Mücahidlerin Yaralarına Bakmayarak Hamraul-Esed Seferine Katılmaları
Bu öyle bir seferdir ki bizi, kendimize gelmemizi gerektiren çok ibretlik olayları barındırmaktadır. Bu gün bütün imkânlara sahip olan bizlerin, acizlik içindeyken mazeretlerimizin arkasına sığınıp nasıl küçüldüğümüzü gösteren olaylar. Sahabe neslininse bütün imkansızlıklara rağmen nasıl devleştiğini ve devletleştiğini gösteren muhteşem olaylar….
HAMRAUL ESED SEFERİ
Peygamberimiz Aleyhisselam, Cumartesi günü Uhud’dan Medine’ye döndükten, Pazar günü sabah namazını Mescidde kıldırdıktan sonra, müezzini Bilal-i Habeşiye:
“Resûlullah Aleyhisselam düşmanınızı takip etmenizi, dün Uhud›da bizimle birlikte çarpışmada bulunmayanların gelmeyeceğini, ancak çarpışmada bulunanların gelebileceğini!» duyurmasını emir buyurdu.
Peygamberimizin bu tedbire başvurması, müşriklere Müslümanların hâlâ güçlü olduklarını hissettirmek, yenilgiye uğramış olmalarının kendilerini korkutmadığını gösterip aksine onları korkutmak için idi. Çünkü müşrikler Uhud için yaptıkları harcama ve emeklerin boşa gittiğini, yapılması gerekenin geriye dönüp Müslümanları yok etmek olduğunu konuşuyorlardı.”Medine’yi basalım tüm erkekleri kılıçtan geçirelim” görüşleri dile getirilmeye başlanmıştı. (1)
Müşrikler her ne kadar Mekke’ye dönmek üzere Uhud’dan ayrılmış iseler de, onların geri dönüp Medine üzerine yürüyebileceklerinden endişelenilmekte idi. Bunun için Rasulullah:
“Düşmanların ardı sıra kim gidip onları takip eder?” buyurulunca, bu davete İslâm mücahidlerinden yetmiş kişi hemen icabet etti.
Sa’d b. Muaz, kabilesi olan Abduleşhel oğullarının yanlarına varıp: “Resûlullah Aleyhisseiam düşmanınızı takip etmenizi size emir buyuruyor» dedi.
Şirk ordusu takip edilecekti. Müslümanlar bu haberi duyunca, hiç tereddüt etmeden, yaralarına, savaşın yorgunluğuna ve korkularına aldırmadan mescidin önünde toplandılar. Çoğunun yarasından hala kan akıyordu, hala ayakta durmakta zorlanıyorlardı. Çoğu ağrılarından sabaha kadar uyuyamamış, yaralarını dağlamakla uğraşmıştı. Buna rağmen hiç tereddüt etmeden Rasulullah’ın çağrısına uymuşlardı.( 2)
Akşam, atında duramayan atından inmeye bile zorlanan Rasulullah’ta sabah zırhını giymiş bir şekilde hazırdı. Hatta Uhud’da aldığı yaralar hala tazeydi ve zor bir şekilde namaz kıldığı görülmüştü.
İKİ ARKADAŞIN BİRBİRİNE DAYANARAK YÜRÜMESİ
Abduleşhel oğullarından Abdullah b. Sehl ile Râfi’ b. Sehl Peygamberimiz Aleyhisselamla birlikte savaşmışlar ve yaralı olarak da Medine’ye dönmüşlerdi.( *)
Peygamberimiz Aleyhisselam’ın düşmanı takip için Müslümanları davet ettirdiğini işittikleri zaman: «Resûlullah Aleyhisselamla birlikte olan bir savaşı kaçırır mıyız hiç? Vallahi, bizim için bir binit de yok! Hem yaralıyız da!?” dedilerse de kendi kendilerine, geride kalmamak için yarası diğerine nazaran hafif olan ağır olanı gâh yürüttü, gâh sırtında taşıdı ama düşmanı takip seferinden geri kalmadılar.
Useyd b. Hudayr, yaralarının tedavisiyle uğraşmayı bırakarak:
“Ben Allah’ın ve Resûlünün davetini işittim ve ona boyun eğdim!” dedi ve hemen silahlanıp Peygamberimiz Aleyhisselam’ın yanına geldi.
Sa’d b. Ubâde de, acele hazırlanıp hareket etmelerini Benî Saîde emretti. Onlar da, hemen silahlarını kuşanıp geldiler.
Ebu Katâde de, Hurbâ halkına:
“Şu seslenen kişi düşmanınızı takibe çıkmanızı Resûlullah Aleyhisselamın size emrettiğini bildiriyor!” deyince, onlar da yaralarının tedavisini bırakarak silaha sarıldılar.
Düşmanı takip için Hamrâül-Esed seferine çıkanların hemen hepsi yaralı idiler.
Peygamberimiz Aleyhisselamın da dişi kırılmıştı. Dudağı, yüzü ve alnı yaralı idi.
Abdurrahman b. Avf, yirmi yerinden, Talha b. Ubeydullah, yirmidört yerinden, Hıraş b. Sımme, on yerinden, Useyd b. Hudayr, ondokuz yerinden, Kâ’b b. Malik, ondokuz yerinden, Kutbe b. Âmir, dokuz yerinden, Tufeyl b. Nûman, onüç yerinden, Ebu Dücâne, birçok yerlerinden, Ümmü Umâre Nuseybe Hatun onüç yerinden yaralı idi.
Benî Selimelerden dörtyüz ağır yaralı vardı. Peygamberimiz Aleyhisselam, onları görünce:
“Allah’ım! Selime oğullarına rahmet et!” diyerek dua etti.
MÜSLÜMANLARIN YAKTIĞI ATEŞLER
Peygamberimiz Aleyhisselam, gündüzün odun toplamalarını, gece olunca da herkesin birer ateş yakmalarını emir buyurdu. Bunun üzerine herkes birer ateş yakınca, beş yüz ateş yandı.Yanan ateşlerin ışıkları en uzak yerlerden görünür, düşmanları korkutur oldu.
Ebu Süfyan’la arkadaşlarının, yanan ateşlerden haberi olunca kalblerine korku düştü. Medine’ye dönmekten vazgeçip acele Mekke yolunu tuttular. Yanan ateşler onları korkutmuştu. Her ateşin başında onlarca kişiyi hesap etmişlerdi. “Bu kadar adamı bu kısa sürede nasıl topladılar” deyip uzaklaştılar oradan.
Ebu Süfyan’ın Mekke’ye Giderken Peygamberimiz Aleyhisselama Tehdit Haberi Salışı
Mekke’ye yöneldiği sırada, Ebu Süfyan’a Abdulkays oğullarından bir kafile rastladı.
Ebu Süfyan, onlara:”Nereye gitmek istiyorsunuz!” diye sordu. Abdulkays oğulları: “Medine’ye gitmek istiyoruz!” dediler.
Ebu Süfyan: “Sizi, benim tarafımdan söylenecek sözleri Muhammed’e söylemek üzere elçi olarak göndersem, bu vazifeyi yerine getirince de yarın Ukaz panayırında develerinize kuru üzüm yüklesem olur mu?” dedi. “Olur!” dediler.
Ebu Süfyan: “Ona, kavuştuğunuzda haber veriniz ki; biz onun ve ashabının üzerine yürümeye ve köklerini kazımaya karar verdik!” dedi.
Abdulkays oğulları Peygamberimiz Aleyhisselama Hamrâü’l-Esed’de rastlayıp, Ebu Süfyan’ın söylediği sözleri bildirdiler.
HASBUNALLAH VE’Nİ’MEL VEKİL
Peygamberimiz Aleyhisselam:
“Hasbünallah ve ni’mel vekîl= Allah bize yeter! O ne güzel Vekîldir buyurdular.” Varlığım Kudret Elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki; onlar (dediklerini yapmaya kalkacak olurlarsa) Allah tarafından azab alâmeti olarak hazırlanacak taşlara tutulurlar, orada kalıp sabahlarlarsa, geçmiş gün gibi silinir giderlerdi!” buyurdu.
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hamrâü’l-Esed’de üç gün oturduktan sonra, Medine›ye döndü.
İMANLARIMIZIN SÖNMÜŞ ATEŞİ
Uhud savaşı bir belâ, bir imtihan, herkesin içindekini dışına vurma günü olmuş; mü’mini, münafığı tayin etmişti. İşte şimdi bizimde bu büyük olaydan çıkaracağımız nice derslerle, kalitemiz ortaya çıkacak.
Uhud’un akabinde vücutlarındaki ağır yaralara bakmadan yola düşen bu yiğitler de elbette bizim gibi insandı. Yaraları da onlara acı veriyordu. Peki nasıl düştüler yola.? Bir adımları bizim beş adımımıza mı denkti?
Öyle bir bir imanları vardı ki ayakta bile durmakta zorlanan iki arkadaş olan Hz Abdullah ve Rafi (yukarda geçmişti ) birbirlerine tutunarak yürüdüler zorlu yolu. Tek dayanakları imanlarıydı. İşte o iman abidesi topluluk, Rasulun emrine tabi olan güzide insanlar topladıkları odunları ateşe verince düşmanlarını korkutmaya yetmişti.
Bu nasıl bir yürek Ya Rabbi! İki yaralı beden, tek bir yürek olup Allah yolunda, Rasulullahın izinde, şehadetin peşinde. Biz böyle olamayız ama Allahtan duamız onları anlayabilme firasetini bize vermesi.
Müşrikler yakılan ateşleri görünce korkuya kapıldılar. Uhud’da 700 kişiydiler. 70’i şehid oldu. Fakat yakılan ateşlere bakılırsa burada en az 5.000 kişi var sandılar ve arkalarına bile bakmadan kaçtılar.
NEDEN UHUD’A KATILANLAR?
Efendimiz bu sefere, Uhud’a katılanlardan başkasını neden kabul etmedi.? Hâlbuki düşman üzerine yürünüyordu. Hem de dün savaşın sonunda yenildiğiniz düşman.! Yeni, sağlam kişilerle saldırmak daha mantıklı olan değilmiydi.? Bu ve bunun gibi sorular çoğaltılabilir. Öncelikle şunu iyi anlamak gerekir ki Müslümanların tek dayanakları Rab’leridir. Ona güvenip dayanırlar. Buradan şu önemli mesaj çıkar: Uhud’da yenilmelerinin sebebi düşman kuvvetli olduğu için değil, efendimizin nasihatlerini dinlemeyen okçular tepesindeki görevliler nedeniyledir. Demek ki biz efendimizin ve dinimizin emirlerini yerine getirirsek yenilmeyiz Allah’ın izniyle. Bunu tekrardan öğretmek ve hatırlatmak için sadece savaşa katılanlarla bu zorlu yola çıktı efendimiz. Tekrar aynı hataya da düşmediler. Bize de düşen bu anlayışı bayraklaştırıp bu yolda yürümek. Yoksa her Uhud bahsi açıldığında “Neden okçular tepesini terk ettiler “ deyip sanki çok üzülüyormuş gibi yapmak değildir. Bize düşen, sayımızın azlığına bakmadan bizden istenileni yerine getirmek gayreti içinde olmaktır. Şu sorunun muhatabı olarak da sormalıyız kendimize. Bizim okçular tepemiz neresi?
BİZ KAÇ KİŞİYİZ?
İşte şimdi bizlerin birbirlerine en son soracağı soru bu olması gerekir.” Tamamda! Biz kaç kişiyiz?. Bu soruyu soran Bediri anlamamış demektir. Uhud’dan ve akabinde yaşanan bu seferden ders çıkarmamış demektir. 630 kişinin 5.000 kişi gibi gözükmesinin sebebi gündüz topladıkları odunları, gece iman ateşi ile yakmalarından dolayı idi. İmanları büyüktü ve bunun büyüklüğünün nedeni de parolaları olan “Hasbunallah” demeleriydi. Allaha tevekkül edip güç bulmaları idi. Onun için kaç kişiyiz demeyelim. “Hasbunallah” diyelim. Biz kazandığımız hiçbir savaşta sayıca ve silah üstünlüğüyle değil, Allah’a olan bağlılığımızla kazandık. Bu günde, bu günden sonra da bu inançla kazanmaya devam edeceğiz! Biiznillah….
Şairin dediği gibi, her durumda biz kazancağız.
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
Hem zaten 630 kişiyi yaralarına bakıp ta toplamaya kalksan, hepsi belki de 150 kişi etmezdi. Mantıken, ayakta duramayan bu adamların, düşmana saldırmak için yaralarının iyileşmesini beklemeleri gerekirdi. Buda aylar alır, Mekke müşrikleri de onları ezer geçerdi. Güçlerini bedenlerinden, sayılarından almayan ama dev gibi imanları olan bir topluluk var karşımızda. Ama bırakın savaşmayı ayakta bile durmakta zorlanan dev bir iman ordusu.
Bu gün bizler de dava yolunda nusretin Allahtan olduğunu bilerek, imanımızdan aldığımız güçle yürüyeceğiz emin ve kararlı adımlarla.
Bu gün bir avuç Yahudi bizim yapmamız gerekeni yapıyor. Yaktıkları ateşle kendilerini çok güçlü gösteriyorlar ve tüm dünya onlardan çekiniyor. Toplasan dünya üzerinde bir avuçlar. Öte yandan bir buçuk milyar olan Müslüman âlemi de yeryüzünde sinek gibiler. Sebebi ne acaba.?
İMANIMIZIN ATEŞİ VAR MI?
Evet! Soralım kendimize. Hani derler ya başımızı iki elimizin arasına alıp ta soralım. Dertlenerek soralım. İmanımızın ateşi var mı ?. Karşıdan görenler bizim imanımızdan etkileniyorlar mı.?
Eksiğimiz olabilir. Hatalarımız olabilir. Hamra’ul Esed’e giden Müslümanlar da yaralı idi ama iman ateşi odunları yakınca tüm noksanlıklar kapandı. Biz de eksiklerimize bakmadan Müslümanların yanında yer alarak onlara güç verebiliyor muyuz.? İmanımızdan güç alarak, kaç kişiyiz ezikliğine kapılmadan yürüyebiliyor muyuz? O gün sahabe sadece yürüdü ve kazandı. Ateş yakacaklarını ve düşmanın da kaçacağını bilmeden yürüdüler. İnce hesap yapmadan sadece yürüdüler ve zafer çok kolay geldi. Zafer geldi ama yürüyüş zordu. Bizde yürüyelim sadece. İnce hesap yapmadan sadece yürüyelim.!
İmanımız var ama ateşi var mı.? Isıtır mı.? Işıtır, aydınlatır mı.? Güçlü ve kuvvetli gösterir mi bizi.?
Kan vucudun neresine gitmese orası uyuşur. Pompalanan kan göze ulaşmazsa göz kör olur. İmanımız da böyledir, vücudumuza özellikle kalbimize hükmetmelidir. Yoksa uyuşuruz bizde. Bu gün Müslümanların bu kadar uyuşuk olmasının sebebi imanımızın vücudumuza hükmedememesinden midir acaba.?
İmanımızı kurtaralım.! Ateşi ışıldasın, parıldasın. Hep çok güçlü göstersin bizi. Az sayımıza rağmen.
Böyle yola revan olalım ki efendimizin o gün tüm yaralarına rağmen yola düşen arkadaşlarına yaptığı dua bize de ulaşsın.
“ Allahım sen onlara rahmet et”
Amin. Allahümme amin….
Celaleddin Vatandaş Hz. Muhammed’in hayatı c.2 sf 167
a.ge.
Asım Köksal İslam tarihi kitabından özetle


