Son zamanlarda sıklıkla “deizm” adı verilen inanç sisteminin gençler arasında yaygınlaştığı yönünde bazı söylentiler şurada burada dillendiriliyor, yazılıp çiziliyor. Bunun ne ölçüde gerçeklik taşıdığı konuya ilişkin yapılacak alan araştırmaları ile ortaya konulabilir. Ancak kimi zaman yaygara boyutuna varan bu söylentilerin “deizm” adı verilen inanç sistemine yönelik ilgi ve merak uyandırma gibi bir amacının bulunduğu da dikkatlerden kaçmıyor. Zira “deizm”, kendince bir takım iddiaları bulunan felsefî inanç. Böyle bir inancın özellikle de lise ya da üniversite gençliği arasında yayılmasını anlamlı kılacak bir felsefî alt yapının bütün bu yayıldığı söylenen kesim nezdinde bir karşılığının olmadığı bilinen bir gerçek.
Gençler arasında bir “deizm” yaygınlığından ziyade modern zamanlara özgü, bir takım etkenlere bağlı bir “dine ilgisizlik” ve “dünyevileşme”den söz etmek daha anlaşılır bir durum.
Boyutları iddia edildiği şekliyle olmasa bile böyle bir vâkıa üzerinde hepimizin durup düşünmesi gerekir. Bu yazıda bu vesile ile bir nebze “deizm” diye sunulan ancak temelde “dine karşı kayıtsızlık” olarak niteleyebileceğimiz davranış modellerinin yaygınlaşma sebepleri ve buna yönelik alınması gereken sivil tedbirlerden söz etmeye çalışacağım.
Dine Karşı Tavır Alışların Sebepleri Üzerine
Günümüzde tüm insanların özellikle de gençlerin doğrudan muhatap olduğu sosyal medya çok farklı türden inanç ve davranışın rahatça sergilenebildiği, dileyenin “bir tık” ile dâhil olabildiği büyük bir platforma dönüşmüş durumda. Bu platformda İslam’a düşman olan, İslam’ın temel inançlarını, ibadetlerini, hükümlerini alay konusu yapan, bunlara hakaret eden yazılı ve görsel malzeme mebzul miktarda mevcut. Bu tip yazı ve videoların ulu orta servis ediliyor olması inkârcılığın nefesinin her an ensemizde olduğunu hissetmemiz bakımından son derece rahatsız edici. Bunu özellikle yeni yetişen nesillerimiz için söylüyorum. Yeni nesillerimizin çok büyük bir kısmının dinî alt yapısı yok. Özellikle lise ve üniversite yaş grubunda olan, din hakkında bir bilgisi olmayanların, sözüm ona “bilim”, “çağdaşlık” vb. şeylerden hareketle İslam’a yöneltilmiş itiraz, hakaret ve eleştirileri kendi iç dünyalarında reddedecekleri bir savunma mekanizması gelişmiş değil. Daha da kötüsü bu gençlerimiz her an internetle iç içe. Elindeki cep telefonu ile giremediği site, karşılaşmadığı tehlike ve fitne yok gibi. Üstelik bütün bunlara set çekme, baraj koyma imkânınız da yok. Cep telefonu almasanız, tablet, o yoksa bilgisayar… Evinizde yoksa arkadaşından, komşudan vs. Hâsılı gençlerimizin bu tip zararlı fikirlerle muhatap olmasını engellemek mümkün değil. Öyleyse onların bu fikirlerle karşılaştığında bunlardan etkilenmeyecek bir yapıya getirilmesi gerekiyor. Onlara manevî bir aşı lazım. Nasıl ki aşı, vücudun mikroplara karşı direncini artırıyor ve artık mikroplar vücuda etki etmiyorsa bizler de küfür, şirk, ahlaksızlık akımına karşı gençlerimize manevî aşılar yapmalıyız. Bu, işin bir boyutu.
Şimdi dine cephe alan, karşı çıkan, alay ve hareket eden bu kimselerin hangi noktadan hareket ettiği meselesine geleceğim. Dine yönelik itirazları temelde iki gruba ayırmak mümkündür:
a) Doğrudan doğruya İslam’ın temel kaynaklarına (Kur’an ve Sünnet’e) yönelik itirazlar.
b) Müslümanların içinde bulunduğu duruma yönelik itirazlar.
İslam’ın temel kaynaklarına yönelik itirazların temel özellikleri incelediğimizde bunların büyük bir kısmında temel özelliğin “çarpıtma” olduğu görülmektedir. Bu çarpıtmanın temelinde ise kasıtlı, bilinçli bir İslam düşmanlığı yatıyor. Bir sözü kasıtlı olarak yanlış anlamak ve anlatmak için olanca güçlerini harcıyorlar. Bir sözün bağlamını çarpıtma, önünden ve arkasından kopararak cımbızlama, o söze hiç kastedilmeyen bir anlamı giydirme sıklıkla görülüyor. Söz gelimi müşriklerle savaşmayı emreden bir âyet bağlamından koparılıp İslam’ın şiddet ve terör dini olduğu, barbarlığı ve vahşeti emrettiği gibi servis ediliyor.
İnkârcı bilince sahip kimselerin bu çarpık mantığı onların her şeyi çarpık görmelerine yol açıyor. Nitekim peygamberimiz döneminde onun muhalifleri de kendi tanrılarının taştan, tahtadan olmasına ses çıkarmadıkları halde Allah’ın elçisinin etten, kemikten olmasına itiraz ederek “bir insandan peygamber mi olur?” diyorlardı. Ama taştan ilah oluyor öyle mi?
İtirazların önemli bir kısmı da “yanlış anlama”dan kaynaklanıyor. Kur’an’ı anlamak, bir gazete yazısını anlamak gibi değildir. Kur’an’ın indirildiği dili, bağlamı ve başka pek çok şeyi bilmeyi gerektiriyor. Bu yapılmaksızın salt mealden hareket edildiğinde pek çok yanlış anlamalar meydana geliyor.
Müslümanların yaşantılarından hareketle İslam’a yönelik itirazlar da şu hususlar da şöyle bir mantık işletiliyor: Eğer İslam denilen din iyi, güzel, doğru bir şey olsaydı öncelikle bunun “biz Müslümanız” diyen kimseler üzerinde görünmesi gerekirdi. Oysa Müslümanlar bugün dünyada “en rezil” konumda bulunan kimselerin başında geliyor.
Bunu şu şekilde ortaya koyuyorlar:
• Dünyanın en verimli kaynakları Müslümanların elinde olduğu halde bunu işletemiyorlar. Batılılar onları sömürüyor.
• Müslümanlar arasında mezhepler, cemaatler, tarikatlar arasında kavgalar bir türlü bitmek bilmiyor. Her biri kendisinin en doğru Müslüman olduğunu ileri sürüp kendisi gibi düşünmeyenleri ötekileştiriyor veya kâfir ilan ediyor.
• Müslüman ülkelerde hak ve adaletten eser yok. Daha da kötüsü Müslüman halklarda hak ve adalet arayışı yok. Her şeyi kaderle izah etme ve öte dünyaya erteleme anlayışı var.
• Müslüman ülkelerde halk iradesine hiçbir değer verilmiyor. Tamamen despotik rejimler, krallar onları yönetiyor.
• Müslümanlarda ahlaksızlık had safhada. Onlarda her kötülüğü işleyip sonra hacca gitme, tövbe etme yoluyla günahlardan sıyrılma peşindeler. Bu inanç onları ahlaksız yapıyor.
•Müslümanlarda kadın-erkek ilişkileri sorunlu. Kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapıyorlar.
Bu maddeleri ve daha başka şeyleri sıralayıp duruyorlar. Bizim gençlerimiz Müslümanlara yönelik bu eleştirileri boca edilmiş halde görünce ister istemez “gerçekten de bu İslam iyi bir şey olsaydı önce Müslümanları iyi hale getirirdi. Demek ki İslam’ın kendisinde iş yokmuş” diye düşünebilirler.
Bu maddelerdeki eleştirilerin bir kısmı aslında doğruyu yansıtıyor. Zira Müslümanlar olarak dünyaya hiç de iyi bir görüntü vermiyoruz. Dinimiz ile yaşantımız arasındaki makas açılmış durumda. Ama bu durumda İslam’ın kendisini mesul tutmak doğru mu? Kaldı ki dünya üzerinde hangi din, felsefi düşünce, doktrin bu durumdan kurtulabilmiş ki?
Deizm Neyi Savunuyor?
En yalın ifadesiyle deizmin temel inancını “tanrı var, din yok” şeklinde özetlemek mümkün. Onlara göre bu evrenin bir yaratıcısı olarak tanrı var, ancak tanrının insanlar içinden elçi seçerek onlarla haberleşmesi diye bir şey söz konusu değil. Tanrıdan vahiy aldığını söyleyen ne kadar kişi varsa deistlere göre yalancı. Gökten gelen bir şey yok. Kutsal kitap denilen şeyler aslında gökten geldiği sanılan / iddia edilen insan uydurması şeyler. Deistler insanların tarih boyunca kendi uydurdukları dinler sebebiyle birbirleriyle boşu boşuna savaştıklarını, mücadele ettiklerini ve birbirlerinin kanını akıttıklarını iddia ediyorlar.
Deistler din diye kurumsal bir yapıyı kabul etmedikleri için “tanrı” tarafından insanların bu dünyadaki yaşamlarında uymaları gereken herhangi bir kuralın söz konusu olmadığını iddia ediyorlar. Dolayısıyla insanların tanrıya karşı yerine getirmeleri gereken hiçbir görev söz konusu değil, iman ve ibadet diye bir yükümlülük de yok. İnsanların birbiriyle ilişkilerinde tanrı tarafından belirlenmiş uyulması gereken kurallar yok. Bir insanın diğerine karşı haksızlık yapması durumunda tanrının bu sebeple hesap sorması söz konusu değil; çünkü âhiret, hesap, cennet, cehennem diye bir şey söz konusu değil.
Akla şu soru gelebilir: Dini kurumsal olarak reddeden deistler niçin tanrının varlığını kabul ediyorlar? Niçin bir adım daha atıp onu da inkâr ederek ateist olmuyorlar?
Deistler, evrenin kendiliğinden var olamayacağını, evrende bilinçli bir tasarımın ve kusursuz bir düzenin söz konusu olduğunu, bu tasarım ve düzenin tanrının varlığı ve birliği inancını zorunlu kıldığını kabul ediyorlar. Onlara göre insan, vahiy veya din gibi bir kuruma ihtiyaç duymaksızın aklıyla bu evrendeki bilinçli tasarımı keşfedebilir. Deizmin iki anahtar kelimesi “tanrı” ve “akıl”. Tanrı evreni ve insanı yaratır. İnsan da aklıyla tanrının sanatı olan evreni keşfeder ve dünyada nasıl yaşayacağına tamamen kendi aklıyla karar verir. Tanrı dışında dinlerin sözünü ettiği tüm gaybî varlıklar (melek, cin, cennet, cehennem vb.) akıl dışıdır ve kabul edilemez.
Deizmin inanç sistemini “tanrı anlayışı”, “evren anlayışı” ve “insan anlayışı” şeklinde üç açıdan ele almak mümkündür. Tanrı evreni mükemmel şekilde yaratıp bırakandır. Evren kurulu bir saat gibi kendi kendine işlemektedir, tanrı ile bir bağlantısı kalmamıştır. Nasıl ki saatçi saati üretince onunla bağlantısı kalmıyorsa evren de öyledir. İnsan bu evren içinde akıl sahibi kılınmış canlıdır. Yaratılmasının herhangi bir sebebi yoktur. Dünya hayatının bir amacı söz konusu olmadığı gibi insanın ölümü sonrasında da başka bir hayat mevcut değildir.
Gençleri Deizmin Tesirinden Korumak İçin Onlara Ne Anlatmalı?
İslam’a göre evreni yoktan yaratan, sevk ve idare eden yegâne güç Allah’tır. Allah âlemlerin Rabbidir. Her türlü üstünlük O’na ait olup her türlü noksanlıktan, eksiklikten uzaktır. Eşi, dengi, benzeri, zıddı yoktur. Allah’ın kâinatı yaratması olmuş-bitmiş bir şey değildir. Allah, her an yaratma halindedir. Evrende her an yeni bir olay meydana gelir. Galaksilerin hareketleri, yıldızların ve gezegenlerin meydana geliş ve yok oluşu, güneş sistemi, dünya içindeki varlıklar ve olaylar her an yaratılma halindedir. Allah kâinatı yaratıp bir kenara çekilmiş değildir. Allah en üstün özelliklere sahiptir. Onun her bir üstün özelliği özel bir isimle anılır. Kâinat, Allah’ın isimlerinin yansıdığı bir ayna konumundadır. Dünyaya yeni gelen bir canlı Allah’ın “Muhyî (hayat veren)” isminin yansıdığı bir ayna iken ölen bir canlı Allah’ın “Mümît (öldüren)” ismine aynalık eder. Böylece tüm kâinat, kâinattaki her bir varlık, varlıkların yaşadığı her bir olay Allah’ın isimlerine aynalık yaparlar.
Allah yarattığı varlıklar arasında insanı özel bir konuma yerleştirmiştir. İnsan yeryüzünün halifesidir. Onun yaratılması boş yere olmayıp Allah’a kulluğunu göstermek için yaratılmıştır. Kendisine emanet yüklenmiştir. İnsanın Allah’a kulluğunu sergilemesi O’nun kâinattaki varlıklarda ve olaylarda yansıyan isimlerini görerek, keşfederek O’nun varlık ve birliğine inanmak, O’nun gönderdiği elçiler ve mesajlarda kendisinden talep edilenleri yerine getirerek Allah’a bağlılığını bildirmek, emir ve yasaklarına uygun bir yaşam sürmektir. İnsan bu dünyada yapıp ettiği her şeyden âhirette sorguya çekilecek, Allah’ın koyduğu kurallara uygun yaşam sürenler âhirette sonsuz mutluluğu elde ederken O’nun varlık ve birliğini reddeden yahut koyduğu kuralları yok sayan, isyan edenler sonsuz azaba mahkûm olacaklardır.
Deizmin tanrı anlayışının temel problemi “eksik ve kusurlu tanrı” tasavvurudur. Zira deizmin tanrısı, üstünlüğün en önemli göstergesi olan “merhamet”, “adalet” ve “hikmet” özelliklerinden yoksundur. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz:
a) Tanrının merhamet sahibi olması, yarattığı varlıklara acıması, onlara şefkatle muamele etmesini gerektirir. Oysa deizmin tanrısı, doğurduğu çocuğu cami avlusuna terk eden merhametsiz anneden farksızdır. Zira insanı akıl sahibi olarak diğer varlıklardan farklı yaratan tanrının insan ile iletişime geçmemesi, ona kendi varlığından söz etmemesi en büyük merhametsizliktir. Hayvanların aklı olmadığı için onlar açısından fazla sorun yoktur, asıl sorun insanlar açısındandır. Zira insanı hayvanlardan üstün kılan aklı, sonsuz sorular ve muammalar içinde bocalayıp kalmakta, tanrı ise kendi bilgisinden insana bahşetmek suretiyle ona olan merhametini göstermemekte, insana ilgisiz kalmakta, onu kendi haline terk etmektedir.
İslam inancında ise Allah, Rahman ve Rahîm’dir. Rahmetinin en büyük göstergesi insana bilmediklerini öğretmesidir. Bunların başında insanın bu dünyaya niçin gönderildiği, sonunda ne olacağı bilgisi yer almaktadır.
b) Tanrının adalet sahibi olması, haksızlığa maruz kalanların hakkını haksızlık yapanlardan almasını, haksızlığa sessiz kalmamasını gerektirir. Dünya şartlarında da bazen haksızlık yapanlar cezasını bulmakla birlikte adalet tam anlamıyla gerçekleşmemektedir. Eğer adaletin gerçekleşeceği bir başka yaşam söz konusu değilse o halde tanrı yeryüzünde adaletsizliğe izin vermiş, sessiz kalmış olur. Böylece suçsuz yere öldürülen bebekler, masumlar, zayıflar tanrı tarafından sırf eziyet ve işkence çeksin diye yaratılmış olur.
Bu dünyada kimi insan doğarken, kimi kundakta, kimi çocukken, kimi gençken kimisi de yüz yaşından fazla yaşayarak ölüyor. Kimi ömrü boyunca zengin ve müreffeh bir hayat sürerken kimisi ömrü boyunca fakir ve sıkıntı içinde bir yaşam sürüyor. Kimi doğduğu andan itibaren geçici veya kalıcı hastalıklarla, körlük, sağırlık, felçlilik gibi engeller ile bir yaşam sürerken kimisi son derece sağlıklı bir yaşam sürüyor. İnsanların bütün bu şartlar içinde nasıl davrandıklarından hesaba çekileceği, sabredenin sabrının karşılığını alacağı, zulme uğrayanın haksızlığının giderileceği bir âhiret hayatı yoksa dünya üzerinde bu mağdur ve mazlumları yaratmak nasıl adalet olabilir?
İslam inancına göre ise Allah mutlak adalet sahibidir. Bu hayatın ardından yeni bir hayat başlayacak, orada herkes dünyada yapıp ettiği her şeyin hesabını verecektir. Zerre kadar iyilik yapan onu görecek, zerre kadar kötülük yapan da onu görecektir. Dünyada iken haksızlığa uğrayan, mağdur edilen her hak sahibi, hakkını yiyen zâlimden hakkını alacaktır. Dahası sadece insanlar arasında değil, hayvanlar arasında bile adalet sağlanacak, dünyada iken boynuzlu koyun tarafından süsülen boynuzsuz koyun orada bunun karşılığını alacaktır.
c) Tanrının hikmet sahibi olması yaptığı işin abes, saçma, boş olmamasını gerektirir. Mükemmel tasarıma sahip bir kâinat yaratıp her şeyi sonsuz düzen ve uyum içinde var edip, sonra da varlıklar içinden insanı akıl sahibi kılıp ardından her şeyi bu şekilde bırakmak tam anlamıyla hikmete aykırı, abes bir iştir. Varlığı yaratmanın amacı nedir? Her biri yaratılış, özellikler, savunma sistemleri, görünüm, yapı ve ihtiyaç bakımından birbirinden farklı milyonlarca canlı ve cansız varlık yaratıp sonra da bir kenara çekilmenin anlamı nedir? Dünya denilen gezegende canlılığı var edip yerin zeminini binlerce tür çiçekle, göğü yıldızlarla donatmanın, insanı bu dünya üzerinde üstün bir konumda kılmanın anlamı nedir? İnsan ölüp gidecekse ve bir daha yeniden diriliş olmayacaksa bunun neresi hikmete uygundur?
Allah’ın sadece varlığına ve birliğine inanıp O’nun en önemli sıfatları olan “rahmet”, “adalet” ve “hikmet” sıfatlarını yok saymak, Allah’a gereği gibi inanmamak, O’nun hakkını takdir edememek demektir. Kur’an, Allah’a bu şekilde inananlar hakkında şöyle der:
“Allah’ı gereği gibi takdir edemediler (tanıyamadılar). Çünkü “Allah hiçbir insana bir şey indirmedi” dediler.” (En’am, 91)
Evet… Eğer siz “Allah ile insanlar arasında bir iletişim olmadı”, “din diye bir şey yoktur, bunlar insan uydurmasıdır” diyorsanız o zaman Allah’a inanmanızın da bir anlamı yoktur; çünkü bu şekildeki bir tanrı inancı “hakkı verilmemiş”, “gereği gibi takdir edilmemiş”, “bazı sıfatları yok sayılıp eksik bırakılmış” bir tanrı inancıdır. İslam’ın ortaya koyduğu şekliyle Allah’a inanmak ise O nasıl ise ve kendisini bize nasıl tanıtıyorsa O’na o şekilde inanmaktır.
İslam inancına göre Allah’ın insanı ve kâinatı yaratmasının bir sebebi vardır. Allah sebepsiz, hikmetsiz, abes iş yapmaz:
“Yoksa sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Müminûn, 115)
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmran, 190-191)
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! O, akıtılan meninin içinden bir nutfe değil miydi? Sonra bu, alaka olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti. Peki (bunları yapan) Allah’ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?” (Kıyamet, 36-40)
İslam’ın ortaya koyduğu Allah inancında Allah, insanlarla iletişime geçmiştir. Bu, şaşılacak bir durum değildir. Allah’ın kâinatı yaratıp insanı orada halife olarak var etmesi boşa değildir. İnsan bu dünyada yapıp ettiği her şeyin hesabını verecek, iman edip iyi işler yapanlar ödüllendirilecek, inkâr edip haksızlık ve zulüm işleyenler ise cezalandırılacaktır.
Ateist ya da deist görüşü benimseyen kimseler açısından en büyük problem insan ile hayvan arasında bir fark bulunup bulunmadığını, şayet bir fark varsa bunun ne olduğunu net olarak izah edebilecek bir durumda olmamalarıdır. Nitekim evrim teorisini mutlak hakikat olarak benimseyenlere göre insanla hayvan arasında mahiyet değil derece farkı vardır. İnsan hayvanın bir derece ilerlemiş halidir. Ama öyle de olsa şu haliyle insan ile hayvan arasında bir fark olmadığını hiç kimse söyleyemez.
İnançlı ya da inançsız, dinli ya da dinsiz hiç fark etmez “Bir insanı hayvandan ayıran noktalar nelerdir?” diye bir soru sorsak hemen hepimizin ilk anda söyleyeceği şey “akıl sahibi olmasıdır” olacaktır. İnsan, aklı sayesinde diğer varlıklardan farklı.
İnsan konuşabiliyor, yazabiliyor, bildiklerini bu sayede başkalarına aktarabiliyor. Her bir nesil, bir önceki neslin bilgisini alıyor, üzerine ekliyor ve insanlığın hayatı günden güne gelişiyor. Elli yıl önceki hayatla şimdiki bir mi? Peki ya hayvanlar? Onlarda –bizim anladığımız anlamda- akıl yok. Okuma-yazma, düşünce üretme, medeniyet kurma yok. Bir at, on bin sene önce ne yaparsa şimdi de onu yapıyor. Bir arı, yüz bin sene önce ne yapıyorsa şimdi de onu yapıyor.
İnsan, aklı sayesinde diğer varlıklardan farklı olduğu gibi bu aklı sayesinde dünya üzerinde hâkimiyet kuruyor. Kuş gibi uçamıyor ama kuştan çok hızlı uçan uçak ve füzeler yapıyor. Balık gibi denizde gidemiyor ama balıktan hızlı yüzen gemiler, denizaltılar yapıyor. Köstebek gibi toprağın altında gidemiyor ama köstebekten çok hızlı giden metrolar yapabiliyor.
Hayvanda akıl olmadığı için onun açısından geçmişi veya geleceği düşünmek diye de bir şey söz konusu değil. Biraz önce yavrusu bir aslan tarafından parçalanmış olan bir geyik biraz sonra gayet normal bir şekilde hayatına devam ediyor. Ertesi gün olayı tamamen unutuyor. Yavrusu öldü diye bunun gamını çekmediği gibi ertesi gün kendisinin aslan tarafından parçalanma ihtimalini düşünerek mutsuzluk hissetmiyor.
Peki ya insan öyle mi? İnsan geçmişi de geleceği de düşünüyor. Geçmişin hatıraları ve geleceğin hayalleri arasında gidip geliyor. Kimi zaman geçmişte yaşadıklarının sevinç ya da hüznünü hissediyor, kimi zaman gelecekte yaşayacaklarının heyecan ya da korkularını duyuyor.
İnsanın aklı, fikri, düşüncesi olduğu gibi kalbi, ruhu, duygu dünyası da var. Bilimsel icat ve keşifler yaptığı gibi şiirler yazıp şarkı da söylüyor. Âşık oluyor, nefret ediyor, melankolik takılıyor.
Meselenin bundan sonrasını deizm inancı açısından ele alalım:
Eğer insana diğer canlılar karşısında bu farklılığı veren bir “tanrı” varsa (ki deistlere göre vardır) o zaman tanrının insanı diğer canlılardan ayrıcalıklı yapmasının bir anlamı olmalıdır. Niçin milyonlarca canlı türü akıl sahibi değil de bir tek insan akıllı?
Canlılar arasında “inanma” ve “tapınma” özelliği yalnızca insanda var. Tarih boyunca tapınak inşa etmeyen, kutsal saydığı bir varlığa tapınmayan tek bir insan topluluğu yok. Demek ki insanda inanma duygusu var. Hayvanlarda ise inanma, tapınma diye bir duygu yok. (Her ne kadar biz Müslümanlara göre kâinattaki bütün varlıklar Allah’ı tesbih ve takdis ediyor olsa da bu fiiller insanın bilinçli ibadetinden farklı).
Şimdi deizmin insan tasavvuruna bir bakalım:
Deizme göre insanın diğer canlılardan hiçbir farkı yok. Nasıl ki bir inek, kuş, arı, karınca ölüp gidecek ve bir daha onun için dirilme, hesap, ceza, mükâfat söz konusu olmayacaksa insan da ölüp gidecek ve bir daha asla diriliş olmayacak. Hayat sadece bir kereliğine ve bu dünya hayatından ibaret olacak.
İnsanı bu şekilde düşündüğümüzde onu hayvandan farklı kılan ne? Yaşamaksa ikisi de yaşıyor. Beslenmekse ikisi de besleniyor. Çiftleşmek ve üremekse ikisi de bunu yapıyor. Eğer insanı farklı kılan akıl sahibi olmasıysa bu aklın görevi ne? Sadece bu dünya hayatında hayvandan daha üstün yaşayabileceği şartları oluşturmak mı?
Bir soru daha: Madem ki insan aklı yönüyle diğer canlılardan farklı. Tamam da niçin? Milyonlarca canlı türü akıl sahibi kılınmıyor da niçin insan akıl sahibi oluyor ve onun akıl sahibi olmasının ayrıcalığı ne?
Hayvanlar akıl sahibi olmadığı için onlar arasında yaşanan olaylar hakkında “adalet”, “zulüm” gibi nitelemeler söz konusu olamaz. Mesela bir aslanın bir ceylanı yemesi “adaletsiz” olarak nitelenemez. İki öküzün birbiriyle kavga etmesi “zulüm” olarak değerlendirilemez. Oysa deistler de kabul eder ki insanlar arasındaki ilişkilerde bir takım değer yargıları vardır. “Bu yaptığın adalete sığmaz”, “bu hiç de vefalı bir davranış değil”, “tam bir haksızlığa maruz kaldım” gibi lafları deistler kullanmıyor mu?
Hayvanlar ölüp gidiyor ve onlar arasında yaşananlar için bir hesap-kitap söz konusu olmuyor. Onlar “adalet duyguları zedelenmiş” bir halde ölmüyorlar. İnsanlara bir bakın: Dünya tarihinde haksızlığa maruz kalan, öldürülen, tecavüze uğrayan, malı-mülkü elinden alınan ve hakkını alamadan ölen milyonlarca, milyarlarca insan var. Herhalde herkesin gördüğü bu gerçeği deistler de inkâr etmez. Mesela iki büyük dünya savaşını düşünün. Savaşla hiçbir ilgisi olmayan milyonlarca masum çocuk, yaşlı, kadın ölmüş gitmiş.
Eğer insanlar yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyecekse, dünyada Allah’ın varlığını kabul edip dürüst bir hayat yaşayan, kimsenin hakkını yemeyen, ahlaklı bir yaşam sürenler ile Allah’ın varlığını kabul etmeyip O’na başkaldıran, insanlara haksızlık yapan, verdiği tek bir emirle şehirleri yerle bir ettirip milyonlarca kişiyi öldüren zâlimler aynı kefeye konmuş olmayacak mı?
İnsana akıl, fikir, düşünce, duygu dünyasını veren bir tanrı varsa bu tanrı, milyarlarca insanın gözü önünde adaletsizliğe göz yummuş olmuyor mu? Bu tanrı insana akıl vererek iyilik mi etti kötülük mü etti? Eğer insan da hayvan gibi akılsız, duygusuz olsaydı yaşadıklarının hüznünü çekmez, gelecek kaygısı duymazdı. Ama insan öyle mi?
Bizim inandığımız Allah şöyle buyurur:
“Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Câsiye, 21)
“(Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” (Kalem, 35-36)
Rabbimiz bizleri yeryüzünün halifeleri kıldı, melekleri bize secde ettirdi, sırtımıza kulluk gibi ağır bir sorumluluk ve emanet yükledi. Aklımız, bu kâinatı yaratan Rabbimizin kâinatta yarattığı varlıkları ibret nazarıyla seyredip O’nun sanatını anlamak, O’nun elçisi aracılığıyla gönderdiği Kitabını anlamak için verildi. İnanma duygumuz, fıtratımızda var olan sığınma duygusu O’na sığınmak için verildi. İç dünyamızda var olan “adalet”, “merhamet”, “vefa” gibi değerler O’nun istediği şekilde eğitip kemâle ulaşmamız için bize bahşedildi.
Eğer aklımızı, duyularımızı ve duygularımızı O’nun gösterdiği istikamette kullanmazsak o zaman diğer canlılardan bir farkımız kalmaz. Dahası onlardan da daha aşağı seviyede oluruz; çünkü onlar, sahip olmadıkları yetenekleri kullanamadıkları için sorumlu tutulamaz, kınanamazlar. Bizler ise sahip olduğumuz yetenekleri kullanamadığımız için sorumlu oluruz. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur:
“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu [yaratılış amacına uygun davranmadıkları için] cehennemlik kılmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. (Araf, 179)
Ey Rabbimiz, bizi hayvanlardan farklı kılan yönler üzerinde iyice düşünerek insanlığımızın farkına varmayı, senin razı olacağın şekilde sana kulluk etmeyi bizlere nasip eyle. Bizleri akıl ve duygularını kullanmayıp kendi üstünlüğünün farkına varamayan, kendilerini hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşürenlerden eyleme!
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Hukuku Anabilimdalı Başkanı, duman@sakarya.edu.tr


