“Temiz/helâl olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun”1 buyurur yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ!..
Hüccetü’l-İslâm İmam Ebu Hamid Muhammed el-Gazzâlî (rh.a.):
“Allah Teâlâ, ayet-i celîlede sâlih amelden evvel, helâl nafaka yemeyi emretmiştir!” diyor meşhur eseri “İhyâu’ Ulûmi’d-din” adlı eserinde…2
Sonra haram konusunda şu ayetleri hatırlatıyor İmam Gazzâlî (rh.a.):
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Birbirinizin mallarını haksızlıkla yemeyin.”3
“Gerçekten, yetimlerin mallarını zulmederek yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir.”4
“Ey iman edenler, Allah’dan sakının ve eğer inanmışsanız, faizden artakalanı bırakın.
Şayet böyle yapmazsanız, Allah’a ve Rasulüne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir.”5
“Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.”6
Bu ayetten sonra şu açıklamada bulunuyor İmam Gazzâlî (rh.a.):
“Allah Teâlâ, ribâ (faiz) yiyenleri önce Allah’a ve Rasulüne meydan okuyanlardır, diye tavsif etti. Sonra da cehenneme gireceklerini anlattı. Helâl ve haram hakkındaki ayetler sayılamayacak kadar çoktur.”7
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî (rh.a.) daha sonra şu hadisleri kaydedip hatırlatıyor:
İbn Mes’ud (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Faiz olan ibadetlerden sonra helâl(inden rızık) peşinden koşmak farzdır.”8
Enes (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Helâl rızık peşinden koşmak, her müslümana farzdır.”9
İbn Abbas (r.anhuma) bildiriyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yemeğini helâl olandan yap, duâsı kabul edilenlerden olursun.”10
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ey insanlar, şübhesiz ki Allah, temizdir, temizden başka bir şey kabul etmez. Allah, mü’minlere de Rasullere emrettiği şeyleri emrederek:
“Ey Rasuller, temiz/helâl olan şeylerden yiyin ve salih amellerde bulunun. Çünkü gerçekten Ben, yapmakta olduklarınızı biliyorum.”11
“Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temiz/helâl olanlarından yiyin ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah’a şükredin.”12 buyurmuştur.”
Sonra şöyle buyurdu:
“Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar. Saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semâya uzatarak:
-Ya Rabbi, ya Rabbi, diye duâ eder.
Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, (hâsılı) kendisi haramla beslenmiş olursa, böylesinin duâsı nasıl kabul edilir?”13
Hâşim bildiriyor.
İbn Ömer (r.anhuma):
“Kişi, içlerinden bir dirhemi haram olan on dirhemle bir giysi satın aldığı zaman, o giysi üzerinde durdukça, Allah namazlarını kabul etmez” dedi ve iki parmağını kulaklarına sokup şöyle devam etti:
-Şayet bu sözü Nebî (s.a.s.)’den işitmediysem şu kulaklarım sağır olsun!14
Ka’b b. Ucre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Ya Ka’b b. Ucre, bilmiş ol ki, haramdan gıdasını alıp büyüyen bir ete ancak ateş evlâdır.”15
Melekler tarafından yıkanmış olan Hanzala’nın oğlu Abdullah bildirir:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kişinin bilerek yediği bir dirhemlik faizin günahı, otuz altı zinâdan daha ağırdır.”16
Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kişi, haram yoldan kazandığı malı infâk etse de bereketini göremez. Bu maldan vereceği sadakalar kabul görmez. Bu maldan yanında tuttuğu mikdar, onun cehennemde azığı olur.”17
İbn Abbas (r.anhuma) der ki:
Ben, Rasulullah (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu işittim:
“Kim ellerinin iş görmesinden (helâl kazanç elde etmekten) dolayı yorgun olarak akşamlarsa, günahları bağışlanmış olarak akşamlanmış olur.”18
Peygamberlerin vârislerinden ve hayırlı ümmetin nasihatçilerinden İmam Gazzâlî (rh.a.), bu hadis-i şerifleri naklettikten sonra, hayırlı ve salih selefimizden bu konuda şunları kaydeder:
“Hz. Ebu Bekr (r.a.), kölesinin getirdiği bir sütten içti ve hemen kölesine dönerek:
-Bunu nereden aldın? diye sordu.
Köle:
-Kehânette bulundum, yani gaybından bazı haberler verdim de ücret olarak bu sütü aldım, dedi.
Ebu Bekr (r.a.), içtiği sütü midesinden çıkarmak için boğazına parmağını soktu ve boğulacak şekilde istifra ederek, midesini boşaltmaya çalıştı. Sonra da:
-Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından sana sığınırım, dedi.
Rivayete göre, hadiseyi Rasul-i Ekrem (s.a.s.) duyunca:
“Ebu Bekr’in, midesine helâl ve temiz olan lokmadan başka bir şey sokmadığını bilmiyor musunuz?” buyurdu.19
Bunun gibi, Hz. Ömer (r.a.) da, yanlışlıkla sadaka (zekat) develerinin sütünü içtiği zaman, hemen boğazına parmak salarak kusmuş ve sütü çıkarmıştır.20
Hz. Âişe (r.anha):
-Siz, asıl ibadetten gaflet ediyorsunuz. O, verâ, yani şübheli şeylerden sakınmaktır, demiştir.
Abdullah b. Ömer (r.anhuma):
-Namaz kılmaktan yay gibi, oruç tutmaktan çöp gibi olsanız da (zayıf düşseniz bile) haram ve şübheli şeylerden kaçınmazsanız, Allah, o ibadetleri kabul etmez, demiştir.
İbrahim b. Edhem (rh.a.) şöyle der:
-Kemâle erenler, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemâle erebilmişlerdir.
Mudayl:
-Midesine gireni bilen kimseyi Allah, Sıddıklardan yazar. Bunun için yediğin lokmaya dikkat et! demiş.
Süfyân-ı Sevrî (rh.a.):
-Haramdan infâk eden, pisliği idrar ile yıkayan gibidir. Pis elbise temiz su ile yıkanıp temizleneceği gibi, günahlar da helâl maldan infâk ile temizlenir, demiştir.
Yahya b. Muâz şöyle demiş:
-Taat, bir hazinedir. Anahtarı duâ, anahtarın dişleri ise helâl lokmadır!
Abdullah b. Abbas (r.anhuma):
-Kursağında haram lokma olan kimsenin ibadetini Allah kabul etmez! demiştir.
Sehl-i Tüsterî:
-Dört hasleti bir araya toplamayan, imanın hakikatine eremez:
Sünnetlerle beraber farzları edâ.
Şübheli şeylerden kaçınmakla helâl lokma.
Menhiyetin zâhir ve bâtınından, gizli ve âşikâre olanından sakınmak.
Ölünceye kadar sabrederek bu hâl üzere devam etmektir, demiştir.
Şu tesbit de Sehl-i Tüsterî’ye aiddir:
-Sıddıklar mertebesine yükselmek isteyen, helâl yemeli ve Sünnet üzere amel etmelidir!
Denildi ki:
-Kırk gün şübheli yemek yiyenin kalbi kararır!
İşte bu, Allah Teâlâ’nın:
“Asla, hayır, onların kazandıkları, kalbleri üzerinde pas tutmuştur.”21 ayet-i kerimesinin te’vilidir.
İbn Mübarek (rh.a.) şunu demiş:
-Benim için şübheli bir dirhemi iâde etmek, yüz bin, hattâ milyon dirhem sadaka vermekten daha sevimlidir!
Seleften bazıları:
-Kul, yediği bir lokma sebebiyle kalbi döner ve bir daha doğrulmayasıya –dibâğat edilmeyen derinin bozulup dürüldüğü gibi- dürülür, demişlerdir.
Sehl ise şöyle demiştir:
-Haram lokma yiyenin âzaları –bilsin bilmesin, istesin istemesin- isyan eder. Yediği helâl olan kimsenin de âzaları kendisine itaat eder ve hayırlı işleri yapmaya muvaffak olur!
Yine seleften bazıları:
-İnsanoğlu helâlinden yediği ilk lokma sayesinde geçmiş günahları bağışlanır. Helâl nafaka te’mini için yorulan kimsenin günahları –güzün dökülen ağaç yaprakları gibi- dökülür, demişlerdir.”22
Merhamet olunmuş, şahid, vasat ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetin salih selefinin özleri de sözleri gibi idi… Onlar, kıyamete kadar ümmetin öncüleri ve örnekleri idiler… Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in ümmeti olan İslâm Milleti’nin her muvahhid mü’min ferdi, hangi çağda ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, emrolundukları gibi dosdoğru davranmak ve kendileri için helâl kılınmış temiz şeylerle meşgul olmaları, onların değişmez, ertelenmez ve olmazsa olmaz kulluk vazifeleridir…
İster Allah’ın hükümleriyle hükmolunan, devleti, hükümeti ve milletiyle İslâm olan “Daru’l-İslâm”da, ister küfrün-şirkin egemen, İslâm’ın mahkum kılındığı ve mü’min müslümanların esaret altında olduğu “Daru’l-Harb”de olsun, her muvahhid mü’min küfürden, şirkten beri olduğu gibi, haram kılınanlardan da beri olmalıdır… Bu beri kılınma, bu uzak kalma hâlini korumak, her mü’min müslümanın vazgeçilmez ânın vacibi olan görevidir!.. Zamanı, mekânı, imkânı, egemen düzeni ve âcziyeti bahane ederek haramlara dalamaz, bunu asla tevessül edemez ve çarelere başvurmadan çâresizliği gündeme getirerek bu zillete razı olamaz!..
Hele hele “din, can, nesil, akıl ve mal emniyeti”nin ortadan kaldırıldığı, hürriyetin esarete dönüştürüldüğü “Daru’l-Harb” beldelerinde küfür ve şirkin egemenliği söz konusu olduğundan dolayı haramların helâllere tercih edildiği bir düzenin hakimiyetinde yaşamaya mahkum edilen, toprakları, çağın egemen zalim tağutî güçleri tarafından işgal edilmiş mü’min müslümanlar, salih selefinin izinden yürüyerek, izzetleri korumalı, asla tavizkâr olmamalı ve haramlardan kaçınarak, Allah ve Rasulullah (s.a.s.)’in helâl kıldığı ile meşgul olmalıdırlar… Küfür ve şirk düzeninin olumsuz şartları onları, ümitsiz kılmamalı ve masiyete sürüklememelidir!..
Yegâne hayat nizamı olan İslâm’ın devletiyle, hükümetiyle, kurum ve kuruluşlarıyla egemen olduğu “Daru’l-İslâm”da yaşayan İmam Gazzâlî (rh.a.), kendi dönemindeki yöneticileri ve onlara tâbi olanları eleştirmekte, onların olumsuz yönlerini dile getirmekte ve şöyle demektedir:
“Şu dört dereceyi anlayabildinse, bu zamandaki sultanların (yöneticilerin) atiyelerinin onlar gibi olmadığını ve kat’î olarak iki cihetten onlardan ayrıldığını bilirsin.
Birinci cihet: Bu zamanda (Gazzâlî’nin zamanı) sultanların servetlerinin hepsi ve hele çoğu haramdır. Nasıl haram olmasın? Helâl olan, sadaka, harac ve ganimet mallarıdır. Bu zamanda bunların hiçbiri yoktur. Yalnız zimmîlerden alınan cizye kalmıştır. O da helâl olmayacak şekilde çeşitli zulüm ve haksızlıklarla alınmaktadır. Onu, sultandan almak helâl olmaz. Çünkü onlar, alınan parada ve aldıkları kimselerde çeşitli zulüm yollarına baş vuruyor ve Şeriatın hududunu aşıyor, şartlarına riâyet etmiyorlar. Aynı zamanda müslümanlardan alınan haraca, müsadere edilen mallara, rüşvetlere ve çeşitli zulüm yolları ile elde ettikleri paralara nisbetle, bu cizye çok az kalır. Binde birine bile ulaşamaz.
İkinci cihet: Birinci asırdaki zalimler, Hulefâ-i Râşidîn devrine yakın olmaları hasebiyle oldukça haksızlıktan korkarlar, Sahabe ve Tabiîn’in gönüllerini kendilerine başlamak isterler, atiyye ve câizelerini onların kabul etmelerini candan arzu eder ve onları isteyicilik zilletine düşürmeden onlara gönderirlerdi. Hattâ onların kabullerini büyük lütuf ve canlarına minnet sayarlar ve bununla sevinirlerdi. Onlar da bu atiyyeleri kabul eder ve mustahaklarını bulurlardı. Sultanların keyiflerine itaat etmezler, meclislerine uğramazlar, toplantılarına katılmazlar, bekâlarını sevmezler, aleyhlerine duâ ederler, onlara dil uzatırlar ve hatâlı hareketlerini reddederlerdi. Onların, dünyalık karşılığı dinlerini kaybetmelerinden korkulmaz. Bu şekilde onların almalarında bir beis yoktu.
Fakat şimdi sultanlar (yöneticiler), ancak kendilerine hizmette bulunanları, meclislerini süsleyip yaltaklık edenleri ve kendilerini överek lehlerine duâ edenleri, huzurlarında ve gıyablarında medh u senâda bulunanları sever ve onlara vermek isterler. Eğer parayı alan, önce isteme zilletine katlanmazsa ve sultanların hizmetine devam edip duâ ederek onları övmese, maksadlarında onlara yardımcı olmasa, meclislerine iştirâk etmese, düşmanlarına karşı sultanlara sevgi ve bağlılığını ifâde etmese, zulümlerini, hatalı ve çirkin hareketlerini gizlemese, bu zât, Şâfiî ayarında bir kimse olsa bile sultan ona bir dirhem bile vermezdi.
Sultanların verdiği -şübheli ve haram olan şöyle dursun- kat’î olarak helâl bildiğini dahi almaması lazımdır. Kendisini, Ashâb’a ve Tâbiîn’e benzeterek sultanların mallarını almaya cesaret edenler, bekçileri, meleklere benzetmeye cür’et edenlerdir.23
Bugün, sultanlardan mal alabilmek için, meclislerine katılmak, onlara saygı göstermek, memurlarına hizmet etmek, üzerlerine leke kondurmamak, onları övmek, daima ayaklarına gidip gelmek lâzım ki -ilerideki babda açıklanacağı gibi- bunların hepsi günahtır.
İşte şu yaptığımız açıklamalarla, sultanların hangi yollardan servet edindikleri ve bu servetlerin hangilerinin helâl ve hangilerinin haram olduğu anlatılmış oldu. Sultan ve erkânını medh u senâ etmeden, istemeden, ayaklarına dahi gitmeden, evinde oturan bir zâta, şu servetin helâl kısmından hakkı kadar verilirse, bunu alması haram olmamakla beraber, önümüzdeki babda izah edeceğimiz sebebler dolayısıyla mekruhtur.”24
“Ma’rufu emredip, münkerden nehyeden ve insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetin”25 imamlarından olan İmam Gazzâlî (rh.a.), üzerine düşen bu görevini, diliyle ve kalemiyle yerine getirmeye gayret etmiş, dokuz yüz yıl öncesinde gerçekleştirdiği bu hareketiyle kıyamete kadar gelecek “Allah’a iman eden” nesillere en güzel örnek olmuştur…
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o devirde kişi ele geçirdiği malı helâlden mi, yoksa haramdan mı kazandığına hiç aldırmaz.”26
İmam Gazzâlî (rh.a.), gerek kendi zamanındaki yaşayanları, gerekse Rasulullah (s.a.s.)’in bahsettiği gelecek devirdeki insanları, harama bulaşmamaları ve Allah’a karşı âsî olmamaları için uyarmış, kendilerine doğruyu anlatmış, helâl kazanç yollarını göstermiş ve nasihat etmiştir…
Katıksız iman eden, salih ameller işleyip, müslüman yaşayıp müslüman ölen ve hep beraber Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı yapışıp kardeş olan27 Aziz İslâm Milleti’ne yegâne Rabb ve İlâh Allah Teâlâ’nın emri:
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”28
Muvahhid mü’minlerin yaşadığı ortam ister “Daru’l-İslâm” olsun, isterse “Daru’l-Harb” olsun, onlar, üzerlerine ânın vâcibi olan “Ma’rufu emr ve münkerden nehy” etme görevlerini asla ihmal etmemelidirler…
Bu kulluk görevi, kötülükleri emredip iyilikleri yasaklayan29 tağutların egemen olduğu işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan her mü’min müslümanın âcilen yerine getirmesi ve ertelememesi gerekli olan bir görevdir!..
Allah Teâlâ’nın razı olup kabul edeceği salih amellerin işlenebilmesi için helâl kazançtan elde edilen yiyeceklerin, içeceklerin, giyeceklerin ve barınmaların gerçekleşmesi gerekir… Bunun gerçekleşmesi için, hayat nizamı olan İslâm’ın hayatın her yanına hakim olması şarttır!..
Temelleri küfür ve şirk olan, binaları haram ve isyan ile yükselen işgal devletlerinin egemen olduğu İslâm topraklarında esarete mahkum edilmiş, başta faiz olmak üzere her türlü harama zorlanmış müslümanların, bu zilletten kurtulması için birleşmeli, bir araya gelmeli ve hep beraber Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp, emrolundukları gibi dosdoğru davranıp kurtuluş için harekete geçmeleri gerekir… Kulluğun, duâların ve ibadetlerin kabulü, küfür ve şirk düzenlerinden kurtulup alış-verişi helâl üzere kılmak ile olduğundan hiçbir şübhenin olmaması lazımdır… Çünkü bu hakikat yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.) tarafından beyân olunmuştur…
İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.)’in yanında:
“Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yiyin.”30 ayetini okudum.
Sa’d b. Ebî Vakkas kalkarak:
-Ya Rasulallah, duâsı kabul edilen biri olmam için duâ et, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ya Sa’d, yemeğini helâl olandan yap, duâsı kabul edilenlerden olursun. Nefsim elinde olana yemin ederim ki kişi, haram lokmayı yerse, (onun sebebiyle) kırk günlük ameli kabul edilmez. Haramla beslenen kulun eti için cehennem daha evlâdır.” buyurdu.31
Rasulullah (s.a.s.) böyle buyurdu! Bu, hakikatin tâ kendisidir!..
İslâm Milleti’nin her ferdi, kadınıyla, erkeğiyle tağutların egemenliğinden kurtulup İslâm’ın izzetine kavuşmak için bütün gayretlerini göstermeleri gerekir… Haramların egemenliğinden kurtuluş, böyle gerçekleşir… Salih selef gibi davranmak, kurtuluşun tek çaresidir!..
Selefin hanımları, kocalarını işe uğurlarken:
-Bizim geçimimizle ilgili hususlarda Allah’dan kork ve sakın bize haram kazanç yedirme! Biz, açlığa ve darlığa dayanırız amma ateşe asla! diye onları uğurlarlardı.32
İmam Gazzâlî (rh.a.)’in “İhyâu’ Ulûmi’d-din” adlı meşhur eserini okurken, muvahhid mü’minlerle paylaşmak istediğimiz ve faydalı gördüğümüz bölümlerini naklettik… Dokuz yüz yıl önce kaleme alınan konunun tazeliğine dikkat çekmek istedik…
Ve duâmız:
Emiru’l-Mü’minin İmam Ali (r.a.) rivayet eder. Rasulullah (s.a.s.) , şöyle bir duâ öğretmişti:
“Allahım, bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru ve lütfunla beni, Senden başkasına muhtaç etme!”33
Mü’minun, 23/51.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-din, çev. Ahmed Serdaroğlu, İst. 1987, c. 2, sh. 233.
Bakara, 2/188. Ayetin devamında şöyle buyrulur:
“İnsanların mallarından bir kısmını, bile bile (haksız yere) haram yollardan yemek için o malları hakimlere (reis ve idarecilere rüşvet olarak) aktarmayın.”
Diğer bir ayette şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler, mallarınızı sizden karşılıklı anlaşmadan (doğan) bir ticaretten başka haksız nedenler ve yollarla (bâtılca) yemeyin. Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şübhesiz, Allah, sizi çok esirgeyendir.” Nisa, 4/29.
Nisa, 4/10.
Bakara, 2/278-279. Ayetin devamında şöyle buyrulur:
“(Böylece) ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.”
Bakara, 2/275.
İmam Gazzâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-din, c. 2, sh. 234.
Celâleddin es-Suyutî, el-Câmiu’s-Sağîr Min Ahâdîsi’l-Beşîri’n-Nezîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2013, c. 3, sh. 494, Hds. 5177(5271). Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den. Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 166, Hds. 18098.
Celâleddin es-Suyutî, el-Câmiu’s-Sağîr, c.3, sh. 494, Hds. 5178(5272). Deylemî, Müsnedu’l-Firdevs’den. Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 167, Hds. 18099.
Nureddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid ve Menbau’l-Fevâid, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2015, c. 18, sh. 168, Hds. 18101. Taberânî’den.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, c. 1, sh. 617, Hds. 722. Hafız İbn Merdûye’den.
Mü’minun, 23/51.
Bakara, 2/172.
Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zekat, B. 19, Hds. 65.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 3, Hds. 3173/1
Sünen-i Dârimî, Kitabu’r-Rikâk, B. 9, Hds. 2720.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 10, sh. 598, Hds. 15065.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 10, sh. 604, Hds. 15077.
Ayrıca bkz. Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 169, Hds. 18102. Bezzâr’dan.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Salât, B. 429, Hds. 609.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 10, sh. 625, Hds. 8351.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, vdğ. İst. 2013, c. 11, sh. 424, Hds. 20719. Cabir b. Abdillah (r.anhuma)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Ya Ka’b b. Ucre, haram ile büyümüş hiçbir et parçası (vücûd) cennete giremez.”
Aynı ibare, Hâkim tarafından da rivayet edilmiştir.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 168, Hds. 18101. Taberânî’den.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 11, sh. 141, Hds. 15714.
Ebu’l-Hasan Ali b. Ömer ed-Dârekutnî, es-Sünen, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 2, sh. 494, Hds. 2808.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 6, sh. 608. Hds. 6573. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsât ve el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.
İmam Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, çev. İshak Doğan, Konya, 2019, sh. 106, Hds. 224.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 10, sh. 597, Hds. 15064.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 6, sh. 446, Hds. 6238. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsât’tan.
Geniş bir rivayeti için bkz. Ebu Nuaym el-İsbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakatu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 12, sh. 117, Hds. 3906.
Sahih-i Buhârî, Kitabu Menâkıbi’l-Ensâr, B. 25, Hbr. 62.
Bkz. İmam Malik, Muvatta, Kitabu’z-Zekat, Hbr. 31.
Mutaffifin, 83/14.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-din, c. 2, sh. 238-240.
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, İmam Gazzâlî’den razı olsun ve rahmet eylesin, ne kadar yerinde ve mükemmel bir benzetme yapmış!.. Söz konusu edilen kişiler, İslâm’ın hakim olduğu İslâm Devleti’nde ve İslâm ülkesinde yaşayan kişilerdir… İmam Gazzâlî (rh.a.), bunlar için:
“Kendisini, Ashab’a ve Tâbîîn’e benzeterek, sultanların mallarını almaya cesaret edenler, bekçileri, meleklere benzetmeye cür’et edenlerdir.” diyor.
Çağın egemen zalim tağuti güçleri tarafından işgal edilen İslâm topraklarında, Allah’ın hükümleriyle hükmetmedikleri gibi, Allah’ın hükümlerini yasaklayan, İslâm’ı yönetimden ve hayattan uzaklaştıran, her türlü haramı yasallaştırıp serbest bırakan, helâl olanların işlenmesine yasal engel koyan, İslâm’ı mahkum, müslümanları esir eden bir ortamda kendilerini, İslâm Peygamberlerinden Yusuf (a.s.)’a benzeterek, egemen tağutlardan yönetici ya da memur olarak görev alıp, bol maaş ile menfaatlananlara şahid olsaydı ne derdi İmam Gazzâlî (rh.a.)!..
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-din, c. 2, sh. 344-345.
Âl-i İmrân, 3/110.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Buyû, B. 7, Hds. 13.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Buyû, B. 2, Hds. 4432.
Bkz. Âl-i İmrân, 3/102-103.
Âl-i İmrân, 3/104.
Bkz. Tevbe, 9/67.
Bakara, 2/168.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 168, Hds. 18101. TaberânÎ’den.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, c. 1, sh. 617, Hds. 722. Hafız İbn Merdûye’den.
el-Hâris el-Muhâsibî, Hakikati Arayanlara Kılavuz, Hzr. Abdulfettâh Ebu Gudde, çev. Mehmet Odabaşı, İst. 2019, sh. 220. Abdulfettâh Ebu Gudde’nin açıklaması.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B. 111, Hds. 3563(3796).


