07 Aralık 2025 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / Türkiye’de İlahiyatların Yapılanması
TÜRKİYE’DE İLAHİYATLARIN  YAPILANMASI

Türkiye’de İlahiyatların Yapılanması Prof. Dr. Tahsin Görgün

Bu tebliğin amacı İlahiyat Fakülteleri’nin yapılanması konusu müzakere edilirken dikkate alınabilecek bazı hususlara dikkat çekmektir. Günümüzde dinî ilimlerin ve ilgili konuların eğitimi ve araştırılması ile ilgili bazı meselelerin mahiyetlerine uygun bir şekilde müzakeresine bir katkıda bulunabilirse, amacına ulaşmış sayılır.
Mevcut Duruma Genel Bir Bakış:
1. İlahiyat Fakültesi, Türkiye’de Yükseköğretim’in, nam-ı diğer Üniversite’nin bir parçasıdır. Türkiye’de Üniversite, daha öncesinde yirminci yüzyılın otuzlu yıllarında Türkiye’deki toplumsal gerçeklik dikkate alınmadan/veya belki daha doğru ifade etmek gerekirse, toplumsal gerçekliği bir yöne doğru değiştirme amacına matuf olarak, pozitivist olduğu söylenen bir tavırla kurulmuş, zamanla ihtiyaçları karşılamak için ve muhtelif dönemlerde ortaya çıkan sorunları ortadan kaldırmak için atılan adımlarla şekillenmiştir.
Bu süreçte zemini pozitivist bir ilim anlayışında dayalı bir ilim tasnifinin teşkil ettiğini; bu ilim tasnifinin, dayandığı söylenen pozitivizmin talepleri hilafına, Türk toplumunu bir vakıa, -yani mevcudiyeti tespit edilerek geliştirilecek bir hareket noktası- olarak dikkate alma-dığını; sadece ihtiyaçlara göre şekillendirilecek, tabir caizse kendisin-den ideal vatandaşların “yaratılacağı” bir malzeme olarak dikkate alındığı söylenebilir. Dolayısı ile Türk toplumu bir imkân olarak değil, bir engel olarak kavranarak, toplumu inşa eden esaslar ile müspet bir
İrtibat kurarak, onu tahkim etmek gibi bir gaye güdülmemiş; onun yerine, mevcut şartlara göre içeriği ve yönelişi değişen, amacı sadece “su üstünde kalmak” olan bir faaliyet Yüksek Öğretimi de belirlemişe benzemektedir.
Türk Üniversitesi’nin mevcut haliyle, uluslararası düzen içinde “bir şekilde” bulunmak dışında bir “özü”, bir “ana fikri” bir “ruhu”ndan bahsetmek oldukça zordur. Belki yakın bir zamana kadar, batılılaşma anlamıyla “kültürlenmeyi” bir yöneliş olarak, bir ana fikir olarak görmek mümkün olsa da, bu hususta da çeşitli sebeplerden dolayı bir vuzuhtan bahsetmek zordur.
Bunlardan birisi Batı’nın tekdüze olmamasıyla alakalıdır ve bu yönden bütün batıyı temsil eden bir “ana fikir” bulmak mümkün olmadığı için, batılılaşma ile ne kastedildiği sorusunun cevabını bulmak, göründüğü kadar kolay değildir. Ama her halükarda şunu söyleyebiliriz ki, belirli bir çerçeveden bakıldığında pozitivist olduğu belli olan ilim tasnifi, genel olarak dini, özel olarak da İslâm dinini neredeyse konu olarak bile öngörmemektedir. Bu sebeple üniversitede artık zamanını tamamlamış olduğu düşünülen dini, eleştirel olarak bile gündeme getirmek, ilmî faaliyetlerin bir parçası olarak kabul edilmemekteydi. Din, daha sonraları, en iyi ihtimalle sadece “sosyal bir kurum” olarak söz konusu olacaktı ki, yüksek lisans ve doktora programlarında dinî ilimlerin sosyal bilimler Enstitüsü’nün içinde yer alması, bu yönden oldukça manidardır.
2. Türkiye’de İlahiyat Fakülteleri batı dünyasındaki teoloji fakültelerinin mukabili olarak değil, oryantalist bölümlerin benzeri ve belli ölçüde de devamı olarak kurulmuştur. “İslâm Dini’ni batıda olduğu gibi ilmî usullerle araştırmak/tedkik etmek” olarak ifade edilebilecek olan bu tavır, kısaca “batılıların İslâm’ı araştırdığı gibi araştırmak” şeklinde anlaşıldığı için, bu husus önem arz etmektedir. En azından kuruluşu bu çerçevede gerekçelendirilmiştir. İlahiyat fakültelerindeki ilim adamlarının en yüksek hedefi, mesela Hıristiyan ve Yahudi teoloji fakültelerinde/ yüksek din eğitimi ve öğretimi yapılan kurumlarda yapılana alternatif “teolojiler” veya “fikirler” geliştirmek yerine, zaman zaman açıkça telaffuz edildiği haliyle “oryantalistlerin iddialarına cevap” yetiştirmek olarak temayüz etmektedir.
Ayrıca oryantalist bölümlerde alınan çeşitli diplomaların İlahiyat alanına denk sayılması da, bu hususu epeyce açıklamaktadır. Hâlbuki klasik maarifimiz dikkate alındığında, ulemanın hayatın bütün alanlarını, hukuktan siyasete, teolojiden psikolojiye, astronomiden tıbba, edebiyattan zanaatlara kadar bütün alanlarda etkin olduğu ve hayatı kendi bütünlüğü ve çeşitliliği içerisinde, çeşitli mertebelerde mevzuu bahis ettiği dikkate alındığında, İlahiyat Fakülteleri’nin bugünkü konumunda meselenin derin ve göründüğünden daha esaslı olduğu fark edilebilir. Her şeyden önce İlahiyat Fakülteleri’nin veya dinî ilimlerin mevzusunun K. Kerim ve Hadis-i Şerifler hakkında “ileri-geri” konuşmaktan daha farklı olduğu görülebilir.
Bu durum İlahiyat Fakülteleri’ne/dinî ilimlere “âlî ilgiye” hem yer ararken, hem de onların bulunuş şekillerini belirlerken önem arz etmektedir.
Bu bakış mesela Kur’ân araştırmalarından tefsire, hadis araştırmalarından kelama, tasavvuf araştırmalarından fıkıh’a varıncaya kadar etkindir. Mesela araştırmalar söz konusu olduğunda “objektif” olunması gerektiği tezi, oryantalizmin dilini objektiflik kıstası haline getirerek, buna uygun bir tavrın objektif olduğu varsayılmış; hadis-i şerifler bir tarafa, K. Kerim hakkında bile objektif olunması, yani onu sadece bir “araştırma nesnesi” olarak görmenin, bilimselliğin ön şartı olduğu, açık veya üstü örtülü bir şekilde, bu alanlarda konuşmanın bir parçası olarak kabul edilmiştir.
Diğer taraftan “normal üniversite programları” içinde dine, özellikle de İslâm dinine yer verilmediği için, “batılı-bilimsel yöntemlerle/usullerle” İslâm’ı araştırmak için kurulan İlahiyat Fakültesinde zamanla oryantalist yöntemlerin oryantalizme ait olmadığı; bunların farklı alanlarda geliştirilen ve İslâm araştırmalarına adapte edilen usuller olmaları sebebi ile bu alanlara irtibat kurma ihtiyacı ortaya çıkmış; ancak bu ihtiyaç, ilgili batılı oryantalist kurumların irtibat halinde olarak beslendiği tarih, siyaset, sosyoloji, psikoloji, hukuk, felsefe gibi bölümler ile irtibatına benzer bir şekilde irtibatlandırılarak halletmek yerine, İlahiyat Fakültesinde bu konular da bir tarih araştırması olarak, programa dâhil edilmiştir. Bunun tabiî ki en önemli sebebini Türkiye’de Üniversitenin dini, kendi programında öngörmemesi, İlahiyat fakültelerinde ihtiyaç hissedilen ilgi ve bilgiyi gayr-ı meşru, “bilim dışı” olarak baştan reddetmesi teşkil etmiştir.
Daha farklı ifade edecek olursak zaman içerisinde İlahiyat Fakültesinin pozitivist ideolojiye bağlı olduğu söylenen üniversite içinde karşı karşıya kaldığı “meşruiyet” sorunundan dolayı, hayat ile irtibatını kurma sorununu halletmek için, üniversitede bulunan mevcut sosyoloji, felsefe, psikoloji, edebiyat, tarih, eğitim gibi alanlar ile arasında irtibat kurul/a/mamış; daha doğrusu, bu alanlarla işbirliğinin “imkânsızlaştırılması” sebebi ile bu bölümler de İlahiyat alanında kendisine yer bulmuştur.
Eğitim alanında din eğitimi adıyla bir alan açılmış, bunun üzerinden, en azından Protestanlığı esas alan bir eğitim anlayışına İslâmî içerik uyarlanmaya çalışılmıştır. Benzer durum diğer alanlar için de –az veya çok- geçerlidir. Dini, Protestanlıkta olduğu gibi, bir tür “Kutsal Kitap/Kutsal Metin Yorumu” olarak kavrayan ve bunu tamamen ferdi bir faaliyet olarak kurgulayan tavrın yaygınlaşmasında, bu gelişmenin de, en azından son yirmi yıl içinde, önemli bir dahli olduğu açıktır.
Diğer taraftan Türkiye’de yaşayan insanların şu veya bu şekilde tanımlan/ma/mış dinî hayatında karşılaştıkları sorunlar ve bu sorunların halledilmesi yönündeki yaygın talep, önce üniversite dışında kurulan Yüksek İslâm Enstitüleri üzerinden karşılanmaya çalışılmış; bilahare bu enstitüler de, İlahiyat programına dönüştürülmüşlerdir.
Burada hem Yüksek İslâm Enstitülerini hem de İlahiyat ve İslâmî İlimler Fakültelerini anlamak için dikkat edilmesi gereken en önemli husus, dinî ilimlerle ilginin, dini tamamen ferdi bir hadise olarak kabul ederek, onu bireysel inanç, ahlak ve ibadet meselesi olarak gören, dar anlamı ile “dînî” bir yaklaşıma muvafık bir şekilde şekillenmesidir. Hâlbuki dinî ilimler, bugünü, bugün yaşayan ümmeti Hz. Peygamber’e bağlayan sahih bir yol olması hasebi ile dar anlamda bir “dînî” hadise olmayıp, bir medeniyet meselesidir.
İslâm medeniyeti içinde ilimlerin, bugün “dinî ilimler” olarak isimlendirilen ilimlerden ibaret olmayıp, hayatın bütün alanları ile ilgili maarifi ihtiva ettiğinin farkında olmak ve geniş anlamı ile dinî ilimlerin, Müslümanların yeryüzünü imar ederken geliştirdikleri bütün bilgi ve usulleri ifade ettiğini; bu sebeple de ilim tabirinin “din” ile tavsif edilmeksizin, alelıtlak kullanılmasının daha yaygın ve daha sahih bir yol olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en güzel ve mütekâmil misallerini Taşköprü zade ve Kâtip Çelebi vermektedir. Bugün ilim meselesini bu çerçevede düşünmeden hakiki bir başarı elde etmenin mümkün olmadığı söylenebilir.
Bazı ilahiyat hocalarının daha faklı söylemler geliştirmeleri, mevcut durumda sadece “kuralı doğrulayan istisna” veya “kaideyi bozmayan istisna” konumundadır.
İlahiyat fakülteleri hem ilim tasnifi hem de derslerin mündericatı açısından anlaşılabilir bir gerilim yaşamaktadır. Bu gerilim bir taraftan oryantalist/pozitivist zemin ile alakalı iken diğer taraftan halkın yaşadığı ve akademi tarafından temsil edilmeyen “dindarlık” arasında cereyan etmekte gibi gözükmektedir. Ortaya çıkan söylemlerin önemli bir kısmı da bu çerçevede müzakere edilebilir.
3. Sorunlar ve Sorular
Ancak İlahiyat Fakültesi, yukarıda söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, bir oryantalist bölüm olarak gelişmemiştir; her ne kadar hareket noktası, çıkış fikri (İslâm dinini objektif-ilmi usullerle tetkik etmek), hep refakat etse de. Bunun sebebi kısmen İslâm Dini ile kısmen İslâm Toplumu ve Medeniyeti ile kısmen de Türkiye’nin mevcut durumu ile alakalı gözükmektedir.
Mevcut tasnifi dikkate alacak olursak, şöyle bir görüntü ortaya çıkmaktadır: İlahiyat Fakültesinde üç bölüm bulunmaktadır; bunlardan birisi temel dinî ilimler, diğeri felsefe ve din bilimleri, üçüncüsü ise tarih ve sanat, (tam olarak İslâm tarihi ve sanatları) ile ilgilidir. İlahiyat Fakülteleri, ilgili olduğu alanlara bakıldığında, bir medeniyet perspektifini, İslâm medeniyeti perspektifini içinde taşımaktadır. Ama aynı zamanda modern batı medeniyeti ile de özellikle din bilimleri üzerinden irtibat kurmaktadır.
İlahiyat Fakülteleri’nin İslâm medeniyeti ile ilgisi, oryantalist bakışla da irtibatlı olarak geçmişte olmuş bitmiş bir hadise olarak gerçekleştiği için, İslâm kültürünü “tarihselleştirmek” ,günümüz İlahiyatçılarının yaptıkları en yaygın kategori hatasıdır. Bunun en masum ifadesi “İslâm’ı Müslümanlar ile bir tutmamak”, dolayısı ile İslâm ile Müslümanları birbirinden ayırmak şeklinde gerçekleşmektedir. Bu tavır en masum haliyle İslâm’ı neredeyse hiç yaşanmamış bir “ideal” haline getirmekte; bir adım sonrasında İslâm, gerçekleştirilemez bir talepler yığını haline dönüşmektedir. Hâlbuki İslâm geçmişte kesintisiz bir şekilde yaşandığı gibi bugün de yaşanmaktadır. Sadece dinî ilimler ile iştigal edenler farklı sebeplerle bunun farkında değilmiş gibi, en iyi ihtimalle ve geçmişten gelen metinlerle alakalı bir hayat sürmeye çalışmaktadır.
İlimlerle iştigal etmenin, âlim olmanın, yaşanan sorunları keşfederek, bunları geçmişin sağladığı imkânları tahkim edip geliştirerek halletmek olduğunun farkında olunacak olursa, tarihselcilik tuzağında düşmeden geçmiş ile tahkike dayalı/eleştirel bir irtibat kurmanın, bugünün üniversitesinin hem asli vazifesi hem de meseleleri halletmenin sahih yolu olduğu ortaya çıkacaktır.
Yine dikkat çeken hususlardan birisi İlahiyat Fakülteleri’nin derslerdeki çeşitlilik ve zenginliktir; psikoloji, felsefe, sosyoloji kadar dil ve edebiyat, sanat ve siyasî tarih, fıkıh, kelam, hadis ve Kur’an, bu çeşitlilik içinde yer almaktadır.
Burada akla gelen temel soru, bu kadar çeşitli alanları bir arada tutan vahdet ciheti ile ilgili olarak ortaya çıkmaktadır: Bu kadar farklı alanları bir arada tutan vahdet ciheti nedir? Bu durum bir taraftan meselenin “medeniyet” ile ilgili tarafı ile ilgili gibi gözükmekle birlikte, bu şekilde devam edemeyeceği, etmemesi gerektiği açıktır.
Yine önemli bir soru, İlahiyat Fakültesinin yüksek lisans ve doktora çalışmalarının “sosyal bilimler enstitüsü” çerçevesi içinde yürütülmesidir. Buradaki temel soru, dinî ilimler sosyal bilimler midir? Bunu biraz daha farklı şekilde şöylece de sorabiliriz: hangi yaklaşım şekli, dinî ilimleri sosyal ilim, yani varlığı topluma bağlı ilim, olarak kavrar? Bu kavrayış İslâm dinine muvafık mıdır?
Daha farklı bir şekilde de meseleye bakılabilir. Nitekim eğer din, mevcut yaygın sosyolojinin iddia ettiği gibi sosyal bir kurum değil de, sosyal olanı inşa eden bir esas ise, o zaman din ile toplum, dar ve geniş anlamı ile dinî ilimler ile toplumsal hayat ve medeniyet arasındaki irtibat nasıl kurulacaktır?
Mevcut durumda dikkate alınması gereken faktörlerden birisi, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakereleri çerçevesinde Bologna süreci ve bunun çizdiği sınırlardır. Bu durum dinî ilimler açısından bakıldığında, şimdiye kadar fazlaca dikkate alınmayan, yeni sorunlar ortaya çıkarmaktadır:
Bunlardan birisi, Bologna sürecinde teoloji bölümleri ile ilgili olarak öngörülen çerçevenin Türkiye’de dinî ilimlere henüz tatbik edilmediği; dinî ilimler/İlahiyatlar sosyal bilimler çerçevesinde ele alınarak, duruma göre ya oryantalistik bölümlerle veya en iyi ihtimalle daha yeni oluşmaya başlayan, birkaç tane yeni örneğini gördüğümüz, İslâm dini ve dinî ilimlerinin eğitimini Müslüman perspektifinden yapmayı amaç olarak kabul eden bölümlerle irtibatlı olarak düşünülebilmektedir.
Bu konuda henüz tamamen işin başında olduğumuzu da hatırda tutmamız gerekmektedir. Bu çerçevede Türkiye’deki İlahiyat Fakülteleri programlarının belli ölçüde Protestan teoloji fakültelerine benzeştirilmesi Avrupa ile “bütünleşme” sürecinde bir “başarı” olarak kabul edenler çıkabilir; ancak bu “başarı”nın vücud yönünde mi, adem yönünde mi olduğunun da müzakere edilmesi gerekmektedir.
4. “Normal” Durum
Genel olarak İslâm dünyası ve özel olarak da Türkiye, yaklaşık bir asırlık “olağan dışı” bir dönem yaşamıştır. Olağan/normal şartlarda ilimlerin, hayatı bir bütün olarak mevzu edinmesi gerekmektedir; fizikî dünya kadar, insan ve insanın dünyası da, bütün boyutları ile ilimlere mevzu teşkil etmelidir. Üniversite bu konuların araştırılmasının “makul” bir şekilde yürütüldüğü mekândır.
Varlık bir tane olduğu gibi, Üniversitenin de bir tane olması; yine varlık, birlik içinde çokluk olarak zuhur ettiği gibi, üniversitenin de, varlıktaki birlik ilkesine bağlı olarak taayyün eden çokluğa tekabül etmesi gerekmektedir. Üniversitede ortaya çıkan çokluk, varoluşunda birbirini teyid eden, birbiri aleyhine var olmayan, bu anlamda sulh ve salahı temin eden, ama aynı zamanda birbiri ile hayr cihetinden irtibat kuran unsurları ifade etmektedir/etmelidir.
Türkiye’de mevcut üniversitenin bu yönden ciddi sorunları olduğu açıktır. Biz bu açığı özellikle din ve dinî ilimler hususunda görmekteyiz. Dini, hayatta öngörmeyen bir zihniyetin inşa ettiği düzende dine tabiî ki yer yoktur. Ortaya çıkan düzen en iyi ihtimalle dine bigânedir; normal şartlarda onu menfi bir unsur olarak kavrar.
Ancak Türkiye’nin ve Dünyanın yakın tarihi, bu tavrın sınırlı bir insan grubu tarafından savunulan, geçici bir hal olduğunu göstermiştir; bugün din, sadece İslâm dini değil, insanlığın geleceğinde belki geçmişinden daha fazla etkin olabilme imkânını içinde taşımaktadır;
En azından böyle bir düşünceyi haklı çıkaracak yeterince gerekçe bulunmaktadır.
Türkiye’nin önündeki en önemli mesele hayatta olduğu gibi, hayatın üst bir dilde, üst bir kavrayışla, eleştirel bir şekilde müzakere edilmesi anlamına gelen ilim alanında, yukarıda kısaca işaret edilen çatlaklığı aşarak, vahdeti yeniden kazanmak; bunu yaparken de mevcut çeşitlilikten vaz geçmemek, onu menfi bir unsur olarak görmemektir. Şunu unutmamak gerekir ki, farklı unsurların bir arada var olması (ihtilaf), İslâm toplumu ve medeniyetinin ayırıcı özelliğidir.
Burada sorun çift yönlü olarak karşımıza çıkmaktadır: bunlardan birisi, İslâm ve Müslümanları dikkate almadan, daha farklı ifade edecek olursak, -en azından- bilgi kaynağı olarak görmeden ortaya çıkmış olan disiplinler/ilimler ile Müslümanların irtibatının nasıl kurulacağı? İkinci cihet ise, mevcut, hâkim batı kökenli disiplinlerin, İslâm dini ve Müslümanların hayatlarını bilgi kaynağı olarak kabul eden disiplinlerin mensupları tarafından nasıl kavrayacağı, bunlarla irtibatlarını nasıl kuracakları noktasındadır.
Hemen şunun altını çizmekte fayda mülahaza ediyorum: bugün bu konuda, özellikle Türkiye’de, ciddi bir birikim oluşmuştur. Bu konularda artık, mesela elli yıl öncesine göre, tecrübelerimize dayalı olarak daha gerçekçi, daha makul tezler ortaya koyabilir, meseleleri daha uygun bir şekilde ele alabiliriz.
Normal durumun ilkesini kısaca şu şekilde ifade edebiliriz: Türkiye’de üniversite öyle bir yer olmalı ki, orada sosyoloji okuyan birisi, rahat bir şekilde Kıraat dersi alabilmeli, tıp okuyan birisi İslâm ahlakı derslerini takip edebilmeli, fıkıh okuyan birisi fizik bölümünde ve isterse tıp bölümünde veya hukuk fakültesinde dersleri takip ederek, oralarda yapılandan haberdar olabilmelidir: bu hemen her bölümde okuyan öğrencinin diğer bölümlerle irtibatının esasını teşkil etmelidir.
Yine bu şekilde felsefe okuyan bir öğrenci sosyoloji ve edebiyat kadar Kur’ân ilimlerini de tahsil edebilmeli; bu bölümler tarafından, makul nispetler çerçevesinde, kabul edilmelidir. Kısaca üniversite çeşitliğin vahdeti teyid ettiği bir vasıta ve vasat; farkların, ihtilafların ittifaklarla gerekçelendirildiği, bir cihetten bir zemin, başka bir cihetten de, üst bir konum olmalıdır.
Burada yapılması gereken önemli şeylerden birisi ilimler ile zanaatların birbirinden mümkün olduğunca tefrik edilerek, zanaatların kendi ahlakı içerisinden ve bu cihetten ilimlerle irtibatlı, ama birer zanaat olarak asıl alanları ile işbirliği içinde, özellikle eğitim ve araştırmanın, pratik ile doğrudan irtibatlı bir şekilde yürütülmesi; gerekirse büyük sanayi şirketlerinin üniversite ile zanaat cihetinden irtibatlaşması sağlanarak, buna “manevi” desteğin, ilimler tarafından sağlanması olacaktır.
Türkiye’de üniversitenin “entegral bir bütün” olarak gerçekleşmesi demek olan bu durumun, sağlanmasının göründüğü kadar kolay olmadığının farkında olmak; ama bunun son iki asırda yaşadığımız sorunların aşılmasının hem bir parçası, hem de hedefi olduğunu unutmamak gerekmektedir.
5. Mevcut Durumda Neler Yapılabilir
Mevcut yapının ve bulunan bölümler ve okutulan disiplinlerin keyfi ve lüzumsuz bir şekilde burada yer almadığı; bunların her birisinin bir ihtiyaca binaen programda yer aldığından hareket etmek gerekmektedir. O halde burada nasıl bir İlahiyat yapılanması? Sorusu müzakere edilirken, mevcudu muhafaza ederek, bunu nasıl daha da geliştirebiliriz? Sorusunun cevabının ne yönde aranacağı mütalaa edilecektir.
Önce bazı tespitlerde bulunmamız gerekecektir:
Bunlardan birincisi, İslâmiyet bir dindir; kaynakları/usul’ü bellidir; hepsi Hz. Peygamber’e racidir. Öyle olunca Hz. Peygamber’in tebliğ ve beyanı, mümkün olduğu kadar öğrenilecektir.
İkincisi İslâm, olmuş, sonra yok olmuş, şimdi bir şekilde “yeniden inşa edilmesi” gereken, tarihi/arkaik bir hadise değildir; günümüze kadar sadece Müslümanları değil, bütün bir insanlığın varoluşunu derinden tayin etmiş, süreklilik arz eden ve pratik olarak, yaşanarak nakledilmiş, bu anlamda; bir toplum, bir kültür, bir medeniyettir. Din bu medeniyeti hem ortaya çıkarmış, hem de medeniyet olarak zuhur etmiş; bunun üzerinden bütün insanlığın hayatını belirlemiştir. Dini ilimleri tahsil eden öğrencilerin bu hususu da mümkün olduğu kadar öğrenmeleri gerekmektedir.
Üçüncü olarak Müslümanlar bugün, özellikle yirminci yüzyıl içinde, Batı kültürü ve medeniyeti ile farklı bir şekilde, farklı şartlarda yüzleşmiş, batı kültürü ve medeniyetinin azımsanmayacak bir kısmını hayatlarına katarak, benimsemişlerdir. Çeşitli mertebe ve konumlarda benimsenen bu unsurlar Müslümanların hayatlarının bir parçası olmuştur. Dini ilimleri tahsil eden öğrencilerin bunların da farkında olarak, bunların arka planını, “ora”daki konumu ve anlamını ve “bura”daki konumu ve yeni anlamını keşfetmesi; bunun yeni konumunda nasıl dönüştüğü/dönüşebileceğini müzakere edebilmelidir. Meselenin oryantalizme indirgenmesi, hem bir şanssızlık, hem de bir kategori hatasıdır.
Son olarak Müslümanlar “şu anda” “burada” sorunlarla karşı karşıyadır; bu sorunların yerel tarafları olduğu gibi, genel olarak Müslümanlarla ilgili olan tarafları da bulunmakta, hatta bazı sorunlar bütün insanlığı ilgilendirmektedir. Bu sorunların şahsî ve bireysel bir tarafı olduğu gibi yapısal bir tarafı da bulunabilmektedir. Cüz’i/tikel sorunları bu şekilde, külli/tümel sorunları mahiyetlerine uygun bir şekilde, yapısal sorunları yapısal olarak kavramak ve halletmek gerekmektedir.
Yine meselelerin ameli olanları ile nazari olanlarını, ameli olmakla birlikte nazari boyutu olanlar ile nazarî olmakla birlikte ameli bir ciheti de olanları birbirlerinden tefrik ederek, birbirleri ile irtibat içinde ele almak gerekmektedir. Her bir sorunu, şu andaki haliyle, ama bütün boyutları ile karşılamak ve bunlarla karşılaşmak; bunlara çözüm üretmek üniversitenin, dolayısı ile dinî ilimlerle meşgul olanların, asli vazifesidir.
Kavramsal sorunları bu çerçevede ele almak gerekmektedir; nominal (yazılı) “tanımlar” yapmak ile bir kavramı “keşfetmek” mahiyet olarak birbirinden ayrıdır. Bu yönden, tanım yapmak ile tanımak arasındaki irtibatın da farkında olmak gerekmektedir. (yakın geçmişimize kadar farklı kaygılarda, dinî, hayatın çeşitli alanlarının uzağında/dışında tutmak, dinle irtibatın esasını teşkil ediyordu. Bugün artık bunu aşmak gerekmektedir; komplekslerden ve esası olmayan korkulardan uzak bir şekilde, sorunlarla yüzleşmeye yönelmek, esas olarak kabul edilmelidir.)
Bu hususları dikkate alarak öncelikle dinî ilimlerin merkezinde dinin ve dinî hayatın anlaşılmasının bulunması gerektiğinin altını çizmek gerekir. Din ve dinî hayat, bir taraftan K. Kerim ve Hadis-i Şerifler, bunlarla doğrudan irtibatlı olan sünnet ve icma, bunun yanında kıyasın bilinmesi, tebliğ edilmiş olan dinin anlaşılması ve yaşanması için zorunludur.
Dinî bilgiler ile dinî ilimleri bu çerçevede ayırmakta fayda bulunmaktadır; tek tek mü’minlerin bilgilerine dinî bilgi demekle birlikte, bütün mü’minleri veya mü’minler arasında bir kesimi, konumlarına bağlı olarak ilgilendiren ve belirli bir yönteme bağlı olarak tahkik edebilir, bu anlamda, şahıslardan bağımsız bilgilere “ilim” adını verebiliriz. Bu anlamıyla müdevven olan dinî bilgilere dinî ilim demiş oluyoruz. Müdevven ilimleri, mahiyetlerine uygun bir şekilde, oluşum ve tedvin sürecini dikkate alarak öğrenmek, onları anlamanın tayin edici yolu olarak durmaktadır.
Bu durum bizi fıkha ve fıhü’l-ekber’e götürmektedir. Fıkıh; buradan bakıldığında, Kur’ân-ı Kerim’deki ahkâm ayetlerinin veya ahkâm hadislerinin tefsir ve te’vili olmayıp, bütün bir Kur’ân ve Hadislerin bilinmesi ve anlaşılmasına dayalı olarak, ümmetin hayatının muhtelif mertebelerde, benzer şartlarda benzerlerini yapabilmek amacına matuf olarak kavranmasıdır. Bu anlamda fıkıh, K. Kerim ve Hadis-i Şerifler hakkında bir araştırma olmayıp, K. Kerim ve Hadisler ile Hz. Peygamber ve ashabının yaşadığı, sonraki nesiller tarafından üstlenilerek nakledilen hayat arasında, günümüze ışık tutacak, günümüzde bize yol bir gösterecek şekilde irtibat kurmak anlamına gelmektedir. Buradaki “günümüz” ifadesi, sonraki her asır mensubu olarak düşünülmelidir/anlaşılmalıdır; her asır bunu kendisinden önceki bütün asırlar için düşünmek zorundadır.
Yani tabiî nesli, sahabi ile Hz. Peygamber ve K. Kerim arasındaki irtibatı düşünürken, tebe’ü’t-tabiîn, tabiînin sahabi ve Hz. Peygamber ile kendi hayatları arasında kurdukları irtibatı kavrayarak, bunun üzerinden kendi hayatlarını düzenlemeleri söz konusudur. Geçen her asırda, dikkate alınacak irtibatlar artmaktadır. Yani biz bugün 15 asırlık bir tecrübeyi, onların birbirleri ile irtibatı içerisinde kendimizle irtibatlandırarak, sorunlarla yüzleşebiliriz. Buna batılılaşma döneminde yaşanılan tecrübe de dâhildir.
6. Dinî İlimler
Dini ilimler hayatın ilimleridir demek, din hayat olarak zuhur ediyor demektir. Hayat ise sadece biyolojik bir hadise olmayıp, insanın bütün yapıp etmeleri, bütün duygu ve düşüncelerini ifade eder. Bu hususu kısaca şöylece ifade edebiliriz:
Din, inançtır, dinî ilimler inancı konu edinerek, burada ortaya çıkan meselelerle meşgul olur.
Din, ahlaktır, dinî ilimler ahlakı konu edinerek, burada ortaya çıkan meselelerle meşgul olur.
Din bir davranış düzenidir, dinî ilimler bu davranış düzenini konu edinerek, ortaya çıkan meselelerle meşgul olur.
Din sanattır, dinî ilimler sanatı konu edinerek, burada ortaya çıkan meselelerle meşgul olur.
Din kültür ve medeniyettir, dinî ilimler kültür ve medeniyeti konu edinerek burada ortaya çıkan meselelerle meşgul olur.
Bizim bu meseleleri müzakere edebilmemiz için, varlık içinde dinin ve ilimler içinde de, dinî ilimlerin yerini hatırımızda tutmamız gerekmektedir. Varlığı kısaca hayat/insanın dünya hayatı olarak kavrarsak, o zaman bu varlığı sürdürmenin, yani insanın hayatını sürdürmesinin insanı insan olarak, “natık canlı” olarak sürdürmesi anlamına gelir.
Bizim konumuz olan din ve İslâm dini, insanı insan olarak muhafaza etmekle birlikte, onu Müslüman kılar. Kısaca dinî ilimler, insanın hayatında, onu Müslüman kılan ciheti kendisine konu edinmektedir.
Hayatın bir cismani boyutu olduğu gibi, insan hayatının içinde geçtiği bir nebati ve hayvani boyut olduğu gibi, dili ve şuuru, zihni, hayatın zihni ifade eden bir boyutu da bulunmaktadır. Bütün bu konular, tabiî ilimler ve matematik ilimleri olarak üniversitede yerlerini alırlar. Hatta tıp alanında, insanın bedeni de, bu anlamda tabiî ilimlerin konusu olarak, tıbbın bir parçasıdır.
Hayatın ahlaki ve toplumsal boyutu, dil ve dine bağlı olarak mevzu olabilir. Dil ve din, fiziki/tabiî değil, vaz’idir. Dilin ve dinin vaz’i olması, keyfi olması anlamına gelmez. Vaz’i olanla ilgili olarak Ferdinand de Saussure’ün şu ifadesi, sözü uzatmamak için, yeterince açıklayıcıdır: “sign/gösterge/dildeki işaretler nedensiz olduğu için gelenek dışında yasa tanımaz.” Kısaca dil de din de sem’îdir.
Din sem’î olmakla birlikte, dinî ilimler, diğer bütün ilimler gibi, makuldürler.
Makuliyet, sem’î olanın sistematik bir şekilde tedvini ile ortaya çıkar. Bu aynı zamanda onların öğretilebilir olmasının da esasını teşkil eder. Kısaca şöyle söyleyebiliriz: din, hayata düzen verir; dinin hayata düzen vermesinin düzenini, dinî ilimler tespit ederler.
Dinin asılları vardır; bunlar, kısaca K.Kerim, Sünnet, İcma ve Kıyastır. K. Kerim ve Sünnet, vaz’i esaslar iken, İcma makuliyetin esası, kıyas Kur’ân ve Sünnetin geçerliliğinin makul yolunu ifade eder.
Kısaca dinî ilimler, sem’î olanın hayat ile hayatı şekillendiren özelliği ile irtibatı içinde kavranması ile ta’ayyün eder; bu ta’ayyün mesail, vesail, mebadi, mevzu ve gaye/mekasıd itibari ile sistematik bir şekilde dile getirildiğinde, ta’yin gerçekleşmiş olur.
Buna biz kısaca “mükteseb akıl” deriz. Dini ilimler, en genel anlamı ile İslâm toplumunun müktesep aklını ifade eder. Tedris ve medrese, işte bu müktesep aklı muhafaza etmenin, tayin edici mekânıdır/ veya idi.
Hemen hemen 19. yüzyılın sonlarına kadar/bazı bölgelerde ortalarına kadar/ Müslümanlar kendi müktesep akılları ile kendi hayatlarını sürdürdüler. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren yavaş yavaş, Batı Avrupa’nın müktesep aklından da –tav’an veya kerhen- istifade etme yoluna gittiler.
Günümüzde Müslümanların müktesep aklının muhtevası içinde işte bu sürecin neticeleri de bulunmaktadır: İlahiyat fakülteleri olarak isimlendirilen kurumların akademik yapısı, mevcut müktesep aklın özelliklerini içinde taşımaktadır.
Arada önemli bir fark bulunmaktadır: eskiden müktesep akıl kendisini vasıtasız bir şekilde izhar ederken, günümüzde bu, modern dünyanın yapısının bir gereği olarak siyasete bağlı bir hale gelmiştir.
Artık günümüzde her şey “kanun”a bağlı olarak yürütüldüğü için, kanun koyucu her şeyi belirleme konumundadır. (Bu sadece Türkiye’de böyle değildir; modern dünyada, Almanya, Fransa, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Rusya, vs. gibi ülkelerde de benzer şekilde cereyan eder.) Bu anlamda bizim burada yapmaya çalıştığımız, siyasete tavsiyede bulunmak, “akıl vermek”tir.
Bu akademik yapı içinde üç ayrı alan, temel dinî ilimler, din bilimleri ve İslâm tarihi ve sanatları, yirminci yüzyılda yaşanan bir tecrübenin muhassalası gibi durmaktadır. Temel Dini ilimler ile İslâm tarihi ve sanatları, geleneksel olanı temsil ederken, din bilimleri de farklı bir geleneği, farklı bir gelenekselliği temsil etmektedir. Buradaki temel soru, mevcut yapının hayatta karşımıza çıkan meseleleri keşfetme ve halletme hususunda hangi konumda bulunduğu ile alakalıdır. Bu yapı ile maksat hâsıl oluyor mu? Maksat/amaç nedir? Bu soru bizi yeniden dine ve dinî ilimlerin amacına götürüyor ki, bunların birbirinden ayrı olamayacağı açıktır.
7. Felsefe ve Din Bilimleri
Din Felsefesi, Din Psikolojisi, Din Sosyolojisi, Dinler Tarihi, Din Eğitiminden oluşan Din Bilimleri, Türkiye’de şimdiye kadar yapıldığı ve şimdiki haliyle, dar anlamıyla dinî ilimlerden değildir. Kaynak olarak ta yöntem olarak ta, mesail olarak da, İslâm ve Müslümanlar ile doğrudan alakalı değildir. Ancak bunların ele aldığı birçok meselenin Müslümanları ilgilendirmediği gibi bir netice, yanlış olur. Bu çerçevede belki önümüzde duran en önemli mesele, din bilimlerini İlahiyat Fakültesi içine yerleştiren sebepleri ortadan kaldırarak, bu anlamda üniversitenin bütününde bir “normalleşme”nin sağlanması yönünde çalışmak olacaktır. Bu durum bizi bir bütün olarak üniversiteyi ve üniversite bünyesi içinde dinî ilimleri/İlahiyatı düşünmeye sevk etmektedir.
Hayatı kendi bütünlüğü içinde dikkate alacak olursak, bu halin, olağanüstü hallerde bulunan geçici çözümlerin bir neticesi olduğu görülebilir. Sorun da buradan kaynaklanmaktadır. Sorunun çözümü gayet açıktır: Üniversitenin normalleşmesi. Bunun anlamı Türkiye’de üniversitenin Türk toplumunun geçmişteki birikimini ve bugünkü halini kavrayıp tahkim ederek, bunu üst bir dile, “evrensel bir dile” aktarmayı ve bu yolla hem sorunları halletme yönünde bir gayret içinde bulunmayı, ama aynı zamanda insanlığın karşı karşıya kaldığı sorunlara, İslâm medeniyeti birikiminden hareketle çözüm teklifleri geliştirmeyi kendisinin varlık sebebi haline getirmesidir. Normal bir Türk Üniversitesinden beklenen budur.
8. Netice
Buraya kadar söylenilenden anlaşılacağı gibi gelecekte dinî ilimlerin her birisini müstakil bölümler olarak düşünmek ve bunları da fıkıh, kelam, tasavvuf, hadis ve tefsir ve İslâm tarihi olarak tasnif etmek gerekecektir.
Din bilimlerinin, (din psikolojisi, din sosyolojisi, din felsefesi, dinler tarihi ve din eğitimi) üniversitelerdeki ilgili bölümler içine alınarak, mevcut mensuplarının kadrolarını bu bölümlere nakledilmesi; dar anlamı ile dinî ilimlerle iştigal eden âlim adaylarının bu bölümlerden ilgili dersleri, onların ilgi cihetlerini de dikkate alan bir perspektifle buralardan almalarını sağlamak gerekmektedir. Bu çerçevede mesela mantık dersleri kadar bilgi teorisi, ıspat-ı vacib yanında peygamberlik gibi birçok mesele felsefe bölümlerinin mühim mevzuları arasına girmeli ve bu dersleri mesela fıkıh veya kelam okuyan bir talebe felsefe bölümünden alabilmelidir.
Benzer bir şekilde sosyoloji, psikoloji, ekonomi gibi bölümler de kendi alanlarında, mesela, hadis bölümünde okuyan bir öğrencinin ihtiyaçlarını dikkate alarak dersler ve ders formları geliştirmeli, onların bu alanlardan istifadesi yönünde gayret içinde olmalıdırlar. Benzer bir şekilde fıkıh, tefsir, hadis, kelam... vb. bölümleri de felsefe, sosyoloji, tıp, psikoloji, ekonomi, sanat tarihi, edebiyat gibi alanlarda okuyan talebelerin ihtiyaçlarına uygun dersler ve ders formları geliştirmeleri gerekecektir.
Din eğitimi meselesi burada ayrı bir özelliği ile kendisini göstermektedir. Anasınıfı ve ilköğretim okullarında dinin öğretilmesi hususunda din eğitimi alanından ciddi destek alınmalıdır. Ancak din eğitimcilerinin, şimdiye kadar yapılmaya çalışıldığı gibi, Protestanlığı esas alan bir din anlayışı ile kendi icatları olan bir “din”i değil, iman, ahlak ve muamelat olarak dinî ilimler tarafından sistematize edildiği haliyle İslâmiyeti öğretmenin usulü ile meşgul olmaları gerekmektedir. Din eğitiminin de ilgili olduğu alanın daraltılarak ,eğitim bilimleri fakültelerinde bir birim/anabilim dalı olarak bulunması ve İlahiyat fakültelerinden ayrılması uygun olacaktır.
Diğer taraftan dinî hayat ve dini faaliyet sadece okullardan ibaret olmadığı, dinî hayatın mühim bir boyutunu cami ve cemaat teşkil ettiği için, bu alanların da da bir ihtisas alanı olarak düşünülmesi gerekmektedir. Ancak bu alanlar daha çok pratik ve meslekî özellikler taşıdıkları için, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde, daha çok –hakiki manası ile- hizmet içi eğitim alanı olarak düşünülmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir.
Meslekî alanda hukukçuların, tabiplerin, mühendislerin, diplomatların ve daha birçok alanın kendi alanlarında bazan yıllar süren “hizmet içi” eğitimleri ve “stajları” gibi, DİB da kendi bünyesinde vaizlik, imamlık, hatiplik gibi alanlarda, bu alanlarda derinleşme ve ihtisaslaşmayı sağlayacak müesseseler kurması ve bu alanlarda eğitim işini üstlenmesi, bu alanlarda daha başarılı olunmasını birlikte getirecektir.
Kısaca ifade etmek gerekirse DİB bünyesinde Kur’ân Kursu öğretmenliği, imamlık ve vaizlik mesleklerini tercih edenlerin ihtiyaca göre birkaç yıl sürecek bir iç hizmet/stajyerlik dönemi tesis edilerek, meslekî hayata hazırlanmaları; müftü adaylarının da, şimdiye kadar oluşturulmuş yapıyı daha da güçlendirerek, mesleğe hazırlanmaları uygun olacaktır.
* Prof. Dr., İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul