Kendisine ibadet etsinler ve ibadette hiç kimseyi ortak etmesinler diye yarattığı insan kullarının üzerinde hüküm koyucu Rabb, Melîk ve İlâh Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, zulme uğrayanların dışında kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Allah, işitendir, bilendir.”1
Ayet-i Kerimenin açıklanmasını yapan İslam âlimlerin beyânlarından sonra, günümüzde işgal edilip şirk hükümleriyle yönetilen İslâm topraklarında esarette bulunan Mü’min Müslümanlar nasıl davranmalıdır? Sorusunun cevabını gündeme getirelim…
İmam Nesefî (rh.a.), “Medâriku’t- Tenzîl”adlı tefsirinde şöyle der:
“Allah, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez.”Nitekim açık olmayanını da sevmez. Fakat açık olarak söyleneni, diğerine göre daha bir iğrençtir. Bunlardan sakınmak gerek.
“Ancak haksızlığa ( zulme) uğrayan başka.”Ancak zalim olanlar tarafından açık bir şekilde incitilenler ve hakarete uğrayanların ki müstesnâ. Ezilen bir kimse, Allah’ın sevmediği ve istemediği şekilde açık bir hakarete uğrarsa, bunun durumu, diğerinden farklıdır. Bu kimse, kendisine zulmeden kimsenin aleyhinde olmak üzere gerekli girişimlerde bulunabilir. İlgililer nezdinde, kendisine yapılan hakareti ve her türlü kötülüğü açık olarak söyler ve anlatır.”2
İmam Taberî (rh.a.), meşhur tefsirinde şu görüşleri kaydeder:
a- Abdullah b.Abbas (r.anhuma) , Katâde (rh.a.) ve Hasan-ı Basrî (rh.a.)’ye göre ayetin izahı şöyledir:
Allah, bir kimsenin aleyhine açıktan bedduâ yapılmasını sevmez. Ancak kendisine zulmedilmiş olan kimse müstesnâdır. O, zulmedenin aleyhine açıkça bedduâda bulunur.
b- Mücahid (rh.a.)’e göre ise ayetin izahı şöyledir: Allah, kimsenin açıktan kötü söz söylemesini sevmez. Ancak zulmedilen kimse müstesnadır. Kendisine zulmedilen kimse, zulmedenin yaptığı kötülükleri açıkça söyleyebilir.
c- Suddî (rh.a.)’e göre ise bu ayetin izahı şöyledir: Allah, kötü sözün açıktan söylenmesini sevmez. Ancak zulme uğrayanın hakkını alması ve zulmü durdurması müstesnadır.
Taberî (rh.a.) der ki:
- Ayet bu şekilde genel olarak izah edildiği takdirde, yukarıda zikredilen görüşlerin tümü ayetin kapsamına girmiş olur. Zira misafir edilmeyen veya malında yahut canında bir haksızlığa uğrayan kimsenin, gördüğü haksızlıkları açıkça söylemesi veya haksızlık yapanın aleyhine açıkça bedduâda bulunup Allah’ın yardımını istemesi, haksızlığa uğrayanın gördüğü kötülüğü açıkça söylemesidir. Ayet-i Kerime bunu ifade etmektedir.”3
Said Havva (rh.a.), “el- Esâs fi’t- Tefsir”adlı Kur’ân tefsirinde şunları beyân eder:
“Zulme uğrayanın açığa vurması, bundan müstesnâdır. Allah’ın açığa vurulmasını istemediği çirkin sözden, mazlumun açığa vurmasını istisnâ ettiğini görüyoruz. İster açıklansın, isterse de açıklanmasın Allah, kötülüğün hiçbir çeşidini sevmemekle birlikte, açığa vurulması daha da çirkindir. Zulme uğramış kimsenin kötüyü açığa vurması ise, ya zulme bedduâ etmesi ve ondaki kötülüklerden söz ederek onu yâd etmesi yoluyla olur, yahut kendisine yaptığı zulmün mislini ona yapmasıyla ya da insanlara zulmettiği sınırlar çerçevesinde onun aleyhinde konuşmasıyla olur. Zalimin hakkında dâvâ açmak ve zulüm şekillerini zikretmek, İcmâ ile câizdir.”4
Prof. Dr. Vehbe Zuheylî, “Tefsirü’l- Münir “adlı eserinde bu ayetle ilgili şunları söyler:
“Yüce Allah, kötü sözün açıkça söylenmesinin câiz olduğu bir hâli istisna etmektedir: Bu, yöneticiye, hâkime ve üzerindeki zulmü kaldırması, imdadına koşması umulan başka herhangi bir kimseye, zalimin zulmünden şikâyette bulunması hâlidir. Zalimi şikâyet etmek, Şer’an istenen bir iştir. Çünkü yüce Allah, Kullarının zulme karşı sessiz kalmalarını yahut kendilerine yapılan haksızlıklara boyun eğmelerini ya da küçük düşürülmeyi kabullenerek zillete sessizlikle karşılık vermelerini sevmez.”5
Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.)ise, “Hak Dini Kur’ân Dili”adlı eserinde şöyle der :
“Allah kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun, kötülüğün söz kabilinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder. Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli ne aşikâr kötülüğün hiçbirini sevmez. Fakat ister sözle olsun ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki, bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte İlâhi azabın sır ve hikmeti bu noktada, yani Allah’ın kötülüğü sevmemesindendir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç.
Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse, feryad edebilir, zalim aleyhine bağıra bağıra bedduâ edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini söyleyebilir, hattâ kötü sözlerine aynen karşılıkta bulunabilir. Ve Allah, zulme uğrayanın feryâdını dinler, hâlini bilir. “6
Hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’i tefsir eden İslâm âlimleri, bu ayetin beyânı için böyle diyorlar!..
Kulları üzerinden kendisinden başka hüküm koyucu Rab ve İlah olmayan, hükmünde galib ve tek olan, hiç kimseyi hükmüne ortak etmeyen Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”7
“Kim bir iyilik kazanırsa, Biz ondaki iyiliği artırırız. Gerçekten Allah bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. “8
“Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise, Biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.”9
İyiliği ve iyi kullarını seven Rabbimiz Allah, onların iyi, hayırlı ve güzel sözler söylemelerini emrediyor:
“Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şübhesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.“10
“İnsanlara güzel söz söyleyin. “11
Yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ, güzel söz söyleyenleri övmektedir:
“Allah’a çağıran, salih amellerde bulunan ve: ‘Gerçekten ben Müslümanlardanım ‘ diyenden daha güzel sözlü kimdir? “12
İyi, hayırlı, faydalı ve güzel söz, Rabbimiz Allah tarafından övülerek şöyle beyan buyurur:
“Görmedin mi ki Allah, nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir.
Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir. Allah, insanlar için örnekler verir. Umulur ki, onlar öğüt alıp düşünürler. “13
İyi sözü ve onu söyleyen muvahhid mü’min kullarını seven Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, kötü sözü ve onun sahibini sevmez… Kötü sözün açığını da, gizlisini de sevmediğini ve iman ehli muvahhid kullarının bundan uzak durmasını emreden Rahmân, Rahîm Allah Teâlâ, zulme uğramış, zalimler tarafından dövülmüş, sövülmüş, hakaret edilmiş, işkence yapılmış, ezilmiş ve sömürülmüş mazlum kullarının, kendilerine bu zulmü, bu kötülüğü yapan zalim, gaddar, haîn ve alçaklara karşı dertlerini, çilelerini dile getirerek aleyhlerinde kötü sözler söyleyip bedduâ ederek kötülüklerini sayıp dökmelerini müstesnâ kılmıştır… Mazlum ve mustaz’af insanların, kendilerini sömürerek zayıf bırakan zalimlerin aleyhine söz söylerken, onların kötülüklerini kötü sözlerle anabileceklerine izin verilmiştir…
Elbetteki hayırlı ve güzel insan olan muhavvid mü’min Müslümanlara iyi, hayırlı ve güzel söz söylemek yakışır…
Ebu Hüreyre (rh.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah’a ve âhiret gününe iman eden hayır söylesin yahud sussun!”14
Abdullah b. Amr (r.a.)’dan
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu :
“Kim (gereksiz ve kötü sözlerden) dilini tutarsa kurtulur.”15
Allah’a ve âhiret gününe katıksız îman eden muhavvid mü’minler, konuştukları vakit, yegâne Rabbleri Allah’ın sevdiği hayırlı, iyi ve güzel sözler söylerler… Kadın olsun, erkek olsun bütün Müslümanlar, dillerini kötü ve çirkin sözlerle kirletmez, böyle konuşmalardan uzak dururlar… Bilip inanırlar ki Allah, kötü sözleri sevmez ve yegâne İlâhları Allah’ın sevmediklerini onlar da sevmezler… Kötü ve çirkin sözlerin konuşulmasını muvahhid mü’min kullarına yasaklayan Allah Teâlâ, zulme uğramış mazlum ve mustaz’af kullarını bundan istisnâ etmiştir… Mazlum ve mustaz’af kullar, kendilerine zulmedenler kim olursa olsun, onlara karşı sesini yükseltmesi, onlara kötü sözler söylemesi ya da başkalarına onların zulümlerini ve kötülüklerini, onları kötü vasıflarla anarak anlatması câizdir… Câiz olmakla beraber mazlumun ve mustaz’af olanların en tabiî hakkıdır da!..
Âlemlerin Rabbi Allah’ın:
“Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma’rufu (iyi ve İslâm’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.”16 diye övdüğü Aziz İslâm Milleti, yüz yıldan beridir, Cihad ederek ve şehid kanı dökerek fethedip “Daru’l – İslâm”yaptığı vatanı, yabancı tağutlar ve yerli uşakları olan hain, zalim tuğyan edenler tarafından paramparça edilmiş, toprakları işgale uğrayıp kendisi esaret hayatına mahkum edilmiştir!..
Allah katında yegâne din olan ve ondan başkasının benimsenmesini asla kabul etmeyen17Allah Teâlâ’nın hayat nizamı olarak beyân buyurduğu İslâm’a ve İslâm Milleti’ne apaçık bir ihanet olan “Lozan Antlaşması ‘“nı 24.7.1923’de taraflarca imzalandı… Bu antlaşma ile İslâm toprakları işgal edildi… İslâm ve İslâm Milleti’nin düşmanları, İslâm topraklarını parçalayıp, İslâm’ı ve mü’min Müslümanları mahkûm edip esarete mecbur bırakarak, onların yönetimini yerli uşakları olan tağutlara devrettiler… Paramparça ettikleri işgal edilen İslâm topraklarında kurulan laik-demokratik, gayr-i İslâmî ulus devletlerde, İslâm’ın hükümleri yasaklandı, Kur’ân raflara kaldırıldı, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek gericilik sayıldı ve ilâhlaştırdıkları hevâlarından kaynaklanan gayr-i İslâmi yasalar yürürlüğe konuldu… Karşı çıkanlar, asıldı, kurşuna dizildi, sürgün edildi ve hapishâne zindanlarında çürümeye mahkûm edildi… O günden bugüne, İslâm topraklarını işgal edip küfür ve şirk düzenleriyle egemen olup yönetenler, bir türlü mü’min Müslümanların kanlarına doymadılar… O gün yüzbinlerce Müslümanı şehid edip İslâm topraklarını onların kanlarıyla sulayanlar, bugün savaşa sürükledikleri İslâm topraklarındaki mazlumların üzerinde en korkunç silahlarını deniyor ve milyonlarca Müslümanı öldürerek, beldelerini kan denizine çeviriyorlar…
Başta işgal ve terör devleti olan İsrail devleti ve onun hevâsının isteklerini yerine getiren büyük şeytan Amerika, yandaşları İngiltere, Fransa ve diğerleriyle bütün İslâm düşmanları, doğuda komünist Rusya, yandaşı Çin ve diğerleri ile tek millet olan bütün küfür cephesi, İslâm’a ve mazlum Müslümanlara karşı savaş açmışlardır… “Küfür tek millet”olduğu için, Müslümanlara zulüm ve işkence yapmak konusunda doğusu ve batısı el ele çalışmaktadırlar… Her biri, en şiddetli İslâm ve Müslüman düşmanıdırlar… Hiçbirinin bir diğerinden farkı yoktur… Olmayan farkı görmeye çalışanlar, korkunç bir kalb ve beyin körlüğüne uğramışlardır!..
“Andolsun, insanlar içinde, mü’minlere en şiddetli düşman olarak Yahudîleri ve müşrikleri bulursun.”18 diye buyuran Rabbimiz Allah Azze ve Celle, tek millet olan küfür cephesinin mensubu olan kitlelerin, İslâm ve mü’min Müslümanlara karşı düşmanlıklarında birbirinden farklarının olmadığını, hepsinin, aynısının tıpkısı olduğunu apaçık beyân buyurmuştur…
Ve onların uşakları olan yerli zalim tağutlar… Onların emirlerini, emir ettikleri gibi yerine getiren, onların ilkelerine, prensiplerine sımsıkı sarılıp bağlı kalanlar ve isgâl edilen İslâm beldesini onlar adına yönetenler…
Hakikat, “O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.
O (söyledikleri ) yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.”19 diye Allah’ın vasıflarını beyân buyurduğu önderimiz Rasullullah (s.a.s.)’in haber verdiği gibi oldu!
Ebu Ubeyde b. el- Cerrah (r.a.) ile Muaz b. Cebel (r.a.) rivayet ederler:
Rasullullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Yüce Allah bu işi, peygamberlik ve rahmet ile başlattı. Sonra hilafetle rahmete dönüşecektir. Sonra zalimce bir sultanlığa dönüşecektir. En sonunda da ümmeti fesâda sürekleyen âsî bir zorbalığa dönüşecektir. Ki bu dönemde, (idareciler tarafından) zina, içki ve ipek (giymek) helâl görülecektir. Bunun yanında yüce Allah’a kavuşana kadar bu konuda yardım görecek ve maddî imkânlar kendilerine sağlanacaktır.”20
Devir, işgal edilen İslâm topraklarında egemen olan zalim tağutların devri! Allah’ın helâl kıldıklarını yasalarıyla haram kılan ve Allah’ın haram kıldıklarını kanunlarıyla helâl kılan, dış tağutların yerli yönetici uşakları, zinâyı, içkiyi, kumarı, faizi ve erkeklerin ipek giymelerini serbest bırakarak yasallaştırmışlardır… İşgal edilen İslâm topraklarındaki gayr-i İslâmî yönetimleriyle, eğitim ve öğretimleriyle yönettikleri kitleleri maddî ve mânevî yönleriyle kendilerine çevirdiler… Kendilerini İslâm’a nisbet eden yönetilen kitleler, tağutî düzeni benimser oldu… Benimsedikleri tağutî düzeni kurum ve kuruluşlarıyla destekleyip yardımcı olmaya, savunup korumaya, tağutî değerlere sahip çıkmaya başladılar… Küfür ve şirk cephesinin, İslâm düşmanları olan egemenlerin de istediği bu ihanet idi… Yüz yıllık yerli ve yabancı tağutların elbirliği ile gerçekleştirdikleri ihanet sonucu, “inandığı gibi yaşayamayınca, yaşadıkları gibi inanan”ve tağutî yapıya alışıp benimseyerek ortak olan kitleler oluştu…
Hayattaki gerçek, yine Rasulullah (s.a.s.)’in buyurduğu gibi oldu!
Yunus b. Ebî İshâk’ın babası (Ebî İshâk es- Sebiyî)’den rivayet eder.
Rasullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Nasılsanız, yöneticiniz de öyle olur.”21
Allah’ın kendilerine iman, Tevhîd ve hîdayet nimetini verdiği muvahhid mü’min Müslümanları tenzih ederek deriz ki:
İşgal edilip parçaladıkları İslâm topraklarında egemen olan zalim tağutlar, onlarca yıllar uğraşarak, eğitimle, öğretimle, radyolarla, televizyonlarla, gazetelerle, dergilerle ve diğer görsel ya da basılı eğitim araçlarıyla yönetilen kitleleri, tağutî düzen ile uyuşan bir hâle getirdiler… Yönetilen ile yöneticileri barıştırıp, aynı tağutî düzen ve anlayışta bir araya getirdiler…
Yine iş, Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle gaybdan haber veren önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın buyurduğu gibi oldu!
Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Kıyamet kopmadan önce insanlar üzerine aldatıcı yıllar gelecektir ki, doğru söyleyenler yalanlanacak, yalan söyleyenler de doğrulanacaktır. Hain olana güvenilecek, emin olan kişi ise hain görülecektir. O yıllarda ruvaybid olanlar söz sahibi olacaklardır.”
Kendisine :
-Ya Rasullallah, ruvaybid olanlar kimdir? Diye soruldu.
Rasullulah (s.a.s.) :
“Geneli ilgilendiren konularda konuşan(halkın işlerinde söz sahibi olan fasık) sefih kimselerdir.” cevabını verdi.22
Bugünkü durum, her halinde ve her sözünde dosdoğru olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’ın beyân buyurduğu gibidir…
Dış tağutların uşakları olan yerli yönetici tağutlar, Allah’ın yeryüzündeki otoritesini, yani hâkimiyetini kendi paylarına gasbetmiş, bu hâkimiyeti, ya tek kişi olan bir diktatörün ya da yasama meclislerinin eline vermişlerdir… Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen bu kâfirler, zalimler ve fasıklar,23 Allah’ın hükümlerini yasaklamış, Rasulullah (s.a.s.)’ın sosyal yapıyı ilgilendiren Sünnetiyle amel etmeyi suç saymışlardır… Bu yasağa uymayan mü’min Müslümanları anarşist veya terörist sayarak takibata almış, evleri basılmış, yakalanarak ağır cezalara çarptırılmış ya da öldürülerek şehid edilmişlerdir…
İbn Abbas (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kim aşağılamak amacıyla Allah’ın yeryüzündeki otoritesine karşı yürürse, Allah da kıyamet günü onu alçaltır. Ayrıca onun için sakladığı azab da cabası. Allah’ın otoritesi: O’nun Kitabı ve Nebîsinin Sünnetidir.”24
Küfür ve şirk cephesinde durum bu iken, işgal edilmiş ve tağuti düzenlerin egemen olduğu İslâm beldelerinde zaman zaman ezilmiş halk kitleleri arasında kendilerini İslâm’a nispet edenler ortaya çıkıp böyle tağutî bir yönetimde onların yasalarıyla yönetmek şartıyla hükümet veya çeşitli kurumlarda yönetici ya da memur olmak istiyorlar… Hayırlı bir hedefe iyi niyetlerle hareket ettiklerini beyân eden bu kişiler, “en büyük zulüm“25 olan şirk ile yönetime devam etmektedirler…
Zulüm işleyerek, zulmü ortadan kaldırmak isteyen bu ucube anlayış, kendilerini İslâm’a nisbet eden halk kitlelerince kabul ve destek görmektedir… Kötülüğü başka bir kötülükle gidermek, pis olanı başka bir pis olanla silmek istiyorlar ve bu hırsları, kendilerini, kendilerine önder olarak kabul ettiklerini söyledikleri Rasulullah (s.a.s.)’ın talimatından ve irşâdından alıkoymaktadır…
Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Allah, kötülüğü başka bir kötülükle gidermez. Fakat kötülüğü, yapılan bir iyilikle temizler. Zira pis olan bir şeyi, pis olan başka bir şey silemez.”26
Muvahhid mü’minlerin önderi ve hayat örneği Rasulullah Muhammed (s.a.s.) böyle buyuruyor!..
Zulüm işleyerek zulmü ortadan kaldıracağını söyleyenler mutlaka yanılıyor, aldanıyor ve aldatılıyorlar… Kötülük işleyerek, kötülüğü yok edeceklerine inananlar, yalnızca kötülüğe hizmet ve yardım ederek, onun ömrünü uzatıyorlar…
İşin en acâib ve garâîb kısmı ise, en büyük zulmü işleyerek, zulmü ortadan kaldıracak iddiasını gündeme getirenler, zulmü işleyenler değil, onlara yardımcı ve destek olup onların zalim olmasına vesile olan toplumlardır… Bu toplumlar, zulüm işleyenlere öyle bir sevdalanmışlar, öyle bir âşık olmuşlar ki, gözleri kör, kulakları sağır durumundalar… Ne hakikati görebiliyor, ne de duyabiliyorlar… Mecnun oldukları leylâlarına yapılacak en hafif bir tenkide bile dayanamıyor, alabildiğine saldırganlaşıyorlar…
Rasulullah (s.a.s.), muhakkak doğru tespit etmiş ve gerçeği beyân buyurmuşlardır…
Ebu’d Derdâ (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Bir şeyi (haddinden fazla ) sevmen seni kör ve sağır eder.”27
Bunca körlüğe, bunca sağırlığa ve bunca idrak tutulmasına rağmen, Allah’ın kendilerine hidayet edip İman,Tevhid ve İslâm nimetiyle şereflendirerek cehâletlerini ve gafletlerini giderdiği muvahhid mü’minler, mazlum oluşlarını, esaretlerini, sömürülmüşlüklerini, mustaz’aflıklarını feryâd ederek haykırmalı, böylece kör gözlerin açılmasına, sağır kulakların duymasına, dolayısıyla gafil kalblerin idrak etmesine vesile olmalıdırlar!..
Vasat, Şahit ve insanlığa örnek Ümmete zulmeden zalimlerin bütün tuzaklarını, iç yüzlerini, yaptıkları zulümleri ve ihanetlerini belgelerle, cehâlet bataklığına atılmış, gaflet uykusuna daldırılmış halk kitlelerine anlatmalı, seslerini yükseltip feryâdlarını haykırmalıdırlar!..
Zalim, kim olursa olsun zalimdir ve ona karşıki tavır da bellidir!
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’dan başka velileriniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.”28 buyuruyor Rabbimiz Allah Teâlâ…
Rabbleri Allah’ın emrine tâbi olan muvahhid mü’minler, Rasulullah’ın duasıyla dua ederler.
İbn Abbas (r.a.), rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.s.) şöyle dua ederdi:
“Allah’ım, bana zulüm ve haksızlık edene karşı bana yardım et! “29
Nisa, 4/148.
İmam Nesefî, Nesefî Tefsirî, çev. Harun Ünal, İst. 2006, c. 3 sh. 212.
Ebu Cafer Muhammed b. Cerîr et- Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya – Kerim Aytekin, İst. 1996, c.3, sh. 154-156.
Said Havva, el- Esâs fi’t- Tefsir, çev. M. Beşir Eryarsoy – Harun Ünal, İst. 1989, c. 3, sh. 335.
Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l – Münir, çev. Hamdi Arslan, Vdğ. İst. 2003, c.3, sh. 300.
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. Ty. C. 3, sh. 126. (Yenda Yayınları)
Sadeleştirilmiş nüsha, c. 3, sh. 111 (Azim Yayınları)
Bakara, 2/195. Âl-i İmran, 3/134, 148
Şura, 42/23.
Kehf, 18/30.
İsra, 17/53.
Bakara, 2/83.
Fussilet, 41/33.
İbrahim, 14/24-25.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’r- Rikâk, B. 23, Hds. 62.
Kitabu’l – Edeb, B. 31, Hds. 48.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l - İman, B. 19 Hds. 74.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 122-123, Hds. 5154.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatul Kıyame, B. 16, Hds. 2617.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l – Edeb, B. 4 Hds. 3672.
Sünen-i Dârîmî, Kitabu’l – Et’ime, B. 11, Hds. 2042.
İmam Malik, Muvatta’, Kitabu Sıfatûn – Nebî, Hds. 22.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çev. Hüseyin Yıldız,
Vdğ. İst. 2014, c. 15, sh. 483, Hds. 22368.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l – Kıyame, B. 16, Hds. 2618.
Âl-i İmrân, 3/110.
Bkz. Âl-i İmrân, 3/19, 85.
Mâide, 5/82.
Necm, 53/3-4.
Beyhakî, es- Sünenü’l – Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2016, c.15, sh.699, Hds.16708.
Beyhakî, Delâilu’n – Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ.
İst. 2017, c.5, sh.116.
İbn Hacer el – Askalanî, el – Metâlibu’l – Âliye, çev. Adem
Yerinde – Halil İbrahim Kaçar, İst. 2010, c.2, sh.294,
Hds.2039. İshâkb. Rahaveyh, Ebu Davud Tayalisî ve Ebu
Ya’lâ’nın “Müsned”lerinden.
Beyhakî, Şuabu’l – İman, çev. Hüseyin yıldız, Vdğ, İst. 2015, c.7, sh.173, hds. 7006.
Celâleddin es Suyutî, el Câmiu’s – Sağîr min Ahâdisi’l –
Beşîri’n – Nezîr. Çev. Hüseyin Yıldız, Vdğ. İst. 2013, c.4,
sh.49, hds.5644(6406). Deylemî, Müsnedu’l – Firdevs’de
Ebu Bekre (r.a.)’dan.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.20, sh.221-223, Hds.28414-28417.
Not: 28415. Hadisin devamında şu ziyade yer alır:
Sureyc rivayetinde:
“O zaman sefih kimselerin görüşü dikkate alınacaktır.”
buyurdu.
Hâkim en- Nîsâbûrî, el- Müstedrek Ale’s- sahihayn, çev.
M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c.11, sh.33, Hds.8487. sh. 158,
Hds.8611.
İbn Mace, Kitabu’l- Fiten, B.24, Hds.4036.
Bkz. Mâide, 5/44-45,47.
İbn Hacer el- Askalânî, el- Metâlibu’l- Âliye, c.3, sh.58, hds. 2911. Müsedded b. Müserhed, Müsned’den.
Nûreddin el- Heysemî, Mecmau’z- Zevâîd, çev. Adem Ye-
rinde, İst. 2007, c.1, sh.464, Hds.785. Taberânî, el-
Mu’cemu’l- Kebîr’den.
Rabbimiz Allah, ayet-i Kerimesinde şöyle buyurur: “Hani Lokman oğluna – öğüt vererek – demişti ki: ‘’ Ey oğlum, Allah’a şirk koşma. Şüphesiz şirk, gerçekten büyük bir zulümdür.”Lokman, 31/13.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.1, sh.223-224, Hds.232. c.10, sh.597-598, Hds.15064.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l – Edeb, B.115-116, Hds.5130.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.16, sh.283-284,
Hds.23497-23499.
Haskefî, İmam A’zam Ebu Hanife Müsnedî, çev. Ali Pek-
can, Konya, 2005, sh.231, Hds. 481.
Kuzâî, Şihâbü’l – Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yar-
dım, İst. 1999, sh.66, Hds.151.
Hud, 11/113.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d- Duâ, B. 2, Hds.3830.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d – Daavat, B.82, Hds. 3731.
Hennâd b. es – Serî, Kitabü’z – Zühd, çev. Dr. Musa Akpı-
nar – Dr. Faik Akçakoca, İst. 2017, sh.674, Hds.1400.


