17 Haziran 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / İlahiyatların Dramı Yahut İki Dünya Arasında
İLAHİYATLARIN DRAMI  YAHUT İKİ DÜNYA ARASINDA

İlahiyatların Dramı Yahut İki Dünya Arasında Necdet Meşe

Din söz konusu olduğunda, müslüman âlimlerin/aydınların gözü genellikle hep uzakları tarar. Sanki kendileri ilimde ve takvada son noktaya ulaşmış ta, İslâm dinine yalnız gayrı müslimler muhtaçmış gibi, dinin gerçek muhatapları hep kendi dışlarındaymış gibi davranırlar. Ne sahip oldukları ilmin gerçekliğinden şüphe ederler, ne takvalarından. Oysa bu bakış, sorunlu ve nakıs bir bakıştır; 1400 yılın “din” adına biriktirilmiş şirk, hurafe, bidat, hikaye, israiliyyat gibi sapmalarıyla yüzleşememiş, bu tortuları üzerinden atamamış bir “Din anlayışı” başlı başına problemdir. Bu çağda yaşadıklarımız, amelî sorunlarmış gibi görünse de, adına “inanç krizi” diyebileceğimiz bu sorunların temelinde yatan gerçek sebep te budur. Müslümanların dış dünyaya dikkat kesilmeden evvel, öncelikle dönüp inanç, ilim, ahlak adına kendilerine bakmaları gereklilikten öte bir farizadır. Hiç kimse ve hiç bir kurum bundan müstağni değildir. 
Gözümüz ufukları tararken, üzerinde bulunduğumuz zeminin sağlamlığından emin olmalıyız. Bunu sağlamak için de, dinin temel kaynaklarına yönelerek; sahip olduğumuz inanç-ilim-amel müktesebatıyla yüzleşmeliyiz. 1400 yılın buz tutmuş, kalıplaşmış, cehaletin kalın perdesiyle örtülmüş tortularından kurtulmanın yollarını aramalıyız. Her çağın ihtiyaçlarına ayrı hitap ettiğini iddia ettiğimiz vahiy dininin müntesipleri olarak, eğer İslâm’ı bu “asrın idrakine söyletmek” istiyorsak, acilen bu yüzleşmeyi yapmalı, bunun usûl ve üslûbunu belirlemeliyiz. 
“…sistem değiştirilinceye kadar dini konular dürüstçe ve açıkça dünyanın gözü önüne serilemez; ama her ne zaman bu yapılabilirse din sisteminde bir devrim bunu izleyecektir. İnsanların uydurmaları ve din adamlarının icatları tespit edilecektir ve insanlar saf, karıştırılmamış ve yozlaştırılmamış tek Tanrı inancına dönecektir.” (Thomas Paine, Akıl Çağı sh.11)
Bunu yaparken; ne medrese geleneğinin temsil ettiği geçmiş müktesebatı yok sayarak bir tarafa atmalı, ne dinin kaynağından kopuk söylemlerle hareket etmeli, ne de çağın icap ettirdiği yenilikleri ve ilmi gelişmeleri kullanmaktan geri durmalıyız. 
Yüce İslâm dini kimsenin tekelinde değildir, dini kafasına göre yorumlayacak bir “ruhban sınıfı” da yoktur, lakin Diyanet İşleri teşkilatını da doğrudan beslemesi bakımından bu sorumluluğu en fazla üzerinde taşıyan/taşıması gereken İlahiyat camiası da eleştiriden vareste değildir!
“İslami ilimlerin modern ilim zihniyeti ile okutulmasını” amaç edinerek kurulan ve Din konusunun, Dini tartışmaların tam göbeğinde olan İlahiyat Fakülteleri günümüzde, hem kuruluş ve gelişmeleri itibarıyla ciddi açmazlara sahiptir, hem de İslâm dini mevzu bahis olduğunda, ilim sahasında kronikleşmiş açmazlarla ve nakısalarla maluldür. 
İlahiyatlar her ne kadar İslâm dinini öğretmek amacıyla kurulmuş olsa da, 3 Mart 1924 yılında keskin bir kılıçla İslâmi eğitim imkânları “devrim” adı altında ortadan kaldırılmıştı. Bu “imkânsızlık” Harf İnkılabıyla taçlanmış, kaynağı Arap diline dayanan İslâmi ilimlerin eğitim-öğretimi Osmanlıcanın yasaklanmasıyla imkânsız hale getirilmişti. Zaten İlahiyatlar, Cumhuriyetin geç denebilecek bir döneminde, “kemalist devrimlerin” su kaynattığı 2.Dünya Savaşı sonrasında (1949) yükselen Komünizm dalgası karşısında zarurete binaen kurulmuştu. Sistemin zihniyet ve icraatlarına uygun şekilde, seküler bir bakış açısıyla hazırlanan ve sunulan ders programlarının, kâmil manada İslâmı anlama, çağın ihtiyaçlarına göre anlamlandırma, asırlar içinde oluşmuş tortulardan arındırma ve bu çağa yeni bir şeyler söyleme gibi bir fonksiyonu olamazdı. Zamanla İlahiyatların sayıları artarken, başlangıçtaki açmazlarını ve eksikliklerini de günümüze kadar peşinden sürükledi.
İlahiyatların kronikleşmiş en büyük açmazlarını ve sorunlarını şöyle sıralamak mümkündür;
1- İlahiyatların başta gelen en büyük zaafı ve açmazlarından biri kuruluş nedenlerinde saklıdır.. İlahiyat Fakülteleri tarihin tuhaf bir tecellisi olarak, İslam dini ile sürekli kavga halinde olan Kemalist sistem tarafından kurulmuş ve müfredatını da dine olan bu şaşı bakış üzerinden seküler tarzda belirlemiştir. Aslında İlahiyatların varlığı, Cumhuriyet rejiminin seküler (din dışı), hatta dine karşı önyargılı tabiatına ve Din eğitiminin gereklilikleri açısından “cumhuriyet elitlerinin” jakoben yönetim anlayışına ters bir durum arz ediyordu. Laikliği ve “modern ilim zihniyetini” tamamıyla seküler (din karşıtı olarak) yorumlayan jakoben rejim, İlahiyatları kendi anlayışına uygun “din adamları” yetiştirmek üzere kurgulamış ve hayata geçirmiştir. Ancak bu değişimin sebebi, rejimin sadece din adamlarına duyduğu ihtiyaç değil,  bilakis 2.Dünya savaşından sonra oluşan iki kutuplu ayrışmadan doğan bir mecburiyet idi. O yıllarda yükselen komünizm tehlikesi Kemalist elitleri Batı blokunun kucağına itmiş ve bu tercih onları doğrusu arzu etmedikleri bir mecburiyetle karşı karşıya bırakmıştı. İşte İlahiyatlar bu “tuhaf zaruretlerin” bir sonucu hayatiyet safhasına geçirilmiştir. Bunun ne kadar sağlıklı bir doğum olduğu, ilim ve din eğitimi açısından sonunun nereye varacağı hala tartışma mevzuudur.
2- İlahiyat müfredatları, ne yazık ki seküler öğretim formlarını ve yüzleşilmesi gereken geleneksel dinî kabulleri aşamamıştır. Yıllarca jakoben bir rejimin dayatması altında zülfüyare dokunmayan, tenkit ve sorgulamadan uzak bir müfredat ile –istisnalar dışında- ilmin gerektirdiği kalibrede insan yetiştirememiş, bir ilim geleneği oluşturamamıştır. Mesela, Kur’an’da geçen ahkam ayetleri ile her zaman başı dertte olmuştur İlahiyatların. Bir yanda Allah’ın anlamı apaçık (muhkem) ayetleri, bir yanda jakoben rejimin seküler din anlayışı. Bu manada, yıllarca eleştiriden yoksun olduğu, hatta aforoz edilmekten, işsiz kalmaktan  çekinildiği için de müfredat içerikleri yetersiz ve kadük kalmıştır. Diğer yandan medrese geleneğinden gelen ve tevarüs edilmesine fırsat verilmeyen klasik ilimlerin, klasik usûllerle değil de yüzeysel olarak okutulması; köklü bir ilim geleneği oluşturmak şöyle dursun, dini ilimlerde derinleşmeye engel olmuştur. Burada jakoben rejimin putlaştırmaktan çekinmediği Batı düşüncesinin tenkit, itiraz, araştırma ve analitik düşünme gibi olumlu yönlerinin İlahiyatlardan özenle uzak tutulması, bunun yerine materyalist felsefe, evrim, tarihselcilik, pozitivist düşünme metotları gibi olumsuz fikirlerin okutulması da bu zaaf ve açmazları kronik hale getirmiştir. 
Kısıtlanmış müfredatlarla, yetersiz ders içerikleri ve yetersiz hocalarla verilen eğitim sonucunda, dini icraat ve yönelimlerin kilit noktalarını tutan İlahiyat mezunları, yıllardır ilmi manada ne kendi din algılarını değiştirebilmiş, ne de halkın dini inançlarında müspet bir tesire yol açabilmiştir. Sırf İlahiyat kökenli cami imamları üzerinde yapılacak basit bir araştırma bile, bu gerçeği tespite yetecektir. Kürsülerden her Cuma yapılan, muhtevası boş, yöntemsiz ve en önemlisi mesaj içermeyen çoğu “vaazlar”, kabul edelim ki, ilmi bir birikime değil, hurafe ve kıssacılığa (hikayat) dayanmaktadır. Diyanet Teşkilatı da bu kısırlığın farkına varmış olmalı ki, yıllardır birçok camide merkezi sistemle vaaz verilmektedir. Fakat bu açıkgözce icraat bile, “vaaz” içeriklerindeki “önlisans” mezunlarına yakışmayacak hurafe ve hikayelerin önünü almaya yetmemektedir.
3- İlahiyatların başından beri en ciddi sorunlarından biri de, kadim İslâmi ilimler müktesebatıyla olan kopukluğu ve İslam dinini öğrenmek için gerekli, kaynak dil ve yardımcı yabancı diller eğitimindeki yetersizlikleridir. Doksan yıl boyunca “devrim” bahanesiyle rejimin din eğitimine ve Osmanlıca alfabeye getirdiği kısıtlamalar ve seküler yönlendirmeler bu durumu sürekli beslemiştir. Kaynak dil olarak, mecburi olan Arapça eğitimi –yaygınlık anlamında- hâlâ sorun olmaya devam etmektedir. Son yıllarda bazı kısıtlamalar ve seküler algı aşılmış olsa da, sadece Arapçanın ilmi araştırmalarda yeterli olmayacağı ortadadır. Kaldı ki, dil konusunda önemli noktalardan biri de, İslâm ile yakın temasları kaçınılmaz olan semavi kitaplara ilişkin İbranice, Lâtince, Aramice, Süryanice gibi kadim kaynak dillerin öğretilmemesidir. Çağdaş Batı dillerinin bihakkın yaygın olarak öğretilmesinde de sıkıntılar vardır. Dört yıllık eğitim süresince, bütün öğrencilere yaygınlığı anlamında, dil öğrenimi konusunda kronikleşmiş gidişatın kırılamadığını ve istisnaların kaideyi bozmadığını da biliyoruz.
Bu şartlar altında sadece İlahiyat öğrencileri değil, İlahiyat hocaları bile kaynak metinlere doğrudan ulaşamamakta, ulaşsa bile bu metinleri anlama sorunu yaşamaktadırlar. İstisna ilim erbabını tenzih ederek, bu tür örneklerin çokluğuna işaret etmiş olalım.
4- İlahiyatlar 1949 yılında, mecburiyetler, kasıtlar ve kısıtlamalar ortasında jakoben yöneticilerin seküler anlayışıyla üniversite hayatına yelken açarken, kaçınılmaz olarak müfredatların en büyük zaafı; Müslüman zihninde olumsuz düşüncelere yol açacak şekilde Batı düşüncesine/felsefesine çok açık olarak hazırlanmış olmasıydı. Bu durum Cumhuriyet elitlerinin hayat anlayışlarına ve maksatlarına son derece uygundu. Son yıllara kadar kırılamayan Batı etkisi, zaman içinde İlahiyat eğitiminin ciddi açmazlarından biri haline gelmiş, tasarlandığı gibi, Batı felsefesi/düşüncesi öğrencileri etkilemiş, azımsanmayacak sayıda öğrenciyi ve hocayı inançsızlığa yahut İslâm düşüncesine aykırı tezlere/zeminlere sürüklemiştir.  Kendi mantığı içerisinde son derce tutarlı ve sağlam argümanlara dayalı Batı felsefesi/düşüncesi, ister istemez samimi insanları da etkisi altına almıştır. Son yıllarda Dini tartışma alanında ortaya çıkan; kutsal metni literal (lâfzî) anlama karşıtlığı, tarihselcilik, pozitivist bakış (mucize, şeytan cin, melek v.s’nin reddi), dili dönemsel anlamlandırma (hermenötik/yorum bilim), peygamber inancına ilişkin spekülasyonlar v.s gibi başlıklar hep Batı patentlidir. Bu etkileşimler faydadan hali olmamakla birlikte, dozunda kullanılmadığında son derece yıkıcı tesirler icra edebilmektedir. Batı düşünce dünyasında, kendi muharref ve iz’an dışı inanç ve din anlayışlarına bir cevap olarak ortaya çıkan ve genellikle yıkıcı bir şekilde gelişen bu yaklaşımları, her fikre ve her inanca uygulamak sağlıklı sonuçlar vermeyecektir. Hele de İslam gibi vahyi kaynağında şüphe olmayan, tarihi kayıt altına alınmış bir din anlayışını bu yıkıcı Batılı ölçülerle ele almaya çalışmak, muvazeneden yoksun zihinlerin elinde bir yıkıma sebep olacaktır. Kurumsallaşmış bir ilim geleneği oluşturamadığından, kadim dini ilimler müktesebatına yaslanmaksızın, geleneksel (tenkit ve kritik edilmemiş) din anlayışı ile Batının bu aşırı fikirleri arasında gidip gelen ilahiyatlar, iki dünya arasında kalmış olmanın dramını yaşamaktadırlar. Ve bu halleriyle Müslüman çoğunluğun derdine derman olmak yerine, belki de geri dönülemez şekilde kafaları karıştırmakta, masum inançlı insanları zor durumda bırakmaktadırlar.
5- İlahiyatların asla samimiyetlerinden şüphe etmediğimiz samimi kurucu hocaları, bir yandan İslami ilimleri öğretmek adına bir imkân doğduğu için kendilerine uzatılan bu gayr-ı samimi eli tutmayı kabul ettiler, bir yandan da, İslami ilimleri öğretme noktasında, -medreselerin kapatıldığı dönemde- bu kısıtlı ve seküler imkânlar içinde ne yapabiliriz diye düşünmeye başladılar. Seküler elitler buna da çözüm buldular; müfredatların oluşumunu Din âlimlerine/hocalarına bırakmadan, içeriğine kendileri karar verdiler ve bu ders programlarını kurucu hocalara dayattılar. İlahiyatların kuruluşunda müfredatları konuşulurken, bir şehir efsanesi olarak dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye atfen şu hikaye anlatılsa da; “Ne Tefsiri, ne Hadisi, ne Usûlüymüş!.. Yazın bakalım Felsefe, Sosyoloji, Tarih, Psikoloji… Şimdi hepsinin başına ‘Din’ diye ekleyin bakalım!..” Denilen olmuş, müfredata İslami ilimlerden ziyade Batı düşüncesi ve felsefesi hakim olmuştur. 
Bu zarurete binaen, olanda hayır vardır diye düşünerek, kurucu hocalar seküler sistemle el tutmayı kabul, hatta zamanla eklemlenmeyi tercih etmişlerdir. Bu durum, tarihi süreç içinde hem kurucu güce karşı minnet duygusuyla, hem de Diyanet Teşkilatı üzerinden devşirilen iş/makam imkânlarıyla perçinlendi.
Kurucu hocalar hemen başlangıçta bir hata daha yaptılar; geleneksel/mevcut din anlayışını en doğru anlayış olarak kabul ederek dini eğitimi bunun üzerine oturtmayı yeğlediler. Kendileri orijinal bir din eğitim anlayışı ortaya koymak yerine, önlerine konulan seküler oyunu oynamayı da böylece kabul etmiş oldular. 
Bu kısır döngü içinde İlahiyatlar bugüne kadar düşe kalka gelmiştir. Din adına -resmi bir kurum olmak vasfıyla da- toplum karşısında söz söyleme makamında olan İlahiyat Fakülteleri, bir yandan kendi sorunlarıyla yüzleşirken, bir yandan da Din bağlamında orijinal bir Din dili ve orijinal bir müfredat eşliğinde çağı yakalamak zorundadırlar. Aksi takdirde kendisini geleceğe taşıyacak dirayeti kalmayacaktır. Bunu yaparken de üç temel durumu gözetmelidir;
Birincisi, kendilerini kuran Kemalist/seküler zihniyetle tarih önünde mutlaka hesaplaşmalı, ilim haysiyetine ve akademinin asaletine yakışır şekilde patrimonyal (hamici) zihniyetten kurtulmalıdır.  İlim yolunda kendi yolunu kendisi bulacak özgür duruşu ve ilmi dirayeti göstermelidir.
İkincisi, Eğer Din hususunda otorite olacaksa yahut olmaya devam edecekse, sadece ve sadece Dinin hakiki ve yegâne kaynakları olan Kur’an ve Sahih Sünneti gözetmelidir,
Üçüncüsü, İslâm Dini bu çağa ne söyler/ne söylemeli sorusuna kuşatıcı bir cevap bulmak üzere acilen harekete geçmelidir. Geçmiş asırların tabularına, jakobenizmin durağanlığına, halkın tutuculuğuna aldırmadan, yeniliklerin ve çağın gerektirdiği gelişmelerin peşinde olmalıdır. “Bu çağ”dan kastın müslümanları da içerdiği unutulmamalıdır.
İlahiyatlar öncelikle bu iki dünya arasında kalmışlıktan, yetmiş yıldır süren bu berzahtan kurtulmalıdır. “İki dünya” nitelememizin nedeni, yukarıda izaha çalıştığımız gibi; Batıcı/pozitivist cumhuriyet elitlerinin, kuruluşta kendilerine dayattığı seküler müfredat üzerinden Batı düşüncesi ile kurdukları marazi bağdır. Hem körü körüne Batıcı Kemalist/seküler yöneticilerin ve zihnin yönlendirmesinden, hem de Batı felsefesinin/düşüncesinin yönlendirmesinden ivedilikle kurtulunmalıdır. Yine seküler Batıcı elitlerin ve Batının işine gelen Kur’an ve Sünnete uymayan pasifist ve mutaassıp geleneksel din algısıyla da yüzleşmelidir.
Kemalist düşüncenin sınırlamalarından zamanla kurtulunmuş olsa bile (ki tamamıyla değil), Batı düşüncesinin etkisi artarak devam edegelmiştir. Kurulduğu günden bu yana İlahiyatlar; ya tutucu ve taklidi bir İslâm anlayışı ortaya koymuş, ya da Batı düşüncesi etkisinde uç noktalara savrulmuştur. Tarihi göz önüne alındığında genellikle dine ilişkin mutaassıp bir bakışın temsilcileri oldular. Ancak son yıllarda Batı felsefesi etkisinde uç/marjinal düşüncelerin de yeşerdiği görülmektedir.
İki dünyadan diğeri ise, hakikati temsil eden, kaynağını doğrudan Kur’an ve Sünnetten alan gerçek İslami anlayıştır. Hatta, sadece İslam aleminin değil, bütün dünyanın sorunlarına, kangren olmuş problemlerine çözüm getirme iddiasında ve kabiliyetinde olan İslami dünya görüşüdür. Yüce İslam’ı, bugün umutsuzluğa gark olmuş bir dünyada, bütün insanlığı kapsayacak ve kurtacak yegâne otorite olarak anlamak ve bunun yöntemlerini geliştirmek İlahiyatların da görevidir. Üstelik, bunca olumsuzluklar ve açmazlar içinde olmasına rağmen İlahiyatlarda bunun ışığı görülmektedir. Umuda hasret bir dünyada, kadim müktesebat ve günümüz gelişmeleri arasında bir denge yakalamayı başarmış olanlar ancak umut meşalesini tutuşturabilecektir.
Türkiyede Akademik dünyanın yaşadığı mecburiyet (sistemin koyduğu sınırlamalar), taassup (ilme tutucu bakış) ve taklit (araştırmadan yoksunluk) dilemması, aynı zamanda ilahiyatların da dramıdır. Bu dramı; iki uç/iki dünya (gerçek İslam anlayışı ile köksüz/taklidi bir ilim geleneği ve Batı düşüncesi etkisi) arasında bir denge tutturmanın güçlükleri de mütemadiyen beslemektedir.
Her ne kadar son yıllarda İlahiyat camiasında ilim adında güzel şeyler olsa da, bu durum İlahiyatların kronik sorunlarına tam olarak çözüm üretecek kertede değil. Müslümanların beklentisi ve çağımızın hızla aldığı şekil açısından da kat etmeleri gereken çok uzun bir yolları var. Dışardan bir gözün izlenimlerine ve dışardan bir sözün tespitlerine değer verirler mi bilmem, lakin bu bizim hikâyemiz ve uyarmakta görevimiz...

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul