22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA BİLİMSEL ZİHNİYET...
ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA BİLİMSEL ZİHNİYET...

ANADOLU SELÇUKLULARI ZAMANINDA BİLİMSEL ZİHNİYET... Prof. Mikail Bayram

Giriş
Ahi Teşkilâtı, Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’da oluşan sosyal, kültürel, siyasi, ilmi, ticari ve hatta dini ve ahlaki ortamın tabii sonucu olarak ortaya çıkmış, Osmanlı tarihi boyunca da varlığını sürdürmüştür. Fakat bu teşkilâtın Selçuklular zamanında yani kuruluş döneminde daha sağlam bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Zira Selçuklular zamanında belli bir süre tabiat ilimleri alanında büyük bir atılım gerçekleşmiş ve güçlü bilimsel bir ortam meydana gelmiştir. Bu alandaki çalışmalar Anadolu’da tabiat ilimlerinin (pozitif ilimlerin) iş ve sanat alanında uygulanması fikrinin doğmasına ve gelişmesine vesile olmuştur. Burada bu anlayış ve düşünüşün gelişmesi gösterilecek ve bu düşüncenin Ahi Teşkilâtı’nın kurulup gelişmesindeki rolü üzerinde durulacaktır. Böylece Ahi Teşkilâtı’nın bilimsel temeli ve kuruluş felsefesi izah edilecektir. Ancak konuya girmeden önce Selçuklular zamanında meydana gelen sosyal yapılanmadan ve bu dönemde bilimsel alandaki çalışmalardan ve bilimsel ortamdan kısaca söz etmem gerekmektedir.
Müslümanlar Emevî ve Abbasîler zamanında birçok defalar asker şevketmiş olmalarına rağmen Anadolu’yu fethedemediler. Ancak Selçuklu Devleti’nin zuhurundan sonra Türk fetihleri Anadolu’ya yönelmiş asırlarca İslâm Dünyası karşısında büyük bir güç olan Bizans İmparatorluğu Selçuklulara yenik düştü. Selçuklular, 1071 (464) yılında Malazgirt’te Bizans İmparatorluğu’na karşı büyük bir zafer kazandılar. Bu zaferi takip eden iki buçuk asır içinde Küçük-Asya baştanbaşa Türkler tarafından fethedildi. Böylece İslâm Kültür ve Medeniyeti’nin bir uzantısı olarak Anadolu Selçukluları devri kültür ve medeniyeti teşekkül etmeye başlamıştır.
Gerçi Selçuklulardan önce Orta ve Doğu Anadolu İslâm kültürünün te’sir sahasına girmişti. Abbasîler, Suğur dedikleri Bizans hudut boylarına (Malatya-Maraş-Tarsus hattı) Ribat denilen karargâhlar kurmuşlardı. Bu karargâhlara çoğunlukla Türk askerler yerleştirilmekteydi. Bu uç bölgelerdeki gazilik ülküsü ile dolu olan askerler zaman zaman Anadolu içlerine giriyor ve geçici olarak bir süre buralarda ikamet ediyorlardı. Malazgirt Zaferi ile Bizans’ın Anadolu’daki siyasî otoritesi yıkıldığı gibi, Türkler’in istilâsına uğrayan Anadolu yoğun bir kültürel faaliyetler alanı haline geldi. Oğuzlarla birlikte İranlı, Arap, Hintli unsurlar da Anadolu’ya gelmişlerdi. Bu bakımdan Anadolu pek çok farklı millî kültürlerin birbirleriyle tanıştığı ve etkilendiği bir muhit durumundaydı. Anadolu’nun yerli Hıristiyan, Rum ve Ermeni halkı kahir ekseriyeti Müslüman olan milletlerle yüz yüze gelmiş ve iç içe yaşamak durumunda kalmışlardı. Şüphesiz Anadolu’da çeşitli dinlere mensup insanlar, zümreler bulunuyordu. Fakat ekseriyet itibariyle İslâm-Hıristiyan kültürünün mücadelesi ön plandaydı. Bu iki dine mensup insanların kaynaşması daima İslâmiyet lehine bir gelişme göstererek, Anadolu’nun İslâmlaşması gerçekleşmiştir. Tabii bu kültürel faaliyetler içinde Türkler’in ön planda bulunmaları, Türk nüfusunun göçlerle Anadolu’da sürekli artış göstermesi, siyasi otoritenin Müslüman Türkler’de olması, Anadolu’nun İslâmlaşması yanında Türkleşmesi sonucunu da doğurmada en önemli etken olmuştur.
Selçuklular zamanında genel olarak Anadolu’da geniş bir hoşgörü ortamı yaratıldığı görülmektedir. Çeşitli din ve milletlerin bulunduğu o günün Anadolu’sundaki kültürel şartların bunu gerekli kıldığı düşünülebilir. Fakat bu ortamın yaratılmasında Selçuklu sultanları ve yöneticilerinin tutumu ve yönetim anlayışları da etkili olmuştur.
Anadolu Selçukluları sultan ve yöneticilerinin oluşturdukları bu sevgi ve hoşgörü ortamı sayesinde Anadolu’da çeşitli din ve milletten zümrelerin sulh ve sükûn içinde yaşamaları mümkün olabilmiştir. Yine bu ortam her çeşit dini ve fikri zümrelerin Anadolu’da faaliyet göstermelerine de imkân sağlamıştır.
a- Devlet Adamlarının Bilimi Himayeleri
Selçuklular zamanında teşekkül eden Türk-İslâm medeniyetinin ilk bir buçuk asrında felsefe ve pozitif ilimlere büyük bir ilgi duyulduğu dikkati çekmektedir. Bunun da en önemli sebebi, Anadolu’da kurulan ilk Türk devletleri yöneticilerinin ilim ve fikir adamlarını bu alana yönlendirmeleri ve müsbet ilimlerle mücehhez olan ilim adamlarını himaye edip, onların çalışmalarına imkân vermeleridir.
Anadolu’da ilk ilmi faaliyetlerin Danişmend Oğulları Devleti zamanında ve Danişmendliler bölgesinde başladığını tesbit etmekteyiz. Bu devletin kurucusu Melik Ahmed Gazi, Selçuklu ailesinin muallimi Danişmend Ali Taylu’nun oğludur. Kendisi de babası gibi Danişmend (Bilge) bir kişi idi. Kurduğu devlete “Danişmendiyye” devleti denmesi bundandır. Anadolu’nun ilk medreseleri XII. ilk yansında Danişmend Oğulları zamanında Niksar, Tokat, Sivas ve Kayseri’de yapılmıştır.
Bugünkü bilgilerimize göre Anadolu’da ilk defa bilimsel bir eser te’lif eden İbnü’l-Kemal İlyas b. Ahmed, Danişmendlilerin Kayseri şehir muhafızı olup, hey’et (astronomi) ilmine dair olan “Keşfü’l-akabe” adlı eserini Danişmend Oğlu Melik Ahmed Gazi’ye sunmuştur.2 Eserinde Melik Ahmed Gazi’nin astronomi ve felsefe’ye ilgi duyduğunu da belirten İbnü’l-Kemal, eserinin bir yerinde de onun hakkında: “O yüce zatı iltizam edenler çoğunlukla fazıl ve filozoflar (hükema)dır. Dünyanın her yanından bilge kişiler o hazrete yöneldiler. Her biri ilmini yayması nisbetinde itibar görüp, o hazretin cömertlik denizinden paylarını aldılar.”3 demek suretiyle Melik Ahmed Gazi’nin bilimi ve bilim adamlarını himaye ettiğini ifade etmiştir
XII. asrın sonlarında Anadolu Selçukluları, Danişmend Oğulları Devletini ortadan kaldırdılar. Fakat Danişmend oğullarının koyduğu bilimsel gelenek Danişmend ilinde devam etmiştir.
Selçuklu sultanı II. Kılıç Arslan, Danişmend Oğulları Devleti’ni ortadan kaldırdıktan sonra Danişmend’lilerin baş şehri Tokat ve çevresini oğlu Rüknü’d-din Süleymen Şah’a vermişti. Danişmend İlinde eğitim gören Süleyman Şah da Danişmend Oğlu Melik Ahmed Gazi gibi ilim sever, fâzıl ve filozof bir insandı. Mütaassıb bir şafiî olan İbnü’l-Esir onun hakkında şöyle demektedir. “Ancak onun itikadının bozuk olduğu” felsefî inançlar taşıdığı, bu inançta olanların ona sığınıp, ondan yardım ve himâye gördükleri nakledilir. Fakat o akıllı idi. Halkın tepkisinden çekindiği için bu inanç ve itikadını açığa vurmazdı.”4
Bilâhare Selçuklu tahtına oturan Süleyman Şah, Tokat ve yöresinde Danişmend Oğlu Melik Ahmed Gazi’nin başlattığı İlmî ve fikrî geleneği devam ettirmiştir. Yine İbnü’l-Esir, çeşitli mezhepten ilim adamlarının onun huzurunda münakaşa ettiklerini bildirmektedir.5 İbn Bibi, İşraki Feylesof Şihabü’d-din-i Suhreverdi el-Maktul’un “Pertev-name” adlı felsefi eserini Tokat’ta Süleyman Şah’a takdim ettiğini yazmaktadır.6
Danişmendli emirlerden ve “Danişmend-nâme” adlı destânî eserin kahramanlarından Terken-Şah’ın torunu olup, Sultan 1. İzzü’d-din Keykavus ve 1. Alaü’d-din Keykubad zamanlarında Amasya Valisi olan Emir Mübarizü’d-din Halifet Gazi, 1209 (606) yılında Amasya’da bir medrese inşa etmiştir.7 Bu medresede hizmet veren Hakim Bereket adlı bir bilgin tıp ilmine dair “Tuhfe-i Mübarizî” ve “Hulâsa der ilm-i Tıb” adlarında Türkçe iki eser yazmıştır.8
Anadolu Selçukluları Devleti sultanları da pozitif ilimlere vakıf idiler ve bu ilim sahiplerini gözetiyorlardı. Nitekim o dönemin tarihçisi İbnü’l-Esir, Anadolu Selçukluları Devletinin kurucusu Süleyman Şah’ın babası Kutalmış’tan bahsederken: “Tuhaf olan şu ki, bu Kutalmış Türk olmasına rağmen astronomi (nücum) ilmini çok iyi biliyordu. Ayrıca kavimler ilmini de iyi bilirdi. Kendisinden sonra da oğulları bu ilimlere rağbet göstermeye devam ettiler ve bu ilimlerde sivrilmiş olan bilim adamlarını korudular.”9 Demek suretiyle bu hususu gayet açık bir suretle ifade etmektedir. XII. Yüzyıl sonlarında Anadolu’ya gelip “Akaid-i Ehl-i Sünnet” adlı bir eser yazan Ömer b. Muhammed b. Ali adında bir zat adı geçen eserinin önsözünde “Diyar-ı Rum’a (Anadolu’ya) geldim. İnsanların astronomiye (ilm-i nücum’a) rağbet ettiklerini ve fakat dini ilimlerden bihaber olduklarını gördüm.”10 Diyerek İbnü’l-Esir’in dediklerini teyid etmektedir.
Çok yönlü bir ilim adamı olan Hubeyş b. İbrahim et-Tiflîsi adlı zat Sultan II. Kılıç Arslan zamanında Kayseri’ye gelmiş ve bu sultanın himayesine girmiştir. “Sıhhatü’l-Ebdan” ve “Takvimü’l-Edviye” adlarında tıbba dair eserler telif ettiği gibi “Medhal ila İlmi’n-Nücum” ve “Beyanü’n-Nücum” adlarında astronomiye dair ve “Beyanü’s-Sinaat” adlı hırfete dair eserlerde yazmıştır.11 II. Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra iki nevbet Selçuklu tahtına oturan oğlu 1. Gıyasü’d-din Keyhüsrev’de pozitif ilimlere vakıf, şair ve edib bir sultan olarak bilinmektedir. İbn Bibi onun İbn Sina’nın hayranlarından olduğunu yazmaktadır.12 Bu sultanın kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun da Kayseri’de devrin en büyük tıp medreselerinden birini inşa etmiştir. Muhtemelen Tiflisli Hubeyş b. İbrahim, bu tıp merkezinin ilk müderrisidir. Bugün de bu medrese ayakta durmakta ve hizmet vermektedir.
Gıyasü’d-din Keyhüsrev, iki oğlu 1. İzzü’d-din Keykavus ve 1. Alaü’d-din Keykubad’ı da kendisi gibi yetiştirdiği anlaşılmaktadır. Bu üç sultan da Arapça, Farsça ve Rumca biliyorlardı. Bilim sever idiler ve Anadolu’da birçok bilimsel müesseseler kurmuşlardır. Özellikle de Sultan Alaü’d-din Keykubad çok kültürlü bir sultan olarak tanınmaktadır. Hey’et ilmine vakıf idi. Ahi teşkilatının baş mimarı olup Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasirü’d’-din Mahmud “Yezdan-Şinaht” ve “Mürşidü’l-Kifaye” adlı eserlerini ona ithaf etmiştir. Ahi Evren onu hâkim bir kişi olarak anlatmaktadır.13 Yine bu Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud, Alaüd’Din Keykubad’ın emri ile İbn-Sina’nın bazı eserlerini Farsçaya tercüme etmiştir.14 İbn Bibi’de onu okumayı seven bir hükümdar olarak anmaktadır. Heyet ilmine dair eserleri okumaktan hoşlandığını, Nizamü’l-Mülk’ün “Siyasetname’sini”, İmam Gazzali’nin “Kimya-i Saadetini” ve “Kâbus-i Vuşmgir’in “Kabus-name’sini” müteala ettiğini de bildirmektedir.15
b. Anadolu’da Bilimsel Seviye
Selçuklular zamanında bilimsel alanda yüksek bir düşünce seviyesinin mevcut olduğu gözlenmektedir. O dönemde Anadolu’da pozitif ilimler alanında telif edilen eserlerin muhtevası bunu göstermektedir.
Anadolu’nun fatihleri olan Türk yönetici ve komutanlar arasında, ilm-i hikmet (felsefe) yanında astronomi (heyet), matematik, tıp, coğrafya v.s. ile meşgul olanlar da vardı.16 Kendi çağlarına göre yüksek bir düşünce seviyesinde bulundukları görülmektedir. Anadolu’da telif edilen bilinen ilk eser olduğunu tespit ettiğimiz yukarıda bahsi geçen “Keşfü’l-Akabe”nin17 heyet ilmi ile ilgili bölümünde (1. makale) yer alan bilgilerin diğer eserlerle karşılaştırılması bu konuda açık bir fikir vereceğini umuyoruz.
Bu eserin 1. makalesi, maddi alemin (alem-i süfli) şekli ve yer küresinin hareketsiz olduğunun ve dört ana unsurun (toprak, hava, su, ateş) isbatı ve durumları hakkında olduğu belirtildikten sonra bu konular 13 fasıl halinde tafsil edilmektedir.
1. Fasıl: Alemin (kâinat) küre şeklinde olduğu, yerin de (dünya) küre şeklinde olup, kâinatın merkezinde olduğu ileri sürülmekte ve isbata çalışılmaktadır.18
2. Fasıl: Dünyanın yuvarlak olduğunun, ay tutulması olayının çeşitli bölgelerde farklı saatlerde görülmesi ile isbatı hakkındadır.19
3. Fasıl Dünyanın ¾’ünün su ile kaplı olduğu ve su yüzeyinin küre şeklinde olup, karaların denizden çıkış sebebi ise, güneşin cazibesi olduğu ileri sürülmektedir.
4. Fasıl: Su küresini örten hava tabakası hakkındadır.20
5. Fasıl: Hava tabakasının da ateş ile kaplı olduğu hakkındadır.21
6. Fasıl: Dünyanın meskûn ve gayrımeskûn yerleri hakkındadır.
7. Fasıl: Dünyanın yüzölçümü hakkındadır. Burada yazar Abbasi halifesi Me’mun(218/833) zamanında yapılan rasat sonucu dünya çevresinin 20.400 mil olarak tespit edildiğini kaydetmektedir.22 Buna göre iki meridyen arasındaki mesafenin de 56.3 mil olacağı hesap edilmektedir. Bu tarz hesaplamalarla dünyanın takribi yarıçapı, yüzölçümü v.s. kaydedilmektedir.23
8. Fasıl: Batlamyus’a göre dünyadaki iklim kuşakları ve bu kuşaklarda bulunan belde ve kavimler hakkındadır.
9. Fasıl: İklim kuşaklarının boyutları ve gece ve gündüz farkının iklim kuşaklarındaki durumu hakkındadır.
10. Fasıl: Gayri meskûn olan kuzey ve güney kutuplarda gece ve gündüz durumları ve iklim şartlan hakkındadır.
11. Fasıl: Dünyanın hareketsiz oluşunun (sükûn)un izah ve isbatı hakkındadır.24
12. Fasıl: Kâinatın ötesi (halâ)’nın boşluk olduğunu diyen kelâmcıların iddialarının reddi hakkındadır.25
13. Fasıl: Dünyanın iklim kuşaklarına göre taksimatı ve genel şekli hakkındadır.26
Kısaca bu eserde dünyanın yuvarlak olduğu hakkında serdedilen delillerin mükemmelliği, ay ve güneş tutulmasının şekillerle izahı, kuzey ve güney kutuplara gidildikçe gece ve gündüz farkının büyüdüğü, kutuplarda ise 6 ay gece ve 6 ay gündüz olup soğukluğun da en şiddetli olduğu, Dünyanın çevre uzunluğu, yüzölçümü ve 1 derecelik meridyen arasındaki mesafe için verilen rakamların bugünkü ölçülere uygunluğu, dünyadaki iklim kuşakları ve bu kuşaklarda bulunan belde ve kavimler gibi bir çok konularda “Keşfü’l-Akabe”de serdedilen fikirler hayranlık uyandırmaktadır.
c- Bilimin işe (Üretime) Dönüştürülmesi Anlayışı       Ve Uygulaması
Yukardan beri özet olarak arzetmeye çalıştığım gibi Anadolu Selçukluları Devri’nin ilk 150 yılında Selçuklu sultanları ve yöneticileri, felsefe ile birlikte pozitif bilimleri teşvik ve himaye etmişlerdir. Bunun sonucu olarak bu ilk 150 sene zarfında Anadolu’da te’lif edilen eserlerin büyük ekseriyeti felsefe, tıb ve hey’et gibi müsbet ilimlere dairdir. Bu alandaki çalışmalar Anadolu’da ilginç bulduğumuz bir gelişmeye vesile olmuştur. Bu gelişmeyi kısaca şöyle özetleye biliriz. Bu devrin ilk 150 yılında Anadolu’da yaşayan müsbet ilimler alanında tanınan bilim adamları, bilimden iş hayatında ve san’at alanında faydalanılması gerektiğini belirtmektedirler. Bilimin işe dönüştürülmesi zihniyeti ön plana çıkmış ve bunun uygulanması için çaba sarfedildiği görülmektedir.
Yukarıdan adı anılan Tiflisli’nin Hubeyş b. İbrahim “Beyanu’s-Sinaat” adlı eserinde san’at alanında bilimden yararlanmanın yollarını göstermeye çalışmakta, san’at alanında bilimden geniş ölçüde yararlanılabileceğini savunmaktadır.27 Tiflisli Hubeyş b. İbrahim ile aynı zamanda yaşayan Diyarbekir Artukluları devri bilgini Cizreli Ebu’l, İzz İsmail b. Er-Rezzaz(602/1205-6) “el-Cami’ Beyne’l-ilm ve’l-Amel”(ilim ile amelin birleştirilmesi) adlı eserinde28 pek çok “otomatik makinaların” projesini çizerek ve tariflerini yaparak ilmin amele dönüştürülmesinin yollarını göstermektedir.
Sivas’a yerleşen Kübreviyye Şeyhi, Şeyh Necmü’d-din-i Daye de Sultan Alaü’d-din Keykubad’a sunduğu “Mirsadü’l-İbad” adlı eserlerinde, san’atı ilmin insan ruhunda meydana getirdiği gücün neticesi olarak görmekte ve san’atı; insanın sahip olduğu ilmi sayesinde akim direktifi ile ruhunu, duygu ve düşüncesini eşya üzerinde göstermeye çalışmaktadır.29
Bu düşüncenin Anadolu’da bir süre gelişim gösterdiği ve uygulama alanı bulunduğu görülmektedir. O devirde bu zihniyetin ve uygulayıcıları Anadolu’nun hirfet ve san’at erbabı olun Ahiler idi. Anadolu’da ahi Teşkilâtı’nın kurucusu olarak tanınan ve Ahi Evren diye bilinen Anadolu Selçukluları devrinin en güçlü fikir ve aksiyon adamı Şeyh Nasiru’d-din Mahmud el-Hoyinin(659/1261) bu konuya özel bir önem verdiği görülmektedir. O, eserlerinde sık sık ilmi iş ve san’at alanında kullanmak gerektiğini ifade eder.30 İlmini amelden önce geldiğini, ilimsiz amelin fayda sağlamayacağını, kişi ilmini uyguladığı ölçüde makbul insan olacağını savunmaktadır.31 Bir başka yerde de insan ruhunda teorik (nazari) ve pratik (amele) güç bulunduğunu bu iki gücün birlikteliğini vurgulayarak ilimle oluşan ruhdaki irade ve kudretin pratik gücü meydana getirdiği ve bunun iş ve üretime yönlendirilmesi fikrini savunmaktadır. 32
Zaten Anadolu’da Ahi Teşkilâtı’nın kuruluş amaçlarından biri de ilmi çeşitli san’at alanında uygulamaya koymak ve toplumu bundan yararlandırma ülküsünün pratiğe dönüşmesidir. Yukarıda arz etmeğe çalıştığım zihniyetin, Anadolu Ahi Teşkilâtı’nın kurulmasına vesile olduğunu söylemek istiyorum. Bu teşkilât 1205 (602) yılından itibaren ilk defa Kayseri’de kurulmuş ve zamanla diğer Anadolu şehirlerine yayılmıştır.
Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud, “Letaifü’l-Hikme” adlı eserinde şöyle demektedir: “Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun anlamı şudur: Allah insanı yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik ve marangozluk da bir takım alet edavatla yapılabildiği için bu alet ve edavatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün san’at kollarının yaşatılması gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönelmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki toplumun ihtiyaçları görülebilsin.”33
Ahi Evren, sanatkarların iş ortamındaki çalışma düzenleri hakkında da şöyle demektedir: “Birçok insanların bir arada çalışması sanatkarlar arasında rekabet ve münazaaya sebep olabilir. Çünkü bunların her biri kendi ihtiyacına yönelince menfaatler çatışması ortaya çıkar. Karşılıklı hoş görü ve affetme olmadığı zaman münazaa ve ihtilaf zuhur eder. O halde bu insanlar arasındaki ihtilafı halledecek kanunlar koymak gereklidir. Bu kanun şeriata uygun olmalı ki ona uyulsun ve insanlar arasındaki ihtilafın halline vesile olsun. İhtilafsız bir ortam yaratılınca herkes rahatça umduğunu elde eder. İhtilaf zuhur edince de bu kanuna müracaat ederek ihtilaflar ortadan kaldırılabilir. Peygamberlerin şeriat koymaları bundandır.”34
Öyle görünüyor ki, Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud’un bu fikirleri doğrultusunda tarih boyunca Anadolu’da Ahi-İş yerlerinin yönetmelikleri olan “Ahi-Şecerenameleari” ve “Ahi Fütüvetnameleri” meydana getirilmiş ve Ahilerin çalışma ortamındaki düzenleri, bu eserde tesbit edilen kurallar çerçevesinde sağlanmıştır.
İbn Haldun sanatı ve sanat kollarını uygarlığın gereği olarak görmektedir.35 Anadolu Selçukluları devrinin en güçlü filozofu olan Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud da toplumun mutluluk ve refahı için bütün sanat kollarının yaşatılmasının gerekli olduğunu savunmuştur. Onun, İhvanü’s-Safa’nın bu konudaki görüşlerini tercih ettiği görülmektedir.36
Ahi Evren bütün sanat erbabının belli bir yere toplanmaları ve orada sanatlarını icra etmelerini de öğütlemektedir. Bu konuda da aynen şöyle diyor: “Toplum çeşitli sanat kollarını yürüten çok sayıda insanlara muhtaç olduğuna göre, bu sanatların her birini yürüten çok sayıda insanların belli bir yere toplanmaları ve her birinin kendi sanatlarıyla meşgul olmaları sağlanmalıdır ki toplumun bütün ihtiyaçları görülebilsin.”37
Ahi Evren’in bu sözlerinden şehirlerde sanayii çarşılarının kurulması fikrinin ortaya atıldığını görüyoruz. Ahilik ve Ahi teşkilatı işte bu düşüncelerin uygulamaya koyulmasının tabi sonucu olarak doğmuş ve gelişmiştir. Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud’un bu düşünceleri, devrin sultanları ve yöneticileri tarafından benimsenmiş olduğu ve uygulandığı anlaşılmaktadır. Zira Ahi Evren’in ilk yerleştiği yer olan Kayseri’de böyle bir sanayi sitesinin kurulmuş olduğunu bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Ahi Evren’in kayınpederi olan Şeyh Evhadu’d-din Hamid el-Kirmani(635/1237) adına kaleme alınan “Menakıb-i Şeyh Evhadu’d-din Kirmani adlı eserde bildirildiğine göre Kayseri’de bir dericiler çarşısı, bunun bitişiğinde de Kûlah-duzlar çarşısı bulunuyordu.38 Aynı eserin bir başka yerinde de Kayseri’deki bakırcılar çarşısından söz edilmektedir.39 Bu eserde Kayseri’de dokumacılar veya örgücüler çarşısından da bahsedilmekte, Evhadü’d-din Kirmani’nin müridlerinin buradan İstanbul’a diğer Rum beldelerine hah ve kilim ihraç ettikleri bildirilmektedir.40
İlginç olan bir hususta Kayseri’deki Ahilere ait olan bu sanayi sitesinde hanımlara mahsus çalışma yerlerinin de bulunmasıdır. Ahilerin kız ve hanımları da “Anadolu Bacıları” (Bacıyan-ı Rum) adı ile anılan bir teşkilat kurmuşlardı. Bu örgüte mensup genç kızlar ve hatunlar da bu sanayi sitesinde kadın el sanatlarını icra ediyorlardı.41
Makalemizi, aşağıda arz edeceğim kısa bir yorum ile nihayete erdirmek istiyorum. Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığım Anadolu Selçukluları zamanındaki bu fikri ve ilmi gelişmenin, Moğol istilasının etkisiyle ve özellikle de Moğollar’ın 1243 (640) yılında Anadolu Selçukluları devletini hakimiyetleri altına almalarından sonra tedricen zayıfladığı görülmektedir. Bu devrede daha çok Tasavvufi-dini düşüncenin ön plana çıktığı fark edilmektedir. Bu alandaki faaliyetlerin himaye ve destek gördüğü de görülmektedir. Buna mütevazi olarak pozitif ilimlere ilginin ve himayenin de azaldığını görüyoruz. Bunun sonucu olarak bu dönemde Anadolu’da telif edilen eserlerin büyük ekseriyeti Tasavvufi Dini ve Edebi eserlerdir. Anadolu’daki bu fikri ve ilmi gelişim ve değişimin sebeplerini maddeler halinde açıklamak gerekirse:
1. XIII. Asrın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda mutasavvıf ve dervişler, Moğol istilası önünden kaçıp, Anadolu’ya sığınmışlardır. Bu tasavvufi zümrelerin Anadolu’da faaliyet göstermeleri sonucu Anadolu’da fikri denge tasavvuf lehine bir gelişme göstermiştir.
2. Moğol iktidarının Anadolu halkı üzerinde yarattığı şiddetli fikri ve siyasi baskı ve gerçekleştirdiği acımasız katliamlar, Anadolu halkını bezginliğe ve umutsuzluğa sevketmiştir. Bu durum, meyus ve çaresiz insanlara umut ve huzur kaynağı olan tekke ve zaviyelere rağbeti artırmıştır. Bu hızlı mistikleşme tabiatıyla pozitif ilimlere karşı ilgiyi azaltmıştır.
3. Moğolların Anadolu’da gerçekleştirdikleri katliam ve zulümlerde pek çok aydın, kültürlü ve bilge kişilerin telef olmasına veya Moğol zulmünden kaçıp Anadolu’yu terk etmelerine sebep olmuştur. Bu durum haliyle ilmi faaliyetleri olumsuz yönde etkilemiştir.
4. Moğol hakimiyeti, Anadolu Selçuklu Devletinin siyasi otoritesinin zayıflamasına, ekonomik gücünü yitirmesine sebep olmuştur. Bu da ilim adamlarının himayesiz kalmalarına ve onların Anadolu’dan göçmelerine sebep olmuştur. Ancak XIII. Asrın sonlarında istiklallerini ilan eden Türkmen beğlerin -sınırlı da olsa- bazı ilim ve fikir adamlarını himayelerine aldıkları görülmektedir.
5. Moğol iktidarının himayesini kazanan Mevlâna Celâlü’d-din-i Rumî ve etrafındakilerin Anadolu’da fikri üstünlük kurmaları da akli ilimlerin gerilemesine sebep teşkil etmiştir. Zira Mevlâna Celâlü’d-din-i Rumî, babası Bahaü’d-din Veled, hocaları Seyyid Burhanü’d-din-i Muhakkik-i Tirmizî ve Şems-i Tebrizi, oğlu Sultan Veled hepsi de genel olarak akla ve akılcılığa muhalif kişilerdir. Bunların Anadolu’da akılcılığa karşı savaş açmaları ve Moğol iktidarının desteği ile fikri üstünlük kurmaları, Anadolu’da akılcılığın gerilemesine, felsefe ve pozitif ilimlerin horlanmasına sebep olmuştur.
Ahilik Kültürü Haftası, 1995 Yılı İstanbul Paneli, İstanbul Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Yayınlan No:3 İstanbul 1996.
Bu eser tıpkı basım olarak tarafımdan Anadolu’da Telif Edilen İlk Eser “Keşfül-Akabe” (Konya 1981) adı ile neşredilmiştir. Eserin aslı Eatih (Süleymaniye) Ktp. Nr. 5426’daki mecmuadadır.
Keşfu*l-Akabe, belirtilen yer, yp. 250a.
el-Kamil fi’t-Tarih, Beyrut 1386/1966,XII, 196.
el-Kâmil, XII, 196. Burada bahsedilen münakaşada bir fakihin hakaretine maruz kalan filozof Maktul Suhreverdi’den başkası değildir.
El-Evamirü’l-Alâiyye, Nşr. A. Sadık Erzi, Ankara 1966, s.25.
Refet Yinanç, Amasya Halifet Gazi Medresesi, Vakıflar Dergisi, Ankara 1982, XV 5-
Bu iki eserin birer nüshası Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi nr. 12049 ve 12050’de kayıtlıdır. Bu iki eser, Anadolu’da telif edilen bilinen ilk Türkçe eserlerdir. Hakim Bereket’de Anadolu’da ilk Türkçe eser veren bilgin durumundadır. M. Bayram, Anadolu’da ilk Türkçe Eser Meselesi,...
el-Kâmil fi’t-Tarih, X,37.
1Fatih (Süleymaniye) Ktp. nr. 5426, yp. 193 a.
İsmail Paşa, Hediyetü’l-Arifin, 1.263
el-Evamirü’l-Alaiyye, s. 25; Bu sultan, hocası olan Malatyalı Şeyh Mecdü’d-din îshak’a (Sadrü’d-din Konevi’nin babası) yazdığı Farsça manzum bir mektubunu İbn Bibi eserine (s.91-92) kaydetmiştir.
Ayasoyfa (Süleymaniye) Ktp. Nr. 4819, yp.118b. Fatih (Süleymaniye) Ktp. Nr.5426,yp.130b.
Ayasofya (Süleymaniye) Ktp. Nr. 4851, yp.31b Aynı zamanda doktor olan Ahi Evren’in tıbba dair “Îlmu’t-Teşrih” adlı eseri günümüze kadar gelmemiştir.
el-Evamirü’l-Alaiyye, s. 228.
Krş. Faruk Sümer, “Anadolu’ya Yalnız Göçebe Türkler mi Geldi?” Belleten XXIV/96 Ankara 1960.
1Bu eser, geniş bir araştırma ve tanıtma yazısı ile birlikte tarafımdan yayımlanmıştır.
Bu görüş, eskiden beri astronomlar arasında mevcuttu ve yaygın bir kanaat olarak devam etmiştir. Mesela bk. Resailu ihvanü’s-Safa, I. 162; Murucu’z-Zahab, I, 101; al-Hıtat, 1.15; Ali Kuşçu, Risala fi’l-hay’a, Es’ad Ef. (Süleymaniye) Ktp. Nr. 2023, yp. 108; Mu’cemu’l-Buldan, I, 16; el- Kanunu’l-Mesûdi, Yusufağa Ktp. Nr. 6625, yp.18
Bu isbat şekli el-Beyruni’nin “el-Kanunu’l-Mes’udi’sinde de (Konya Yusufağa Ktp. Nr. 6625, yp. 15) geçmektedir.
2Makdisi’nin “Absenu’t-Takasim”i ile (s.58-62) uygunluk halinde olan bu konudaki görüşler için ileri sürülen deliller Ebu Zeyd el-Belhi’nin (340/951) “el-Bed’u ve’t Tarih’inde (I, 39-41) geçmektedir.
2Hava tabakasının ateş ile kaplı olduğu görüşünü, Yakut el-Hamevi de Muhammed b. Ahmed el- Harizmi’den (232/847) naklederek savunur. Bk. Mu’cemu’l-Buldan, I, 17-18.
Yakut el-Hamevi ‘Mu’cemu’l-Buldan “ında dünyanın şekli, çevresi ve yüzölçümü hakkında eskilerin görüşünü kaydederken el-Beyruni’nin (440-1048) görüşünü de tesbit etmiştir. El- Beyruni’ye göre dünyanın çevresi 6300 fersahtır. Fersah ise, bugünün ölçüsü ile 5763 metredir. Buna göre, dünyanın çevresi 36300 km. bulunur. Eskiler bir fersahı 3 mil kabul etmişlerdir. (Bk. Mu’cemu’l-Buldan, I, 35-36) Buna göre, bir mil 1920 metredir. Bu hesaba göre, eserimizde dünyanın çevresi için verilen ölçünün-ki 20400 mil, yani 39168 km.dir-daha sıhhatli olduğu görülmektedir. Me’mun zamanında yapılan rasatın (ölçüm) sonuçlan için bk. Murucu’zfZahab I, 102- 103; Nihayetü’l-Ereb, I, 208. Bu konularda etraflı ve karşılaştırmalı bilgi için bk. İ. Hakkı Akyol, “Arz” 1.AI, 653-657
Bu rakamlar Mesüdi’nin Murucu’z-Zeheb’inde (1, 102-103) Nuvayri’nin (733/1332) Nibayetü’l-Ereb’inde (I, 208-209) Muhammed b. Abdullah el-Ansari’nin (718/1318) Mebahicü’l-Fiker ve Menahicü’l-İber’inden naklen verdiği rakamların aynıdır. Bu durum İbn al-Kemal’in kendisinden önceki bilginlerden yaptığı nakillerin doğruluğunu göstermesi bakımından da kayda değerdir.
İbdü’l-Kemal’den önce el-Beyruni ve başkaları dünyanın dönüyor olduğunu düşünmüş olmalarına rağmen (Bk. Doğumunun 100’inci yılında Beyruni’ye Armağan s. 10; ”el-Beyruni ve Hareket-i Arz” , İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi I/4,90-94) o bu konuda batlamyus’a bağlı kalarak dünyanın döndüğünü kabul etmemiş ve bu iddiada bulunanların görüşlerini reddetmiştir.
Batlamyusim bu konudaki görüşü için Bk. Murucu’z-Zeheb, I, 103-107. Şunu da belirtelim ki, yalnız İbnü’l-Kemal değil genel olarak el-Beyruni’nin dünyanın döndüğü tezi müslüman astronomlar tarafından da kabul edilmemiştir. Bk. Tbe Legacy of İslam, s. 480.
Birçok konuda olduğu gibi bu konudaki fikirlerde tamamen İbvanü’s-Safa” Risaleleri ile (II-29) uygunluk halindedir.
Bu konularda verilen bilgiler Zekeriya Kazvini’nin “Asaru’l-Bilad”ındaki (s.12-14) bilgilerle uygunluk halindedir. Beyruni ise “Kanunu’l-Mesudi” sinde bu ve benzeri konularda çok tafsilatlı bilgi vermektedir ve dünyadaki iklim kuşaklarında gece gündüz farklarının detaylı listelerini düzenlemiştir.
Katip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, I,262. bu eserin bir nüshası Tokat, Zile ilçe Halk kütüphanesinde bulunuyor. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Türkçe tercümesinin bir nüshası Bağdatlı Vehbi Efendi (Süleymaniye) Kîp. Nr. 2253 de kayıtlı olup, 954 (1548) istinsah tarihlidir.
Topkapı Sarayı Müzesi (III.. Ahmet kısmı) ktp.nr.3472 ve 3350.
Mirsadü’l-İbad, Nşr. M. Emin Riyahi, Tahran 1366, s. 532-533.
Ahi Evren, Tabsiretü’l-Mübtedi ve Tezkiretü’l-Müntehi, Nurosmaniye Ktp. Nr. 2286.yp. 72a- 73a.
Ahi Evren, Letaifü’l-Hikme. Nşr. G.Hüseyn-i Yusufi, Tahran 1340, s. 259. Naşir, Ahi Evrenin bu eserini bazı yanlış bilgi ve kayıtlara dayanarak Kazı Siracü’d-din Mahmud el- Urmevi’ye (682/1284) nisbet etmiştir. Bu nisbet katiyyetle yanlıştır.
Letaiful-Hikme, s. 138-142.
A.g.e.s. 45.
Aynı Eser, s,145-146
* Mukaddime, Beyrut (Tarihsiz), s. 400-402.
Resailü İhvani’s-Safa, Nşr. Batrus el-Bustani, Beyrut (Tarihsiz) I.280-292.
Letaifü’l-Hikme, s.145.
A.g.e.. Nşr. B. Furuzan-fer, Tahran 1347, s. 158.
Aynı eser, s. 68.
Aym eser, 108-118.
Bu konularla ilgili olarak müstakil eserler yayımlamış olduğumu ve bu eserlerimde bu konularla ilgili geniş malumat bulunduğunu belirtmek isterim. Bkz. Mikâil Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyâni Rum, Konya 1994.

Yazar:
Prof. Mikail Bayram
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul