22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / ANADOLU’DA MEDFÛN BULUNAN SAHABE KABRİ* (Abdurrahman Gazi radıyallahu anh)
ANADOLU’DA MEDFÛN BULUNAN  SAHABE KABRİ* (Abdurrahman Gazi radıyallahu anh)

ANADOLU’DA MEDFÛN BULUNAN SAHABE KABRİ* (Abdurrahman Gazi radıyallahu anh) Prof. Osman Gürbüz

Giriş
Erzurum dendiğinde ilk akla gelen sembollerden biri hiç şüphesiz Abdurrahman Gazi’dir. Mekânı ziyaretgâh olan bu zatın kimliği hakkında kesin bir bilgi elde etmek, kafalarda beliren istifhamları gidermek için yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece Erzurumlunun değil yurt içi ve yurt dışından Erzurum’a gelenlerin mutlaka ziyaret ettiği bu mekânda medfûn bulunan zat kimdir?
Abdurrahman Gazi’nin Kabri Erzurum’da mıdır? Bu sorunun cevabını doğru bir şekilde ortaya koyabilmek, insanların zihinlerindeki soru ve tereddütleri gidermek, konuyu aydınlığa kavuşturmak özellikle Erzurumlular açısından çok büyük bir önem arz etmektedir. Bir şehrin kendisiyle anıldığı, en önemli ziyaret mekânına ismi verilen, Erzurum’un fethiyle irtibatlandırılan, Hz. Peygamberin (s.a.s.) ashâb-ı güzîninden sayılan, şehrin manevi kimliği ve ruh dünyasının şekillenmesinde güçlü bir müessiriyete sahip olan böylesine sembol bir şahsiyetin hayatının yeterince bilinememesi, son derece üzücüdür. Konuyu açıklığa kavuşturmanın sıkıntı ve zorlukları aşikârdır. Ancak problemin çözümüyle ilgili yeterli gayret ve araştırmanın yapıl(a)madığı, bu alandaki çalışmalara istenilen ölçüde dikkat ve titizlik gösterilmediği de bir vakıadır.
Daha önce adı geçen alanda yapılan çalışmaların çok büyük bir kısmı Abdurrahman Gazi Zaviyesi, bu kuruma ait ilk kayıtlar, vakfiyeler, zaviyede görev almış olanların isimleri, zaviyenin yanı başındaki türbe, türbenin bitişiğine inşa edilen cami, bu eserlerle ilgili inşa ve imar kitabelerinin çözümüyle ilgili kayıt ve bilgilerin toplanmasından oluşmaktaydı. Elbette bu tür bir yöntemle yapılan çalışmaların Abdurrahman Gazi’yi hakiki çehresiyle tanımamızdaki payı göz ardı edilemez. Fakat bu tür bir yolun izlenmesi, konuya ilgi duyanları hayal kırıklığına uğratan zaafiyetleri beraberinde taşımaktaydı. Biz önceki çalışmaları tarihi olayların akışından yola çıkarak Abdurrahman Gazi’ye ulaşma yerine, zaviye ve türbeyi tanımayı, merkeze alarak Abdurrahman Gazi’ye ulaşma şeklinde değerlendirebiliriz.
Biz bu makalemizde ilk İslâm fetihleri, bunların Erzurum havalisinde ne zaman, nasıl gerçekleştiği, bu seferlere katılan sahabîler ve Abdurrahman Gazi’nin kimliği, Erzurum şehriyle münasebeti, hayatının diğer safhaları ve şahsiyetini, tarihi kayıtlar ışığında sunmaya gayret edeceğiz.
1. Erzurum’da Sahâbe İzleri
Sahâbe, dost ve arkadaş anlamına gelen sahibin çoğuludur. Aynı anlama gelen ashâb kelimesinin tekili ise sahâbîdir. Kavram üzerindeki tartışmaları bir kenara bırakırsak, “Hz. Peygambere mümin olarak erişen ve Müslüman olarak ölen kimse” şeklinde tarif edilmiştir.1 Kuran’da insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet diye tanıtılan sahâbe, taşıdıkları bu değeri, en iyi şekilde temsil etmeye çalıştıkları inanç ve örnek davranışlardan almışlardır. Ashabın İslâm’ı yayma ve Resulullâh’ı canlarından aziz bilme anlayışı, kendilerinden sonra gelecek nesilleri imrendirecek niteliktedir. Bütün varlığa rahmet olarak gönderilen bir inanç sistemini, tüm zaman mekân ve insanlığa ulaştırmayı, yeryüzünde Allah’ın halifesi olmanın gereği bilen sahâbe nesli, bu görev uğruna Çin Seddi’n den Atlas Okyanusu’na, İstanbul’dan Yemen’e yerkürenin her tarafına dağılmışlardır. Tarihi seyir içinde Kalîkalâ, Erzeni’r-rum, (Erzurum) toprakları da bu kutlu neslin ayak izleriyle onurlandı mı? Şimdi bu sorunun cevabına geçebiliriz.
Konuyla ilgili araştırmalar Erzurum’un fetih tarihini miladi 653 senesi olarak tespit etmektedir. Şurası açıktır ki tespit edilen zaman dilimi, Hz. Peygamberin vefat yılı olan miladi 632 tarihi üzerinden sadece 20 yıl geçmiş olduğunu göstermektedir. Bu çok erken bir tarih olup, kaba bir hesapla Resullullâh’ın sağlığında 40 yaş ve daha altı yaş gruplarının büyük kısmı hayattadır. Kuzey yarısı bugünkü Türkiye sınırları içerisinde bulunan Cezîre bölgesinin fethine 2000 sahâbînin katıldığının tespiti2 konumuz açısından oldukça dikkat çekicidir. Yine aynı çalışmada Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki 27 yerleşim birimiyle ilişkilendirilen sahâbîlerin sayısı 117 kadar olup, bunlar isim isim kaydedilmiştir.3
Erzurum çerçevesinde ashabın olup olmadığı konusuna baktığımız zaman tablo çok daha nettir; zira Erzurum’u fetheden Habîb b. Mesleme el-Fihrî sahâbîdir, Medine’de bizzat Hz. Peygamber ile görüşmüş ve kendisinden meşhur ganimet hadisi rivayet edilmiştir.4 Daha sonra bu konuya döneceğimiz için Erzurum’a ayak basan diğer bir sahâbî olan Abdullah b. Zübeyr’e geçebiliriz. Babası Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyr b. Avvam, annesi Hz. Ebu Bekr’in kızı Esma’dır. Muhacirlerden Medine’de doğan ilk çocuk olduğu için doğumu büyük sevinç uyandırmıştı; adı Hz. Peygamber tarafından konuldu. İslâm dünyasının yarıya yakın bölümünde on yıl halife olarak tanınan Abdullah b. Zübeyr, Erzurum fatihi Habîb b. Mesleme ile akran olup, çocukluk arkadaşıyla birlikte Erzurum fethinde bulunmuştur.5 Erzurum’un fethi sırasında düşmanı yenip ganimetleri ele geçiren Habîb ve arkadaşları, Kufe’den yola çıkan ancak gazaya yetişemeyen askerleri ganimete ortak etmek istemediler. Tarîhu Dımışk olayı şöyle aktarıyor: “Savaşta bulunmayanlar, savaş yapanların yanına varınca, bizler de ganimete ortağız” dediler. Savaşa katılanlar; “bizlerle birlikte pay sahibi olamazsınız; çünkü siz savaşta bulunmadınız” dediler. Habîb ile savaşta hazır bulunan Abdullah b. Zübeyr, “Size pay yok” dedi…” Şair bu konuyla ilgili olarak: “Kuşkusuz Habîb çok kötü teselli etmekte / İbn Zübeyr asalet iddiasında ama; hasis / Asil ve anlayışlı olmayanlara incelikle davranmasını bilmiyor.” demektedir.6
Erzurum’a ayak basan, hatta kabri Erzurum’da olduğu belirtilen diğer bir sahâbî, Haccac b. ‘Ilat’tır. Süleym oğullarından Haccac hicretin yedinci senesinde İslâm’a girer. Müslüman olduktan sonra Hz. Peygambere gelerek, Mekke, de alacaklarının olduğunu, şayet müşrikler Müslüman olduğunu duyarlarsa bu paraları kendisine vermeyeceklerini söyler. Hz. Peygamber ona dilediği gibi konuşabileceğini belirtir. Bunun üzerine Haccac, Mekke’ye gidip müşriklere Hayber’de Müslümanların yenilip Muhammed’in esir düştüğünü, Müslümanlardan ganimet olarak alınan malların ucuz bir fiyatla satın alınabilmesi için paraya ihtiyacı olduğunu, söyleyerek alacaklarını tahsil edip Medine’ye döner.7 Haccac b. ‘Ilat’ın mezarının Kalîkalâ’da olduğunu, İbn Ebi Hatim, İbn Asâkir ve İbn Manzuru kaynak gösteren yazar, onun Habîb’in ordusu içerisinde veya başka bir münasebetle Erzurum’a gelmiş olabileceğini, kaydeder.8 Ne var ki konuyla ilgili bir başka makalede Haccac b. ‘Ilat’ın kabrinin Erzurum’da bulunduğuna dair mezkûr görüşün zayıflığından bahsedilmektedir.9
Ancak hiç şüphesiz Erzurum’a ayak basan sahâbî-lerin sayısı bunlarla sınırlı değildir. Çünkü mevzûya yaklaşmamızı zorlaştıran genel sebeplerin yanı sıra Erzurum ölçeğinde özel bir takım nedenlere de sahibiz. Bir kere sahâbîlerin sayıları ile kaynaklarda geçen sahâbîlerin sayıları arasında büyük farklar olduğu inkâr edilemez. Bu sayıyla ilgili yuvarlak hesaplamaların dışında, gerçek bir sayım ve tespitten de söz edilemez. Biz kendileriyle ilgili rivayetler ve olaylar sebebiyle sahâbîleri bilip tanımaktayız; isimleri biz kadar ulaşmayan sessiz sahabe çoğunluğunu tanıyabilmek için elimizde başka bir araç bulunmamaktadır. Bizim tanımayışımız onların yokluğu anlamına gelmez. Diğer önemli bir yanılgı, İbn Hacer’in dediği gibi, bütün sahâbîlerin Veda Haccı’nda bulunmuş olmalarını kabul etmekten doğmaktadır. “Hz. Peygamber’in vefatından on iki sene sonra bile hala 12 bin sahâbe hayatta bulunuyordu” rivayeti bize göre oldukça az sayılabilecek bir rakamı ifade etmektedir; çünkü sahâbe nüfusunun yüz bin veya iki yüz binli rakamlardan on iki senede, on iki bine düşmesi, salgın hastalıklar, kıtlıklar olmadığı sürece inandırıcı gözükmemektedir.
Şehre ayak basan sahâbîler konusunu Erzurum ölçeğinde ele alırsak, sayının çok daha fazla ola-cağını düşünmemiz için yeterli sebeplere sahip olduğumuzu söyleyebiliriz. Bir kere coğrafi olarak İslâm devletinin merkezi Medine’ye çok uzak olmayan bölgesi, en güçlü eyaletler olan Şam ve Cezîre’ye komşu sayılabilecek bir mesafededir. İkinci olarak çok erken bir dönemde Müslümanlar tarafından feth edilmiştir. Öte yandan “Muaviye ona iki bin asker gönderdi. Habîb bu askerleri Kalîkalâ’ya yerleştirdi; onlara ikta yoluyla topraklar verdi, kendilerini burada paralı muhafızlar olarak bıraktı.” demektedir Belâzurî. Hemen fethin öncesinde Erzurum’a yerleştirilen bu askerler içerisinde kaç sahâbî bulunmaktadır?
Bizans’ın en doğu sınırında müstahkem bir kaleye sahip olan Kalîkalâ -Erzurum, Trabzon-Tebriz ipek yolunu kontrol altında tutabilecek bir konuma da sahipti. Bu özellikleri ile Erzurum Ermeni prensliklerinin Bizans ile dayanışmasını engellemek suretiyle ayaklanmalarını önleyebilecek çok stratejik bir mevkideydi. Bu önemli hususiyetinden dolayı fethiyle birlikte bir gaza üssü haline getirilen Erzurum, acaba kaç kutlu sahâbîyi misafir etmiş, kaçını kar beyaz örtülerle bağrına basmıştır? İleride bu konuda yapılacak daha titiz, daha detaylı araştırmaların mevcut peygamber yoldaşlarına yenilerini ekleyeceğini umabiliriz.
1.2. Abdurrahman Gazi Kim?
Seyit Abdurrahman, Seyit Abdurrahman Dede, Es-Seyyit Abdurrahman Çelebi, Gazi Abdurrahman Çelebi gibi başka başka lakaplarla tarihi belgelere geçmesine rağmen onun ortak kabul gören isimlendirilişi, Peygamberin bayraktarı Abdurrahman Gazi ya da Sahabe-i Kiram’dan Abdurrahman Gazi’dir. Peygamberin bayraktarı nitelemesini daha sonra ele almak kaydıyla “Sahâbe” kavramının kapsamı içerisine sokarsak, geriye Sahâbe’den Abdurrahman Gazi” isimlendirmesi kalmaktadır. Bu isimlendirmede dört unsurun varlığı karşımıza çıkmaktadır.
1- Şahsın ismi Abdurrahman olacak.
2- Bu zat üzerinde gazilik vasfını taşıyacak.
3- Peygamberi gören müminlerden sayılacak.
4- Yukarıdaki özelliklerin dışında, isimlendirmede görülmeyen ancak olması gereken diğer bir vasıf daha vardır ki o da, Abdurrahman Gazi’nin Erzurum’la herhangi bir şekilde irtibatlı olması veya Erzurum’da mezarının bulunmasıdır.
Evvela Abdurrahman Gazi ile irtibatlandırılan ve sahâbeden ismi Abdurrahman olanlarla baş-layalım. Ömer Nasuhi Bilmen merhum “Bu zâtın Ashâb-ı Güzînden olduğunda şüphe yoktur. Yalnız neseb-i âlisinde ihtilâf vardır. Bazı rivayetlere göre Hazreti Ebû Bekr’in, diğer bazı rivayetlere göre de Cenâb-ı Rebiî’nin mahdûmudur.” demektedir. Oysa İbn Hibban, Hz Ebu Bekr’in oğlu Abdurrahman’ın hicri 58 senesinde Habşa’da vefat ettiğini belirtir.10 İbn-i Hacer ise ölüm yeri ve yılı hakkında daha detaylı açıklamalarda bulunur. Abdurrahman b. Ebû Bekr’in Habşa’da öldüğünü, buranın Mekke’ye uzaklığının 12 mil olduğunu, Abdurrahman’ın Mekke’ye getirilerek defnedildiğini, çeşitli müelliflerin, ölüm tarihi olarak h. 53 ve 59 arasında farklı seneler verdiğini, belirtir onun11 Sonuç olarak Abdurrahman b. Ebû Bekr, herhangi bir münasebetle Erzurum yöresine gelmediği gibi kabrinin bulunduğu yer hakkında da bir ihtilaf bulunmamaktadır.
Abdurrahman b. Rebî’ el-Bahilî’ye gelince, kendisi Selman b. Rebia’nın kardeşi olup yaşça ondan büyüktür. Zinnur diye çağrılan bu sahâbî, Kadisiyye savaşına katılarak kadılık görevinde bulundu. Daha sonra Babu’l-Ebvab gazaları ve Türklere karşı yapılan savaşlara katıldı. Hz. Osman’ın hilafete gelişinden sekiz yıl sonra h.32 (m.652-653), Babu’l Ebvab’ın en uç vilayeti Belencer’de öldürüldü.12 Kendisi Hz. Peygambere yetişmekle birlikte, ondan herhangi bir rivayette bulunmadı.13 Gö-rüldüğü üzere Abdurrahman b. Rebî’ el-Bahilî’nin dahi Erzurum’la bir irtibatı mevcut değildir.
117 kişilik Doğu Anadolu Sahabe listesinde bulunmadığı halde bölgede şehit düşen diğer bir sahâbî Abdurrahman daha vardır ki o, bir başka münasebetle kendisinden bahsedilen Abdurrahman b. Muaz b. Cebel’dir. Muaz b. Cebel’in oğlu olup Iyâd b. Ganm birlikleri, Erzen- Bitlis ve Ahlat’ı feth ederken aldığı yaralardan dolayı şehit olmuştu.14 Ahlat Abdurrahman Gazi Türbesinde medfûn sahâbî budur.
Ayrıca Iyâd b. Ganm’in ordusuyla Bitlis-Erzen fethine katılan kardeşi Abdurrahman b. Ganm’in de sahabeden değil, tabiinin ilklerinden olduğunu belirtelim. Konumuza ışık tutan diğer bir çalışma ise, Sahâbe Ansiklopedisinde yer alan Abdurrahman isimli doksan beş kişinin ölüm yerlerini konu edinen makaledir. Bu araştırmanın sahibi Mücahid el-Hût, şu ana kadar ölüm yerlerini tespit etmeye çalıştığı Abdurrahman isimli yetmiş beş sahâbîden hiç birinin Erzurum’un yer aldığı Ermînya coğrafyasında ölmediğini tespit etmiştir. Bu veri her ne kadar nihai bir sonuç belirtmese de Abdurrahman Gazi düğümünü çözmede yararlandığımız bir araştırmadır.15
Araştırmamızın buraya kadar ulaştığımız sonuç-larıyla Erzurum havalisinde görev yapmış veya başka bir münasebetle bu çevreye gelmiş sahâbe-i güzînden Abdurrahman isimli bir şahsa ulaşamadık. Fakat bu noktada zihnimizi kurcalayan bir soru işaretiyle karşılaştık: Acaba Abdurrahman, isim yerine kullanılan bir künye olamaz mı? Künye olarak kullanılan ifade, zamanla unutularak isim sayılmış olabilir mi? Biz bir ismin mi, yoksa bir künyenin mi karşısındayız? Çünkü Arap toplumunda künye kullanımı çok yaygındır. Hatta bazen Ebû Bekr gibi künyeleriyle anılan kimselerin isimleri nadiren kullanılır; zira onların künyeleri isimlerinin yerini almıştır. Bizim coğrafyamızda kabri bulunan ve İstanbul’da bir semte ismini veren Eba Eyyüb el-Ensarî isimlendirmesi de aslında künyedir ve isim yerine kullanılan künyelere tanıdık bir örnektir.
İbnü’s-Salah, “ravileri hem künyesi hem ismi olanlar, künyeleriyle tanınıp ismi bilinmeyenler, ismi ve künyesi olduğu halde künyesiyle lakaplananlar, iki veya daha çok künyesi olanlar, ismi ve künyesinde ihtilaf bulunmayanlar, ismi bilindiği halde künyesiyle meşhur olanlar şeklinde dokuz gruba ayırmıştır.”16 Kişinin daha çok ilk çocuğuna izafeten anılmasını ifade eden Ebu’l-Kasım, Ebû Bekr, Ümmü Zeyneb gibi bir kinaye ve künye karşısında olamaz mıyız diye araştırırken Erzurum Fatihi Habîb b. Mesleme el Fihrî ile karşılaştık.
Habîb b. Mesleme el Fihrî’nin künyesi Ebu Abdurrahman idi17 İlk çocuğu Abdurrahman olduğu için böyle künyelenmişti. Arap geleneğinde yaş, mevki ve fazilet bakımından üstün olanlara künyeleriyle hitap etmek âdaptan sayılır, özellikle emîrler (komutan ve yöneticiler) bunun aksine davranılmasını ve kendilerine adlarıyla hitap edilmesini hakaret kabul ederlerdi.18 Unutmamak gerekir ki Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî, hem ordu komutanı anlamında emîr hem de vali.19 anlamında emîr idi. Üstelik gazalarda cesur yiğitler kahramanlık için künye kullanmayı severlerdi. Daha sonra anlatacağımız üzere Habîb, cesur bir savaşçı, dillere destan bir kahramandı.
 Erzurum’daki Abdurrahman Gazi’nin Habîb b. Mesleme olabileceği kanaatimiz güç kazanırken onun kaynaklarda Ermînya’da vefat ettiğini belirten kayıtlar karşısında bu düşüncemiz biraz daha pekişmiş oldu. Kaynakların çoğunluğu onun Ermînya’da vefat ettiğini belirtmelerine karşın sadece bir ikisi Şam’da öldüğünü ileri sürmektedirler. İbn Sa’d: “Sonra Muaviye o (Habîb)’nu Ermînya’ya vali olması için gönderdi. Elli yaşına girmeden hicri 42/miladi 662-3 senesinde orada (Ermînya) vefat etti.20 Aynı ifadelerle Ermînya’da öldüğü, İbn Abdilberr, İbn Hacer tarafından tekrarlanır. Halife b. Hayyât hicri 42. Yıl olaylarını sayarken “Habîb b. Mesleme el-Fihrî Ermînya’da vefat etti” demektedir. Bunlar arasında Vâkidî Habîb’in Dımışk’ta vefat ettiğini söylerken, bir başka yerde o da Ermînya’da öldüğünü söyler.
Biz Burada onun Ermînya’da öldüğünü söylerken, Erzurum’un da içinde bulunduğu bölgenin İslâm tarihi kaynaklarında aynı adla anıldığını ifade etmeliyiz. Bunun en açık delili, yukarıda anlattığımız Erzurum’un fethinin Belâzurî’nin eseri Futûhu’l-Buldan’da “Fethu Ermînya/Ermînya’nın Fethi) başlığı altında gösterilmesidir.
Vali Habîb b. Mesleme’nin Hz Ali evladından hila-feti alan ve Ümeyye oğullarının ilk halifesi Muaviye b. Ebî Süfyan tarafından bizzat Erzurum’a gönderildiğine dair kayıtlar varsa da, Ermînya’nin çok geniş bir coğrafya olduğu göz önüne alınırsa, acaba Birinci Ermînya, İkinci Ermînya, Üçüncü Ermînya, Dördüncü Ermînya’dan hangisine gönderilmiştir, mukadder sorusuna bir cevap bulmamız gerekecektir. Mutlu bir rastlantıyla böylesi bir kayıt, İbn Asâkir’in dev eseri Tarîhu Dımışk’ında karşımıza çıkıyor: “Habîb b. Mesleme Dördüncü Ermînya’da hicri 45 senesinde vefat etmiştir” Ölüm tarihi hicri 42 yerine hicri 45 olarak verilse de bu durum mevzûmuz açısından bir problem teşkil etmemektedir. Dördüncü Ermînya’nin neresi olduğunu öğrenmek için Yakut’un Mu’cemu’l-Buldan’ına müracaat ediyoruz: “Kalîkalâ (Erzurum şehri ve bölgesi).21 Bizans’a yapılan yaz seferlerini anlatan Kitabu’s-Savâif ise Dördüncü Ermînya yerleşim birimlerini sayarken Şimşat, Kalîkalâ, Hılat, Erciş ve Bacuneys’i zikreder.
Sathi bir bakışla sadece Dördüncü Ermenistan değil, bütün Ermenistan’ı elde tutabilmek için Müslüman emîrlerin Erzurum’dan daha iyi bir merkez seçmeleri düşünülemezdi. Yukarıdaki satırlarda Erzurum’un Bizans’ın en doğu sınırında müstahkem bir kaleye sahip olduğunu, Trabzon-Tebriz ipek yolunu kontrol altında tuttuğunu, Ermeni prensliklerinin Bizans ile dayanışmasını engellemek suretiyle ayaklanmalarını önleyebilecek çok stratejik bir bir mevkide bulunduğunu, ifade etmiştik. Erzurum’un merkez seçimiyle ilgili yukarıdaki faktörlere, Habîb’in buranın fatihi olmasını, burada daha önce ikamet etmesini, şehrin yönetici ve Müslüman sâkinlerini tanımasını ilave edebiliriz.
Hz. Muaviye iktidara geldiği miladi 661 yılında eyalet valilerini yeniden belirler. Bu yeni halifeler için alışılmış bir uygulamadır; ancak Ermînya bölgesine Habîb b. Mesleme’nin seçimi hangi sâiklerle gerçekleşmiştir? Şimdi ona bakmaya çalışalım.
1.3. Yeniden Erzurum’a Dönüş
Muaviye b. Ebû Süfyan hilafet makamına oturunca (m. 661) iç karışıklıklar sebebiyle çözümüne imkân bulamadığı dış sorunların bir bölümünü acilen ele alması gerekiyordu. Hilafetin el değiştirmesiyle devlet merkezi Dımışk (Şam)’a taşınmıştı. Emevîler’in iktidarına beşiklik eden Suriye toprakları kuzeyden ve batıdan iki ciddi tehlikeyle karşı karşıya idi. Bu Bizans ve Ermeni tehdidi idi. Fırsat buldukça birbirleriyle ölesiye mücadeleye girişen bu güçler, unutulmamalıdır ki aynı dine mensup olmaları hasebiyle güçlerini ortak düşmanlarına karşı zaman zaman birleştirebiliyorlardı. Böylesi ittifaklar Suriye merkezli Ümeyyeoğulları iktidarına sıkıntılı dönemler yaşatıyordu. Miladi 653-654 yılları arasında Muaviye ve Teodor Reştuni arasında yapılan anlaşmayla, Ermeniler Bizans’ın himayesinden çıkarak Müslümanların himayesine giriyorlardı.22 Bu anlaşmaya karşı çıkan Ermeni grupların güçleri, ayaklanma için yeterli olmadığından şimdilik pusuda bekliyorlardı.
Bizans Kralı II. Konstans yapılan anlaşmaya tepki göstermede gecikmedi ve büyük bir orduyla Erzurum’a geldi; burada Teodoros Reştuni’den kopan Ermeni nakhararları (beyleri) imparatora bağlılık yemini edip saygılarını sundular. Duvin’e kadar ilerleyen . Konstans bölgenin işlerini, Maryanos’a bırakarak fazla bir kazanç sağlayamadan Kostantinapolis’e döndü. Teodoros Reştuni’nin ölümünden sonra yerine rakip bir aileden Hamazasp Mamigonyan getirildi. Müslümanların himayesinde yeni görevine başlayan Hamazasp çok geçmeden Bizans tarafına geçerek onlara bağlılık yemini etti. Bizanslılar tarafından kendisine Kuropalates unvanı verilen Hamazasap, Ermeni ülkesi komutanlığına getirildi (657-658). Ermenilerin bu kadar çabuk saf değiştirmesinde, II. Konstans’ın bölgeye gelmesinden ziyade uzun bir süredir devam eden hilafet kavgaları etkili olmuştu. Bizans mandası m. 661 yılına kadar devam etti.23
 Bu şartlar altında çift yönlü bir tehlike oluşturan Ermînya bölgesine, bu coğrafyayı tanıyan, mahalli prensliklerin aralarındaki çekişmeler ve Bizans’la ilişkilerinden haberdar bir yönetici bulmak gerekiyordu. Aynı zamanda seçilen bu şahsın hem Ermeni ayaklanmalarına hem de Bizans saldırılarına karşı koyabilecek becerikli bir asker, cesur, gözü kara bir komutan olması icap ediyordu. Öte yandan bölgede kazanılacak her başarı, Emevîlerin toplum nezdinde tartışmalı iktidarlarına sağlam bir meşruiyyet sağlama yolunda önemli katkılar sunacaktı. Ayrıca iç ihtilafların askeri kesim arasında oluşturduğu hoşnutsuzluğu unutturup, ortaya çıkan kırgınlıkları giderecek gaza ruhunun güçlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktaydı.
İktidara giden yolda benimsediği yöntem tartışılmakla birlikte Hz. Muaviye’nin dehasının eşlik ettiği devlet adamlığı ve siyasi maharetini, hiç kimse görmemezlikten gelemez. Nitekim onun Erzurum’u da içine alan Ermînya bölgesine Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’yi vali tayin etmesi, kendisinin askeri dehası ve politik ufkunu bize gösteren en iyi kanıtlardan birisidir. Çünkü Ebû Abdurrahman hem Rumları hem Ermenileri çok iyi tanımaktaydı. Bizans’ın doğu sınırında, Ermînya’nın batı sınırında yer alan Erzurum merkezli bir yönetici için bu yabana atılamayacak bir nitelikti. Bizans’a karşı o kadar çok gaza ve seferlere katılmıştı ki kendisine “Habîburrum”24 lakabı takılmıştı. Ermenistan bölgesinin fatihi de Habîb’tir. O bunun yanı sıra Muaviye’nin Kinnesrin valisi,25 Ebu Ubeyde’nin Humus valisi,26 Hz. Ömer’in Iyâd b. Ganm’den sonra Cezîre emîri27 olduğunu hatırlatalım. Zaten onun Ermînya bölgesi valisi sıfatıyla miladi 661 yılında Erzurum’a gönderilmesinin ardından aynı yıl içerisinde karışıklıkların sona ermesi, Arapların Ermenistan üzerinde protektoralarını tekrar kurmaları,28 Hz. Muaviye’nin Ebû Abdurrahman’ı bölgeye vali atamadaki isabetini açık bir şekilde göstermektedir.
1.4. Neden Abdurrahman Gazi?
Bu başlık altında biz iki sorunun cevabını arayacağız. Birincisi, niçin Seyit Abdurrahman, Seyit Abdurrahman Dede, Es-seyyit Abdurrahman Çelebi, Gazi Abdurrahman Çelebi şeklinde vakıf kayıtlarında geçen isimlendirmelerden hemen hepsi unutularak Abdurrahman Gazi adlandırması halkın kabulüne mazhar olmuştur? İkinci soru ise, Habîb b. Mesleme’nin gazi unvanıyla çağrılmasını gerektiren sebepler hangileridir? Aslında iki sorunun cevabını birleştirerek vermeden önce gazi ve gazilik kavramlarını biraz açmamız gerekecektir.
Gazi kelimesinin çoğulu guzât, guzza olup seyrek olarak Kuran’da, daha sık olarak hadislerde geçmektedir. Din uğrunda cihad eden, Allah yolunda savaşanlar için kullanılan bir kavramdır. Din uğrunda savaşan her Müslümanın sıfatı olan gazi, Emeviler döneminde talancı göçebelerin zararlarını önleyen birliklere ad olmuş; daha sonra Abbâsîlerde bu birlikler huzuru temin yerine huzursuzluğun kaynağı olunca, olumsuz bir anlam kazanmış, bilahare de tekrar eski olumlu anlamında kullanılmıştır.29 Selçukluların kurucusu Selçuk Bey gazi unvanını alırken, Malazgirt sonrasında Anadolu’nun fethine katılan emîrlerin hepsi gaza geleneğinin temsilcileri olarak gazi unvanıyla anılmışlardır.
Bizans’ın sınır boylarına yerleşen uç Türklerine gazi denirken Âşık Paşa, alp eren (gazi) olabilmek için güçlü bir yürek, cesaret, pazu kuvveti, gayret, iyi bir atla birlikte kişinin kendini ispatlaması gerektiğini, belirtir.30 Bizans’ın sınır komşusu olan Osmanlılar gaza ruhunu hep canlı tutarken Osman Gazi’nin yakın arkadaşlarından biri Abdurrahman Gazi idi. İstanbul’un fethinden sonra gaza ruhu, Avrupa kıtasındaki sınır boylarında görev yapan akıncılarla devam ettirilmiş, yeniçerilere Gaziyân-ı Hacı Bektaş-ı Veli denirken, zafer kazanan kumandanlara törenle gazi çelengi takılma geleneği sürdürülmüştü. Gaza ruhu ve gazilik Türk kültüründe o kadar derin izler bırakmıştır ki soyadı kanunuyla eski unvanlar kaldırılırken gazilik unvanı kullanılmaya devam etmiştir.31
Şimdi yukarıda gazi ve gazilikle ilgili açıklamaları hatırımızda tutarak Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’nin hayatına bu açıdan bakalım.
Habîb 12 yaşında bir çocuk iken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanına gelerek savaşa katılmak isteğini belirtir; tam bu esnada babası ona arkadan yetişerek: “Ey Allah’ın Resûlü, o benim elim ve ayağımdır!” der. Bunun üzerine Allah Elçisi Habîb’e, “Onunla birlikte geri dön, onun ölmesi yakındır” buyurdu. Habîb, babam o yıl içinde vefat etti, dedi.32 Acaba niçin babası Resulullah’tan böyle bir talepte bulunmuştur? Metinde bu belirtilmiyor; ancak rivayetin konteksi içerisinde olay rahatlıkla anlaşılabiliyor. On iki yaşlarında olmasına rağmen boyu posuyla delikanlı görünümünde olan genç Habîb, Tebük savaşına katılmak için peygambere başvurmuş, babası da arkasından yetişerek, peygambere durumunu anlatmıştır. Olaydan şunu anlıyoruz, karşımızda henüz 12 yaşındayken gaza hevesiyle yanıp tutuşan, sefere götürülmesi için bizzat giderek peygambere müracaat eden, kabına sığmayan, ateşîn bir delikanlı bulunmaktadır. Onun hakkındaki ilk bilginin, savaşa katılma talebiyle kayıtlara geçmesi, ruh dünyasını tanımamız için yeterince ipucu vermiyor mu?
İkinci olay da birincisini aratmayacak cinsten olup Hz. Ebu Bekr’in hilafetinde gerçekleşmiştir.” Maan b. Yezid b. Ahnes es-Sülemî, Beni Süleym kabilesinden yüz kadar adamla Hz. Ebu Bekr’in huzuruna çıkageldi. Hz. Ebu Bekr, şunların sayısı daha fazla olsaydı (savaşanlara yardım için) onları gönderirdik, deyince, Hz. Ömer, vallahi onların sayısı on kadar olsa bile, yardıma göndermeyi düşünürdüm. Hatta kararlı ve fedakâr olsa bir kişiyi bile gönderirdim. Bunun üzerine Habîb b. Mesleme dedi ki, Benim yanımda etraftaki kabilelerden toplanmış cihad arzusunda olan bir o kadar sayıda kimse var. Ey Resulullah’ın Halifesi bizim hepimizi topla ve Müslüman kardeşlerimize yardıma gönder. Hz. Ebu Bekr, onların hepsini al, yardıma git, sen onların emîrisin, dedi. Habîb onları bir karargâhta toplayıp Hz. Ebu Bekr’in yanına getirdi, sonra onları alarak Yezid b. Ebu Süfyan’ın yanına vardı.”33 Yezid b. Ebu Süfyan kim? Suriye cephesinde Bizans kuvvetleriyle savaşan üç komutandan biri ve Muaviye b. Ebu Süfyan’ın ağabeyisi. İşin hayrete şayan yanı, Habîb 200 kişilik bir birliğin başında Yezid’e yardıma giderken en iyimser hesapla 16-17 yaşlarındaydı.
Habîb’i yirmili çağlarına ulaşmadan bir büyük kapışmada görev almış görmekteyiz. Bu savaş Müslüman varlığını Suriye topraklarından atmak için Bizans İmparatoru Hereklios’un düzenlediği en etkili girişimdi. 100.000 kişilik Bizans ordusu bütün ağırlığıyla Yermük vadisine yerleşirken, Halid b. Velid komutasındaki ordunun bütün mevcudu 25.000 kadardı. Halid b. Velid istişareler neticesinde ilk kez ordusunu küçük birlikler halinde düzenledi, kurdus denilen bu birliklerin birinin başında genç Habîb b. Mesleme bulunmaktaydı.34
Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî, Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman dönemlerinde görevden göreve, cepheden cepheye koştu. Ebû Ubeyde b. Cerrah, Halid b. Velid, Iyâd b. Ganm gibi sadece İslâm tarihinin değil dünya harp tarihinin tanıdığı sayılı komutanlarla birlikte çalıştı. Suriye, Anadolu, Cezîre, Ermînya hudutlarında Bizanslılara karşı okadar çok askeri seferler düzenledi ki kendisine bu gazaların fazlalığından dolayı “Habîbu’r-Rum” Rumlu Habîb, Rum diyarının Habîbi denilmeye başlandı.35
Onun cengâverliği, yiğitliği, askeri dehası düşmanlara korku salarken, Müslüman dünyasında namı dalga dalga güven ve hayranlık saçarak uzak diyarlara ulaştı. Bir defasında Kıbrıs Kralı’nın Azerbaycan Patriği’ne yakut, inci, ipek ve kıymetli taşlardan pahalı hediyeler götürdüğü haberi kendisine ulaştı. Süvarilerden bir grupla yola çıkan Habîb, şimşek hızıyla Kıbrıs kafilesine bir baskın gerçekleştirip ganimetleri ele geçirdi. Değerli mücevharat ve hediyelerle Suriye cephesi komutanı Ebû Ubeyde b. Cerrah’ın yanına döndü. Ebû Ubeyde getirdiklerinin beşte birini (humus) Habîb’e verip geriye kalanları beytülmal’a ayırınca, onun şu hatırlatmasıyla karşılaştı: “Baskın malları (selb) ele geçirene ait iken, beni Allah’ın verdiği rızıktan niçin mahrum ediyorsun!”36
Onun henüz gençliğinde yankılanan şöhretini İbn Sa’d Tabakât’ında şöyle naklediyor:” Habîb b. Mesleme’nin fazileti, cengâverliği Suriye bölgesinde şöhret buldu. Habîb hakkında güzel şeyler duyan Hz. Ömer, onu henüz yeterince tanımıyordu. Habîb, hac yapmak üzere Mekke’ye gidince, orada Hz. Ömer’e rastladı ve kendisine selam verdi. Bunun üzerine Ömer (boyu posu yerinde, babayiğit bir görünümde olan) Habîb’e, gerçekten sen mızrak (filinta) gibi bir adamsın, dedi. Habîb, hem de mızrağın demir kısmı gibiyim, diye ilave etti. Hz. Ömer bunu hazineye götürün, ne istiyorsa alsın, dedi. Bu olayı nakleden Said dedi ki, onu hazineye götürdüler, hiçbir şeye bakmadı, sadece silah alıp gitti”37
Ebû Abdurahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî, Muaviye b. Ebû Süfyan ile birlikte Sıffîn dâhil bütün savaşlara katıldı38 Sıffîn savaşında sağ kanat komutanlığı yaptı.39 Hz. Muaviye’nin görevlendirmesiyle Hz. Ali’ye Suriyelilerin taleplerini iletti. Bazıları kendisini Şamlılarla beraber olup Hz. Ali taraftarlarına karşı olmakla itham ederken, bu suçlamanın ne kadar gerçekçi olup olmadığına bir de şu olay aralığından bakalım: “Muaviye’ye Habîb b. Mesleme’nin ölüm haberi ulaşınca secde etti. Ravi dedi ki Ona Amr b. El-âs’ın ölüm haberi ulaştırıldığında da secde etti. Birisi Muaviye’ye, Ey Müminlerin Emîri! Birbirinden farklı olan bu iki kişinin vefatı için niye secde ettin, deyince, ‘Habîb, beni Ebû Bekr’in ve Ömer’in uygulamalarına uymaya teşvik ediyordu. Onun yanında rahat hareket edemiyordum (fehmi beni basıyordu). Amr b. Âs ise beni (kendisine) emirlik vermeye teşvik ediyordu; ona ne yapacağımı bilmiyordum.”40
Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’nin şahsiyetinin en parlak yönünü cengâverliği, kahramanlığı, harp dehası oluşturmaktaydı. Hayatını anlatırken kaydedeceğimiz için Erzurum yakınlarında beraberindeki altı bin askerle Maryanos’un altmış bin kişilik ordusunu bir gece baskınıyla Kırkgözeler (Çipak) ve Hins (Dumlu) arasında yapılan savaşta (Beygu 1936: 35) nasıl hezimete uğrattığını, burada anlatmayacağız. Ebû Abdurrahman’ın bu yönünü anlatan bazı araştırmacılar, onu İslâm tarihinin fatih komutanları Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Halid b. Velid ile mukayese ederler.41
 Yukarıda gazi ve gazilikle ilgili açıklamaları hatırımızda tutarak Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’nin hayatına bir de gaziliği açısından bakalım demiştik. Bütün bunları dinledikten sonra onun gaziliğini, bu vasfının tarihe nasıl kazındığını daha iyi anlayabilmekteyiz. Toplumların hafızasını siz temsil etseydiniz Ebû Abdurrahmanı, Seyit Abdurrahman, Abdurrahman Çelebi yerine Abdurrahman Gazi diye kayıt düşmeyi tercih etmez miydiniz acaba?
Habîb’in Hz. Peygamber’in bayraktarı şeklinde anılmasına gelirsek şöyle bir durumla karşılaşırız: Erzurum’a, Van’a, Tiflis’e, Artvin’e ve daha başka bölgelere İslâm’ın hâkimiyetini taşıyan ve adı geçen yerleri küfrün elinden alarak İslâm’a kazandıran bu şanlı komutana, “peygamber sancaktarı” denilmesinden daha tabii ne olabilir? On iki yaşından başlayarak elli iki yaşına kadar tam kırk yıl güney Suriye’den Kafkasya’ya, Azerbaycan’dan Orta Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada İslâm’ın sancağını dalgalandıran muzaffer bir komutana, Hz Peygamber (s.a.s.)’in bayraktarı nişanı ne kadar münasip durmaktadır.
1.5. Diğer Bazı Karîneler
Buraya kadar “Sahâbî Abdurrahman Gazi” isimlendirmesindeki “Sahâbî” “Abdurrahman”, “Gazi” nitelemesine uygun tarihi şahsiyetin kim olduğunu araştırdık ve gördük ki bu tanıma uyan ve onunla tam olarak örtüşen büyük zat, Erzurum’u fetheden ve daha sonra aynı şehirde yönetici olarak bulunup orada vefat eden Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’dir. Fethinden itibaren bir gaza üssü olarak hizmet veren, değişik İslâm şehir ve kasabalarından i’lay-ı kelimetullah için mücahitleri ağırlayan bir serhat şehriyle Abdurrahman Gazi ne kadar uyumlu, birbirine ne kadar çok yakışmaktadır!
Burada çalışmalarım esnasında dikkatimi çeken ve sizinle paylaşmak istediğim iki hususu arz etmeye çalışacağım. Bu iki veriye, ele aldığımız konuyu doğrudan değilse bile dolaylı olarak destek sağlayan, ışık tutan iki karîne diyebiliriz.
1.5.1. Birinci Karîne
Bunlardan birincisi, bayan adı olarak kullanılmakta olan “MAVA” ismidir. Mava’nın konumuzla ilgisine geçelim: Bilindiği gibi Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme, Erzurum fethine geldiği zaman yanında hanımı da vardı. Bu hanımın ismi Mâviyye binti Yezid b. Cebele b. Kelb idi.42 Kendisi II. Emevi Halifesi Yezid’in kızıydı. İslâm tarihi kaynaklarında Habîb’in hanımıyla ilgili şunlar anlatılır: Habîb, Erzurum’u geri almak için Maryanos komutasında 80.000 kişilik bir Bizans ordusunun yaklaşmakta olduğunu duydu; hemen Hz. Osman’dan yardım istedi, Ne yazık ki Selman b. Rebia el-Bahilî komutasındaki yardım kuvvetleri gecikti. Habîb, Arkadaşlarıyla bir savaş meclisi topladı, sekiz bin kişinin seksen bin kişiye karşı yapacağı fazla bir şey yoktu. Belki ani bir gece baskınıyla bir şeyler yapılabilirdi. Gece baskınına karar verildi, Habîb’in hanımı (Ümmü Abdullah) Maviyye binti Yezid el-Kelbiyye verilen kararı duyunca, kocasına, randevu yerin neresi, nerede buluşuyoruz, diyerek Müslümanlar açısından durumun oldukça tehlikeli olduğunu, belirtti. Habîb, Maryanos’un otağı veya Cennet, diye cevap verdi. Baskın yapıldı, karşı koyanlar yere serildi; Habîb, Maryanos’un otağına varınca, hanımının kendisinden önce oraya varıp kurulduğunu gördü. Maviyye’nin hükümdar otağına girip oturan ilk Arap kadını olduğu ifade edilmektedir:43
Abdurrahman Gazi’nin eşi olan bu hanım, bir gaza merkezi olan Erzurum sakinlerinin hafızalarında derin izler bırakmış, bu şehirde doğan kız çocuklarına onun dillere destan kahramanlığının yâdıyla Maviyye ismi verilmiştir. Halk dilinde “Mava”’ya dönüşen bu ad, bugün benim araştırdığım kadarıyla sadece Erzurum yöresinde kullanılmaktadır. Türk Dil Kurumu yayınlarından olan Derleme Sözlüğü’nde44 aynı kurum tarafından yayınlanan Tarama Sözlüğü’nde böyle bir sözcük yer almamaktadır. Arapça ayna, billur, anlamına gelen bu isim45 aynı zamanda cömertliği ile meşhur Hatim et-Tâî’nin hanımıdır ve bir kabile reisinin kızı olan bu hanımefendi, üstün vasıflarla donanmış ideal Arap kadınını temsil etmektedir.46
Maviyye isminin (ماوى = mavi) şeklinde bazı beyitlerde geçmesine binaen sondaki “ye” harfi, çeken elif (elif-i memdude) kabul edilerek “Mava” şeklinde okunmuş olabilir.47 Hatta bazı yerleşim birimlerinde ismin bizzat aslına uygun olarak Maviye şeklinde kullanıldığı görülmektedir.48 Biz Erzurum fethine katılan bu hanımın adının biraz bozulmuş şekliyle “Mava” olarak günümüzde Erzurum yöresinde kadın ve kız çocuklarında yaşatılmasını, tarihi bir olayla irtibatlandırıyoruz. Bu yaklaşımı ortadan kaldıracak yeni bir bulgu ileri sürülmedikçe, karînemizin dürbününden tarihi seyre devam edeceğiz.
1.5.2. İkinci Karîne
Abdurrahman Gazi’yle ilgili diğer bir karîne ise şudur, Abdurrahman Gazi Türbesi’nde bulunan sanduka dört metre boyundadır. Bu uzunluk normal bir şahsa ait sanduka boyundan oldukça fazladır. Genel olarak sanduka boyu iki veya iki buçuk metre kadardır. Daha büyük olanlar yok mudur? Seyrek de olsa vardır. İstanbul’da Yuşa Peygamber’e ait olan mezar, çok daha uzun, Eskişehir’de Battal Gazi’nin sandukası da yeterince uzundur. Ahlat Mezar Taşları adlı eserin “Katalog Bölümü”nde 22 numaralı sandukanın boyu 4 metre 19 santim, 24 numaralı sandukanın boyu 3 metre 56 santimdir.49 Uzmanlar bu türbelerdeki sandukaların uzun olmasını, içinde yatan zatların büyüklüğüne, saygınlığına vurguyla açıklarlar. Yani burada yatmakta olan kimse, diğer insanlara nazaran daha değerli, daha çok hürmete şâyan ve daha azizdir. Tutulan yolun doğruluğu bir yana yöntem, maddi büyüklük ve manevi büyüklük arasında kurulmak istenen paralelliği bize anlatır.
Abdurrahman Gazi olarak tanıdığımız Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme el-Fihrî’nin hayatını araştırırken dikkatimizi çeken başka bir noktayla daha karşılaşmıştık. O da Abdurrahman Gazi’nin boyunun oldukça uzun olmasıydı. İbn Asâkir’de bu husus şöyle anlatılır: Abdullah b. Yahya rivayet ediyor: “Habîb b. Mesleme ile Şurahbil b. Sımt’ın cenaze namazına katıldım. Yüzünü bize taraf döndürdü; boyunun uzunluğu sebebiyle sanki bize tepeden bakıyordu.”50 Boylu poslu oluşu, bu kadar açık bir tarzda ifade edilmese de, yukarıda Hz Ömer ile Hac münasebetiyle Mekke’de karşılaştıkları zaman bir kez daha söz konusu edilmişti.51 Biz böyle bir kayıtla karşılaşınca acaba sandukanın uzunluğuyla Habîb b. Mesleme’nin uzun boylu olması arasında bir ilişki var mıdır diye düşündük? Yukarıda sandukanın uzunluğu ile şahsın yüceliği arasında bir ilişki kurulduğunu görmüştük. Acaba manevi büyüklüğün yanı sıra bedeni büyüklüğe bir işaret düşünülemez mi? Yani sandukanın uzunluğuyla Ebû Abdurrahman Habîb b. Mesleme’nin boyunun uzunluğu arasında hakiki bir ilişki veya boyunun uzunluğuyla hem sandukanın uzunluğu arasında hakiki bir ilişki hem de şahsiyetinin büyüklüğü arasında mecazi bir ilişki kurulamaz mı?
* Bu çalışma Erzurum’un Yüzleri projesinde yayımlanacak Abudurrahman Gazi isimli eserden kısmen değiştirilerek hazırlanmıştır. 
* Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslâm Tarihi ve Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi (e-posta: ogurbuz@atauni.edu.tr)

Aristakes L. (1983). Ermeniyye Beyne’l-Bizantınıyîn ve’l Etraki’l-Selacıka (h. 392-463 / m.1000-1071), Fransızca’dan çev. Fayiz Necib İskender, İskenderiyye.
Aksoy, Ö. A. v.d., (2009). Derleme Sözlüğü, TDK yayınları, 3. bs. I-VI, Ankara 2009; Cemil Dilçin, Yeni Tarama Sözlüğü, 2. bs. Ankara.
Aydınlı, A. (2007). “Sahabe Coğrafyasının Bir Parçası Olarak Doğu Anadolu”, Türk İslâm Düşünce Tarihinde Erzurum Sempozyumu, I-II, Erzurum.
Azimli, Mehmet, “İlk Fetihten Saltuklular’a Erzurum”, Türk İslâm Düşünce Tarihinde Erzurum Sempozyumu, Erzurum 2007.
Belâzurî, Ahmed b. Yahya, Futûhu’l-Buldân, Daru’l-Kutibi’l-İlmiyye, Beyrut 2000.
Beygu, Abdürrahim Şerif, Bozkurt Basımevi, İstanbul 1936.
Bozkurt Nebi, Künye, DİA, I-XLIV, Ankara 2002.
Darkot, Besim, “Erzurum”, İA, I-XIII, İstanbul 1993.
Demir, İsmail Demir, Hatîm et-Tâ’î, Hayatı, Eseri Ve Edebî Kişiliği, Atatürk Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü basılmamış doktora tezi, Erzurum 2002.
Dihhuda, Ali Ekber, “Karin” mad., Lugatnâme, Sâzmân-i Lügatnâme, I-L,Tahran 1337-1346
Efendioğlu, Mehmet, “Sahâbe”, TDVİA, I-XLIV, İstanbul 2008.
Grousset, René, Histoıre de L’Arménıe des Orıgınes A 10701, Payot, Paris 1947.
Hout, Mucahid Cemal “Teemmulatun fî Defni’s-Sahâbî Haccac b. ‘Ilât fî Erzurum / Kali, İLTED, Erzurum 2015 / 2, sayı: 44
İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Marifeti’l-Eshab, Kahire 1960.
İbn Asâkir, Ebu’l-Kasım Ali b. Hasen, Tarîhu Dımaşk, thk. Ömer b. Ğarâme, Daru’l-Fikr, I-LXXX, b.y.y. 1995.
İbn Esîr, Ebu’l- Hasen Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Tarih, thk. Ömer Abdusselam et-Tedmurî, Daru’l-Kitab, Beyrut 1997.
İbn Ezrak el-Fârikî, Ahmed b. Yusuf Ali (ö. 577 / 1181), Târîhu’l-Fârikî, yay. Bedevi Abdullatif ‘Avz, Beyrut 1974.
İbn Hacer el-Askalânî (h. 852), Tehzîbü’t-Tehzîb, Dairetu’l-Mearif en-Nizamiyye, I-XII, Hindistan, 1327.
İbn Haldun, Abdurrahman b. Muhammed, Divânu’l-Mübteda ve’l-Haber fi’t-Tarih, thk. Halil Şehade, Daru’l-Fikr, Beyrut 1988.
İbn Hibban, Ahmed b. Hibban (h. 354), es-Sikât, Dairetu’l-mearif el-Usmaniyye, I-IX, Haydarabad 1393 / 1973.
İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, I-XVIII, Daru Sadır, Beyrut ty.
İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kubrâ, thk. Abdulkadir ‘Ata, 2. bs, Daru’l-Kitabİ’l-‘İlmiyye, I-XI Beyrut 2012.
İbn Sa’d, Tabakât, çev. Abdullah Yıdız v.d., Siyer yayınları, I-XI, İstanbul 2014.
İnalcık, Halil, “Erzurum”, İA, I-XIII, İstanbul 1993.
Karamağaralı, Reyhan, Ahlat Mezar Taşları, Ankara 1992.
Kâtib Çelebi, Kitab-ı Cihannüma, TTK tıbkı basım, Ankara 2009.
Konyalı, Erzurum Tarihi, Ercan Matbaası, İstanbul 1960.
Kurtubî, Ebu Ömer Yusuf (h. 463), İstîâb Fî Ma’rifeti’l-Eshab, thk Ali Muhammed el-Becavî, Daru’l-Cîl, I-IV, Beyrut 1412/1992.
Mateos, Vekâyinâme, çev. Hrant Andreasyan, TTK yay, 2. bs, Ankara 1987
Naskalı, Esko “İran”, DİA, İstanbul 2000.
Özcan, Abdulkadir, “Gazi”, DİA, I-XLIV, İstanbul 1993.
Savaş, Rıza, “El-Haccac b. ‘Ilat: Kabri Errzurum’da Bulunan Bir Sahabi”, Türk İslâm Düşünce Tarihinde Erzurum Sempozyumu, I-II, Erzurum 2007.
Şemseddin, İbrahim, Kasasu’l-Arab, I-IV, Daru’l-Kütubi’l-İlmiyye, Beyrut 2002.
Vakidî, Muhammed b. Ömer (ö. h. 207), Futûhu’ş-Şam, Daru’l-Kutubi’l-‘İlmiyye, I-II, Beyrut 1997
Yakût b. Abdullah el-Hamevî, Mu’cemu’l-Buldan, Daru’l-Fikr, I-V, Beyrut ty.
Yınanç, Mükrimin Halil “Erzurum”, İA, I-XIII, İstanbul 1993.
Ziriklî, H. (2002). ‘Âlâm, Daru’l-ilm, 15. bs, Beyrut.
Efendioğlu 2008: XXXV/495
Aydınlı 2007: I/19.
Aydınlı 2007: I/22 vd.
İbn Sa’d 2012: VII/287.
İbn Asâkir 1995: XII/75
İbn Asâkir 1995: XII/75.
Savaş 2007: I/500.
Savaş 2007: I/502, 503.
el-Hout 2015: 198.
İbn Hibban 1973: III/249.
İbn Hacer 1347: VI/147.
İbn Esîr 1994: III/441.
Kurtubî 1992: II/382.
Vakıdî 1997: II/166.
el-Hout 2015: 198
Bozkurt 2002: XXVI/559
İbn Abdilberr 1960:.I/95.
Bozkurt 2002: XXVI/558.
İbn Abdilberr 1960:.I/95
İbn Sa’d 2012: VII/287.
Dördüncü Ermînya’dadir)(Hamevî ty. : IV/299.
Grousset 1947: 289.
Grousset 1947: 304.
İbn Asâkir 1995: XII/66.
İbn Asâkir 1995: XLVII/139.
İbn Asâkir 1995: XXVI/202.
İbn Asâkir 1995: XLVI/487.
Grousset 1947: 304,305.
Özcan 1993: XII/443.
Özcan 1993: XII/444.
Özcan 1993: XII/444,445.
İbn Sa’d 2014: VI/569.
İbn Asâkir 1995: LIX/442.
İbn Asâkir 1995: XII/71.
İbn Asâkir 1995: XII/66.
İbn Asâkir 1995: LX/206.
İbn Sa’d 2014: VI/570.
İbn Sa’d 2014: VI/570.
İbn Asâkir 1995: LXV/7100.
İbn Sa’d 2014: VI/570.
Ziriklî 2002: II/166.
İbn Sa’d 2014: VI/569.
İbn Esîr 1997: II/479.
Aksoy 2009: IV/31,38; Dilçin 2009: 165,455.
İbn Manzur ty.: XV/229.
Demir 2002: 101-109.
İbrahim Şemseddin 2002: I/268.
Tortum Meydanlar Köyü’nde Mava değil Maviye şeklinde isme rastlanmıştır.
Karamağaralı 1992: 112,113.
İbn Asâkir 1995: XII/78.
İbn Sa’d 2014: VI/569.

Yazar:
Prof. Osman Gürbüz
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul