Deizm, malum olduğu üzere aslında ‘yaratıcı kabulüne sahip olmakla birlikte bir din/nübüvvet inancını makul görmeme ve reddetme’ anlamındaki felsefî hareketi ifade etmektedir. Bu hareketin (-izm’in) doğup gelişmesine önayak olan isimlerin hemen tamamının, kendi kabullerini felsefî bir temele dayandırma konusunda gayretkâr olduğunu belirtmemiz mümkündür. Vardığı hüküm her ne olursa olsun herhangi bir kabulün felsefî ya da kelâmî bir temele dayanması -onun doğruluğu yahud yanlışlığından öte- üzerinde konuşulabilir bir çerçevenin ortaya çıkması açısından son derece önemlidir. Çünkü hangi hükmü, hangi gerekçe ile tercih ettiğini bilen ve bunu ifade edebilen bir kimsenin gerçekten ne düşündüğünü öğrenmek, bu düşünceye götüren sebepleri, düşünce sürecini ve ulaştığı yargıların haklı/isabetli olup-olmadığını irdelemek, bu noktalar üzerine karşılıklı etkileşime girmek ancak bu şekilde gündeme gelebilir. Bir felsefî düşünce olan ‘deizm’ hakkında konuşmak işbu nedenle yani bir temel fikrine dayandığı için mümkündür. Tabi bu noktada mesele nübüvvetin ve din müessesesinin imkânı, lüzûmu, sübûtu gibi alt başlıklar üzerinden sürecek izahlarla yürüyecektir. Fakat son dönemde deizm dediğimizde ifade ettiğimiz, bu kavrama yüklediğimiz mânâ gerçekten de söz konusu felsefî harekete müntesip olmayı, bu kabule götüren noktalar üzerinde düşünmüş, bunun sebepleri ve hatta karşı cevapları üzerinde kafa yormuş olmayı mı ifade etmektedir? Bu sualin cevabının ‘evet’ olmadığı zannediyorum ki herkesin malumudur.
Deizmin, felsefî bir hareketi ifade eden söz konusu aslî anlamı dışında bugün kazandığı yeni anlamı; ‘bir yaratıcı olduğuna inanan(?) fakat din konusunda herhangi bir bilgisi olmadığı için nübüvvetin ve dinin varlığı, gerekliliği, hikmeti vb. hususlarda hemen hiçbir cevabı olmayan ya da ilgi, alaka eksikliği/farklılığı nedeniyle bu hususları hiç düşünmeyen ve önemsemeyen dolayısıyla da dinin varlığı ile yokluğu arasında bir fark gözetmeyen hatta yokluğunu varlığına tercih edenlerin ‘düşüncesi olmaktan öte’ bir arzusu ya da boş vermişliği” olarak ifade edebiliriz. Bugün, ‘deizm yükseliyor’, ‘gençlik deizme kayıyor’ gibi sloganik ifadelerde geçen ‘deizm’ kelimesine yüklenen mânâlar aslında üç aşağı beş yukarı işaret ettiğimiz endişeleri ve kimseleri içerisine almaktadır. Yoksa felsefî bir hareket olan deizmin savunucularının artması gibi bir durum teslim edileceği üzere mevzubahis değildir.
Deizmin, izah ettiğimiz güncel ve genişleyen anlamı dikkate alındığında bu konuda söylenecek elbette çok söz olduğu ortadadır. Evvela bir saha yoklaması yapıldığında insanların/gençlerin gerçekten din kabulünden uzaklaştığını söylemek mümkün müdür? Bu sualin cevabını tespit etmek son derece zor bir iştir. Çünkü bu sual bizi iki durumla karşı karşıya bırakmaktadır: İlki insanların din anlayışını kabulünü hangi standartlarla belirleyeceğimiz sorunudur. Çünkü insanların ‘dinden uzaklaşmaları’ ifadesiyle eğer ‘kendi kabullerimize uygun olan dini anlayıştan uzaklaşmayı’ kastediyorsak bu durumda konuşulması gereken zemin farklı, ‘bir müessese olarak dinden uzaklaşmayı’ kastediyorsak bu durumda konuşulması gereken zemin farklı olacaktır.
İkincisi ve daha önemlisi ise bir ‘uzaklaşmadan’ bahsedebilmek için bu uzaklaşmanın öncesinde bir ‘yakınlığın’ olduğu kabul edilmelidir. Yoksa hiç kurulmamış bir ilişkide yakınlık ve uzaklıktan bahsetmek abes olacaktır. Halbuki bugün dinden, din kabulünden uzaklaşmakla nitelendirilen insanların/gençlerin gerçekten dinle ne gibi bir yakınlık evresinden/sürecinden sonra bu uzaklaşmayı gerçekleştirdikleri meçhuldür. Yani dini bilgilere ulaşma, suallerinin, meraklarının, tereddütlerinin itminan verecek derecede izahına ulaşmış fakat sonra bundan uzaklaşmış kimselerin varlığını konu edinmediğimiz de bir gerçektir. Böyle bir manzara ise din kabulünden uzaklaşan kimselerin varlığından ziyade din konusunda sıhhatli bir bilgiye erişemeyen kimselerin konu edilmesini, sıhhatli bir dini bilgiye ulaşmanın önündeki engelleri konuşma ihtiyacını gündeme getirmektedir.
Bugün deizm dediğimizde farkında olalım ya da olmayalım aslında kastettiğimiz şey; (I) din anlayışı bizim gibi ya da büyük çoğunluk gibi olmayan, (II) din hakkında bir bilgisi olmayan, bu bilgi boşluğu nedeniyle aklından geçen sorulara cevap bulamamış ve kestirme bir çözümle dinin yanlış olduğuna hükmeden, (III) bu konuların ciddiyetini idrak etmemiş, dolayısıyla umursamayan ve bu rahatlıktan ötürü fikri bir temele dayanmaksızın bunları reddeden, (IV) ya da aslî anlam dairesinde kalıp, felsefî bir temele dayanarak/dayandığını düşünerek din kurumunu reddedenlerdir. Hâl böyle olunca her başlığın ayrı bir izaha ihtiyaç duyduğu aşikâr hâle gelmektedir. Bir bütün olarak tüm grupları tanımlayan ortak paydanın; nübüvvetin ve dinin imkânı, lüzûmu, sübûtu gibi hususlarda bilgisiz olmak olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla istek teknik anlamıyla ister güncel/genişleyen anlamıyla kullanılan ‘deizm’ ile mücadele, nübüvvet ve din müesseselerine dair sıhhatli bir bilginin tedavüle sokulmasıyla yakından ilişkilidir.
“Hz. Peygamber (s.a.v.)’i tanımak, O’nun sünnet-i seniyyesi ve mekârim-i ahlakını öğrenmek denilince genellikle zihinlerde yerleşik olan kabul; meselenin siyer, megâzî, menâkıb ve şemâil eserleri okumaktan ibaret görülmesidir. Hâlbuki mezkûr alanlarda aktarılmış olan rivayetleri İslâm’ın sunduğu peygamber tasavvuruna halel getirmeden anlamamızı sağlayacak olan yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili itikadî kabullerimizin, temelde tereddütsüz ve sahih olarak inşa edilmiş olmasıdır. Bu temeli ihmal ederek İslâm tarihini yahud hadisleri parçacı bir okumaya tabi tutmak Allah Resûlü ile ilgili, Müslümanları yanıltıcı neticeler verebilecektir, nitekim vermektedir.”1 Daha evvel ‘Siyer ve İtikad’ isimli kitap çalışmamın önsözünde dile getirdiğim satırlarla belirtmeye çalıştığım bu durum, aslında nübüvvet ve din bilgisinin kelâmî bir temelden yoksun olarak sadece kuru bilgi ve rivayet yığını olarak görülmesinin, böylece öğrenilmesinin uzun vadede birçok müşkülü beraberinde getirecek hatalı bir yöntem olduğunu göstermektedir. Din ve peygamber kabulünü bir kültür mirası, coğrafî kader gibi bir noktaya çeken ve bir dini sorgulamadan, düşünmeden, tartışmadan bütün unsurlarıyla kabul etmeye teşvik eden yöntemlerin, anlayışın hatalı olduğunu bu vesileyle belirtmemiz gerekir. Bugün eğer daha evvel insanlar/gençler arasında bulunmayan bir talep meydana gelmişse dinin ve nübüvvetin neden kabul edilmesi gerektiği ‘artık’ sorgulanıyorsa, bu sualine mukni cevap alamayan, ‘çünkü âyet var’, ‘çünkü hadis var’ cevabını kâfi görmeyen insanların dinden uzaklaşmalarını yahud bu dini yanlışlamalarını abes görmemek gerecektir. Bu soruların cevabını verebilmek ise usûleynin ve bilhassa usûliddîn konusunun önemini fark etmek, bu konuda yetkin kadroların oluşması ile aşılabilecek bir iştir. Kelâm ilmi, faydası itibariyle; dine yönelik şüphe ve itirazları aklî bir zeminde cevaplar sunarak bertaraf eden bir ilimdir. Hâl böyle olunca dini konulara dar cevaplara fazlasıyla muhtaç olunan zamanımızda ilm-i kelâmın ehemmiyetini fark etmemiz gerekmektedir.
İslâm dini özelinde konuşulduğunda, dini ve peygamberi bilmeyi sadece siyer, meğâzî, meâl, şemâil vb. okumak ve bunları olduğu gibi sorusuz, ama’sız kabul etmek olarak değerlendirmek makul ve mümkün değildir. Bu kadar seküler, bu kadar modernist bir dünyanın içerisinde, sosyal medyanın zaman, mekân, dil, kültür farkı bırakmadığı bir ahvalde insanların tereddütlerinin çoğalmasını yadırgamak veya bunları görmezden gelip tabir caizse eski-düzen din anlatısına/savunusuna teveccüh göstermek isabetli ve faydalı olmayacaktır.
“İlm-i kelâmın ‘ilahiyat’ bahsi kadar cazip ve netameli konu başlıklarından bir diğeri de ‘nübüvvet’ bahsidir. Allah Teâlâ’nın mahlûkâtı ile kurduğu münasebetin yegâne vasıtası olan nübüvvet makamının imkân ve sübûtu meselesi konunun ilk basamağıdır. Bu mesele daha çok; bugün deizm olarak karşılığını bulan ve Allah Teâlâ’nın bir elçi vasıtasıyla insanlarla iletişim kurduğunu, kurabileceğini inkâr eden, din müessesesini muhal görenlerin itirazlarını geçersiz kılmak ve şüpheleri gidermek noktasından mühimdir. Bundan sonraki safha ise kabul edilen nübüvvet makamına ait her iddianın kabul yahud reddedilmesinin ölçütü olacak ‘nübüvvetin delilleri’ ve ‘nebilerde bulunması gereken vasıflar’ın irdelendiği basamaktır.”2 Bugün Müslüman âlim, münevver, mütefekkir, entelektüel ve her kademede mesuliyet sahibi ismin sırtındaki borç hem nübüvvetin hem de dinin aklî, vicdanî, içtimaî vb. yönlerden itminan-ı kalp verecek izahını sunarak insanlara ulaşmak, akl-ı selim ve kalb-i selime seslenerek şüpheleri def’ etmek, sualleri cevaplamaktır. Bu konularda üretimin olmadığı bir ortamda suçu insanlara/gençlere kesmek insaflı bir davranış olmayacaktır.
Öte yandan eğer bir krizden bahsedeceksek, bunda -en azından ülkemiz sathında- laiklik uygulamasının da beraberinde getirdiği ve Cumhuriyet tarihi kadar eski meselelerin de menfî tesirini göz ardı etmemek gerekecektir. Din ve vicdan hürriyeti ya da din ve devlet işlerinin ayrılığı ilkesi olarak vaz’ edildiği halde daima dinlerin ve hatta sadece İslâm’ın aleyhinde bir perdeleme olarak süregelen laiklik anlayışının kemâle ermesi için gerçekleştirilen tekke-zaviyelerin kapatılması, lisan inkılabı, hilafetin ilgası gibi garabet uygulamalar, Müslüman tebaanın ilmî ve dinî geleneğini sürdürmesine mâni olmuş, birkaç nesil içerisinde seküler unsurların da tesiriyle manevî buhranların yaşanmasına sebebiyet vermiştir. Dolayısıyla eğer deizmi dini bilgiye ulaşamayan insanların artışı olarak tanımlayacaksak, bu müşkülün halli sadece ilim ehlinin daha çok insana ulaşmaya çalışmasına bağlanmaktan öte bir sistem meselesi olduğunun fark edilmesiyle mümkün olacaktır. Dine olan ihtiyacın içtimaî sahada sıfırlanması ile dinin ancak şahsî ve hatta vicdanî bir olgu haline getirilmesi, bir noktada bunun sürekliliği ve anlamını içerden kemiren nihayetinde de çürütüp kurutan bir etkiye sebep olmaktadır.
Devletin laik, iktisadî hayatın kapitalist, siyasetin yarı-liberal, ilim anlayışının pozitivist, ahlâkın şehvetperest, ictimaî hayatın cinsel vurgular üzerinden dizayn edildiği bir hengamede bu krizlerin hepsine bütüncül bir bakış sunmayan bir dini kabulün bir şekilde yer bulmasını beklemek saflık olacaktır. Naçizane kanaatim şudur ki bugün kullandığımız mânâdaki deizmle mücadele etmek; aslında değişen dünyanın dinamikleri ile mücadele etmek ve evvela bunun farkında olmak demektir.
Melikşah Sezen, Siyer ve İtikad, s. 4.
Melikşah Sezen, Peygamberlerin Vasıfları ve İsmet Sıfatı, s. 7.


