“Câhiliyye” sözcüğünün Müslümanların zihninde çağrıştırdığı imaj modern zamanlarda iki farklı yaklaşıma sahne olmuştur. Yirminci yüzyılın ilk yarısında İslamî hareketlere yön veren Seyyid Kutub ve Mevdûdî gibi yazarlar câhiliyeyi “İslâm öncesi dönem” şeklinde tarihin belirli bir zaman dilimiyle eşitlemeye karşı çıkarak, İslâmî değerlerin hâkim olmadığı tüm durum ve zamanları bu kavramla ifade etmişler, böylece câhiliye ile İslam kesin bir karşıtlık düşüncesi içinde ele alınmıştır.1 Bu bakış açısına göre gece ile gündüz, sıcak ile soğuk, iman ile küfür nasıl birbirine karşıt ise İslam ile câhiliye de aynı şekilde birbirine karşıttır. İslam’ın kendisi bir din olarak cahiliyeden herhangi bir şey almadığı gibi İslam’ı anlamak üzere oluşturulmuş ilimler de cahiliyeden herhangi bir şekilde istifade etmemişlerdir.
Bunun tam karşısında yer alan başka bir görüşe göre ise İslam, cahiliyenin revize edilmiş bir formundan başka bir şey değildir. Bu görüşü ilk olarak İslam ve Müslümanlar üzerine araştırmalar yapan bazı Batılı bilginler (oryantalistler) ileri sürmüşlerdir. Bu görüş sahipleri İslam’da var olan ibadetlerin büyük bir kısmının câhiliye döneminden beri bilinip uygulandığını, nikâh, talak, belirli cezaların uygulanmasına ilişkin hükümlerin câhiliye örf ve âdetleri arasında da yer aldığını belirtmişler, İslam’ın buradaki yegâne katkısının toplum nezdinde zulüm / haksızlık olarak algılanan uygulamalara müdâhale etmekle sınırlı tutmuşlardır.
Yukarıdaki her iki görüşte de “kısmen” haklılık payı bulunmakla birlikte klasik dönem âlimlerimizin câhiliye konusundaki düşünce ve tasavvurları her iki düşünceden de ayrılmakta, bir anlamda bu konuda “orta yol” şeklinde ifade edilebilecek bir yaklaşımı temsil etmektedir.
Yukarıda ana hatlarıyla tasvir ettiğimiz yaklaşımı aşağıda kısaca ele aldıktan sonra “orta yol” diye ifade ettiğimiz görüşün temel parametrelerini belirlemeye çalışacağız.
A. İfrat Yaklaşım
Bu aşırı yaklaşımların birincisi olan ve bazı oryantalistler (ve zaman zaman onların görüşlerinden etkilenen Müslüman çevreler) tarafından savunulan görüşe göre İslam, câhiliyeden intikal eden örf, âdet ve hukukî uygulamaların restore edilmiş seklinden başka bir şey değildir. Oryantalistlerin büyük bir kısmı, peygamberliğine inanmadıkları Resûlullah (s.a.s.)’ı, Arap Yarımadası’nda var olan yapıda aksayan, tepki çeken uygulamaları düzelten bir ıslahatçı olarak görürler. Bu tasavvura göre İslam şeriatı da eski Arap örf ve âdetlerinin yeniden dizayn edilmiş halinden başka bir şey değildir.
Bununla varılmak istenen noktayı şu şekilde özetlemek mümkündür:
“Sizin İslam dediğiniz şey hakikatte Allah tarafından konulmuş hükümler olmayıp birçoğu, câhiliye döneminde şirk inancına sahip insanların ortaya koyduğu uygulamalardan oluşmaktadır. Bu hükümler, o dönemde ihtiyaca cevap verdiği için değiştirilmeyip korunmuştur. Bugün ise bizim ihtiyaçlarımızı karşılamaya yeterli olmadığından değiştirilmelidir; çünkü bunlar zaten vahyin sıfırdan ortaya koyduğu hükümler değildir. Hatta günümüzde de başkalarının ürettiği hükümleri -bizim ihtiyaçlarımızı karşılıyorsa- almakta hiçbir sakınca yoktur.»
Bu yaklaşımda haklılık payı bulunan kimi noktalar bulunsa bile “ifrat” olarak isimlendirilmeyi hak eden kısım şurasıdır:
1. Câhiliye döneminde var olan uygulamaların o dönemdeki müşrik insanlar tarafından tesis edildiğini ispat etmenin imkânı yoktur. Bunlar, Arapların daha önceden bağlı bulunduğu Hz. İbrahim-Hz. İsmail şeriatına ait uygulamalar olabilir. Nitekim Kur›an pek çok yerde “Hz. İbrahim’in milletine uymayı” emretmektedir.2 Hz. İbrahim’in Yahudi, Hristiyan veya müşriklerden olmayıp hanif olduğu ayrıca belirtilmektedir.3
Hz. İbrahim’e uymak genel olarak emredildiği gibi bunun kimi ibadetler özelinde ayrıca vurgulandığını görürüz. Mesela “namaz” ibadetinin Hz. İbrahim ile ilişkisi şu âyette açık bir biçimde kurulur:
“Ey Rabbimiz! Ey sahibimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.” (İbrahim, 37)
Hac konusunda ise Hz. İbrahim’den insanlığa yönelik duyuruda bulunması istenildiği şu âyette ortaya konulmuştur:
“İnsanlar arasında haccı ilân et ki gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen argın develer üzerinde sana gelsinler.” (Hac, 27)
Kurban kesme uygulamasının temelinde Hz. İbrahim ve Hz. İsmail arasında yaşanan hâdise ise herkesin malumudur.
Kur’an’da Hz. İbrahim’e ilişkin bu âyetler, hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde Hz. Peygamber’in risalet ile görevlendirilmesi öncesinde Araplar arasında var olan ibadetlere ilişkin bir takım uygulamaların köken itibarıyla Hz. İbrahim’e dayandığını, ancak Arapların zaman içinde bunları bozup kendi şirk inançlarını bulaştırdıklarını ortaya koymaktadır. Yüce Allah, son kitabı ve resulü ile birlikte bu bozulmayı ortadan kaldırmış, daha önce bilinmeyen bir takım yeni ibadet ve uygulamaları eklemek suretiyle İslam’ın ibadet nizamını kemâle erdirmiştir.
Arapların câhiliye dönemindeki hayatına ilişkin tarihteki en kapsamlı araştırmayı yapan Cevad Ali, namaz ibadetinin câhiliye Arapları ile ilişkilendirilmesine karşı çıkarak şöyle der:
“İslam’da salât (namaz) denildiğinde anlaşıldığı şekliyle ilahlar için namaz kılma gibi bir şeyi câhiliye dönemine ilişkin metinlerde görmediğimiz gibi o zamana ilişkin haberleri nakledenlerin haberleri arasında da böyle bir şeye hemen hemen hiç rastlamıyoruz. Sadece Yahudi ve Hristiyanlara özgü onların ibadethanelerinde belirli vakitlerde icra ettikleri bir takım uygulamalar söz konusu olup bazı Araplar bunları görmüş ve zaman zaman şiirlerinde, ehl-i kitaptan bahsettikleri sözlerinde buna yer vermişlerdir.”4
Kimi Arap kabilelerinin günün belirli vakitlerinde putları için secde etme, bazı fiiller yapma şeklinde ibadetleri bulunduğunu belirten Cevad Ali’nin ifadelerinden bugün bizim “namaz” diye bildiğimiz ibadet şeklinin Araplarda olmadığı açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Aynı şeyi oruç için de söylemek mümkündür. Araplar, birlikte yaşadıkları Yahudi ve Hristiyanların oruç tuttuklarını görmüş olmaları sebebiyle oruç ibadetinden haberdardılar. Bazı hanifler arasında “sükût orucu” adı verilen ve zaman zaman inzivaya çekilmenin eşlik ettiği bir tür oruç mevcuttu. Yine kimi rivayetlerde Kureyşlilerin câhiliye döneminde âşûra orucu tuttuğu belirtilmiştir. Cevad Ali, Kureyş’in bu orucu tuttuğuna ilişkin rivayetlerin makul olmadığını, bunu gerektiren bir durumun bulunmadığını belirtir.5
2. Burada gözden kaçırılan ikinci bir noktayı da şu şekilde ortaya koymak mümkündür: Var sayalım ki câhiliye döneminden intikal eden bir takım örf ve âdetlerin, hukuk mahiyetindeki bir takım uygulamaların “mûcidi” cahiliye dönemi insanları olsun... Kur’an’ın bu uygulamaların bir kısmını takrir edip benimsemesi, artık onları köken olarak câhilî olmaktan çıkarmıştır. Zira câhiliye döneminde var olup da Kur’an’ın ilga/iptal ettiği onlarca uygulama (puta tapma, kız çocuklarını gömme, zina, kumar, içki, falcılık, zıhar, evlat edinme, ölmüş hayvan yeme, hayvanlar arasından kendilerine göre helal ve haram belirleme vb.) bulunmaktadır. Eğer Kur’an, câhiliye döneminde icat edilmiş bir uygulamayı ikrar/takrir ettiyse bu, söz konusu uygulamanın menşeine değil işlevine bakılarak yapılmıştır.
Aynı şeyi Hz. Peygamber’in takrirî sünneti için de söylemek mümkündür. Bir davranış ya da sözü sahabe Hz. Peygamber›in huzurunda söyledikten sonra Hz. Peygamber›in bunu onaylaması, artık o söz ya da davranışın «sahabî sözü/davranışı” olarak değil, “takrirî sünnet» olarak nitelenmesini gerektirir.
Bütün bunlardan çıkarılması gereken sonuç şudur: Kur’an’ın ya da Allah Resûlü’nün (s.a.s.) câhiliye döneminden intikal etmiş bir takım uygulamaları yürürlükten kaldırmayıp koruması bilinçsiz bir tercih, cahiliyeye verilmiş bir prim, cahiliyeye meşruiyet kazandırma düşüncesinden kaynaklanmış olmayıp İslam’ın insanların pratik sorunları karşısında gerçekçi ve işlevsel yaklaşımının gereğidir.
3. Câhiliye döneminin kimi uygulamalarının takrir edilmesi, söz konusu uygulamaların evrensel karakter arz etmesinden de kaynaklanıyor olabilir. Nitekim Kur’an’ın ortaya koyduğu amelî hükümler, Tevrat’ta yer alan on emirle de büyük benzerlikler göstermektedir. Bu emirler ise insanlığın ortak değerlerini teşkil etmektedir. Şu halde Kur’an, câhilî uygulamaları “câhilî olduğu için” değil, “evrensel hukuk normlarına uygun” gördüğü için takrir etmiştir.
4. Kur’an’ın cahiliyeden aldığı uygulamalarda bile tamamen alıntılama söz konusu değildir. Bunların birçoğu ile ilgili olarak Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından bir takım kayıtlar, şartlar, uygulama esasları ortaya konularak bir anlamda bu uygulamalar, ayrıntıları yönüyle İslamîleştirilmiştir. Mesela câhiliye döneminde de hırsızın elinin kesilmesi uygulaması bulunmakla birlikte elin kesilme şekli, suçun tekrar etmesi halinde uygulanacak ceza, hangi mallardan ve ne miktarda çalınca elin kesileceği gibi meseleler sünnet tarafından belirlenmiştir. Aynı şeyi kısas, nikâh vb. hususlar için de söylemek mümkündür. Aynı hususu, yukarıda Hz. İbrahim döneminden aslının intikal ettiğini söylediğimiz namaz, hac, kurban gibi kimi hususlar için de söyleyebiliriz. Namazın vakitleri, rekât sayıları, kılınış şekli, kurbanlıkların özellikleri, kesim zamanı ve kesim şekli, hac ve umrenin yapılış şekilleri ana hatlarıyla Kur’an ve daha çok Allah Resûlü tarafından belirlenmiştir. Nitekim hadis kitaplarına baktığımızda sahabe-i kiramın bu ibadetlerin yapılış şekline ilişkin Allah Resûlü’ne yüzlerce soru sorduğu görülmektedir. Hz. Peygamber “beni nasıl namaz kılıyorken görüyorsanız o şekilde namaz kılın”6, “hac ile ilgili menâsikinizi (ibadet tarzlarınızı) benden öğreniniz”7şeklindeki emirleri de söz konusu ibadetlerin bugünkü hâliyle ilk Müslümanlar tarafından bilinmediğini açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Şu halde, Kur›an›ın câhiliye kökenli olup da takrir ettiği uygulamalar «câhiliye şeriatı” olarak değil “İslam şeriatı” olarak anılmayı hak etmektedir.
B. Tefrit Yaklaşım
Bir yandan birinci yaklaşıma diğer yandan geleneksel İslam anlayışına tepki olarak ortaya konan diğer bir görüşe göre ise İslam, câhiliyeyi bütünüyle ortadan kaldıran bir devrim, Kur’an bu devrimin manifestosu, Hz. Peygamber (s.a.s.) bu devrimin başlatıcısı, sahabe nesli de devrime inanıp onu pratiğe geçiren devrimcilerdir. İslam câhiliyeden tamamen farklı olup câhiliyeye ilişkin bir şeyi alıp kabul etmekten “münezzehtir.” İslam, masanın üzerinde ne varsa hepsini, tamamen çöpe atmış, masayı tamamen kendi ürettiği/yaptığı şeylerle donatmıştır.
Bu yaklaşımın “tefrit” olarak nitelenmesini hak ettiren yönü şudur:
Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslam’ın ortaya koyduğu hükümlerin tamamı, insanlığın daha önce bilmediği yepyeni amelî hükümler olmayıp bir kısmı daha önceden toplumda iyi, doğru, güzel olarak bilinen uygulamalardan oluşmaktadır. İslam bu şekilde iyi ve güzel olarak bilinen uygulamaları [maruf] emretmiş, toplumda yanlış, kötü, çirkin olarak bilinen uygulamaları [münker] ise yasaklamıştır.
Kaldı ki Kur’an’ın anlaşılması câhiliye döneminde yer alan edebî birikime İslam muhitinde büyük bir değer atfedilmesini de beraberinde getirmiş, “eyyâmü’l-arab” ve “neseb” konusunda bilgisi olanlar bu yönleriyle İslamî dönemde de el üstünde tutulmuşlardır.
C. Mutedil / Usûlî Yaklaşım
Geleneksel usul ve fıkıh âlimlerinin câhiliye algısı yukarıdaki her iki yaklaşıma göre yalnızca itidali temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda tarihsel gerçeklikle de uyumlu bir yapı arz eder. Buna göre İslâm’ın câhiliye âdet ve hukukuna ilişkin tasarruflarını üç noktada toplamak mümkündür:8
1. İlgâ ve iptal şeklindeki tasarruflar
İslam, câhiliyenin inanç noktasında şirke, insanî ilişkilerde de zulme dayalı olan yapısına itiraz etmiş, şirk ve zulmün söz konusu olduğu inançları, ahlakî özellikleri, ibadetleri ve hukukî uygulamaları yürürlükten kaldırmıştır. Bu cümleden olmak üzere; ibadetler alanında putlar adına yemin etme, putlar adına kurban kesme, Kâbe’yi çıplak tavaf etme, kesilen kurbanlıkların etlerini ve kanlarını putlara sunma vb. çarpık uygulamaları kaldırmıştır. Muâmelât alanında da kabile ırkçılığına dayalı asabiyet, evlatlık edinme, zıhar, faiz, içki, kumar, kan davası, haksız yere adam öldürme gibi kötülükleri haram kabul ederek ortadan kaldırmıştır.
2. İbkâ [aynen alma, devam ettirme] şeklindeki tasarruflar
İslam câhiliye döneminde de bilinen gusül, sünnet olma, doğan çocuk için akika kurbanı kesme, Kâbe’yi mukaddes bir mekân olarak kabul etme, hac ile ilgili kimi şeyleri, içine şirk bulaştırılmamış bulunduğu için aynen ibka etmiştir. Bunların tamamı Hz. İbrahim›in şeriatında yer alıyordu.
Muamelât alanında da câhiliye döneminden beri bilinen alım-satım, kira, şirket, havale, kefalet, vekâlet, rehin gibi uygulamaları onaylamış, ceza hukuku alanında ölen için diyet ödenmesi, hırsızın elinin kesilmesi gibi uygulamaları aynen benimsemiştir.
3. Islah şeklindeki tasarruflar
İslam, özü itibarıyla meşrû olan, insanların maslahatına uygun olan, bununla birlikte câhiliye döneminde içine şirk, isyan veya zulüm bulaştırılmış kimi müesseseleri de ıslah ederek kabul etmiştir. İslam’ın hac ve kurban gibi ibadetleri içine bulaştırılan şirk ve isyanı temizleyerek devam ettirmesi; evlilik, miras, kısas uygulamalarını aslı itibarıyla meşrû kabul edip çoğu yönüyle devam ettirmekle birlikte cahiliye döneminde bunlara bulaştırılan kötülükleri ıslah ettiği görülür.
İslâm’ı özgün kılan şey, Hz. Muhammed(s.a.s.) öncesinde hiç bilinmeyen hükümler koymasında değil, insanlığın önceki birikimlerini de heder etmeksizin bu birikimi ve yeni koyduğu hükümleri bütün insanlığın huzur ve mutluluğunu temin edecek bir şekilde formüle etmesindedir.
Geçmişte câhiliyeye yönelik farklı yaklaşımların bir benzerinin günümüzde modern dünyanın kavram, kurum ve uygulamalarına yönelik olarak da sürdürüldüğünü görüyoruz. Kimileri modern olanı toptan benimseme yoluna giderek Müslümanları bir kimlik ve kişilik probleminin bataklığına sürüklerken kimileri de modern olanla arasına kalın duvarlar örerek yeniye sırf yeni olduğu için düşmanlık göstermektedir. Yapılması gereken şey, geçmişte câhiliyeye yönelik olarak yapılan usulî bakış açısının günümüzde modern yapıya yönelik olarak uygulanması, alınacak, atılacak ve ıslah edilecek olanların belirlenmesidir. Vallahu a’lem.
Örnek olarak bkz. SeyyidKutub, Yoldaki İşaretler, s. 61-62.
Örnek olarak bkz. Bakara, 230, 235; Âl-i İmran, 95; Nisâ, 125; En’âm, 161; Nahl, 123.
Âl-i İmran, 67.
Cevad Ali, el-Mufassal fî tarihi’l-Arabkable’l-İslâm, XI, 337.
Cevad Ali, age, XI, 342.
Buhârî, Ezan, 18.
Müslim, Hac, 310.
Bkz. Abdülkerim Zeydan, el-Medhallidirâseti’ş-şerîati’l-İslâmiyye, s. 19-23.


