Çirkin bir devirde yaşıyoruz. Adaletin yerine zulüm, hakkın yerine batıl, imanın yerine küfür, Tevhid’in yerine şirk, ahlâkın yerine ahlâksızlık, hürriyetin yerine esaret, doğrunun yerine yalan ve yanlış, Allahu Teâlâ’ya itaatin yerine isyan, Allahu Teâlâ’ya teslimiyetin yerine tuğyan... hakim olmuş. Allahu Teâlâ’nın hükümleri reddedilerek, yerine beşerin küfri hükümleri hakim kılınmış. Allahu Teâlâ’ya ait olan “hüküm koyma, hâkimiyet ve tasarruf” yetkisini, beşerin tağutları, müstevli karakterleriyle müstekbirce gasp etmiş; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanun düzmeceleriyle beşere hükmetmekteler. Cahiliye bataklığını kurutup, cahiliye karanlıklarını aydınlatıcı bir ışık olan; cahiliyenin üzerine, o cahiliyeyi devirip beşeri lâyık olduğu medeniyete kavuşturmak için gelen İslam ise hor ve hakir görülür olmuş!
Yani insanlık, özellikle de “ben Müslümanım” diyenler; İslam nizamını bırakıp küfür sistemlerine yönelmiş; İslam’dan küfre, haktan batıla, adaletten zulme dönmüşler. Böylece bizzat Müslümanların desteklediği ve ne yazık ki İslam’ın dışında teşekkül etmiş olan sistemler hayata egemen olmuşlar. Aklını vahye tâbî kılarak akledeceğine, hevasına tâbî olarak zannını esas alan ve zannını, aklı ihsan eden Yüce Yaradan’ın hudutlarına riayete tercih ederek, hevasını putlaştıran bir kitle ortaya çıkmış. Beşerin ekseriyeti, zan ve hevaya bağlı üretimler bakımından başka insanlara ve topluluklara göre öne çıkanlara teslim olmuşlar.
Demek ki İslam nizamının egemen olmadığı, İslam medeniyetinin yaşanmadığı bir devirde yaşıyoruz. Bu çağda kendini İslam’a izafe edenler, bizatihi küfrün fiillerini işlemede adeta yarış halindeler. Müslüman olduğunu iddia edenler, İslam’ın dışındaki bir hayat tarzını benimsemişler ve böyle bir hayatı yaşıyorlar; düşünce biçimi itibariyle de İslami düşüncenin haricinde bir düşünceyi benimsiyorlar. Helâl-haram hudutlarını aşan; haramı helâl, helâli de haram addeden sistemlere razı olmuşlar ve hatta onu ayakta tutmayı vazife edinmişler. Helâl-haram, serbest-yasak, meşru-gayrimeşru, yasal-yasa dışı... hudutlarını Allahu Teâlâ’nın beyan buyurduğu biçimde değil de, tağutların heva ve heveslerine göre düzenleyen bir sistemi taşıyan ve yaşatan neferlere dönüşmüşler. İslam dışındaki bir sisteme, inanışa, fikre, rejime, hukuka, toplumsal-sosyal yapıya, iktisadi düzene, siyasal-idari nizama yönelmişler.
Yani; tam anlamıyla cahiliye hayatının dibine düşmüşler. Zira İslam’ın hakim olmadığı her hayat biçimi, tam olarak cahiliye hayatıdır.
CAHİLİYE
İslam’a mukabil ve onun yerine geçmek üzere hüküm uydurmanın, bütün fiiliyat ve zihniyatıyla, tüm özellikleriyle ve nitelikleriyle cahiliye olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim terim anlamıyla cahiliyenin, “Allahu Teâlâ’nın hudutlarını tanımayıp veya aşıp, Allah’ın indirdiği hükümleri kabul etmeyip, onların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere iman etmek” şeklindeki anlamı, meseleyi tam olarak açıklamaya yeter.
Anlıyoruz ki, vahye dayanmayan her türlü itikadi ve ameli eylemin adı, “cahiliye” oluyor. Bu durumda vahyin iradesinden ve İslam’ın idaresinden çıkıp, tağutların iradesine ve küfür sistemlerinin idaresine girmek cahiliyedir. Çünkü cahiliye, hem inanç ve düşüncesi şirk ve küfür olan bütün sistemlerin ortak adı; hem de vahye dayanmayan değer yargıları, davranış biçimleri, ameller, hayat ve idare sistemlerinin adıdır.
Cahiliye, “insanın insana hükmetmesi”dir, “insanın insana kulluğu”dur.
Bu da;
• “Allah’a kulluk etmekten çıkmak”tır.
• “Allah’ın ulûhiyetini ve rububiyetini ortadan kaldırma”ya kalkışmaktır.
• “Allah’ı bırakıp bazı insanların, tağutların ulûhiyetini ve rububiyetini kabul etmek”tir.
• “Ulûhiyetini ve rububiyetini kabul ettiği tağutlara kulluk etmek”tir.
• “Tağutların emirlerine, hükümlerine, sistemlerine, idare tarzlarına itaat etmek”tir.
• “Hayatı her yönüyle veya bir yönüyle, İslam dışı bir esasa dayandırarak düzenlemek”tir.
Bu niteliklerinden ötürü, “İslam’a mukabil ve zıt olarak, İslam’a rağmen var olan her sistem”in cahiliye adını alacağını söylersek, yanlış demiş olmayız.
İnsanlar hangi mekân ve zamanda bulunurlarsa bulunsunlar, ya Allahu Teâlâ’nın Şeriat’ı ile hükmederler, onu kabul edip kendilerini Allahu Teâlâ’nın Şeriat’ına teslim ederler -ki ancak bunu yaptıkları takdirde Allahu Teâlâ’nın dinine, İslam Şeriat’ına inanıyor ve onu benimsiyorlar demektir- ya da insanların uydurdukları beşer yapısı sistemleri tatbik ederler, onu kabul ederler ve böylece cahiliye bataklığına düşerler.
Bir insan kimin hükmüne itikad ediyor ve onu hayatında tatbik ediyorsa, onun dinindendir. Çünkü cahiliye hükmünün egemen olduğu yerde Allahu Teâlâ’nın hükmü tatbik edilmez olur. Allahu Teâlâ’nın Şeriatı’nın terkedildiği yerde ise cahiliyenin şeriatı hakimdir. Hal böyle olunca, tabiî ki yaşanan hayat, cahiliye hayatıdır.
Cahiliye, Allahu Teâlâ’ya ait olan hüküm koyma, hâkimiyet ve tasarruf yetkisinin aksine olarak, toplumun siyasi hayatına tağutların hükmettiği hayat tarzıdır. Bu nitelikleriyle cahiliye, Kur’an ve Sünnet hükümlerine muhalefet eden bütün düzenlerin ortak adıdır. Allahu Teâlâ’nın Şeriatı’yla çelişen, çekişen, çatışan, ters düşen... her kanun da “cahiliye kanunu”dur.
Yani İslami sistem dışındaki bütün sistemler, adları ne olursa olsun, cahiliye sistemleridir. İslam’a dayanmayan, esaslarını İslam’dan almayan her türlü yaşayış tarzı, düşünüş, davranış, değer ölçüsü, inanış biçimi ve siyasi, hukuki, iktisadi ve içtimai yapısıyla sistem biçimi, cahiliyedir.
CAHİLİYE TOPLUMLARI
Cahiliye toplumları, cahiliye düzenlerinin benimsendiği, hakim olduğu ve yaşandığı toplumlardır. Cahiliye düzenlerinin temelinde ise şunlar yatar:
• “Tağutların heva ve hevesleri”,
• “Atalar dinine bağlılık”,
• “Hakk’ın dinini terk ederek halkın dinine bağlanıp sahip çıkmak”,
• “İnsanın kendini, aklını, enesini ilahlaştırması”,
• “Daha önceki devirlerde hüküm sürmüş cehaleti tekrarlama azmi”.
Dolayısıyla cahiliye toplumlarında;
• Küfür, zulüm, haksızlık, adaletsizlik, zorbalık, isyan, fitne, fesat, ahlâksızlık, soygunculuk, fuhuş vb. yaygındır.
• İnsanların beş temel emniyeti; din, mal, can, akıl ve nesil emniyetleri tahrip edilmiştir.
Cahiliye toplumlarında insanlığa, “sahte ilahlar”ın Allahu Teâlâ’nın hükümlerine rağmen ve onların yerine geçmek üzere ürettikleri “düzmece kanunlar”ı hükmeder. “Nemrudî zihniyet” ve “Firavunî fiiliyat” hakimdir. Cahiliye toplumlarının temelinde “küfür” yatar, “şirk” yatar, “fısk” yatar, “istikbar” yatar, “şehvet” yatar, “heva ve heves” yatar, “tuğyan” yatar.
Demek ki cahiliye toplumu, gerçekten İslam’a göre bir hayat biçimi yaşamakta olan Müslüman toplumun dışında kalan her çeşit toplumdur. Gerek inanç ve düşünce tarzında, gerekse hukuki yasalarda Allahu Teâlâ’ya kul olma ilkesine dayanmayan her toplum, cahiliye toplumudur. Bu niteliğiyle; sadece İslam toplumu olmayan tüm toplumlar değil, kendilerini Müslüman sanan toplumlar da cahiliye toplumu sınıfına girerler. Şöyle ki:
Eğer kendilerini Müslüman sanan toplumlar; ibadet düzenlerinde tek Allahu Teâlâ’ya kul olma ilkesini benimsememiş iseler, cahiliye toplumu sınıfına girerler. Bu toplumlar her ne kadar Allahu Teâlâ’dan başkasının ulûhiyetine inanmıyorlarsa da, ulûhiyetin başta gelen özelliğini Allahu Teâlâ’dan başkasına yakıştırarak Allahu Teâlâ’dan başkasının egemenliğini tanımakta ve sosyal düzenlerini, kanunlarını, değer hükümlerini, kriterlerini, geleneklerini, kültürlerini ve hemen hemen bütün sosyal kurumlarını bu yetkisiz egemenlik kaynağına dayandırmaktadırlar.
Anlıyoruz ki, içinde yaşadığımız asır cahiliye asrıdır ve bu asırdaki hakim toplumların hemen hemen tümü, cahiliye toplumlarıdır. Beşeri sistemlerin herhangi birine göre tanzim edilmiş bütün toplumlar cahiliye toplumları sınıfına dahildirler. Bütün hususlarda İslam’a uygun olsa da, herhangi bir konuda İslam’a uymayan toplumlar da cahiliye toplumu sınıfına girerler.
Cahiliye toplumlarının hakim olduğu cahiliye asrında, “cahiliye düzenlerine karşı Tevhidî kıyam”, asl’a dönmekle olur. Asl, İslam’dır. İslam’a dönüşün yolu da, asrı iyi tanımak, cahiliyenin değişmeyen niteliğini iyi tespit etmek ve çirkin yüzünü net olarak görebilmekle mümkündür.
DİN VE ALLAH İNANCINDA CAHİLİYE
Tüm cahiliye düzenlerinde din ve Allah inancının temel karakteri aynıdır:
• Allah’a inanmamak,
• Allah’a inansa bile şirk koşmak,
• Allah’ın hükümlerini tatbik etmemek,
• Allah’ın hükümlerini hoşuna giderse uygulayıp hoşuna gitmezse uygulamamak,
• Din tacirliği yapmak,
• Din ve dindar ile alay etmek,
• Allah’ın hükümlerini tahrif etmeye kalkışmak,
• Allah’ın emirleriyle pazarlık yapmaya yeltenmek,
• Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek,
• Kâfiri Müslümandan üstün görmek,
• Dinin hükümlerini reforme etmeye ve değiştirmeye kalkışmak,
• Hakkı batıl ile karıştırmak,
• Din adına bilmeden hüküm vermek,
• Dini vicdanlara hapsetmeye kalkışmak,
• Hayali bir “Allah” inancı oluşturmaya çalışmak: İnsanların hayat tarzına, inancına ve ameline karışmayan, dünyaya müdahale etmeyen, tasarrufta bulunmayan, nimetleriyle, hükümleriyle, sıfatlarıyla ve isimleriyle tanınmayan hayali bir ilah tarifi yapmak...
Bunlar, cahiliyenin ana karakterlerindendir. Ancak cahiliyenin en önemli karakteri putçuluktur ve “putçu cahiliye”ye dair şu örnekleri verebiliriz:
• Tağut’a kulluk etmek, benimseyerek itaat etmek, tağutun çizdiği yolu yol edinmek.
• Dinle ilgisi olmayan, Kur’an’a uymayan birtakım gelenek ve görenekleri, dinden saymak ve ona göre hayatını biçimlendirmek.
• Bir siyasi partiye, bir spor kulübüne, bir çalışma grubuna, bir dernek veya vakfa vs. körükörüne, sorgusuz sualsiz, her şeyini doğru kabul ederek ve başkalarına karşıtlık için referans kabul ederek bağlılık duymak; liderini, vakfını, derneğini, partisini, tuttuğu spor kulübünü, hayranı olduğu sanatçıyı Allah’ı sever gibi sevmek, onlar için kavgaya tutuşmak, bunun için ölümü bile göze alabilmek.
• Bir ideoloji, rejim, fikir akımı ya da politik/dini lider için kavgaya tutuşmak ve canını vermekten çekinmemek.
• Haram kazanç yollarına tevessül edip, kazandıklarını haram yollarda harcamak.
• Birtakım şeyhlerin, hocaların Allah ile kendi arasında aracı olduğuna inanmak ve Allah’tan isteyeceği şeyi onlar vasıtasıyla istemek.
• Otoriteyi, devleti, lideri, büyükleri, ataları, egemenliği, ülkeyi, ulusu kutsallaştırıp; vahye dayalı bir ölçüye uymaksızın her şeyi bunlar için feda etmeye hazır olmak ve otoritenin her emrini vahye uygun olup olmadığına bakmaksızın kabul etmek; güce taparak silahı, sermayeyi veya zenginliği, kitlesel büyüklüğü veya etkinliği esas almak ve kutsamak; paraya, mala, sermayeye, maddiyata her şeyin üstünde ve ilahi hudutları gözetmeksizin değer, önem ve öncelik verip yüceltmek.
• Zulümde, kötülükte, haksızlık ve adaletsizlikte sınır tanımamak, bunların her türlüsünü yapmaktan çekinmemek ve böyle olanlara kesin bir itaatle itaat etmek.
• Helal-haram hudutlarına kayıtsız kalmak; Allah’ın hükümlerini ve hudutlarını esas almamak ve umursamamak.
HAK DİNE BÂTIL BULAŞTIRMA
Hz. Muhammed(s. a. s.) İslami tebliğe başladığında, Arap cahiliyesinin kendisine sunduğu öneri çok manidardır. Demişlerdir ki: “Bir sene senin Allah’ına tapalım, bir sene de bizim ilahlarımıza (putlarımıza) tapalım.” Böylece, hak dine batılı karıştırarak hakkı imha etmeyi amaçlamışlar, ancak Rasulullah(s. a. s.) bunu kesin bir dille reddetmiş ve gereken tavır örnekliğini göstermiştir.
Hak dine batıl bulaştırma anlayışı bugünkü cahiliye düzenlerinde de görülmekte ve yaşamaktadır. Aslında hiç de Müslüman olmadıkları halde, Müslüman gibi görünen ve iktidarın iplerini ellerinde tutan pek çok kişi, İslam diye diye, Müslümanların inanç ve hayatlarına modern putçuluğu ve Laiklik’i yerleştirdiler. Gerçi İslam’ın kökünü kazıyamadılar ama “Laik Müslümanlık” şeklinde bir inanış tarzı, bir düzen oluşturmayı başardılar. Modern putçuluk atmosferinde Laiklik ile karıştırılan kimi İslami motiflerle “yeni bir din anlayışı ve yaşayışı” oluşturdular.
Bu yeni Müslümanlık, kimi ibadet ve inanç formlarının İslam’dan alındığı, ancak en temel hususlarda buna şirk ve batıl karıştırıldığı ve Müslüman kimliği altında gerçekte İslam ile alâkası olmayanların teşkil ettiği bir “modern irtica hareketi”nden ibarettir. Mekke müşriklerinin Rasulullah’a(s. a. s.) yaptığı “Bir sene senin Allah’ına tapalım, bir sene de bizim ilahlarımıza (putlarımıza) tapalım” teklifi, böylece günümüz cahiliyesinde hayat bulmuş ve ciddi bir mensup kitlesi edinmiştir.
CAHİLİYENİN DİN VE ALLAH İNANCI
Cahiliye zihniyetinde din ve Allah inancı hususundaki kimi inanışlar veya sapkın anlayışlardan bazıları şunlardır:
• Allah Teâlâ’nın ayetlerinin inkâr edilmesi,
• “Allah’ın görülmesi gerekir” anlayışı,
• Cennet’i garantilemiş gibi emin olma hali,
• Vahyin inkârı,
• Din adına bilmediği halde biliyormuş gibi davranmak,
• Allah Teâlâ’nın hükümlerinin tahrif edilmesi,
• Allah Teâlâ’nın hükümlerinin ketmedilmesi,
• Allah Teâlâ’nın emirlerine pazarlıkçı bir üslûpla yaklaşılması,
• Allah Teâlâ’nın nimetlerine karşı nankörlük,
• Din tacirliği,
• “İnandık” dediği halde gerçek manada inanmamak,
• Allah’ın hükümlerine, hoşuna giderse ve işine gelirse inanıp kabul etmek,
• Hakkı bâtıla karıştırmak,
• Dinin hükümlerini reddetmek veya değiştirmek,
• Kâfiri mü’minden üstün görmek,
• Dinde ihtilâfa düşmek,
• Dinde tefrikaya düşüp parçalanmak ve ayrılmak,
• Bid’atlere tevessül etmek,
• Allah Teâlâ’ya isyan,
• Allah Teâlâ’yı inkâr,
• Allah Teâlâ’ya iftira etmek,
• Allah Teâlâ’ya, O’nun için muhal vasıflar isnad etmek;
• Allah Teâlâ’nın her işi idare edeceğine, göklerin ve yerin tasarrufuna mutlak ve ortaksız olarak sahip olduğuna inanmamak;
• Kur’an-ı Kerim’i tasdik ve hükmüne tâbî olmak hususunda geride durmak,
• Peygamber’in önderliğini, örnekliğini ve rehberliğini kabul etmemek,
• İslam’dan başka bir inanç ve hayat nizamı aramak,
• Hamdını ve şükrünü bilmemek ve gereğini eda etmemek.
Anlaşılan o ki, cahiliyenin din ve Allah inancına göre, “içindeki tüm varlıklarıyla kâinatı yaratan Allah’tır, ancak Allah, yarattıktan sonra her şeyi başıboş veya kendi haline bırakmıştır, kimsenin işine karışmaz.”
Allahu Teâlâ’ya “yaratma görevi” tayin eden bu cahili anlayış, O’nun “hükümlerine tâbî olma yükümlülüğü”nü reddetmekte, Yaratıcı’nın hâkimiyet ve tasarrufunu inkâr etmekle Allahu Teâlâ’yı dünya işlerine karıştırmamakta; bireyin vicdanına hapsolmuş bir kısır inanıştan ibaret din telâkkisi üretmektedir.
ALLAH’IN YASALARINA RAĞMEN YASA YAPMA
Cahiliye döneminde Mekke’de “Daru’n-Nedve” adı verilen bir parlamento vardı. Bu parlamento, Mekke Şirk Devleti’nin “karar merkezi” idi. Putları ve heykelleri koruyan, kabile tağutlarının kanun uydurma mekânı olan, sahte ilahların insanların hayatıyla ilgili arzularının serbestçe beyan edilip hükme bağlandığı, mahlûk’un Hâlık’a isyan ettiği şeytani bir meclis idi. Bu mecliste, Mekke Şirk Devleti’nin siyasal, sosyal, ekonomik ve hukuki temel düzeniyle ilgili kararlar alınır, kanunlar konulurdu.
Cahiliye sistemleri, yasama (insanların fert olarak, toplum ve devlet olarak; siyasi, iktisadi, içtimai, idari, ilmi, hukuki, eğitim-öğretim, adli vb. bütün konularda kanun ve hüküm koyma) yetkisini Allahu Teâlâ’ya değil, tağutlara verirler. Beşeri ilahlık noktasına çıkarır, Allahu Teâlâ’yı ve O’nun hükümlerini reddederler. Hayata yön veren, toplum ve devlet düzeninin hayatını şekillendiren kanunların kaynağı vahiy değil, beşerin heva ve hevesidir.
Allahu Teâlâ’nın vahyine dayanmayan bütün hükümler, kulları kullara kul eden hükümlerdir. Çünkü insanların hayatlarını düzenlemeye, insanların günlük ve ömürlük işlerini, hal ve hareketlerini belli bir kalıba sokmaya, bir yön vermeye dair hükümlere itaat edenler, itaat ettikleri hükmü ihdas edenin kulluğunu yapıyorlar demektir. Eğer hüküm Allahu Teâlâ’nın ise, kulluk da Allahu Teâlâ’yadır. Yok, eğer hüküm bir beşerin veya beşer zümresinin akıl-mantık hudutlarına, bilgi kapasitesine, duygu ve idrakine, düşüncelerine ve menfaatine göre ise; o beşer zümresine kulluk ediliyor demektir.
İnsanlardan bir zümrenin, diğerlerinin hayatına yön verecek hükümler koyması, o zümrenin ilahlık iddiasında bulunması anlamına gelir. O zümreye isteyerek itaat eden de onları ilah edinmiş demektir. Bu, Kelime-i Tevhid ile bağdaşmaz. Zira Kelime-i Tevhid “La ilahe” diyerek önce bütün ilahlık iddiasında bulunanları reddedip, ardından “illallah” diyerek, ilah olarak yalnız Allahu Teâlâ’yı tanımak, O’nu kabul etmektir.
“La ilahe” diyerek putların kırılışı, putlaşanların yıkılışı, gasıp güçlerin silinişi, müstevli ve müstekbirlerin devrilişi, tağutların alaşağı edilişi; Allahu Teâlâ’dan başka bütün hüküm koyma iddiasında bulunanların hükmünün ve otoritesinin reddedilişi ikrar edilmiş oluyor. Bunun hemen ardından gelen “illallah” tasdikiyle ise, hükümde, hâkimiyette, tasarrufta, beşerin hayatına yön vermede, hayat prensiplerini ve hudutlarını tayin ve tespit etmede, akla gelebilecek veya gelmeyecek daha başka bütün hususlarda sadece ve sadece Allahu Teâlâ’yı kabul etmiş oluyoruz. “Kur’an düzeni”ne iman etmiş oluyoruz; ilah ve Rab olarak sadece ve yalnız Allahu Teâlâ’yı tasdik etmiş, O’nun otoritesine teslim olmuş oluyoruz.
İşte bu temel esas, bu temel yapı, cahiliyede tam anlamıyla ters döndürülmüş; Allahu Teâlâ’nın hükümleri reddedilerek, beşerin hükümleri hayata hükmeder olmuştur. O halde cahiliye, beşerin beşere hükmetmesidir. Çünkü o, beşerin beşere kulluğudur. Allahu Teâlâ’ya kulluk etmekten çıkmak, O’nun ulûhiyetini ortadan kaldırmaktır; Allahu Teâlâ’yı bırakıp bazı insanların ulûhiyetini kabul etmektir. Bu niteliğiyle, İslam’a zıt ve muhalif olan her şey cahiliyedir.
İnsanlar hangi zaman ve mekânda bulunurlarsa bulunsunlar, ya Allahu Teâlâ’nın Şeriat’ıyla hükmederler, onu kabul edip kendilerini ona teslim ederler ve bunu yaptıkları zaman Allahu Teâlâ’nın dinindedirler; ya da insanların koyduğu beşer yapısı sistemi tatbik ederler, onu kabul ederler ve cahiliye bataklığına düşerler. İnsanlar kimin hükmünü tatbik ediyorlarsa onun dinindendirler. Cahiliye hükmünün hakim olduğu yerde Allahu Teâlâ’nın hükmü hakim değildir. Şeriatullah’ın terkedildiği yerde, Şeriatu’l-Cahiliye kabul edilmiştir; yaşanan hayat da cahiliye olur.
Cahiliye düzeninde, insanlar ilahlaştırılmakta, hükümler nefse ve hevaya göre verilmekte, hakimler küfre göre hükmetmekte, emirler vahye aykırı olmakta, amirler tuğyana iten emirler vermekte; kanunlar beşer aklından, istikbar ve tuğyandan kaynaklanmakta; idareler tağutların, bel’amların, şeytanın heva ve hevesin, müstekbir ve müstevlilerin, kâfirlerin iradelerine göre şekil almaktadır.
Cahiliye kanunlarının nitelikleri şöyledir:
• Hakkı red ve imha, batılı kabul ve ihya temeline otururlar.
• Allahu Teâlâ’nın hükümlerini reddederler, teşri hakkını insana verirler.
• Tağuti karakter taşırlar.
• Şeytanın ilahlığını, tağutların rabliğini, nefsin peygamberliğini, şehvetin hakemliğini tesis eder, esas alırlar.
• Zulüm araçlarıdır, emperyalizmin ana dinamikleridir.
• Allahu Teâlâ’nın hâkimiyetini reddederek, hâkimiyeti beşere verirler.
• Küfür ahkâmını içerirler.
• Hakim oldukları beldeler Daru’l-Harb’dir.
• Her cahiliye kanunu bir “put”tur.
Beşerî kanunlar, yani insanların yaptığı kanunlar ilim yönünden batıl, din yönünden şer teşkil ederler ve doğru değildirler. Bunun için beşerin hakkı gerek ilimde, gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve keşfedip ortaya çıkarmaktır.
İlâhi yasayı Allahu Teâlâ göndermiş, beşeri yasayı ise insanlar yapmıştır. Bu nitelikleriyle ilahi yasalarda hiçbir haksızlık, adaletsizlik, çözümsüzlük vs. bulunmaz; ancak beşeri yasalara insan nefsi ve çıkarları karışmıştır ve adaleti de, hakperestliği de sağlamaları mümkün değildir. Çünkü insanlar, tüm diğer insanların ve insanlığın ihtiyaçlarını bilemezler, bu yüzden de herkesin ihtiyacını giderecek, herkesi mutlu edecek, herkese hakkını verip adaleti sağlayacak yasalar yapamazlar. Bunun için, insanın yaratıcısının yasalarına, ilahi yasalara ihtiyaç vardır. Zira ilâhi yasaların kaynağı vahiydir; hikmet sahibi ve her şeyi, bugünü ve geleceği, açığı ve gizliyi hakkıyla bilen Allahu Teâlâ tarafından indirilmiştir. Bu nedenle insanın mutluluk ve saadetini sağlayacak tek yasalar demetidir.
Beşeri yasalar helal-haram hudutlarını tanımaz. İlahi yasalar ise, öncelikle ve asıl olarak tüm hayatın helâl-haram hudutlarına uygun olmasını sağlar. Beşeri yasalar insanları cezalandırmak ve kontrol altına almak işlevini yapar. İlahi yasalar ise insanları ıslah etmek ve özgür kılmak için hükmünü sürdürür; suçluyu cezalandırmaktan çok öncelikli, suça giden yolları kapatmaya, suçu önlemeye yöneliktir.
CAHİLİYE VE KULLUK
Bütün cahiliye düzenleri Allahu Teâlâ’ya gerektiği gibi iman etmeyenlerin, Allahu Teâlâ’ya kulluk etmekten yüz çevirmenin düzenidir. Kulluktan maksat, hayatın bütün sahalarına ve safhalarına Allahu Teâlâ’nın hükümlerini hakim kılmaktır. Ancak günümüz toplumlarında bu yoktur; bu yüzden cahiliye toplumlarıdır.
Günümüz toplumları, ulûhiyetin ve rububiyetin Allahu Teâlâ’ya ait olduğunu kabul edip, Tevhid-i Rububiyet ve Tevhid-i Uluhiyetin gereği olarak, hayatlarını Allahu Teâlâ’nın hükümlerine göre düzenlemek yerine; beşerin heva ve hevesinden kaynaklanıp vahye isyan eden hükümlerle düzenledikleri ve idarelerini “tağuti irade”ye teslim ettikleri için, cahiliye toplumlarıdır.
Cahiliye toplumlarında idare makamlarını kontrol altında tutan tağutlar, insanları Allahu Teâlâ’nın hükümlerine bağlı olmaktan alıkoyup, kendi heva ve heveslerine uyarak çıkardıkları hükümlere tâbî olmaya zorlarlar. Yani cahiliye düzenleri, toplumları zorla dininden, Hududullah’tan ve Hükmullah’tan uzaklaştıran düzenlerdir.
Cahiliye düzenlerinde;
• güçlüler zayıfları ezerler,
• adalet “hak” ile değil, “güç” ile ölçülür ve elde edilir,
• tağutlar, ma’rufu yasaklayıp münkeri yasalaştırırlar,
• egemen güçler, Allah’ın haram kıldıklarını helal, helal kıldıklarını haram ederler.
Ne zaman ki insan gönlü, kalbi, beyni ilahi hükümlerden, ilahi akaidden mahrum kalır ve ilahi akaidden kaynaklı olarak hayatı idaresi altına alarak düzenleyen Şeriat’tan uzak kalırsa; ortaya mutlaka bir cahiliye düzeni çıkar.
Cahiliye;
• insanın insana hükmetmesidir,
• kulların kullara kulluğudur,
• Allahu Teâlâ’nın kulluğundan uzaklaşmaktır,
• Allahu Teâlâ’yı bırakıp insanın ulûhiyetini kabul etmektir,
• ilahi hükümlerin terkedilmesidir.
Eğer bir yerde Allahu Teâlâ’nın hükümleri terkedilirse, o yerde cahiliye prensibi hakimdir ve yaşanan hayat da cahiliye hayatı olur.
Son söz olarak şunu söylemek mümkündür:
Cahiliyenin çehresi hiçbir zaman değişmemiştir ve bugünün toplumları, İslam öncesi cahiliye toplumlarından farksızdır.
Nasıl ki İslam eski cahiliyenin karanlığının üzerine bir nur gibi indi; bugünkü cahiliyeden kurtuluşun tek yolu da, Kelime-i Tevhid’e dönmek; İslam’ı fert, aile, toplum ve devlet hayatına; siyasi, idari, sosyal, kültürel, iktisadi, hukuki, adli, itikadi, ameli, ahlaki ve benzeri bütün hususiyetleriyle hakim kılmaktır.


