07 Ağustos 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Deizmin Ortaya Çıkmasına Yol Açan Temel Faktörler
DEİZMİN ORTAYA ÇIKMASINA YOL AÇAN TEMEL FAKTÖRLER

Deizmin Ortaya Çıkmasına Yol Açan Temel Faktörler Selçuk Kütük

Probleme Giriş
Son zamanlarda özellikle gençler arasında deizme yönelik bir eğilimin söz konusu olduğuna dair bazı değerlendirme ve tartışmalara şahit olunmaktadır. Eğer deizme dikkati çekecek derecede bir yönelişten söz edilecekse bu durumu sadece bir faktöre indirgeyerek açıklamanın sosyal bilimler açısından mümkün olamayacağını, zamana ve çeşitli şartlara bağlı olarak pek çok sebebin söz konusu olabileceğini baştan belirtmek gerekiyor. Sosyal olaylar aniden ortaya çıkmadıklarını ve bir süreç neticesinde görünür hale geldikleri bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla sosyal sorunların çok yönlü olarak ve tarihi gelişim göz önünde bulundurularak ele alınması gerekir.
Konuya girmeden önce “deizme yönelik eğilimin” mahiyeti üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Kamuoyu önünde yapılan tartışmalarda bazıları deizme ilgilinin ve yönelişin kaygı verici boyutlara ulaştığını ileri sürerken diğer bazı yetkililer böyle bir durumun söz konusu olmadığı şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Birbirine zıt böyle iki değerlendirme yapılmasının sebebi daha temelde var olan durumun doğru tespit edilemiyor olmasıdır. Şöyle ki, sayıca azımsanamayacak miktarda insan için günlük hayatlarında zaten tanrıyı göz ardı ediyor olmalarından kaynaklanan bir tür adı konulmamış deizm söz konusudur. İbadet ve dua anlamında pratikte tanrı ile bağlantısı son derece zayıf olan kişiler aldıkları pozitivist eğitim süreçleri neticesinde bilimsel ve felsefi düşünme açısından dünyayı ve hayatı kavrama noktasında tanrıya yer vermeye gerek duymaz hale gelmeSktedir. Tanrı ile (kısa süreli) bağlantı sadece kişinin hayatında yaşadığı büyük bir travma ya da sevdiği bir yakınının ani ölümü neticesinde söz konusu olmaktadır. Dini ve tanrı inancını bu şekilde algılayan insanlar, bu anlayışın “deizm” olarak ifade edildiğini fark ettikleri zaman “demek ki ben deistim!” biçiminde bir aidiyeti ortaya çıkarmaktadır.
Gerçekte ise söz konusu olan şey, insanların kendi bildikleri şekilde hayatlarını devam ettirme arzusu ve ne sıradan işlerinde ne de devlet ya da kamusal alanla ilgili konularda tanrıyı göz önüne almama tavrıdır ki bu duruma dünyevileşme ya da bir tür sekülerleşme denilebilir.
Dolayısıyla burada sorun, geleneksel bir toplumda sekülerleşme sonucunda ortaya çıkan şaşkınlık halidir. Toplum şartlar gereği dönüşüm gösterirken bireyler inanç değerlerini bu değişimle uyumlu kılma imkânı bulamamaktadır. Bu uyumsuzluk neticesinde kişi, kendi özel çözümünü bulma yoluna itilmekte ve dinin toplumu ilgilendiren yol göstericiliği artık görünmez hale gelmektedir.
Bireyselleşme neticesinde yalnız kalan ve gittikçe kendisine yabancılaştığını hisseden insan bir şekilde tanrıya sığınmak zorunda kalmaktadır. Kişinin iç dünyasında yapacağı küçük bir yolculuk ve basit bir aklî sorgulama bile tanrıya yönelmeyi zorunlu kılmaktadır. Lakin dinlerin hayatla uyumsuzluğu kişinin dinle mesafeli kalmasına yol açmaktadır. Bu durumla karşı karşıya kalan insan bir tanrıya inanmak, insanî değerlere bağlı olmak ve ahlaklı bir hayat sürdürmekten başka çıkar yol bulamamaktadır. Buna ahlakî deizm denilebilir.
Bu anlamda deizmin asıl nedenleri olarak bireyciliğin yükselmesi, tüketim hastalığının hayatı sarması, hızlı iletişim imkânlarının aynı zamanda hızlı zihinsel savrulmalar yol açması, teknolojideki gelişimin çok hızlı olmasının nesiller arası bilgi ve tecrübe aktarımına engel olması, eğitim yoluyla bilimciliğin sahte bir dine dönüştürülmesi…
Bu şartlar altında özellikle yeni nesiller hayatlarına müdahale edecek kurumsal bir din anlayışından uzak durmaktadırlar. Dinlerin tanımladığı tanrı anlayışından ziyade kendi algıladıkları türden bir tanrı tasavvurunu tercih etmektedirler. Böylece pek çok şey gibi tanrı da kişiselleşmektedir. Dolayısıyla herkes için kendi hayatıyla ve tercihleri ile uyumlu bir tanrı seçeneği ortaya çıkmaktadır.
Tabii ki böyle hamur kıvamında olan ve istenilen her şekli alabilen, sadece buhran zamanlarında akla gelen ve kişiden herhangi bir talepte bulunmayan bir tanrı anlayışı kişiye oldukça cazip gelebilir. Çünkü böyle bir tanrı kişinin manevi yalnızlığının ilacı olma ve iç dünyasındaki derin boşluğu doldurma bağlamında oldukça fonksiyoneldir. İşler yolunda giderken kapı dışında bekletilen fakat sıkıntılı hallerde panik butonuna basılarak çağrılan bir tanrı algısı bireyselleşmiş ve bencil insan tipolojisi için idealdir.
SOSYOLOJİK ETKENLER
Aşağıda belirtilen faktörler sosyal hayatta dinin görünürlüğünü tehdit eden ve geçmişte kolaylıkla uygulama imkânı bulunurken artık pratiğe dökme durumunu ortadan kaldıran değişkenlere işaret etmektedir. Ancak burada hemen başlangıçta altını çizmek gerekiyor ki, bazı uygulamaların sosyal yaşantıda uygulamadan düşmesi kişinin ya da toplumun “dinsizleştiği” anlamına gelmemektedir. Bir başka deyişle, tanrı-insan ilişkisinin tamamen kopması ya da dinin bütünüyle terk edilmesi gibi bir durumdan ziyade “dinin algılanmasında” yeni bir sürece girildiğinden bahsedilebilir.
Medyanın etkisi
Günümüzde çoğu insan merak ettiği konuları araştırmak için internete başvurmaktadır. İnternet yoluyla elde edilen bilgilerin bazı durumlarda faydalı olduğu açıktır, ancak belirli bir derinlik ve yorum gücü gerektiren durumlarda oldukça yanıltıcı sonuçlara yol açma riski taşıdığı görülmektedir. Mesela kek ya da yol tarifi için internetten faydalanmak mümkündür, fakat aklı başında hiç kimse bir yakınını ameliyat etmek için internet bilgilerine başvurarak operasyona kalkışmaz. Durum böyle olmakla beraber, özellikle gençler dini veya felsefi konularda bilgi kaynağı olarak interneti seçmektedir. Böylece kişinin inançlarını ve hayat görüşünü oluşturacak önemli bilgiler yüzeysel, doğruluktan ve orijinal kaynaklardan son derece uzak yorumlara dayanmakta ve kimler tarafından hangi amaçla yazıldığı belli olmayan çoğu zaman ideolojik içerikli yazılar tarafından belirlenmektedir.
Bir bilginin güvenilirliği hem kaynağına hem de o bilginin arka planında yatan varsayımların bilinmesine bağlıdır. Yüzeysel kalan ve bilginin kökenine inmeyen iyi tahlil edilmemiş bilgilere dayalı olarak üretilen yorumların son derecede hatalı olacağı açıktır. Bu tür derinlikten mahrum bilgilere dayalı temelsiz iddialar medyada hızla geniş bir yayılma alanı bulduğu için sahte bir doğruluk niteliği kazanmakta ve temizlenmesi güç bilgi kirliliğine yol açmaktadır. İnternet üzerinden elde edilen bilgiler genellikle kaynağı belirsiz, yazanın herhangi bir sorumluluk üstlenmediği, keyfi ve kişisel yorumlara açık bilimsel olmayan bir içerik taşır. Dolayısıyla ciddi araştırma yapacak kişiler açısından internet ancak literatüre ulaşma vesilesi olarak görülebilir.
Ekonomi, siyaset, spor gibi alanlarda medyada görülen bilgi kirliliği özel olarak inanç sahasına kaydığında tam bir körleşmeye yol açmaktadır. Medya organlarında köklü ve doğru bilgiye sahip olmayan farklı görüşteki kişiler arasında seviye açısından son derece düşük ve ilkel tartışmaların sürüp gittiği görülmektedir. Taraflar doğru ve gerçek olanın peşine düşmekten ziyade karşı görüşü zora sokacak argümanları arka arkaya sıralamayı ve sonucu ne olursa olsun bir şekilde haklı çıkmayı hedeflemektedir. Önemli olan kendi taraftar kitlesini motive etmek ve harareti yükselterek sürekli gündemde kalmaktır. Bu durum zaten yeteri kadar sorunlu olan bir alan iyice içinden çıkılmaz bir hale sokulmakta ve karşılıklı taassup inanılmaz bir seviyeye çıkmaktadır. Netice itibarıyla yüzeysellik ve bilgiye ulaşmada seçicilikten uzak kalmak hem dinin hem de felsefi düşüncenin sığlaşmasına sebep olmaktadır.
Medyanın bu anlamdaki olumsuz tarafı “yüzeyselliğin, derin bakmayı yenilgiye uğrattığı” bir sürece yol açmaktadır. Böylece doğruyu ve hakikati aramanın yerini, medyatik üstünlük vasıtasıyla “uydurulmuş ya da konjonktüre uygun fikirleri” hızla yayma anlayışı almaktadır. Hızla yayılan bilgi bir şekilde doğruluğun ölçütü olarak algılanmaktadır. Bu derinlik kaybı ve yüzeysel bakış problemin çözümündeki önemli engellerden birini oluşturmaktadır. Yanlışlığı apaçık olan ve akıl almaz iddialar paylaşımların çokluğu sebebiyle “doğal olarak” geçerlilik kazanmaktadır.
Konu hakkında derinlemesine analiz yapma gücüne sahip kişiler ise basit karalama teknikleri ile devre dışı bırakılabilmekte hatta alay konusu olabilmektedirler. Emek ürünü değerli bilgiler kolayca harcanabilmektedir. Belki de söz konusu sorun şu şekilde ifade edilebilir: Afrikalı bir yerli için herhangi bir bilim adamı veya büyük bir filozof aslında balık tutmayı bile bilmeyen bir cahildir!
Medya sadece bilgi kirliliği gibi sorunlara yol açmakla kalmamakta aynı zamanda cinsel açıdan tahrik edici yayınlar, özel hayatın ifşa edilmesi ve şiddete yöneltme gibi olumsuz özellikleri ile dinden uzaklaşma konusunda etkili olmaktadır.
Ailenin fonksiyon kaybına uğraması
Bilindiği üzere, geleneksel aile yapısı büyük oranda baba merkezli (paternal) içeriklidir. Bu tür aile yapısında baba, ailenin reisidir ve netice itibarıyla son sözü söyleyen otorite durumundadır. Geleneksel yapıda evin direği olan baba, çocukların nazarında “her şeyi bilen”, “başkalarının babasını bile dövebilen” bir tür üstün varlıktır. O yüzden çocuk için baba örnek alınacak kişi konumundadır ve babanın otoritesini sarsmak mümkün değildir. Çocuğun, babasının aslında normal ve sıradan bir insan olduğunun “farkına varması” yıllar süren bir tecrübe neticesinde ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde ise bu süreç çok hızlı bir şekilde işlemektedir. Kitle iletişim araçlarının yaygın kullanımı ve teknolojinin neredeyse takip edilemez hızla ilerlemesi söz konusu farkındalığı aile yapısını değiştirecek oranda çabuklaştırmaktadır. Bir başka deyişle, teknolojinin sadece teknik olarak kalmadığını ve hayat tarzını da belirleyen bir faktör haline geldiğini hesaba katmak gerekiyor.
Yukarıda belirtilen gelişmeler gençlerin aile, akraba ve okul çevreleriyle sürekli bir çatışma içine girmesine yol açmaktadır. Gençler büyüklerin kendilerini “anlamadıklarından”, büyükler ise gençlerin “saygısız olmalarından ya da söz dinlemediklerinden” şikâyet etmektedirler. Ancak, düşünce tarihinden gayet iyi bilinmektedir ki, birbirine zıt ve uzlaşmaz görünen düşünceler bile uzun vadede sivri uçlarını düzelterek orta yol zorunlu olarak bulunmaktadır.
Açıklama kolaylığı
Belirli ve net bir düşünce yapısına sahip olmanın “fikir mücadelesi verme” bağlamında bazı zorlukları vardır. Dini bir inanca bağlı olmak bu inancın ortaya çıkaracağı birçok soruya cevap verme sorumluluğunu yüklenmeyi de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla, dini bir inanışın dışında kalmak söz konusu problemlerden kaçınmayı ve kolaylıkla kurtulmayı sağlamak gibi bir avantaja sahiptir.
Diğer taraftan, ateist olmak da düşünce açısından sayısız zor soruyu cevaplamayı gerekli kılmaktadır. Böyle bakıldığında deist olmak dini bir inanca bağlı olmanın ya da ateist olmanın ortaya çıkaracağı bütün sorunlardan kurtulmayı sağlamaktadır. Deist kişi, tanrıyı kabul etmekle ateist düşüncenin felsefi ve bilimsel açmazlarından, peygamber ve kutsal kitabı kabul etmeyerek ise dini tartışmalardan ve dinin gerektirdiği uyglamalardan kolayca sıyrılmış olmaktadır.
Gençlik sendromu ve yeni nesil kuşaklar
Deizme kaymanın diğer bir sebebinin de gençlik döneminin biraz protest bir yapıya sahip olması, toplumun temel değerlerine karşı reaksiyon gösterme eğiliminin olduğu söylenebilir. Böylece gençler baskı unsuru olması muhtemel merkezlere sert ve bilgi tabanı olmayan tepkiler vermektedirler. Bu, aslında sigara içmek türünden kimlik oluşturma ve kendini ispatlamaya yönelik bir tür özenti durumudur. Ailede ve toplumda genel kabul gören değerlere karşı koyarak bir kimlik inşa etme çabasının neticesi olarak görülebilir ve uzun vadede geçicidir.
Deizm, bilgiye dayalı ve derin bir felsefi içeriğe sahip düşünce akımı değildir. Tam tersine yerleşik dini inançlara bir tepki ve protesto hareketidir. Bu sebeple, kendisi bir düşünce üretmekten ziyade var olana karşı koyma niteliği taşır ve içerikten mahrumdur. Dinin ve geleneğin oluşturduğu sosyal ve manevi baskıdan kurtulup özgürleşmenin bir aracı olarak algılanmaktadır. Hayatın her alanına müdahale etmeyi vazife olarak gören bir takım “dini grupların” sürekli tacizinden kaçınmanın bir yolu olarak varlık göstermektedir.
Aslında bir tür din ve inanç yorgunluğudur ve kendi hayatını müdahalelerle dizayn etmeye çalışanlardan kaçarak sadece tanrı ile muhatap olma arzusudur. Din adına her şeye karışanlara bir tür “artık ben bu işte yokum!” demenin ve klasik din anlayışından istifa etmenin bir dışavurumudur. Dini tekelinde tutanlar tarafından güdülmenin ve bir tür manevi tehdit altında yaşamaktan kaçmanın, yani kayıtsızlık ve ilgisizliğin diğer adıdır.
Şehirleşme
Köy hayatında veya kapalı toplumlarda dini değerlerin ve buna dayalı geleneksek kuralların sıkı bir şekilde uygulanması mümkün olmaktadır, çünkü kapalı bir toplumda yerleşik kuralları ihlâl etmek oldukça zordur. Fakat şehir hayatı kozmopolit bir yapı taşıdığından ve insanların birbirini yakından tanımıyor olmasından dolayı kuralları dayatmak ve baskı kurarak müdahale etme durumu söz konusu olmamaktadır.
Özellikle ailelerin çocuklarını kendi geleneksel değerleri çerçevesinde yetiştirme ve kontrol altında tutma imkânları ortadan kalkmış haldedir. Örneğin, dini değerlere önem veren ve böyle bir çevrede yaşayan bir ailenin çocuğu sadece bir saat içinde son derece farklı hayat anlayışına sahip bir semte ulaşabilmektedir. “Başka ve çok cazip hayatların” varlığını gören bir genci artık geleneksel yapı içinde tutmanın ve dini değerlerle sınırlamaya çalışmanın etkisiz kaldığı görülmektedir.
DİNİ ETKENLER
Gerçek bir örneklik gösterememe ve dinî değerlerin kötüye kullanımı
Kendisini dindar olarak tanımlayan kesimlerin söylemleri ile pratikte gösterdikleri davranışların uyumsuz olması dine uzak durmanın en önemli sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Özellikle kurumsal yapıya sahip cemaat ve vakıf gibi yerlerde yaşanan tutarsızlıklar ve bazı yetkililerin zamanın ruhuna/algısına aykırı akıl almaz ifadeler kullanmaları dine karşı bir soğukluk hissi oluşturmaktadır. Diğer taraftan bilimsel yetersizlik ve ilmi derinliğin olmayışı temsil açısından ciddi sorunlara yol açmaktadır. Tarihin derinliklerine terk edilmesi gereken söylemlerden kopamayışın verdiği anakronik ifadeler tepki oluşturmaktadır.
Özellikle “din adamı” sıfatı ile toplum önüne çıkan kişilerin kendi alanlarının dışında kalan konularda açıklamalarda bulunması ve bilinen bilimsel gerçeklere aykırı ifadeler kullanılması dinin ancak “cahil” insanlar tarafından kabul edilebilir bir şey olduğu düşüncesine sebep olmaktadır. Benzer şekilde, zamanın değişen şartlarına uygun ve yaşanabilir bir dinî form oluşturulamıyor olması pratik anlamda dinden kopmaya yol açmaktadır.
Kızgın tanrı algısı
Her şeye sürekli kızan ve insanları cezalandırmak için bahane arayan bir tanrı portresi deizme kaymanın sebeplerinden biri olarak görülmektedir. Hayatın baskısından, acılardan ve sıkıntılardan yorulmuş insanların sığınacakları, kendilerini güvende ve huzur içinde hissetmelerini sağlayacak merhamet sahibi gerçek tanrının yerine dehşet saçan bir tanrı sunumu yapılmaktadır. Açıkçası ifade etmek gerekirse, hiç kimse böyle bir tanrının var olmasını arzu etmez!
Dini kendi tekeline almak isteyen kişi ve gruplar cezalandırıcı bir tanrı tanımı yaparak insanları korkutmayı hedeflemektedirler. Çünkü korkulan bir tanrıdan sakınmaya çalışacak insanlar mecburen “dini otorite” sahiplerine yöneleceklerdir. Böylece, söz konusu kişiler din üzerinden bir hâkimiyet alanı oluşturarak insanları kolayca manipüle edebilmektedirler. Dolayısıyla, insanları cezalandırmak için fırsat kollayan bir tanrı sunumu ve sürekli tehdit içerikli bir dil kullanımı dini cazip olmaktan çıkarmakta ve uzaklaştırıcı etkiye yol açmaktadır.
Kutsal kitaplarda tanrının şiddetli bir şekilde tehdit içeren ifadeleri zannedilenin aksine küçük bazı hataları sebebiyle inançlı kişilere değil, adaletsizlik yapan ve tanrıyı dışlayan kişilere yöneliktir.
Din ve mitoloji bağlantısı problemi
Son bir asırlık süreçteki arkeolojik kazılar ve antropolojik yorumlar pozitivizmin “dinlerin doğuşu” hakkında ileri sürdüğü argümanları destekleyecek nitelikte olması dinlere olan güveni aşındıracak bir etki meydana getirmiştir. İddiaya göre dinler çok tanrılıktan başlayan ve basitten karmaşıklığa ve dolayısıyla tek tanrıcılığa doğru ilerleyen sosyal kurumlardır. Mitolojik anlatılar ise, insanların doğayı anlamlandırma çabasının ilkel düşünce aşamalarını oluşturur. Dolayısıyla dinlerin kaynağının tanrı ve vahiy değil, mitolojik anlatılar olduğu düşüncesi empoze edilmektedir.
Din-bilim karşıtlığı sorunu
Bilimsel bilginin hızla gelişmesi bazı dini yorumlar açısından ileri sürülen “dünyanın evrenin merkezi olduğu” düşüncesini ortadan kaldırmıştır. Böylece dünyanın, dinlerin sunduğu anlamda özel bir anlama sahip olmadığı algısı hakim olmuştur. Sıradanlaşan bir dünyada tanrıya özel bir anlam atfetmenin de bir anlamı kalmayacağı düşüncesi yaygınlaşmıştır. Benzer şekilde, evrenin kendi kendine çalışan bir saat gibi olduğu (mekanik evren) algısı her an evren ile ilgilenen tanrı düşüncesini zayıflatmıştır.
Dinin kullandığı dilin günümüz insanına sosyolojik ve bilimsel açıdan yabancı bir pozisyona düşmesi önemli bir problem oluşturmaktadır. Dini metinlerde anlatımının bilimsel olmaktan ziyade hikâye, sembolik ifadeler ve mitolojik unsurlar üzerinden yapılması verilmek istenen mesajın algılanmasını zorlaştırmaktadır.
Bilimsel alandaki gelişmeler ve bunun teknolojiye yansıması dünyayı açıklama biçimi değiştirmekte ve evreni algılamada dini kavrayışın yerini bilimsel algı almaktadır. Eskiden doğaüstü olarak görülen olaylar “tanrının hikmeti” şeklinde açıklanırken artık doğanın bilimsel bilgi yoluyla deşifre edilmiş olması tanrıya referansta bulunma ihtiyacını ortadan kaldırmaktadır. Tanrı eksenli anlayış ve bunu ifade eden din dilinin terk edilerek bilim tabanlı cümlelerin hakim olduğu görülmektedir.
Böylece tanrı hayattan yavaş yavaş dışlanmakta ve kendisine daha az başvuru yapılır hale gelmektedir. Örneğin eskiden yeterli yağmur yağmadığı için sıkıntıya düşen insanlar “yağmur duasına” çıkarak tanrıdan yardım dilerken, o bölgeye baraj yapıldığında artık tanrıya başvurma ihtiyacının kalmadığı düşünebiliyor. Çocuğu olmayan çiftlerin dua bırakıp tüp bebek teknolojisine yönelmesi gibi…
İnsanlar bilimin başarılarına şahit olmaları ve aklen tatmin edici bir içerik sağlaması açısından, doğal olarak, bilimsel izahları daha makul bulmaktadırlar. Din diline aşina olmayanlar tanrının bilimsel izah yapma gibi bir niyetinin olmadığını ve bu alanı akla havale ettiğini fark edemedikleri için “dini yaklaşımları arkaik bir söylem” olarak algılamaktadırlar. Bu açıdan tanrının insanlara bilimsel bilgi aktarma amacının olmadığının ve dolayısıyla da kullandığı dilin bilimsel içerikten uzak olduğunun kavranması gerekir. Tanrı, insanları (kendi verdiği akıl nimetini kullanarak) düşünmeye davet eder ve varlık âlemindeki birliği, varoluşun maksadını, ahlakı, insani değerleri, ölümü… derinlemesine kavramaya çağırır.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul