29 Eylül 1911’de İtalya, Libya’nın sahil şehirlerini bombalayarak savaşı başlatır. Çok güçlü bir donanmanın desteğinde ilk hamlede 35.000 asker cepheye sevkedilir ve bu sayı kısa zamanda 100.000’ini bulur.
İngiliz hükümeti 2 Ekim tarihinde Roma Büyükelçisi aracılığıyla İtalya’nın Trablus ve Bingazi’yi işgal etmesine tarafsız kalacağını duyurur. Bunun üzerine 3–4 Ekim 1911 tarihlerinde İtalyan hükümeti Trablus’ı ağır top ateşine tutar. Bu dönemde Osmanlı Yeme’deki siyanı bastırmak için bölgedeki asker sayısını yemen’e kaydırmıştır. İtalyan ordusu sayıları 5500 kadar az ve zayıf durumda olan Osmanlı birliklerini şehri terk etmeye zorlar. 4 Ekim 1911 tarihinde İtalya Libya topraklarına ayak basar ve Osmanlı yönetimine ait Hamidiye tabyasını işgal ederler. Aynı gün Libya’nın Tobruk şehri işgal edilir.5 Ekim sabahı destek 1700 İtalyan deniz piyadesi de Trablus’a girer ve şehirde yerleşik bulunan Yahudilerin de yardımıyla tüm şehri ele geçirir. Derken 13 Ekim günü Derne ve 18-20 Ekim günlerinde de Bingazi İtalyanların eline geçer.
Ömer Muhtar bu gelişmeler esnasında çatışmaların meydana geldiği bölgeden uzaktadır. Senûsî okullarındaki eğitim ve öğretime ilişkin bazı konuları görüşmek üzere Hareket’in genel merkezinde Seyyid Ahmed Şerif’in yanındadır. İşgali haber alan Seyyid Ahmed eş-Şerif, derhal hareketin ileri gelenlerini çağırır ve birlikte durum değerlendirmesi yaparlar. Toplantılarda kendini gösteren genel eğilim, İtalya’nın güçlü bir Avrupa devleti olduğu ve ona karşı koymanın mümkün olmayacağı yönündedir. Görüşmelerde yeterince silâha ve askeri hazırlığa sahip olunmadığı, son derece ileri askeri ve teknik imkâna sahip bir devletle savaşmanın zorluğu ve nihayet Osmanlı gibi eski ve güçlü bir imparatorluğun bile bunu göze alamayarak Libya’yı gözden çıkardığı dile getirilir.
Gerçekten Osmanlı devleti Libya’yı sanıldığı kadar kolay gözden çıkarmış değildi. Hatta Sultan II. Abdülhamid’in, Batı hayranı ve Batı ile işbirliği içinde bulunan İttihad ve Terakkicilerin fitne ve ihanetleri sonunda tahttan indirişline kadar geçen süre içinde Osmanlı İmparatorluğu hiçbir toprağını yabancı işgalcilere bırakmış değildi. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirişinden sonra Osmanlı hızlı bir çöküntü ve gerileyiş sürecinin içine girer. Osmanlı kan kaybetmektedir. Ancak Trablus ve Bingazi’nin işgalinden kısa bir süre sonra patlak veren Balkan Savaşı’nın yaralarını henüz saramadan Osmanlı devleti kendini Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında bulur. Osmanlı’nın sahip olduğu toprak bütünlüğünü koruyabilecek gücü ve dermanı kalmamıştır. İtalyanlar bunu çok iyi bildikleri için Trablus ve Bingazi’yi işgal etmelerinin hemen ardından Ege denizindeki on iki adaya da asker çıkarır ve hatta Çanakkale boğazına kadar gelerek, hilafet merkezi İstanbul’u tehdit etmeye başlar. Osmanlı Libya’yı gözden çıkarmamış olsa da savunma konusunda yapabileceği fazla bir şey bulunmamaktadır. Bunun için Libya’nın savunmasını yerli halka bırakır.
İngiltere’nin 1882 yılında Mısır’ı işgaliyle İtalya’nın 1911 yılında Libya’yı işgaline kadar geçen yaklaşık otuz yıllık zor ve çetin dönem, Ömer Muhtar açısından tam bir yetişme ve olgunlaşma dönemi olarak geçer.
1899 yılına gelindiğinde Ömer Muhtar, bu dönemde Senûsîlik hareketinin ileri gelen bir müridi olarak görünmektedir. Senûsîlik hareketi, Mehdî es-Senûsî’nin yönetimindedir ve kendisine yerleşebileceği güvenli bir bölge aramaktadır. Bu dönemde Senûsî hareketi halk üzerinde oldukça güçlü ve etkin bir nüfuza sahiptir. Hareketin yurt içine yayılmış olan dergâh ve okulları, ilmî birer merkez gibi çalışıyordu.
İtalya’dan çok önce Libya’yı gözüne kestirmiş bulunan Fransa, bu hareketin sahip olduğu güç ve nüfuzun farkındaydı. Senûsî hareketini, amacının gerçekleşmesi önünde en büyük engellerden biri olarak görüyordu. 1898–1899 yıllarında Senûsîlerin kurdukları dergâh ve okulları ortadan kaldırmak için çalışmalar başlatır.
Hareket, İslâm’ın yayılması ve Fransız işgalinin durdurulması için cihad ilan eder. Hareke-tin önemli ve saygın müritlerinden olan Ömer Muhtar, cihad hareketinde yerini alır. Aynı dönem-de hareketin yönetimi tarafından Kelek medrese ve dergâhına şeyh olarak atanır. Ömer Muhtar vakit kaybetmeden görevine başlar. Bu arada Fransızların bölgeye girmemeleri için gerekli siyasî ve askerî çalışmaları da başlatır.
Bu dönemde hareket içinde bir değişiklik yaşanır. 1902 yılında Mehdî es-Senûsî, görevini Ahmed eş-Şerif es-Senûsî’ye devreder. Ahmed eş-Şerif, 1906 yılında Ömer Muhtar’ı Kelek Medrese-sinden alarak, el-Kusur medrese ve dergâhına şeyh alarak atar. Ömer Muhtar’ın Kelek’ten ayrılmasından kısa bir süre sonra Fransızlar, Kelek şehrini işgal ederler.
Ömer Muhtar, el-Kusur medresesinde 1911 yılına kadar görevde kalır. Bu esnada bir hayli nüfuz elde eder. Bölgede etkinliği iyice zayıflamaya başlayan Osmanlı yönetimi bölgede etkin bir nüfuza sahip olduğunu gördüğü Ömer Muhtar’dan, kabilelerin vergilerini toplama görevini yerine getirmesini ister. Ömer Muhtar el-Kusur’daki görevinin başındayken yürütmekte iken İtalyanlar Libya’yı işgal ederler. İtalyanların işgali ile Ömer Muhtar’ın hayatında yeni bir dönem başlar. Bu yirmi küsur yıl sürecek olan uzun cihad dönemidir.
Libya cihadının halka mal edilmesinde Senûsî hareketinin etkisi çok büyüktür. Başta hareketin lideri Şeyh Seyyid Ahmed eş-Şerif ve hareketin ileri gelen bir adamı olan Ömer Muhtar olmak üzere bütün Senûsî medrese şeyh ve hocaları cihad hareketinde etkin rol oynarlar. Bu konuda en büyük üstünlük ve pay Senûsî tarikatına ait olmakla birlikte Kadirî, Şazelî, Ticanî ve İsavî tarikatlara Seyyid Ahmed eş-Şerif bütün kabile ve aşiret liderlerine mektuplar yazarak, onları cihada katılmaya çağırır. O bu mektuplarından birinde şöyle der:
“Aziz ve Cebbar olan Allah’a hamd ederim. Dini aziz kılıp yayan Allah’ın Resulüne âl ve ashabına salat ve selam olsun. Biliniz ki, ecel ve ölüm kaçınılmazdır. Bundan kurtuluş yoktur. Yalnız savaşa katılanlar değil, bütün insanlar ölecektir. Fakat cihad alanında meydana gelecek bir ölüm dünya ve ahirette en şerefli bir ölümdür. Biliniz ki, cennet cihadda kullanılan silâhların gölgesi altındadır. Düşmanın çokluğu ve güçlüğü sizi cihaddan alıkoymasın. İmanın gücü yanında hiçbir güç dayanamaz, ona karşı koyamaz... Düşmanın kuvvetleri kat kat fazla olsa bile Cenab-ı Allah onun dinine yardım edenlere fazlasıyla yardım eden ve onlara güç verendir. Allah, İslâm düşmanlarını zelil ve perişan eder. Bunun için siz de cihada ileri atılın ve sakın gerisin geriye kaçmayınız. Bazı insanların cihaddan kaçtıklarına bakıp aldanmayın. Cenab-ı Allah, O’nun dini uğrunda cihada çıkan kimse tek başına dahi olsa ona yardım eder ve va’dini yerine getirip onu manevî askerleri ile takviye eder. Müslüman her an Allah yolunda cihad eder. Cihadında asla düşmana sırt çevirmez. İslâm askerleri İslâm’ın şanı olan cihad bayrağı ve sancağını elden ele dolaştırıp asla yere düşürmezler. İşte böyle, bu şekilde zafer ve hedefe ulaşırlar. Resul-i Ekrem’in cihadı teşvik eden ve faziletinden söz eden sayısız hadisleri vardır. Onun için kalpleriniz, asker sayısının azlığı ile sakın korkuya kapılmasın, yardımsız kaldığınız için de asla korkmayınız... İşte bunun için tek bir kişi dahi olsanız yalnız başınıza düşmana karşı koymak zorundasınız. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Nice küçük bir topluluk çok kalabalık bir topluluğu yenmiştir.” Cihadı teşvik eden ve cihaddan kaçan insanları müjdeleyen ve korkutan hadis-i şerifler sayısızdır. İşte onlardan sadece biri: “Şayet dünya işlerine dalıp, sığırların kuyruklarına ve ziraat işlerine yapışarak cihadı terk ederseniz, tekrar dininize ve cihada dönünceye kadar Allah üzerinize bir zilleti musallat eder”. İşte sizin buradaki göreviniz, düşmana karşı cihada katılarak, onları zelil edip İslâmı hâkim kılmak, Allah’ın kelamı ve hükümleri yücelsin diye çalışmak ve küfür ehlini yok etmektir. “Cihadı terk etmek dinden uzaklaşmak demektir”. Bütün bu cihad farz-ı kifaye olan cihad çeşididir. Peki ya sizin ülkenize insanlarınıza, dininize, ırz, namus ve malınıza kasteden bir düşman olduğu zaman farz-ı ayn olan cihadda nasıl davranmak gerekir. Böyle bir cihaddan uzak durmak dinden çıkmaya yol açıyorsa, ya bu işgalci düşmanla işbirliği yapıp ona bağlanan ve Müslümanlara karşı savaşmak üzere bu düşman ordusuna yazılan insanların durumu ne olacak...”
Cihad Başlıyor
Yirmi yıldır gibi çok uzun bir zaman süren cihadı anlatmadan önce cihadın ekonomik kaynaklarından, sosyal dinamiklerinden ve askerî donanımından söz etmek faydalı olacaktır. Böylece çeyrek asra yakın bir zaman devam eden cihad daha iyi anlaşılacaktır. Ahmet Ağırakça, adı geçen kitabında bu konuya dair şu açıklamalarda bulunur:
Cihadın Ekonomik Kaynakları:
“Ömer Muhtar’ın hareketi tamamen eline aldığı günden sonra Mücâhidlerin gelirleri tümüyle mahalli sayılırdı. Çünkü dâhilden, Müslüman halktan sağlanan gelirler, dışardan gelen yardımlarla kıyaslanmayacak kadar çok çok fazlaydı. Dışardan gelen yardımlar devede kulak misali idi. Mahalli gelir kaynakları da genellikle Müslüman halktan sağlanan zekât ve öşürlerin yanı sıra düşmandan elde edilen ganimetler ve gümrük gelirleri idi. Bunlardan başka cihad hareketi yönetiminin topladığı satış vergisi de ayrı bir gelir kaynağı idi. İdris es-Senûsî’nin 1917 yılında genel kumandanlığa getirildiği tarihten itibaren İtalyanlarla sulh yapma ve savaşı terk etme yollarını araması Mücâhidler tarafından pek tasvip görmemişti. İdris’in bu sulhtan yana olan tavrı üzerine Müslümanlar daha önce medreseler verdikleri zekat ve öşürleri doğrudan Senûsî medreselerine değil, Mücâhidlere vermeye başladılar.
Ömer Muhtar, Mısır’dan yardım almak üzere yaptığı seyahatten eli boş olarak geri dönünce artık cihad hareketi tamamen yerli kaynaklara dayanmak zorunda kaldı. O zaman da Ömer Muhtar, halktan toplanacak olan bu zekât ve öşürlerin nasıl toplanacağı hususu ile ilgili bir tüzük hazırladı. Çünkü zekât ve öşürler cihad hareketinin en büyük geliri durumunda idiler.
Zekât her yıl Muharrem ayında İslâm hukukunun gerektirdiği prensipler dâhilinde Müslüman halktan toplanmaktaydı. Her yıl Muharrem ayında zekât ve öşürleri toplamakla görevli memurlar halk arasına dağılırlardı. Öşür olarak toplanan buğday, arpa ve diğer hububatların yanı sıra nakit ve davar olarak da çeşitli zekâtlar toplanırdı. Bütün bunları toplamakla görevli olan zekât memurlarının İslâmî prensipler içinde yetkileri gayet genişti. Ayrıca toplanan bu zekâtları sağ salim ve rahatlıkla cihad karargâhlarına ulaştırmak için koruyucu askerler de görev alırlardı. Ancak, bu zekâtları toplama yetkisini haiz olanlar, Ömer Muhtar’dan kendilerine verilmiş imzalı ve mühürlü belgeler taşırlardı. Halk bu imzalı ve mühürlü belgeleri görmedikçe hiç kimseye zekât ve öşür vermezdi. Bazen bu belgeleri de Ömer Muhtar adına onun yardımcısı Fazıl Ebû Ömer imzalardı. Bu yardımcısının yanı sıra ayrıca Yusuf Ebû Rahil, Abdülhamid el-Abbar ve Osman eş-Şamî de yetkili kişilerdi.
Bu zekât ve öşürler İslâmî ölçüler içinde toplandıktan sonra bölgedeki cephe ve askerî karargâh kumandanına teslim edilirdi. Ancak bu cephelerin bir askerî ve bir mülkî kaymakamları bulunurdu. Askerî kaymakam veya kumandan hareketin askerî yönü, silâh ve cephaneleriyle ilgilenirdi. Mülkî kaymakam ise, diğer mahallî ve siyasî işleri yönetmekteydi. İşte zekât ve öşürler bu mülkî âmire teslim ediliyordu.
Zekât ve öşürleri toplama memurlarına ücretleri ödendikten sonra getirdikleri mallar kendilerinden teslim alınırdı. İtalyanlar sürekli olarak bu zekât kafilelerinin yolunu kesmeye ve malları müsadere etmeye çalışıyorlardı. Ancak Mücâhidler ellerinden geldiğince bu malları yerlerine salimen götürmeye gayret ederlerdi.
Genellikle bu zekât ve öşürler İtalyanların hâkimiyetleri altında bulunan Bingazi, Merc, derne ve Topruk illeri ve ilçelerinden toplanırdı. Ayrıca Ömer Muhtar bu illerdeki Müslümanlardan zekât ve öşürler dışında da bazı yardımlar almakta idi. Hatta Graziani’nin ifadesine göre İtalyan haber alma örgütleri bu yardımları yapan kişileri bir türlü tespit edemiyorlardı. Zira İtalyanlar böyle yardımları gördüğü anda derhâl mallara el koyuyor ve bu yardımları yapanları da derhâl idam ediyorlardı. Bingazi’de Sıkıyönetim Mahkemesi’nin idam edip mallarını müsadere ettiği Muhammed el-Haddad bunlardan biri idi. Oğlu ile birlikte idam edilen bu şahıs, Bingazi ve çevresinden Mücâhidlere büyük miktarda yardım sağlamaktaydı. Ayrıca İtalyanların tamamen hâkim oldukları şehirlerde yaşayan halk ellerinden geldiğince yardımlar toplar, Mücâhidlere ulaştırırlardı. Hatta bazı medrese şeyhleri şehirlerde yaptıkları görevler karşılığında İtalyanlardan aldıkları maaşlarını olduğu gibi hatta topladıkları zekâtları da ilave ederek Mücâhidlere gönderiyorlardı. Yalnız para değil, zahire ve hatta İtalyan cephanelerinden aşırdıkları silâhları da cephelere ulaştırıyorlardı. Hatta İtalyanların nezdinde çalışan memurlar bile maaşlarının onda birini (öşrünü) ayırarak yardımlara ekliyorlardı.
Ganimetlere gelince; Ömer Muhtar’ın kumandanlığı sırasında yapılan sayısız savaşlarda bir hayli yekûn tutan ganimetler ele geçiyordu. Bu ganimetler iki çeşitti. Bir kısmı doğrudan doğruya Mücâhidlerin İtalyan ordularıyla yaptıkları savaşlarda elde ettikleri ganimetlerdi. Zaferlerin neticesinde düşman askerlerinin bıraktıkları silah, yiyecek ve giyeceklerle, öldürülen veya esir edilenlerin üzerinden çıkan mal ve silahlardı. Bunlar ganimetlerin İslâm’daki hükümlerine göre toplanır ve taksim edilirdi. Bu ganimetlerin beşte biri önce ayrılarak kumandanlık emirine verilir ve genel giderlere harcanırdı. Geri kalan 4/5’ü ise Mücâhidler arasında bölüştürülmekteydi. Meselâ 1927 Mart ayında gerçekleştirilen er-Ruhaybe zaferinde elde edilen ganimetler gerçekten küçümsenmeyecek kadar çoktu.
Ganimetlerin diğer bir çeşidi ise, İtalyanların emrinde çalışan Müslümanların ele geçirdikleri ganimetlerdi. Bunlar genellikle davar ve zahire şeklinde oluyordu. Bazen bir görevli İtalyanlara ait olan sürüleri önüne katıp Mücâhidlere ulaştırıyordu. Hatta Graziani hatıralarında 1929 Şubat ayında 47 sığır, 210 koyun ve 23 devenin kaçırılarak Mücâhidlere teslim edildiğini kaydeder. İtalyanlar bütün gayretlerine rağmen bu ganimet vurgunlarını engelleyemiyorlardı.
Bunlardan başka büyük bir yekûn tutmamakla birlikte satıcılardan yüzde beş satış vergisi alınıyordu. Çarşı ve pazarlara mallarını getiren köylülerden alınan bu vergi, doğrudan cephe kumandan ve kaymakamlarına intikal ettirilirdi. Ayrıca bir deve satışından da 100 frank vergi alınırdı. Zaten şehirlere getirilen malların İtalyanların şerrinden kurtarılması gayet zor oluyordu. Onun için halk böyle satışlarda seve seve vergi ödemekteydi.
Bu gelirlerin yanı sıra cephede bulunan Mücâhidlerin akrabaları onlara giyecek ve yiyecek, hatta bulabildikleri zaman silâh yardımı yapıyorlardı. Belirli mevsimlerde halkın hazırladığı bu yardımlar cephelerdeki çocuklarına ve Mücâhidlere ulaştırılırdı. Hatta bazen Ömer Muhtar’ın emri ile askerlerin bir kısmına izin verilerek evlerine gönderilir, bir müddet dinlenen bu askerler geri gelirken bazı yardımlarla dönerlerdi. Gerek zekât, öşür ve satış vergileri ile elde edilen gelirler ve gerekse ganimetler, merkezlerde toplandıktan sonra bunlardan nakit olanlarıyla Mücâhidlerin ihtiyaçlarını gidermek üzere çarşı ve pazarlara adamlar gönderilir, gereken eşya ve gıda maddeleri temin edilirdi.
Hatta İtalyan zulmü altında yaşayan halk, ticaret ismi altında yüklerini hazırlar ve Cebeli-ahdar’a kervanlar götürür, Mücâhidlere yardım ederlerdi. Bazen de çeşitli eşyalar çarşılara götürülerek giyecek ve yiyeceklerle değiştirilip Mücâhidlere ulaştırılırdı. Diğer taraftan Mısır’dan gelen şeker, pirinç, çay ve un gibi maddeler Sellum limanına ulaştırılırdı. Bu maddeler Mısır’da çok ucuz fiyatlarla satılıyordu. Onun için gerek kara yoluyla gerekse denizden bu Sellum limanına ulaşan gıda maddeleri Cebeliahdar’a sevk edilirdi.
İtalyan genel kumandanı Graziani, 1930 yılında Sellum’a gelen gıda maddelerinin on bin tona yakın olduğunu kaydeder. Hâlbuki bu şehir halkının yıllık çay ve şeker tüketimi nihayet 3,5 ton civarında olduğuna göre, geri kalan altı buçuk tonluk gıda maddesi olduğu gibi Cebeliahdar’a, Mücâhidlere ulaştırılıyor ve buna engel olamadıklarını ifade ediyordu.
Fakat bütün bunlara rağmen Mücâhidlere ulaşabilen yiyecekler onların ihtiyaçlarının çok az bir kısmını karşılayabiliyordu. Giyecek ve yiyecek sıkıntısı bir hayli fazla idi. Hatta ileri gelen kuman¬danlardan biri zalim İtalyanların baskılarının artması üzerine içine düştükleri sıkıntıları bir mektupla Mısır’a İdris es-Senûsî’ye yazıp bildirmişti. 17 Temmuz 1930 tarihini taşıyan bu mektupla Mücâhidlerin sıkıntıları ve çektikleri ıstıraplar dile getiriliyordu.
Aynı şekilde çektikleri büyük sıkıntıları az da olsa hafifletebilmek için Ömer Muhtar çeşitli bölgelere durmadan mektuplar yazıyordu. Halk büyük bir arzu ve istekle ellerinde mevcut olan her şeylerini Mücâhidlerle paylaşmaya hazır durumdaydılar. Ancak İtalyanlar bu hususta halka büyük ve acımasız gözdağı veriyor ve böyle bir davranışa kalkışanları mutlaka idam ediyorlardı.
Graziani 22 Mayıs 1930 tarihinde halka karşı yayınladığı bir genelgede Mücâhidlere zekât, öşür veya herhangi bir yardımda bulunanların anında idam edileceğini duyuruyordu. Maalesef bu genelgeden sonra Mücâhidlere ulaşan yardımlarda büyük bir düşüş görüldü. İşte Ömer Muhtar’ın bu tarihlerde yazdığı mektuplarda sık sık yardım istendiği ve bu yardımlara son derece muhtaç oldukları yazılmaktadır. Ömer Muhtar’ın Türkiye’de bulunan Seyyid Ahmed eş-Şerif’e yazdığı mektup da bu mektuplardan biridir.”
Cihadın Sosyal Dinamikleri
“Libya’nın işgalcilere karşı verdiği kurtuluş savaşı ile Ömer Muhtar’ın liderliğindeki cihad hareketinin sosyal temelleri derken bu cihada katılan insanların katılış hedeflerini, silâhlandırılmalarını ve hangi gaye için savaştıklarını kastediyoruz. Ömer Muhtar, düşman kuvvetlerinin kat kat üstünlüklerine rağmen daima güçlü ve kuvvetli bir hal içinde idi. Hiçbir zaman morali bozulmaz ve düşmanın üstün silâhlarından, mekanize birliklerinden, uçak ve tanklarından asla korkmaz ve Mücâhidleri de aynı zindelikte tutmaya çalışırdı. O, düşmanın, Mücâhidlerin arasını bozmak için sarfettiği gayretlerini hep boşa çıkarır ve düşmanın, Müslümanların saflarında açtıkları gedikleri anında bir konuşma ile rahatlıkla tıkardı.
Libyalı insanın daima üstünlük taslama duygusunun aşırılığından dolayı kabileler arasında sürekli bir çekişme ve anlaşmazlık söz konusu olurdu. Ama Ömer Muhtar, kabileler arasındaki bu anlaşmazlıkları liderlik vasıflarıyla ustaca hemen halleder ve bu birbirine zıt huy ve yaratılışlara sahip insanları hemen İslâmî anlayış ve çizgiye çekerek İslâm ve İslâm diyarı için aynı saflarda savaşmaya sürüklerdi. Ömer Muhtar ve yakın silâh arkadaşlarından Abdülhamid el-Abbar kabileler arası anlaşmazlıkları halletmede büyük rol oynamışlardı. Onların araya girmesiyle kabileler hemen anlaşmazlıkları unutur savaşa koşarlardı.
Ömer Muhtar liderliğindeki Mücâhidler genellikle el-Ubeyd, el-Berdis, el-Hasse, ed-Dorsa ve el-Avakir kabilelerinin fertlerinden oluşmaktaydı. Ancak bunların sayıları hakkında kesin bir fikrimiz yoktur. Sadece 1924 yılında yapılan bir tespite göre; bizzat savaşan Mücâhidler ve cephede silah kullananlar üç bin kişi civarında idiler.
Kabile şeyhleri sürekli olarak gençleri cihada teşvik eder din ve ülke uğrunda kâfirlere karşı savaşa davet ederlerdi. Çünkü kabile şeyhleri, kabile içinde yegâne denge unsuru olduğu gibi sözüne mutlaka itibar edilen insanlardı. Ayrıca kabileler, bu cihad hareketine katılan askerleri ve şehidleri ile övündükleri için kabileler arasındaki rekabetlere yol açardı. Bu da gönüllü savaşçıların artmasına ve cihad hareketinin kuvvetlenmesine sebep olmaktaydı.
Ayrıca her kabile verdiği her şehit yerine hemen yeni bir asker göndermeye davet edilirdi. Şehit düşen bir ferdi yerine yeni gönüllü asker göndermeyen kabile her bir asker için 1000 frank ödemekle yükümlü tutulurdu. Bunun yanı sıra kabileler birliklerini asker gönderme hususunda da teşvik ederlerdi.”
Cihadın Askerî Donanımı
“Cihad hareketinin en büyük sıkıntılarından birisi de silâh sağlanması konusunda toplanıyordu. Mücâhidlerin silâh fabrikaları olmadığı bilinen bir husustu. Ama Müslüman kendi dini ve vatanı için gerekirse sadece eline geçirdiği bir sopa ile savaşmasını bilendir. Güçlü bir emperyalist devlete karşı yirmi küsur yıl direnmek kolay bir şey değildir. Fakat bu silâhlarını bazen ganimet yoluyla düşmandan elde ederlerdi. Örneğin, 1923 yılına gelinceye kadarki dönemler hep böyleydi. Mahruka, Kardabiyye, Sidî Kkırba, Yevmü’l-Cumua gibi savaşlarda Müslümanlar İtalyanlara karşı galip gelerek bir hayli miktarda silâh elde etmişlerdi. Aynı şekilde 1913–1915 yıllarında Birinci Dünya Savaşı’nın şiddetli günlerinde kuvvetlerinin büyük bir kısmını Avrupa cephelerine kaydırmak zorunda kalan İtalyanların iç taraflardan sahillere geri atılmasıyla elde edilen silah depoları... Mücâhidler bu dönemde Fizan ve Kardabiyye’den İtalyanları atıp silah depolarını ellerine geçirdikleri gibi Trablus, Hums ve Bingazî’ye yaptıkları baskınlar sırasında da depolarını istila ederek tümüyle silahları cephelere taşımışlardı.
Daha önceki dönemlerde ise Osmanlıların Mısır yoluyla Libya Mücâhidlerine ulaştırdıkları silâhlar kullanılmıştı. Bu silâhlar genellikle tüfek idi. Hatta İtalyanlar Trablus ve civarına tamamen hâkim olunca bu bölgeden 70.000 civarında tüfek toplamışlardı. Daha sonraları İtalyanların emrinde çalışan sahillerdeki Libyalılar vasıtasıyla bazı silah alımı da sağlanmış bulunuyordu. Ancak düşman cephanelerinden büyük meblâğlarla satın alınan bu silâhlar, cihad hareketinin bütçesini hayli sarsmış ve hatta beytülmalin kasasını tümüyle boşaltmış bulunuyordu.
Bunun üzerine Libyalı demircilerin gayet iptidaî yollarla yaptıkları tüfekler kullanılmaya başlandı. Bu çeşit silâhlar Osmanlı yapısı tüfekler idi. Barutla doldurulup bir fitille ateşlenerek kullanılan bir tüfek çeşidi idi. Fakat İtalyan zalimleri bunlara da engel olarak halkın Mücâhidlere yardımlarını yasaklamış-lardı. Hatta bu, yukarıda söylediğimiz gibi idamla sonuçlanan bir suçtu. Bunun üzerine Mücâhidler bir hayli silâh sıkıntısı çekiyorlardı. Bu engellerden başka İtalyanların emrinde çalışan Libyalılara daha evvel verilen M-91 marka silahlar toplanarak onlara Avusturya yapısı basit tüfekler verildi. Zira bu Libyalılar hemen ellerindeki silahları Mücâhid kardeşlerine ulaştırıyorlardı.. Bütün bu yasaklamalara rağmen halk tüm gücünü kullanarak Mücâhidlere yardım ediyordu
Ve 11 Eylül 1931...
Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım Mücâhidîn Sılanta mevkiinde bulunan sahabeden Sîdî Rafi Hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu. Mücâhidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü. Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Ancak kendisini esir alan İtalyan askerleri, onun kim olduğunu bilmemekte ve mücâhidlerden biri sanmaktadırlar. Ömer Muhtar kimliğini açıklayınca, onu Sûse’ye götürürler.
Bu esnada ona Cebeliahdar’daki askerlerin komutanı olan David adında bir İtalyan subayı refakat eder. Subay Ömer Muhtar’a bazı öğütlerde bulunarak, Bingazi’deki komutanlık sarayına yapılan saldırıyı inkâr etmesini, kendi bilgisi dışında gerçekleşmiş olup haberinin olmadığını söylemesini tavsiye eder. Fakat asil mücâhid, büyük komutan, Libya çöllerinin korkusuz aslanı Ömer Muhtar, âdeta kükreyerek bu subaya şu cevabı verir:
“Şayet bu baskın hakkında beni sorguya çekecek olurlarsa, bu hususta ilk sorumlunun kendim olduğumu ve baskın için her türlü emir ve komutayı benim verdiğimi açıkça söyleyeceğim. Şayet mahkeme huzurunda bunlar bana sorulacak olursa olayı teferruatlarıyla anlatacağım.”
Ertesi gün 12 Eylül’de onu bir destroyer ile Bingazi’ye 60 km mesafe uzaklıktaki es-Sulûk denen yerde hapsedilir. Ömer Muhtar’ın ele geçirilip tutuklandığı aynı gün Trablus ve Roma’ya bildirilir ve her tarafa ilân edilir. Vali Badoglio göstermelik bir mahkeme kurar ve mahkemede Ömer Muhtar’ın derhal idamına karar verilir.
Ömer Muhtar Bingazi yakınlarındaki hapishaneden alınıp, dört gün sonra göstermelik olarak yargılanacağı İtalyan Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çıkarılmadan kısa bir süre önce Libya’daki İtalyan ordusunun genel komutanı Graziani ile görüştürülmek üzere odasına götürülür. Ömer Muhtar, komutan karşısında İslâmî asil duruşunu hiç değiştirmez. Aralarında aşağıdaki konuşmalar geçer:
“— Neden böyle şiddetle faşist İtalyan Hükümeti ve ordusuna karşı durmadan savaştın?
— Dinim ve vatanım için.
— Peki, varmak istediğin hedef ne idi?
— Hiç bir şey... Sadece sizi ülkemden ve topraklarımdan kovmaktı hedefim. Zira siz gasbedici bir kuvvetsiniz. Savaşa gelince, böyle durumlarda yani ülkemiz işgal edilince bu bizim için farzdır. Zafer ise Allah’ın elinde olan bir şey... Sen Senûsilik için mi savaşıyorsun?
Bu soruyu ona yönelttiğinde Graziani’ye son derece sert bir bakışla şunları söyler:
— Bu söylediklerinde yanılıyorsun! Fakat sen böyle düşünebilirsin. Ancak örtülmesi ve gizlenmesi asla mümkün olmayan bir gerçek vardır ki, o da benim siz İtalyanlara karşı sadece dinim ve vatanım için savaştığımdır. Yoksa mesele zannettiğin gibi basit değil...
— Bizim iki kumandan ve pilotumuzun öldürülmesi için sen mi emir verdin?
— Evet! Savaştaki bütün sorumluluk ve ithamlar kumandanındır. Savaşın gereği budur. Zira savaş, ismi üzerinde, savaştır.
— Sen kaç gün içinde mücâhidlere seslenip de savaştan vazgeçerek silâhlarını teslim edip bize boyun eğmelerini sağlayabilirsin?
— Bu hususta hiçbir şey yapmama imkân yoktur. Sonra biz mücâhidler daha evvel kanımızın son damlasına kadar savaşacağımıza ve son ferdimize kadar silâhı elden bırakmayacağımıza yemin ettik. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, ben size esir düşerken silâhımı bırakarak, teslim olmuş değilim. Beni siz zorla yakalayıp esir ettiniz.
— Ey Ömer Muhtar! Sen azıcık bir askerlerin ve basit silâhlarınla, bizi yenebileceğini ve Barka’dan çıkarabileceğini bir gün olsun hiç düşündün mü?
— Hayır… Bu imkânsız bir şeydi
Peki, o zaman bizimle niçin savaştın? Amacın neydi?
— Cihaddan başka hiçbir şey. Ben bir mücâhid oluşum bana yeterliydi. Gerisi kaderin eline kalmış bir şey. Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız ya da ölürüz… Sizler bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince... Ben, cellâtlarımdan daha uzun yaşayacağım.”
Graziani daha sonra Ömer Muhtar’la olan bu görüşmesine dair düşüncelerini şöyle anlatacaktır:
“Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.”
Bu arada İtalyanlarla işbirliği içinde bulunan Şerif el-Giryanî’yi Ömer Muhtar ile görüştürmek için bir plan hazırlanır. İtalyan komutanlar Şerif el-Giryanî’ye Ömer Muhtar’ın kendisiyle görüşmek istediği söylenir. Ardından Ömer Muhtar el ve ayaklarındaki prangalarla el-Giryanî’nin odasına sokulur. Ömer Muhtar neler olduğu konusunda hiçbir bilgiye sahip değildir. Asla görüşmek istemeyeceği Şerif el-Giryanî’yi karşısında görünce şaşırır. Onunla tek kelime konuşmaz. Bu arada el-Giryanî, görüşme isteğinin Ömer Muhtar’dan geldiğini düşünerek, onun konuşmasını bekler. Ömer Muhtar’ın tek kelime etmediğini görünce bir halk deyimiyle şöyle der:
“Elde edilen av kötüdür; ama avcının da insafı yoktur.”
Bunun üzerine Ömer Muhtar iyice öfkelenerek şöyle der:
“Nefsin hoşuna gitmeyecek musibetlerden dolayı yalnızca kendisine yalnızca kendisine hamd edilen Allah’a binlerce şükürler olsun. “Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!.” (Kehf, 10) Ben öğüt verilmeye muhtaç değilim. Bir telkine de ihtiyacım yoktur. Ben, Allah’ın iradesine teslim olmanın ve sabrın faziletini biliyorum. Ben seninle hiç de görüşmeyi istememiştim. Hiçbir kimse ile de görüşüp kurtulmam yardım isteyecek değilim.”
Tarihler 15 Eylül 1931 gününü gösterdiğinde İtalyan yönetimi hızla Sıkıyönetim Mahkemesi’ni toplayıp, Ömer Muhtar’ı göstermelik olarak yargılamaya başlar.
İtalyan yönetimi, Ömer Muhtar’ı idam etmeye onu tutukladığı anda karar vermiştir; ama dünya kamuoyunu yanıltmak ve yönetime baş kaldırmış bir isyancıyı yargıladığını göstermek için göstermelik bir yargılama süreci sergilenir. Bir saat on beş dakika süren tek celseli ve tek yanlı bir mahkeme sonunda Ömer Muhtar’ın idamına karar verilir.
Ömer Muhtar, son anlarında dahi korkusuz ve yılmaz duruşunu değiştirmemiştir. Mahkeme heyetine verdiği cevaplarda onun bu duruşunu çok açık bir biçimde görmekteyiz. Mahkeme tutanaklarına göre; duruşmada geçen bu konuşmalardan bazısı şöyledir:
“Sanık: Ömer Muhtar, Aişe bint Muharib oğlu. 73 yaşında. Defne doğumlu. Menfe kabilesi, Beridan ailesi, Ferhat evinden. Medeni durumu: Evli, çocukları var. Okumayı, yazmayı biliyor. Daha önce sabıkası yok. 12 Aralık 1931 tarihinden itibaren tutuklu bulunuyor. 284, 285, 286, 574, 575. maddeler ve 26. maddenin 2-4-6-10. bendlerine göre suçlu görülmekte ve cezalandırılması istenmektedir. Suçu, sömürge devlet sınırları içinde İtalya devletine karşı isyan başlatmak ve yönetmek, askeri kuvvetlerimize karşı pusular kurup, saldırılar düzenlemek…
Duruşma başlar.
Savcı:
— Kime karşı savaştın?
Ömer Muhtar:
— İtalyan hükümetine karşı savaştım.
Savcı:
— Kaç muharebede bulundun?
Ömer Muhtar:
— Birçoğunda, tam olarak sayısını bilemem. Bizzat katılmadıklarımda ise benim emrimle harekât yapılmıştır.
Savcı:
— Sen de ateş ettin mi?
Ömer Muhtar:
— Evet, ben de ateş ettim.
Savcı:
— Teğmen Beati’nin öldürülmesi emrini sen mi verdin?
Ömer Muhtar:
— Tutsak edilmişti. Bir gün ben yokken İtalyan birlikleri bizimkilere çok yaklaşmış… Bunun üzerine savaş hali bu ya, onu öldürmüşler.
Savcı:
— Bütün tutsak düşürdüklerinizin öldürülmesi emrini verdin mi?
Ömer Muhtar:
— Hayır, böyle bir emir vermedim.
Savcı:
— Kasr Benu Hadem mevkinde, telefon hatlarını tamir edenlerin öldürülmesi ve İtalyan birliklerine karşı akınlar yapılması emrini sen mi verdin?
Ömer Muhtar:
— Evet. Bu emirleri ben verdim...
Bu aşamada savcı, tercümanın sesini yetersiz olduğunu söyleyerek tercümanı değiştirir:
— Mahkeme mütarekelerden sonra savaşı yeniden başlatma nedeni öğrenmek istiyor.
Ömer Muhtar:
— Çünkü hükümet beni razı edememişti.
Savcı:
— Fakat Badoglio’ya gönderdiğin mektubun cevabını beklemen gerekirdi.
Ömer Muhtar:
— Bana cevap geldi; ama içeriği boştu.
Savcı:
— Savaşta emirleri sürekli sen mi veriyordun?
Ömer Muhtar:
— Savaşın birinci aşamasında benden başka komutanlar da bulunuyordu. Fakat mütarekelerin öncesinde ve sonrasında bütün emirleri ben verdim. Savaşa on yıldır komutanlık yapıyorum.
Savcı:
— Nasıl yakalandın?
Ömer Muhtar:
— Beyza medresesinin yakınlarında bulunuyordum. Bindiğim at vurulunca üstünden düştüm ve hükümetinizin askerleri beni yakaladılar.
Savcı:
— Yakalandığında onlara kimliğini açıkladın mı?
Ömer Muhtar:
— Evet, derhal.
Savcı:
— O sırada yanında tüfeğin var mıydı?
Ömer Muhtar:
— Evet.
Savcı:
— Saldırılara katıldın mı?
Ömer Muhtar:
— Evet.
Savcı:
— İtalya hükümetinden şimdiye kadar hiç maaş aldın mı?
Ömer Muhtar:
— Hayır, asla!
Savcı:
— Türkler Libya’yı işgal etmeden önce onlara karşı da savaştın mı?
Ömer Muhtar:
— Evet, birkaç kez.
Bu kısa sorgulamadan sonra hiç ara verilmeden karar açıklanır:
Savcı:
— Öyle görünüyor ki, Allah seni terk etti. İnsanoğlunun adaleti ise sana yetişti. İtham edildiğin suçlar sabit olmuştur. Kendini savunmak için ekleyeceğin bir şey var mı?
Ömer Muhtar:
— Hayır.
İtalya Sıkıyönetim Mahkemesi idamına karar verdi.
Ömer Muhtar savcının suratına şu tarihi cevabı yapıştırır:
— Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur... İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn. (Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz.)
Ömer Muhtar daha sonra hücresine götürülür.
Bingazi’deki toplama kamplarının birinde Ömer Muhtar’ın idam sehpası kuruldu. Ömer Muhtar, yirmi bin kişilik büyük bir halk topluluğu önünde, yanından hiç ayırmayıp, dilinden hiç düşürmediği Kur’an-ı Kerim’den âyetler okuyarak, idam sehpasına sehpaya doğru ilerler. Yanından geçtiği insanlar onun Fecr sûresinin “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir.” 27-30. ayetlerini okuduğunu duyarlar. Bazıları da onun ezan sözlerini okuduğunu söylemiştir. Buradan onun her ikisi yapmış olduğu sonucu da çıkarılabilir. Ömer Muhtar son derece sakin, korkusuz ve kendinden emin adımlarla idam sehpasının üzerine çıkar. Dudaklarından aynı âyetler inci taneleri gibi dökülmektedir. Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı Cebeliahdar’ın yeşil dağlarına son bir kere daha bakar ve bir milleti yetim bırakarak ebed âlemine doğru kanatlanır. Yer Suluk çarşısı, saat sabahın dokuzu idi.
Muhammed Esed, Ömer Muhtar’ın şahadetinden bir sene sonra 1932’de Muhammed ez-Zuvay’la Medine’de tekrar karşılaşır. Aralarında geçen konuşmalardan bazı bölümler aktararak noktalayalım:
“Mücâhidînin durumu nasıl gidiyor, Sîdî Muhammed?” diye sordum; çünkü bir yıla yakın bir zamandan beri Sireneyka’da olup bitenlerden haberim yoktu.
Sîdî Muhammed ez-Zuvay’ın yuvarlak, beyaz sakallı yüzü soldu:
“Haberler iyi değil, evlât. Savaş biteli bir kaç ay oldu-, son kurşun da atıldı; Mücâhidin dağıldı; şimdi çilekeş halkımızla zalimlerin kini arasında sadece Allah’ın kerem ve merhameti duruyor…”
“Peki, Seyyid İdris’ten ne haber?”
“Seyyid İdris.” diye içini çekerek karşılık veriyor Sîdî Muhammed, “Seyid İdris hâlâ Mısır’da; kolu kanadı kırık bekliyor, fakat neyi bekliyor, belli değil. Allah selâmet versin iyi bir insandır, ama savaş ona göre değil. Kitaplarıyla yaşıyor o, kılıç onun eline yakışmıyor...”
“Ya Ömer Muhtar, teslim olmamıştır eminim? Peki, Mısır’a kaçabildi mi?”
“Sîdî Muhammed yolun ortasında bir süre duralıyor ve şaşkınlıkla yüzüme bakıyor: “Ömer ha...? Haberin yok mu evlât?”
“Neden haberim yok mu?”
“Sîdî Ömer,” diyor yatıştırıcı bir sesle, “Sîdî Ömer, Allah rahmetini esirgemesin ondan, öleli nerdeyse bir yıl oluyor...”
“Ömer Muhtar öldü ha... Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının öz-gürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer Muhtar öldü demek.... On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca, en modern silâhlarla donatılmış, mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkının umutsuz direnişine bayrak olan Ömer Muhtar... Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahitlerinin başında, kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren Koca Ömer Muhtar...
(Boğuk, acılı bir sesle:) “Bundan bir buçuk yıl önce, Sireneyka’dan dönerken, daha o zaman, onun ve adamlarının kaderini görür gibiydim.” derken kendi sesimi nerdeyse tanıyamıyorum: “Sağ kalan mücahitlerle birlikte Mısır’a çekilmesi ve böylece halkı için yaşaması gerektiği yolunda ne kadar uyarmaya çalıştım onu... Ve Sireneyka’da onu ölümün, sadece ölümün beklediğini bile bile, bütün bu önerileri, nasıl da sükûnetle geri çevirmişti.... İşte şimdi, yüzü aşkın savaştan sonra beklenen kutlu ölüm yakalayı verdi onu... Fakat söyleyin bana, ne zaman oldu bu?”
Muhammed ez-Zuvay başını esefle sallıyor ve çarşının daracık sokaklarından el-Manaka meydanına çıkarken, “Savaşta ölmedi o. Yaralandı, esir edildi. Âdi bir hırsız gibi asarak katlettiler onu İtalyanlar...” diye inliyor âdeta.
“Fakat nasıl yapabilirler!” diye haykırıyorum, “Graziani bile böyle alçakça bir şeye cesaret edemezdi!”
“Fakat yaptı işte, o yaptı bunu!” diye karşılık veriyor Sîdî Muhammed, hınç dolu bir tebessümle…”
İdamından bir gün sonra İngiliz Times gazetesi “İtalyan Zaferi” manşetiyle şu haber verdi: “İtalyanlar Barka’da (Trablus) Sebnusi isyancılara karşı kesin ve önemli bir zafer elde ettiler. İsyancıların lideri terörist Ömer Muhtar esir alınarak idam edildi….”
Gazete haberini şu sözlerle bitiriyordu: “Onun yakalanması kalan direnişçileri direnişini kıracaktır. Ömer Muhtar, İtalyan hükümetinden hiçbir hediye ve mükâfatı kabul etmediği gibi kendi varını yoğunu da cihad için harcamıştı. Kâfirlerle yapılan antlaşmaları kâğıt üzerindeki hikâyelerden ibaret kabul etti. Cesaretinin, atılganlığının yanı sıra dini duyarlılık ve samimiyetiyle halkın beğenisini kazandı.”
Ömer Muhtar şehit edilmiş; ama öldürülememiştir. Onu öldürmek isteyen İtalyanlar, onun için idam sehpası kurmuşlar; ruhunu bedeninden ayırmışlar; ama yine de Suluk çarşısından elleri boş ayrılmışlardır. Bu savaşın tek galibi vardır. O da Ömer Muhtar’dır. O bu savaş süresinde son derece kârlı bir ticaret yaparak, taşıdığı canı Allah’a satmış ve ölümsüzleşmiştir. Allah elbette doğru söylemiştir: “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler”” demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154)
Ey Libya çöllerinin korkusuz aslanı!
Hak ve hakikat aşığı!
Bağımsızlık ve özgürlük sevdalısı!
Kanının son damlasına kadar halkını terk etmeyen ulu önder!
Zalimin ve haksızlığın karşısında eğilme bilmeyen asil duruşun sahibi!
Bilmelisin,
Seni unutmadı, senden sonra gelenler
Ve unutmayacak gelecek olanlar
Bir Ömer Muhtar şehit oldu
Şimdi bin Ömer Muhtar yollardadır
Kaybolan yitiğini aramaktadır
Ve göğe bakıp mehtaplı gecelerde,
Parıldayan dolunay gibi parlayarak
Haykırmaktadır,
Zulmün ve zalimin karanlık çehresine:
“Ölmedik hiçbir zaman biz ve
Öldüremeyecek bizi asla zaman
Gelse de üzerimize ölüm kusan en silâhlarıyla,
İnatla ve inançla direneceğiz,
Bedenlerimizi verecek ama
Ruhlarımızı asla teslim etmeyeceğiz.
Çünkü biz kanat açmışızdır göklere
En ötelere, uzaklara, cennete”
Çünkü Allah şöyle buyurmuştur
Sözlerin en güzeli Kitabında:
“Mü’minler içinde
Allah’a verdikleri sözde duran nice erler vardır.
İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip
O yolda canını vermiştir;
Kimi de (şehitliği) beklemektedir.
Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.
Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatleri sebebiyle
Mükâfatlandıracak,
Münafıklara dilerse azap edecek yahut
Tevbelerini kabul edecektir.
Çünkü Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Allah,
O inkâr edenleri hiçbir fayda elde edemeden
Öfkeleri ile geri çevirdi.
Allah savaşta mü’minlere yetti.
Çünkü Allah güçlüdür,
Mutlak galiptir.”
Ey mücahitlerin şeyhi!
Çöllerin unutulmaz aslanı!
Sen çağların karanlıklarını yırtıp aydınlatan Süreyya yıldızı!
İçimizin karanlık çöllerinde yönümüzü bulduğumuz Kutup yıldızı!
Şahadetin bir çağrıdır bize, nesillere ve çağlara!
Şahadetin kutlu olsun!


