçlı seferleri ile başlayan ve günümüze kadar devam eden emperyalist hareketlerin sonucunda işgal edilen yerlerde ilim adına hiçbir şey bırakmayıp yağmalamaları, yakıp yıkmaları ve sonrasında kendi dillerini, kültürlerini, inançlarını zorla dayatmaları ve benimsetmeleri çok önemli bir faktördür. Endülüs İslam Devleti’nin ne hale getirildiğini unutmamamız gerekir. Öte yandan Batı, kendi sistemi içerisinde her alanda sistemleşmeye, uzmanlaşmaya, üretmeye verdiği önemle toplumlar üzerinde eğitim, düşünce, siyaset, ekonomi, sosyal kısaca her alanda etki sahibi oldu. Batı her alanda kendi kavram yapısıyla hareket etmektedir.
Peki, biz Müslümanlar kendi kavram ve algı dünyamızla hareket edebiliyor muyuz?
İslam dünyasının ilim üretememesi, kavramlarına sahip çıkamaması, bununla beraber tarihi nedenler, İslam’daki ‘ilim’ kavramı din ve dünya ilimleri diye ikiye ayrılmış, fizik, matematik, kimya, biyoloji vb. dünya ilimleri denilen kısım kendisine verilen önemi yitirmiştir. Nihayetinde Müslümanlar bu alanlarda söz sahibi olmayı kaybetmişlerdir. Diğer taraftan Batılılar, zayıflattıkları İslam dünyasını kendi içerisinde ikileme düşürerek, savaşlarla meşgul ettirerek ve aynı zamanda İslam dünyasından çalınan ilmi hazinelerden de yararlanarak her alanda üretmeye, söz söylemeye çalışmışlardır. Din yapısını bile değiştirecek, seküler din anlayışı üretecek derecede korkusuzca hareket edebilme kabiliyeti ve cüreti sergileyebilmişlerdir. Dolayısıyla güçlü olan kendi referans ve anlayışını, kültür ve ahlakını başka toplumlara empoze edecektir. Örneğin sahabe döneminde toplumun dayanak noktası Kur’an ve Hz. Peygamber olduğundan; toplum doğal olarak, Kur’an ve ilmi referans alan bir medeniyet kurmuştur.
Batılılaşma dediğimizde, kılık kıyafet, müzik, bilim, teknoloji vs. gibi durumlar akla gelmektedir. İslam dünyası bugün Batının aklıyla düşünmektedir. İslam’ın aklı devre dışı bırakılmış. Yani düşünce dünyamız da Batılılaşmış durumda. Bunu nasıl aşabiliriz?
Batı, aslında samimi ve vicdanlı değildir. Müslümanların modernizmi ya da ilerlemeyi artık her nasıl ifade edilirse edilsin kendi anladıklarının bir kısmıyla yani dini, kutsal değerleri ve maneviyatı terk ve red etmek olarak anlamalarını istemektedir. Müslümanların ilerlemekten paylarının ilim üretmek, ağır sanayi, siyasi ve ekonomik olarak güçlenmek olarak algılamalarına karşıdır. Demokrasi bile Batıda ayrı, zayıf ülkelerde ayrı anlamlandırılır ve farklı uygulanır. Hz. Peygamber zamanında, zihinler tamamen din odaklı hareket ederdi. Çünkü İslam, bütün hayrın ve güzelliğin menbaı olarak bilinirdi. Bundan dolayı Müslümanlar bütün davranış, eylem ve çabalarını dini referans alarak düzenlerlerdi. Yani Kur’an’a ve Resulullah’ın söz ve yaşantısına göre. İslam Müslümanlara şu açık kriteri çok net bir şekilde aşılar. Müslümanlar için bilginin önemi ve gerekliliği, insan olmanın bir gereğidir.
“Onlar göklerin ve yerin hükümranlığı, Allah’ın yarattığı şeyler ve ecellerinin yaklaşmış olabileceği üzerinde düşünmediler mi? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” (A‘râf, 185)
Müslümanlar için Kur’an’da geçen bunun gibi birçok ayet kendilerine bir motivasyon, merak ve araştırma kaynağı olmuş ve bununla yaşadıkları alemi anlamaya çalışmışlardır. Matematik, mantık, fizik, kimya, astronomi, botanic gibi bilimlerle ve felsefeyle uğraşmalarının temelinde ki motivasyon budur. İslam›da ilme, öğrenmeye ve düşünmeye verilen önem, aslında insane verilen önemin bir göstergesidir. Hz. Peygamber, Kur’an vasıtasıyla Müslümanlara ilmin önemini, öğrenmeyi ve düşünmeyi öğretmiştir. Eğer Müslümanlar Kur’an’da ifadesini bulan ve başlangıçta kazanmış oldukları kavram ve sistemlerini terketmemiş olsalardı bilim alanındaki motivasyonlarını kaybetmeyecekler ve bu alandaki çalışmalarını devamettirmelerini sağlayacak sosyal kurumlaşma ve hukukî düzenlemeleri de gerçekleştirebileceklerdi. Bunu aşmakzordur fakat Hz. Peygamber’in yaptığı gibi fert fert kendi kaynaklarımıza dönmekle, kendi özkavramsal yapımızı yeniden yerleştirebilmekle ve İslam’ı bir bütün olarak kabul etmekle aşabiliriz.
Son olarak konumuzla ilgili neler söylemek istersiniz?
Hilafetin ilgasıyla hayatımızda değerlerimize karşı yasak olarak adlandırılan bir alan oluşturulmuştur. Batılılaşma, mazimize ve tarihimizin zenginliğine karşı inkar fikrini aşılamış ve bizi biz olmaktan çıkarmıştır. Modernleşmeyi; düşünmek, üretmek ve ilerlemek, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in buyurduğu gibi “Hikmet/değerli bilgiler, müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.” olarak algılaması gereken Müslümanlar, öz değerlerinden sıyrılarak kabuk değiştirmek olarak anlamışlardır. Batıdan gelen her şeyi sorgulamadan alan ve mukaddesatla hesaplaşmak cüretini gösteren siyasi pratik, modernleşme adı altında ciddi acılar yaşatmışlardır. Modern Müslüman (!) modernleşmeyi kendi değerlerine karşı savaş, tarihine karşı düşman ve Batıdan gelen her şeyi tartışmasız bir doğru kabul ettiği bir müddetçe Hira’nın evlatlarıyla barışmayacaktır. Bununla beraber eğer modernite ilim, teknoloji, gelişim ve ilerleme olarak ifade ediliyorsa; hiç şüphesiz Müslümanlar bu hikmet ve değerleri kuşanmada herkesten önce bir hareket tarzı sergilemesi gerekmektedir.
Hocam bize zaman ayırdığınız için, size çok teşekkür ediyoruz.
Bende çalışmalarınızdan dolayı size teşekkür ediyorum.
Recep Songül Kimdir?
1975 Van-Muradiye doğumludur. 1995’te Mersin İmam Hatip Lisesi, 2000 yılında ise Mısır El-Ezher Üniversitesi, Usulu’d-din Fakültesi Tefsir bölümünden mezun oldu. Bir dönem meslek dersleri öğretmenliği ve bazı özel eğitim kurumlarında idarecilik yaptı. Tefsir alanında akademik çalışma yapan Recep Songül, genel anlamda davet çalışmaları, vakıf hizmetleri ve yayın işleriyle uğraşmaktadır. Uluslararası el-Tecdid Üniversitesi kurucu üyesi ve Rektör Danışmanı olarak görev yapan Recep Songül, İslam dünyasında bilinen ve tanınan ehli sünnet alimleri ve mütefekkirlerinin eserlerinin Türkçeye kazandırılması ile ilgili çalışmalar yapmaktadır.

Yazar:
İlhami Pınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul