17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / MUVAHHİD MÜMİNLERİN TAVRI İÇİN!
MUVAHHİD MÜMİNLERİN TAVRI İÇİN!

MUVAHHİD MÜMİNLERİN TAVRI İÇİN! ABDULLAH DÂİ

Kendisinden başka hak ilâh ve rab olmayan, yalnızca kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı insan kulları üzerinde ortaksız kanun koyucu olan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İbrahim ve O’nunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz, sizlerden ve Allah’ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp inkâr/redd ettik. Sizinle aramızda siz Allah’a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir.”1
“Ey Peygamber, kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı sert ve caydırıcı davran. Onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o.”2
“Muhammed, Allah’ın Rasulüdür. Ve O’nunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler.”3
Tek başına bir ümmet olan, Allah’ın dostu atamız İbrahim (a.s.)’ın, yegâne önderimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in ve katıksız iman eden muvahhid mü’minlerin tavrı, ayet-i kerimelerde beyân edildiği gibidir… Bu tavır, değişmeyen ve katıksız imandan kaynaklanan bir tavırdır… Bu tavır, iman ehlinin küfür ehline, Tevhid ehlinin şirk ehline ve İslâm ehlinin bâtıl ehline karşı sergilemesi mecbur olan ve her zamanda geçerli bir tavır olduğu Rabbimiz Allah Teâlâ’nın emridir:
“Ey iman edenler, eğer imana karşı inkârı tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi velîler edinmeyin. Sizden kim onları velî edinirse, işte bunlar zulmeden kimselerdir.”4
Yegâne İlâhımız Allah Azze ve Celle böyle buyurdu!.. Şirk ve küfür cephesinde bulunan müşrik ve kâfirlere karşı böyle davranan mü’min müslümanlar, kendi içlerindeki münafıklara karşı da sert ve caydırıcı olmalarının gereğini yine ayet-i kerimeden öğreniyoruz…
Değişik niyetler ve maslahatlarla müşriklerin arasında bulunan, onlara yardım etmek isteyenlere karşı, önderimiz Rasulullah (s.a.s.) ve salih selefimiz olan Ashab-ı Kiram (Allah cümlesinden razı olsun) nasıl davrandılar? sorusuna “Asr-ı Saadet”ten birkaç örnek verelim!..
1- Bedir Savaşı zaferinden sonra ele geçen müşrik ordusunun askerleri esir edildiler… Onların arasında Abbas b. Abdulmuttalîb (r.a.) da vardı… Abbas (r.a.)’ın, Rasulullah (s.a.s.)’in amcası olması ve daha önce müslüman olduğunu itiraf etmesi, O’nun hakkındaki kararı değiştirmedi… O da, diğer esirlere yapılan muamele ile karşılık gördü… Çünkü hangi niyetle olursa olsun şirk cephesinde yer almış ve İslâm ordusuna karşı savaşanlarla beraber bulunmuştu!..
İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), (Bedir esirleri arsındaki) Abbas’a:
“Ya Abbas, fidye verip kendini yeğenin Akîl b. Ebî Talîb’i, yeğenin Nevfen b. el-Hâris’i -Ki bu kişi, Hâris b. Fihr oğullarından biridir- ve müttefikin Utbe b. Cundem’i kurtar!” buyurdu.
Abbas, bunu kabul etmeyip:
-Ben, bundan önce (savaştan önce) müslüman olmuştum. Amma beni zorlayarak savaşa getirdiler, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Allah, durumunu daha iyi bilir. Eğer iddia ettiğin doğruysa, Allah, sana sevabını verir. Biz de ancak senin zâhirine bakarız. (Senin işinin zâhiri ise, bizim aleyhimizde olmuştur.) Bu sebeple fidye verip kendini kurtar!” buyurdu.5
Enes (r.a.) anlatıyor:
Ensar’dan birtakım kimseler Rasulullah’dan izin istediler ve:
-Bize izin ver de kızkardeşimizin oğlu Abbas’ın lehine kendisini esirlikten kurtaracak olan fidyeyi O’na terkedelim, dediler.
Rasulullah (s.a.s.):
“O’nun fidyesinden bir tek dirhemi de terketmeyeceksiniz!” buyurdu.6
2- Murâre b. er-Rebî el-Âmirî (r.a.), Hilâl b. Umeyye el-VakıfÎ (r.a.) ile beraber Tebük seferine katılmayan Ka’b b. Mâlik (r.a.), geçerli bir mazeretleri olmadan katılmadıkları bu sefer olayını uzunca ve detaylı anlatarak bir bölümünde şöyle der:
“Rasulullah (s.a.s.), kendisinden seferde geri kalanlar arasından işte şu üçümüzle konuşmaktan müslümanları nehyetti. İnsanlar da bizden çekindiler ve bize yüzlerini ekşittiler. Hattâ bana, yeryüzü yabancılaştı. Bu, hakikaten benim tanımakta olduğum toprak değildi. Bu hâl üzere elli gece kaldık. İki arkadaşım insanlardan çekindiler ve evlerinde oturup ağlamakla vakit geçirdiler. Fakat ben, onların daha genci ve daha salâbetlisi idim. Bu sebeple ben, evimden çıkar ve müslümanlarla beraber namazda hazır bulunurdum. Sokaklarda, çarşıda dolaşırdım. Hâlbuki hiçbir kimse bana söz söylemezdi. Namazdan sonra Rasulullah’ın meclisine varır ve kendisine selâm verirdim. Ve içimden:
-Acaba Rasulullah, selâmıma karşılık vererek dudaklarının hareket ettirdi mi yahud ettirmedi mi? derdim.
Sonra namazı Rasulullah’ın yanında kılardım da gizlice O’nu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sıra O, bana doğru dönerdi. Fakat ben, O’nun tarafına bakınca da yüzünü benden çevirirdi.
Nihayet insanların yüz çevirmelerinden de cefâsından ızdırâb çektiğim bu hâl uzayınca, bir gün gittim. Tâ Ebu Katâde’nin bahçe duvarından aştım. Ebu Katâde, amcamın oğlu ve insanlar arasında beni en çok seven bir kimse idi. Vardım, O’na selam verdim. Vallahî, selâmımı almadı.
Ben:
-Ya Ebû Katâde, Allah adına and vererek, sana sorarım: Benim, Allah’ı ve Rasulünü seven bir kimse olduğumu bilir misin? Dedim.
Sustu, cevab vermedi. Ben, tekrar and verip Allah aşkına sordum. Yine sustu. Ben, üçüncü bir kere daha Allah’a and verdim. Bu defa:
-Allah ve Rasulü en bilendir! Dedi.
Bunun üzerine gözlerimden yaş boşandı. Döndüm, duvardan aştım.”7
3- Cabir (r.a.) anlatıyor:
Biz, Rasulullah (s.a.s.)’in beraberinde gazveye (Mureysî seferine) çıkmıştık. Muhacirlerden birtakım insanlar da toplanmış, Rasulullah ile beraber sefer etmişti. Hattâ Muhacirler, (Ensar’dan) çok oldular. Muhacirlerden şakacı bir kimse vardı. Bu zât, Ensar’dan birisinin kıçına (şaka olarak) vurmuştu. Ensarî, bundan aşırı derecede öfkelendi. Nihayet (kavga başladı), iki taraf da kendi kabilelerini imdada çağırdılar.
Ensar’dan olan kimse:
-Ey Medineliler, imdadıma geliniz! Diye bağırdı.
Bu sesler üzerine Rasulullah (s.a.s.) çıktı ve:
“Câhiliyet ahalîsinin çığlığı ile bağırmak ne oluyor?” buyurdu.
Sonra da:
“Onların işi nedir (neden câhiliyet âdetiyle çağırıyorlar)?” diye sordu.
Bir Muhacir’in Ensar’dan birisine şaka ile vurduğu kendisine haber verildi.
Bunun üzerine Rasulullah:
“O câhiliyet çığlığını bırakınız! Soyunu çağırmak (onunla hak kazanmak) kötü bir şeydir.” buyurdu.
(Munafıkların başı olan) Abdullah b. Ubeyy b. Selûl de:
-Şunlar, bizim Medine halkı üzerine Muhacirleri ayaklandırmak mı istiyorlar? Yemin olsun eğer biz, Medine’ye dönüp varırsak, Medine’nin en azîz olanı (gûya kendisi), onlardan en zelil olanı (gûya Rasulullah’ı) elbette ve muhakkak Medine’den çıkartacaktır, dedi.
Bunun üzerine Ömer, İbn Ubeyy için:
-Ya Rasulallah, şu habisi öldürmez miyiz? dedi.
Rasulullah:
“İnsanlar, ‘Muhammed kendi Sahabîlerini öldürtür oldu’ diye dedi-kodu etmesin!” buyurdu.8
İbn İshâk (rh.a.) dedi ki:
Bana, Asım b. Ömer b. Katâde haber verdi:
Abdullah b. Abdullah b. Ubeyy, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi ve şöyle dedi:
-Ya Rasulallah, bana şu haber geldi ki Sen, babam Abdullah b. Ubeyy’i ondan sana gelen bir şey hakkında öldürmeyi istiyormuşsun. Eğer bunu yapmak muhakkak gerekiyorsa, bana emret, ben onun başını sana getireyim.
Vallahi, Hazrec şunu bilmektedir ki, kendilerinde babasına benden daha iyi bir adam yoktur. Ben korkuyorum ki onu, benden başka birisine emredersin, o da onu öldürür. Ben de Abdullah b. Ubeyy’in katilinin milletin içinde gezmesine fırsat vermeden onu öldürürüm ve bir kâfir sebebiyle mü’min bir adamı katlederim ve böylece de cehenneme girerim.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Hayır, bilâkis ona lütfederiz ve bizimle beraber kaldığı müddetçe, onunla iyi arkadaşlık ederiz.”9
Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’ dan:
Abdullah b. Abdullah b. Ubeyy, (babasının yolunu kesti ve devesini ıhlattırdı) ona (babasına):
-Vallahi, kendinin zelîl ve Rasulullah (s.a.s.)’in azîz olduğunu ikrar etmeden (Medine’ye) dönemezsin! Dedi.
O da (bunu) yaptı.10
Zâhirde müslüman olup Rasulullah (s.a.s.)’in peşinde namaz kılan, O’nunla beraber cihada katılan Abdullah b. Ubeyy b. Selûl’e karşı İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.)’ın ve İbn Ubeyy’in oğlu Abdullah (r.a.)’ın tavrına dikkat edelim!..
4- İmam Ali (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), beni, Ebu Mirsed’i ve ez-Zübeyr’i gönderdi. Hepimiz süvârî idik.
Rasulullah:
“Gidiniz, tâ Hâh bostanına kadar ilerleyiniz. Orada müşriklerden bir kadın vardır. Kadının yanında Hâtıb b. Ebi Beltea’dan Mekke müşriklerine yazilmiş bir mektub vardır. (Onu bana getiriniz.)”
Nihayet biz o kadınına, Rasulullah’ın dediği yerde, kendisine aid bir deve üzerinde giderken yetiştik.
Kadına:
-Mektubu çıkar! Dedik.
Kadın:
-Bizim yanımızda hiçbir mektub yoktur, diye inkâr etti.
Biz, o bindiği deveyi çöktürdük ve mektubu aradık. Fakat hiçbir mektub göremedik.
Biz, kadına:
-Rasulullah yalan söylememiştir. Çâresizsen ya mektubu çıkarırsın yahud da biz senin elbiselerini soyup bulacağız, dedik.
Kadın, bizdeki ciddiliği görünce, elini izarının bağına uzattı, mektub kadının beli üzerindeki bir beze bağlanmış hâldeydi. Kadın, onu çıkardı. Akabinde biz, o yazılı sahifeyi Rasulullah’a getirdik.
Ömer:
-Ya Rasulallah, bu zât Allah’a, Rasulüne ve mü’minlere hainlik yapmıştır. Onun için beni bırak da (bu münafığın) boynunu vurayım, dedi.
Rasulullah (s.a.s.), Hâtıb’a hitaben:
“Seni yaptığın bu işe sevkeden nedir?” diye sordu.
Hâtıb:
-Vallahi, bende Allah’a ve Rasulüne mü’min olmamak yoktur. Ben sadece Mekkelilerin yanında Allah’ın bununla ailemi ve malımı himaye edeceği bir el (bir minnetdarlık) olmasını istedim. Senin yanındaki Muhacir Sahabîlerden herbirinin Mekke’de ailesini ve malını koruyacak hısımları vardır. (Benim ise kimsem yoktur. Ben, onlarla sadece anlaşmalı bir kimseyim, Kureyş’den değilim), dedi.
Hâtıb’ın bu savunması üzerine Rasulullah:
“Hâtıb, doğru savunma yaptı. O’na hayırdan başka bir şey söylemeyin!” buyurdu.
Fakat (bir türlü öfkesi geçmeyen) Ömer:
-Muhakkak O, Allah’a, Rasulüne ve mü’minlere hainlik yapmıştır. Beni serbest bırak da O’nun (bu münafığın) boynunu vurayım, dedi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Hâtıb, Bedir ehlinden değil mi?” buyurdu.
Sonra şöyle devam etti:
“Belki Allah, Bedir ehline (yani onların o günkü yüksek cihadlarına) muttali olmuştur da: İstediğinizi yapın, cennet sizlere vâcib olmuştur. Yahud da: Ben sizlere mağfiret etmişimdir, buyurmuştur.”
Bunun üzerine Ömer’in iki gözü yaş akıttı da:
-Allah ve Rasulü en bilendir, dedi.11
Bu olayda, Emîru’l-mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.)’ın tavrına dikkat edelim!..
Ukbe b. Âmir (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.)’in:
“Benden sonra peygamber bulunsaydı, o peygamber Ömer İbnu’l-Hattab olurdu!”12 diye buyurduğu İmam Ömer (r.a.)’ın tavrı, zâhire göre yapılan dosdoğru ve isabetli bir tavırdır…
Abdullah b. Utbe şöyle demiştir:
Ben, Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.)’dan işittim. O, şöyle diyordu:
-Birtakım insanlar, Rasulullah zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şimdi ise, vahiy kesilmiştir. Biz, şimdi ancak sizleri amellerinizden bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız.
Böyle olunca, her kim bize bir hayır hâli meydana korsa, biz onu emin kılarız ve onu kendimize yaklaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey (i araştırmak) bize aid değildir. Gizli işleri hususunda onu Allah hesaba çeker.
Her kim de bize bir kötülük ve şerr ortaya koyarsa, o, gizli işlerinin güzel olduğunu söylese de biz onu, bir emin saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz!13
Emiru’l-mü’minin İmam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.)’ın, bu hakikatin tâ kendisi olan ve her zamanda geçerli kabul edilen değerlendirmesinin bir benzerini, Şehid İmamımız İmam A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.) de beyân etmiştir… “el-Âlim ve’l-Müteallim” adlı eserinde şöyle diyor Şehid İmamımız İmam A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.):
“Talebe: Hangi sebebden dolayı Allah, insanları kâfir ve mü’min diye isimlendirdi? Biz de onları hangi sebebden dolayı mü’min ve kâfir diye isimlendiririz? Bunu açıklayın.
Âlim (r.a.): Allah insanları, kalblerindeki şeylerden dolayı mü’min ve kâfir diye isimlendirmiştir. Çünkü Allah, kalblerde olanı bilir. Biz de insanları, lisanlarından sadır olan tasdik, tekzib, kıyafet ve ibadetle mü’min veya kâfir diye isimlendiririz.
Meselâ, tanımadığımız hâlde, mescidlerde bulunan, kıbleye yönelerek namaz kılan kimseleri gördüğümüz zaman, onları mü’min olarak isimlendiririz, kendilerine selâm veririz. Bununla beraber onların Yahudî veya Hıristiyan olmaları da mümkündür. Kezâ, Hz. Peygamber devrinde, lisanlarıyla iman ettiklerini açıklayan münafıkları Ashab, mü’min olarak isimlendiriyordu. Hâlbuki onlar, kalblerindeki inkâr ve tekzibden dolayı Allah katında kâfirdirler. İşte bundan, kâfir oldukları mümkün oldukları hâlde, insanların açığa vurdukları iman alâmeti ile onların mü’min olduklarına hükmedeceğimiz neticesini çıkaracağımızı iddia ediyoruz.
Diğer bir kısım insanları da, mü’minlerin şekil ve kıyafetlerini izhar etmeyip, kâfirlere aid şeklî özellikler gösterdikleri için kâfir diye isimlendiririz. Muhtemelen bunlar, Allah’a imanlarını ve bizim bilgimizin dışında namaz kılmak gibi bir durumları varsa, Allah katında mü’min olabilirler. Bizim onları kâfir bilmemizden dolayı Allah, bizi cezalandırmaz. Çünkü Allah bizi, kalblerde bulunanı ve gizli niyetleri bilmekle mükellef kılmamıştır. Ancak Rabbimiz, insanlardan sadır olan amellere göre onları, mü’min diye isimlendirmemizi, buna göre onları sevmemizi ve sevmememizi teklif etmiştir. Kalblerde gizli olan şeyleri ancak Allah bilir. Kezâ, Kirâmen Kâtibin melekleri bile insanların açığa vurdukları amelleri yazmakla vazifelidir. Çünkü kalblerde bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. Kalblerde olanı ancak Allah ve Allah’ın kendisine vahyettiği Peygamberlerden başka kimse bilmez. Vahiy olmadan kalblerde bulunanı bildiğini iddia eden, Âlemlerin Rabbi’nin ilmine sahib olduğunu iddia etmiş olur. Kalblerde ve hariçte Allah’ın bildiğini, kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan, büyük bir günah işlemiş, cehennem ve küfrü hak etmiş olur.”14
5- Sâlim b. Abdullah (rh.a.) anlatıyor:
Abdullah b. Ömer şöyle dedi:
-Rasulullah (s.a.s.):
“Kadınlarınız (geceleyin), mescidlere, gitmek için sizden izin istedikleri vakit onları, mescidlerden men’etmeyin!” buyururken işittim.
Bunun üzerine Bilâl b. Abdullah:
-Vallahi, biz onları pekâlâ men’ederiz, dedi.
Müteakiben Abdullah, O’na dönerek kendisine öyle çirkin bir sövdü ki, O’na böyle sövdüğünü hiç işitmemiştim.
Abdullah:
-Ben sana, Rasulullah (s.a.s.)’den hadis haber veriyorum, sen hâlâ: Vallahi, biz onları men’ederiz diyorsun, dedi.15
Hadisin şerhinde dipnot olarak şu kaydedilmiştir:.
“Rivayete göre, O’na üç defa lânet etmiş ve ölünceye kadar O’nunla konuşmamış.”16
Mücahid (rh.a.) anlatıyor:
İbn Ömer’in yanında idik ve şöyle dedi:
-Rasulullah (s.a.s.):
“Kadınlara gece, mescidlere çıkmaya izin verin!” buyurdu.
Bunun üzerine İbn Ömer’in oğlu:
-Vallahi, izin vermeyeceğiz. Bunu (mescide çıkmayı) kötü niyetleri için vesile îttihaz edecekler, dedi.
Bunun üzerine İbn Ömer dedi ki:
-Allah sana, etsin de etsin! Ben, Rasulullah (s.a.s.) buyurdu diyorum ve sen, izin vermeyiz diyorsun!17
“ Bu şetmi (Allah sana, etsin de etsin), Abdullah b. Hübeyre, Taberânî’nin rivayetinde: ‘Üç kez lânet okumak’ olarak tefsir etmiştir.”18
Mücahid (rh.a.) bildiriyor:
Abdullah b. Ömer, Rasulullah (s.a.s.)’in:
“Kişi, hanımının namaz için mescidlere gitmesine engel olmasın!” buyurduğunu söyledi.
Oğullarından biri:
-Amma biz, gitmelerine izin vermeyiz, dedi.
İbn Ömer:
-Ben sana, bu konuda Rasulullah (s.a.s.)’den hadis aktarırken sen bana bunu mu söylüyorsun! Karşılığını verdi ve ölene kadar o oğluyla konuşmadı.19
6- Said b. Cübeyr (rh.a.) nakleder:
Abdullah b. Mugaffel’in bir yakını (sapan ile) taş atmış, O da kendisini men’etmişti. Ve:
-Şübhesiz Rasulullah (s.a.s.), taş atmaktan men’etmiş ve:
“Bu taşlar, ne bir av avlar, ne düşman bozar. Lâkin bunlar, dişi kırar ve göz çıkarır.” buyurmuştur, demiş.
Fakat yakını taş atmayı tekrarlamış.
O da:
-Ben sana, Rasulullah (s.a.s.)’in bundan nehiy buyurduğunu anlatıyorum, sonra sen (yine) taş atıyorsun! Seninle ebediyyen konuşmam! Demiş.20
İmam Nevevî (rh.a.) şöyle der:
“ Seninle ebediyyen konuşmam!” sözünde, bid’at ehli, fasık ve bilerek Sünnet’e aldırış etmeyenlerden darılmayı ve her zaman için böylesinden darılmasının câiz olduğu anlaşılmaktadır.
Üç günden fazla dargınlığın yasak oluşu ise, kendi nefsi adına ve dünya maişeti sebebiyle darılan kimseler hakkındadır. Bid’at ehli ve benzerlerine gelince, daima onlarla dargın kalınır. İşte bu hadis, benzerleri ile birlikte –Ka’b b. Mâlik hadisi ve diğerleri gibi- bunu destekleyen hususlardandır.”21
“Aklını kullanan bir toplum için.”22
Mümtehine, 60/4.
Tahrim, 66/9. Tevbe, 9/73.
Fetih, 48/29.
Tevbe, 9/23.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 9, sh. 588-589, Hds. 13546.
İbn Sa’d, Tabakât, çev. Prof. Dr. Abdurrahman Elmalı - Doç. Dr. Mehmet Akbaş, İst. 2014, c. 4, sh. 11.
Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, c. 2, sh. 442.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, c.12, sh. 499, Hds. 12979.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 7, sh. 562, Hds. 5460.
İbn Hibbân, es-Siretu’n-Nebeviyye ve Ahbaru’l-Hulefâ, çev. Harun Bekaroğlu, Ank. 2017, sh. 138.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, çev. Zakir Kadirî Ugan – Ahmet Temir, İst. 1992, c. 4, sh. 320-322.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye – Büyük İslam Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c. 3, sh. 451.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2011, c. 5, sh. 94, Hds. 3418.
Sahîh-i Buhârî, Kitabu’l-Itk, B. 11, Hds. 21.
Beyhakî, Delâîlu’n-Nübüvve, c. 2, sh. 441.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 6, sh. 380-381, Hds. 4361, c. 7, sh. 560, Hds. 5459.
Sahîh-i Buhârî,   Kitabu’l-Meğâzî, B. 81, Hds. 411.
Kitabu’t-Tefsir, B. 158, Hds. 196.
Sahîh-i Müsliim, Kitabu’t-Tevbe, B. 9, Hds. 53.
Sünen-i Tirmizî,  Kitabu Tefsiri’l-Kur’ân, B. 10, Hds. 3299.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 14, sh. 694-712, Hds. 21555-21558.
İbn Hişam, İslam Tarihi – Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, c. 4, sh. 235-243.
İbn Hibbân, es-Siretü’n-Nebeviyye, sh. 281-282.
İbn Kes’ir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 5, sh. 97-98.
İbn Şihâb ez-Zührî, el-Meğazî, çev. Dr. Mehmet Nur Akdoğan, Ank. 2016, sh. 98-99.
İmam Zehebî, Tarîhu’l-İslam, çev. Muzaffer Can, İst. 2002, c. 4, sh. 370-371.
Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Hasan Yıldız, İst. 2013, c. 5, sh. 471, Hds. 9744.
Sahîh-i Buhârî, Kitabu’l-Menâkıb, B. 11, Hds. 30.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 16, Hds. 63.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 63, Hds. 3532.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 543, Hds. 25253.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, c. 10, sh. 524, Hds. 11535.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 4, sh. 268.
İbn Hişam, İslam Tarihi, c. 3, sh. 399-400.
Ebu Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Hz. Peygamber’in Savaşları – Kitabü’l-Meğâzî, çev. Prof. Dr. Musa K. Yılmaz, İst. 2014, c. 2, sh. 59-63.
İbn Hişam, İslam Tarihi, c. 3, sh. 402-403.
el-Vâkıdî, Kitabü’l-Meğâzî, c. 2, sh. 65.
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 4, sh. 270.
İbnu’l-Esir, el-Kâmil Fi’t-Tarih – İslam Tarihi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c. 2, sh. 180.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslam, c. 3, sh. 371.
Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, c. 5, sh. 524-525.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 61, Hbr. 3532.
İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, sh. 66.
Sahîh-i Buhârî, Kitabu’l-Meğâzî, B. 9, Hds. 32.
Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 140, Hds. 212.
Kitabu’t-Tefsir, B. 307, Hds. 410.
Sahih-i Müslim, Kitabu Fedailu’s-Sahabe, B. 36, Hds. 161.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Cihad, B. 98, Hds. 2650.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 60, Hds. 3522.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 691-693, Hds. 25392-25393.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 9, sh. 340, Hds. 7049.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, c. 15, sh. 489, Hds. 37881-37884.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, c. 3, sh. 141-142.
İbn Hibbân, es-Siretü’n-Nebeviyye, sh. 246-247.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Menâkıb, B. 49, Hds. 3931.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Hüseyin Kaya – Zekeriya Yıldız, İst. 2011, c. 14, sh. 520-521, Hds. 14433-14434. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr ve el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’ş-Şehadet, B. 5, Hbr. 6.
İmam Buhârî, Halku Efali’l-İbâd – Hadîs-i Şerifler Işığında İlâhî Kelâmın Müdafaası, çev. Yusuf Özbek, İst. 1992, sh. 135, Hbr. 4,6.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 12, sh. 35, Hbr. 17062.
Hâkim en-Nisâbûrî, el-Müstedrek, c. 10, sh. 670, Hbr. 8405.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 9, sh. 116, Hbr. 9068. Ebu Ya’lâ’dan.
İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri – el-Âlim ve’l-Müteallim, çev. Mustafa Öz, İst. 2015, sh. 21-22. (Onbirinci baskı)
İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe ve Eserleri, Tercüme ve Şerh: Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, Konya, 2004, sh. 75-76.
Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Salât, B. 30, Hds. 135, 138-139.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B. 52, Hds. 568.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2, Hds. 16.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Sefer, B. 397, Hds. 567.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, sh. 483-489, Hds. 7077-7093.
Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst.T.y. c. 3, sh. 203, Dipnot: 47.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Sefer, B. 397, Hds. 567.
Not:İbn Abdi’l -Berr (rh.a.), bu olayi, Abdullah b. Ömer (r.a.)’in oğlu Bilâl’den nakleder. Olayi anlatan Bilâl b. Abdullah b. Ömer şöyle der:
Bunun üzerine bana dönerek şöyle dedi:
Allah sana lânet etsin, Allah sana lânet etsin, Allah sana lânet etsin! Benim: Rasulullah (s.a.s.), kadınlarin alı konulmamalarını emeretti, dediğimi duyduğun hâlde mi?
Sonrada öfkeli bir şekilde kalkip gitti.
İbn Abdi’-Berr, Câmiu Beyâni’l- İlmi ve Fadlihi, çev. Mahmut Varhan- Ali Yücel, İst. 2015, sh.509, hds.1579.
Sünen-i Tirmizî Tercemesi, çev. Osman Zeki Mollamehmetoğlu, İst.T.y. c. 1, sh. 387, Dipnot: 279.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, sh. 483, Hds. 7077.
Sahih-i Müslim, Kitabu’s-Sayd ve’z-Zebâih, B. 10, Hds. 56.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’z-Zebâih ve’s-Sayd, B. 5, Hbr. 5.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2, Hds. 17.
İmam Muhyiddin en-Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi – el-Minhâc, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 8, sh. 656.
Ra’d, 13/4.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul