Giriş Kerbelâ başta olmak üzere Necef’in dinen kutsal mekânlar olduğu inancının yerleşmesinde hiç şüphesiz Şia’nın dinî ve siyasî otoritelerinin göz ardı edilemez bir katkısı vardır. Erken dönemlerden itibaren Kûfe/Necef ve Kerbelâ’nın önemi ve faziletine dair pek çok haberin Şiî kaynaklarda yer bulduğu bilinmektedir. Özellikle Şiî ulema, iktidarın desteğini aldığı dönemlerde bu konulara dair eserler kaleme alarak Kerbelâ’yı canlı tutmanın yollarını aramıştır. Bu bağlamda Zeynelâbidîn, Muhammed el-Bâkır ve Ca’fer es-Sâdık’tan geldiği belirtilen bazı rivayetlerle Hz. Hüseyin’in kabrini ziyaret etmenin meşruiyet ve faziletine vurgu yapılmış ve düzenli bir şekilde Şiîler’in bu mekânı ziyaret etmeleri istenmiştir. Şiîler’in Hz. Hüseyin’in türbesine olan düşkünlükleri zamanla aşırı boyutlara ulaşmış ve Kerbelâ kutsal (harâm) belde sayıldığı gibi burayı ziyaret de hac ile kıyaslanmıştır (Meclisî, 98/28-44). Bu makalede Hz. Hüseyin’in ailesiyle birlikte 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde şehit edildiği mekân olan Kerbelâ’nın süreç içerisinde kutsal bir mekâna nasıl dönüştürüldüğü hususu üzerinde durulacaktır. Bu bağlamda önce Kerbelâ’nın kısa bir tarihi verilecek ve genel anlamda İslamiyet’te kabir ve türbelerin ziyaretinin nasıl olması gerektiğine dair özlü bilgiler verildikten sonra konuya girilecektir. Kerbelâ’nın kutsal bir mekâna dönüştürülmesinde dönemin siyasetinin rolüne değinildikten sonra Şiî ulemanın bu konudaki tutumu ve özellikle telif ettikleri eserlerle oluşturdukları algı üzerinde durulacaktır. Bu konuda müstakil eser kaleme alan Şeyh Müfid (ö.413/1022) ve hocası İbn Kuleveyh el-Kummî’nin (ö.368/978) Kûfe, Necef ve Kerbelâ’nın fazileti, buraları ziyaret etmenin dini ehemmiyeti ve bu ziyaretlerin nasıl yapılması gerektiği gibi hususlarda verdikleri bilgilerden ve genel anlamda Şiî hadis külliyatından faydalanılacaktır. Kerbelâ ve Kısa Tarihçesi Bağdat’ın yaklaşık 100 km. güneybatısında yer alan Kerbelâ’nın İslâm öncesinde kurulmuş bir belde olduğu bilinmektedir. Hz. Hüseyin’in şahadetine gelinceye kadar az da olsa bazı tarih kaynaklarında adı zikredilmiştir. Örneğin Hâlid b. Velîd, Hîre’nin fethinden sonra ordusuyla Kerbelâ’ya indiği 12 (634) ve burada birkaç gün konakladığı, Hz. Ali’nin Sıffîn’den Kûfe’ye dönüşünde buraya uğradığı kaydedilmiştir (Öz, “Kerbelâ”, 25/271-72). Bu beldenin İslam tarihi ya da müslümanlar nezdindeki önemi, Hz. Hüseyin ile ailesi fertlerinin 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde burada şehit edilmeleri ve kabirlerinin burada bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu facianın öncesinde Kerbelâ, sıradan bir belde olup dinî ya da siyasî bir ehemmiyetinin olduğuna dair herhangi bir bilgiye kaynaklarda yer verilmemiştir. Hz. Hüseyin’in yanındakilerle birlikte 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680) tarihinde Emevîler tarafından burada acımasız bir şekilde şehit edilmesi sonrasında genel anlamda müslümanların önem verdikleri ve ziyaret etmeye başladıkları bir mekân olmuştur. Fakat bir müddet sonra Şia’nın mezhepleşmesiyle birlikte Kerbelâ başta olmak üzere imamların kabirlerinin ziyaret edilmesinde bir kısım aşırılıkların ortaya çıktığı görülmüştür. Söz konusu ziyaretlerin mezhebî bir sembol olarak kullanılması, bu ziyaretlere dinî ve siyasî anlamlar yüklenmesi, yöneticileri tedbir almak zorunda bırakmıştır. Nitekim Abbâsîler’in ilk devirlerinde Hz. Hüseyin’in türbesine özen gösterilmiş, hatta giderlerini karşılamak üzere bir vakıf kurulmuştu. Ancak Mütevekkil-Alellah, 236 (850-51) yılında Şîa’ya olan düşmanlığı sebebiyle türbeyi ve çevresindeki binaları yıktırarak araziyi tarla haline getirmiş; ayrıca ziyarete gelenlerin en ağır şekilde cezalandırılacağını ilân etmişti (Kırkpınar, “Mütevekkil-Alellah”, 32/212-14). Ancak Mütevekkil’in koyduğu bu yasak pek etkili olmamış; bir süre sonra türbe ve çevresindeki binalar yeniden inşa edilip ziyarete açılmıştır. Büveyhîler döneminde Kerbelâ’nın yıldızı parlamış, ciddi yatırımlar yapılmıştır. Zaten makalede faydalandığımız eserler bu dönemde kaleme alınarak Kerbelâ’ya ve burayı ziyaret etmeye dinî bir statü kazandırılmıştır. Selçuklu Sultanı Melikşah burayı ve Necef’i ziyaret etmiş, sonrasında İlhanlı Hükümdarı Gazân Han da Kerbelâ ziyareti sırasında türbeye çok miktarda hediye bıraktığı kaynaklarda belirtilmiştir. Yine 803 (1401) yılında Bağdat’ı işgal edip katliam yapan Timurlular Kerbelâ’ya dokunmamışlardır. Safevilerle birlikte Kerbelâ’ya büyük ehemmiyet verildiği malumdur. Öte yandan Osmanlıların da Kerbelâ’ya karşı çok saygılı davrandıkları bilinmektedir. Nitekim Kanûnî Sultan Süleyman Bağdat’ı aldıktan sonra Kerbelâ’yı ziyaret etmiş (941/1534) ve Hüseyniye su kanalını onartarak kumla dolan sahaların tekrar bahçe haline getirilmesini sağlamıştır (Emecan, “Süleyman I”, 38/62-74). III. Murad da zaman içinde harap olan türbeyi 991’de (1583) yeniden yaptırmıştır. 1801 yılına gelindiğinde Vehhâbîlerin Kerbelâ’yı yağmaladıkları, Hz. Hüseyin’in sandukasını tahrip ederek türbedeki kıymetli eşya ve hediyeleri alıp götürdükleri ve binlerce Şiî’yi katlettikleri bilinmektedir (Bulut, s.514-515). Günümüzde önemli bir yerleşim merkezi olan Kerbelâ’nın 300.000 civarındaki nüfusun büyük çoğunluğunu İran, Pakistan ve Hindistan’dan gelip buraya yerleşen Şiîler’le Arap asıllı Şiîler teşkil etmektedir (Öz, “Kerbelâ”, 25/272). Türbenin vakıfları ve özellikle ziyaretçilerin bıraktığı gelirler, Kerbelâ halkının önemli bir geçim kaynağıdır. Genel Olarak İslamiyet’te Kabir Ziyareti Kabir ziyareti, her toplumda bir şekilde kendisini gösteren ve popüler dinî kültürü yansıtan uygulamalardan biridir. Kendilerine kutsiyet atfedilen azîz ya da veli olduklarına inanılan kimselerin mezarları –ayin şekilleri farklı olsa da- ilk dönemlerden itibaren çoğu toplumda ziyaret edilen mekânlar olmuştur. İslamiyet, her konuda olduğu gibi, kabir ziyaretleri hususunda da genel ilkeler vazetmiş ve Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla bunları hayata geçirmiştir. İslam’ın ilk yıllarında Allah Resulünün kabir ziyaretlerini yasakladığı, Medine döneminin sonlarına doğru bunu serbest bıraktığı bilinmektedir. Allah Resulü, müminlerin gönüllerinde tevhit inancının ve ibadet şuurunun yerleştiğine kanaat getirdiği bir dönemden sonra kabir ziyaretine izin verdiği kaynaklarda nakledilmektedir. Başlangıçta yasaklanmasının gerekçesi, eski inanç ve alışkanlıklara, bir bakıma putperest zihniyetine geri dönülebileceği endişesi idi. Bununla birlikte konuyla alakalı pek çok hadiste kabirlerin şekli ve ziyaretleri hususunda ölçüler getirilmiştir. Bu bağlamda kabirler üzerine mescid yapılmasının ya da kabirlere karşı namaz kılınmasının, kurban kesilmesinin, kabirlerin bayram yerine dönüştürülmesinin yasaklandığı görülmektedir (Müslim, “Cenaiz, 92-97; Ebu Davud, “Cenaiz”, 74). Bununla birlikte Hz. Peygamber, söz konusu yasakları işleyen bir kimseyi küfre nispet ettiği de bilinmemektedir. Kabirlerin ziyaret edilmesi konusu İslam tarihi boyunca en fazla tartışılan meselelerden biri olmuştur. Bir bakıma tez–antitez şeklinde gelişen bu tartışmalarda üç ana grubun teşekkül ettiği söylenebilir. Bunların ilki, imamların kabirlerini ziyaret etmede bir kısım aşırılıklara düşen batınî din anlayışına sahip Şiîler ile velilerin kabirlerine aşırı tazim gösteren bazı (sünnî) sufî çevrelerdir. İkincisi ise, birinci kısımdakilerin aşırılıklarını eleştiren ve aşırı reaksiyon gösteren Hanbelî, Selefî ve sonrasında da Vehhabî anlayışa mensup zümrelerdir. Söz konusu bu zümreler, sünnete uygun bir şekilde gerçekleşmeyen kabir ziyaretlerini bir çeşit şirk kabul edip bunlarla katı bir biçimde mücadele etmenin dinen farz olduğunu savunmuşlardır. Ayrıca bu zümreler, kendi düşüncelerini fikir seviyesinde bırakmayıp fırsatı ele geçirdiklerinde fiilî olarak uygulamışlardır. Günümüz Vehhabîliğinde ve uzantısı olan radikal gruplarda bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Kabir ziyareti konusundaki üçüncü grup ise genel anlamda Ehl-i Sünnet’in ortaya koyduğu tutumdur. Bunlar daha akılcı bir din anlayışıyla meseleye yaklaşmışlar; iki aşırı uçtan uzak kalmaya gayret etmişlerdir. Bunlara göre usulüne göre yapılan kabir ziyaretlerinin dinen yasaklanması söz konusu değildir. Kaldı ki bir kısım aşırılıkları bilinçsizce yapan Müslümanların şirke nispet edilmesi ya da kâfir olduklarının iddia edilmesi de doğru değildir. Hanbelî, Selefî ya da Zahirî diyebileceğimiz zümrelerin kabir ziyareti konusundaki sert tutumlarının aşırılığa düşen Şiî ve sûfi çevrelere bir tepki olarak doğup geliştiği söylenebilir. Nitekim Şiî grupların imamlarını tâzimde aşırı gitmeleri ve sûfi grupların evliyânın ve şeyhlerinin türbelerini ziyaretleri esnasındaki tavırları, tevhid inancıyla ilişkili bir takım soruları akla getirmiş ve mesele itikadî bir tartışmaya dönüşmüştür. Bu bağlamda İbn Teymiyye (ö.728/1328) özellikle anılmayı hak etmektedir. O, yazdığı eserlerinde genel manada kabir ziyaretine karşı olmadığını, aksine ölüye selam vermenin, cenaze namazının akabinde ona dua etmenin sünnete uygun olduğunu açıklamıştır. Bununla birlikte bir kimsenin peygamberlerin veya velilerin kabirlerine giderek onlardan bir şeyler istemesini, hastalıklarına şifa dilemesini, borçlarının ödenmesine yardım talep etmesini, kendisi ve ailesi için herhangi bir şey talep etmesini şirk olarak değerlendirmiştir. Ayrıca ibadet niyetiyle kabirlerin ziyaret edilmesini de haram bir eylem olarak görmüş ve eleştirmiştir. İbn Teymiyye’nin ortaya koyduğu bu görüşler kendisinden sonraki Selefî âlimler tarafından devam ettirilmiş ve nihayetinde Vehhâbîliğin zuhuruyla birlikte tersinden bir aşırılığa dönüşmüştür. Öte yandan Osmanlı toplumunda da kabir ziyaretleriyle alakalı tartışmaların olduğu bilinmektedir. Fakih Hanefi âlimlerinin –özellikle öncesi ve sonrasıyla Kadızadeliler hareketinin- sûfi geleneklerden beslenen Osmanlı dinî hayatında önemli bir yere sahip olan kabir ziyaretlerini ciddi bir şekilde eleştirdikleri ve eserlerinde bu meseleye yer verdikleri bilinmektedir. Bu bağlamda Birgivî Mehmed Efendi (ö. 981/1537), Ahmed Rûmî Akhisârî (ö. 1041/1632) ve genel olarak Kadızadelileri zikretmek gerekir. Ancak bunların eleştirileri, başta Halvetî tarikatı mensubu Sivasîler olmak üzere sûfi çevrelerin batıni yorumlarına ve bir kısım uygulamalarına yönelik olmuştur. Günümüzde bazı müslüman çevrelerde kabir, türbe ve yatırlarla alakalı olarak bir kısım aşırılıkların olduğunu söylemek mümkündür. Bazı sûfi çevrelerdeki uygulamalar başka bir makalede değerlendirilmek üzere bir kenara bırakılırsa, Şiî çevrelerde kabirlere yönelik aşırı tutumların çok daha yaygın ve sistematik bir hal aldığı rahatlıkla söylenebilir. Bu bağlamda Hz. Ali’nin Necef’teki türbesi, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’daki kabri ve diğer imamların kabirleri örnek olarak gösterilebilir. Söz konusu mekânlar, özellikle Necef ve Kerbelâ, imamların buralara defninden önce sıradan mekânlar idi ve ortak İslamî kaynaklarda buraların kutsiliğine dair bir kayıt mevcut değildi. Ancak Şia’nın mezhepleşmesi, siyasî ve dini bir hareket olması sonrasında Necef ve Kerbelâ’ya siyaseten ve dinen kutsiyet atfedildiği görülmektedir. Hâlbuki bir şeyin ya da mekânın “kutsal” kabul edilebilmesi ya doğrudan Kur’an’ın ya da Hz. Peygamber’in bunu açıklamasıyla mümkündür. Bu zaviyeden bakıldığında İslam’ın kutsal saydığı mekân sadece Kâbe’dir. Elbette bunun dışında Müslümanların saygı gösterdikleri mekânlar vardır, ancak bunların hiçbiri Kâbe’nin kutsallığı gibi değildir. Necef ve Kerbelâ’nın Kutsallaştırılma Gayretleri Hz. Hüseyin ve yakınlarının 10 Muharrem 61 tarihinde Kerbelâ’da Emeviler’ce hunharca şehit edilmesi müslümanların hafızalarında silinmez izler bırakmış, ilk günden itibaren her mezhepten Müslüman’ın gönlünde kanayan bir yara olarak yerini almıştır. Erken dönemde vuku bulmasına rağmen geçen bunca zaman Hz. Hüseyin’in acısını küllendirmemiş, aksine her Muharrem ayında kanayan bir yara olarak tazeliğini muhafaza etmiştir. Ehl-i Beyt’in iki önemli siması ve aynı zamanda Şia’nın iki büyük imamı olan Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in Kûfe’de şehit edilmeleri, taraftarlarının bu bölgeye farklı bir gözle bakmalarına zemin hazırlamıştır. İlk günlerden itibaren Kerbelâ ziyaret edilmeye başlanmış, ancak bir müddet sonra bu ziyaretlere dini bir anlam yüklenerek kutsallaştırıldığı anlaşılmaktadır. Necef ve Kerbelâ’nın kutsanmasına ilk defa ne zaman başlandığı hususunda elimizde çok net bilgiler bulunmamaktadır. Bununla birlikte Hz. Hüseyin’in kabrinin –Emevilere karşı çıkması ve feci bir şekilde katledilmesi hadisesiyle doğrudan ilişkili olarak- ilk yıllardan itibaren taraftarlarınca ziyaret edildiği bilinmektedir. Kerbelâ faciasından hemen sonra ortaya çıkan Tevvâbûn hareketi mensupları Hz. Hüseyin’in kabrini ziyaret etmeye başlamışlardı (Yiğit, “Tevvâbîn”, 41/49-50). Ancak Hz. Ali ve Hüseyin’in kabirlerinin sevenleri tarafından gönüllü olarak ziyaret edilmesi ile bunun dinî bir vecibe, zorunluluk ve hatta Şiî olmanın şartı olarak ortaya konulması arasında ciddi bir farkın olduğunu belirtmek gerekir. Necef ve Kerbelâ’nın Şia’nın sembol değerleri olarak kabul edilmesinde hiç şüphesiz dönemin siyasî gücünün katkısı büyüktür. Bilindiği üzere hicri III. asrın sonlarında tam bir mezhep olarak teşekkül eden Şiî-İmamiyye ekolü, ilk defa Büveyhîlerle (932-1062) birlikte iktidar gücünü ele geçirebilmişti. Büveyhîlerin Sünnî İslam dünyasına hâkim olmasıyla birlikte ilk defa Şiî semboller kamusal alana girmeye başladı. Büveyhîler, Bağdat’a hâkim olduktan sonra Abbâsî halifelerinin neredeyse tüm yetkilerini ellerinden almışlardı. Neticede hilafet makamının hiçbir yaptırım gücü kalmamıştı. Emir Muizzüddevle (945-967), Şia yanlısı bir siyaset gütmüş ve Şiîlere ciddi imkânlar sunmuştu. Bunun neticesinde Bağdat’taki demografik yapı Şiîler lehine değişmeye başlamış ve çok geçmeden Sünni-Şiî çatışmaları kaçınılmaz olmuştu. Bu çatışmaların zuhurunda Muizzüddevle’nin aldığı kararların etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Aşure ve Gadir-i Hum etkinliklerini özellikle belirtmek gerekir. Muizzüddevle, 10 Muharrem 352 (8 Şubat 963) gününde Hz. Hüseyin için yas tutulmasını emretmişti. Bağdat halkı, Aşure gününde çarşı ve dükkânları kapatmış, siyahlar giyinip matem etkinliklerine katılmaya zorlanmıştı (İbnü’l-Cevzî, 14/150; İbnü’lEsîr, 8/549). Yine aynı yılın 18 Zilhicce gününde Muizzüddevle’min emriyle Gadir-i Hum etkinlikleri kutlanmıştı. Şiî ekollere göre Gadîr-i Hum, Hz. Peygamber’in Vedâ Haccı dönüşü (18 Zilhicce 10/ 17 Mart 632) Mekke ile Medine arasındaki Cuhfe mevkiinde Hz. Ali’nin kendisinden sonra halife olacağını açıkladığına inandıkları mekândır. Muizzüddevle, 18 Zilhicce 352 (7 Ocak 964) gününün bir bayram olarak kutlanmasını emretmişti. Bugün şehir süslenerek gece gündüz şenlikler yapılmış, Sünnî Bağdat halkı Büveyhîlerin baskısıyla bu etkinliklere katılmak zorunda kalmıştı (Fığlalı, “Gadîr-i Hum”, 13/279-280). Böylece ilk defa 352/963 yılında kamusal alanda uygulanan Aşure ve Gadir Hum etkinlikleri, Büveyhîler sonrasında Şia’nın iktidar gücüne sahip olduğu her dönemde ve her bölgede yaşatılmaya devam etmiştir. Siyasî ve itikadî bir mezhep olarak Şia’nın var olmasında ve varlığını devam ettirmesinde Kerbelâ’nın rolünü göz ardı etmek mümkün değildir. Bu itibarla Kerbelâ’nın kutsiyetinin ortaya konulmasını Şia’nın siyasî faaliyetleri çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Bununla birlikte Kûfe, Necef ve özellikle Kerbelâ’ya kutsiyet atfedilmesinde siyasî iktidarın girişimlerini ulemanın desteklediğini de görmekteyiz. Kerbelâ’nın faziletiyle alakalı eserlerin Şia’nın siyasî olarak güç ve kuvvet bulduğu dönemde yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Büveyhîlerin siyasî uygulamaları ile Şiî ulemanın Necef ve Kerbelâ’nın faziletine dair yazdıkları eserlerin aynı dönemlere tekabül etmesi tesadüfi değildir. Bu durum, Kerbelâ’ya dini bir kutsiyet kazandırmakla Şia’nın siyaseten güçlenmesi arasında sıkı bir ilişkinin olduğunu gösterir. Nitekim bazı Şiî yazarlar, Kerbelâ hadisesini bir facia olmanın yanında Şiîlerin imanlarını zinde tutmak için ilâhî bir lütuf şeklinde değerlendirmiştir. Genel Anlamda Kûfe’nin Fazileti Kûfe, Necef ve Kerbelâ’ya kutsiyet atfedebilmenin yolu, dini verilerden, yani Kur’an ve hadislerden geçmektedir. Doğrusu bu konuda Kur’an’dan bir ayetin delil gösterilmesi ancak batınî tevillerle mümkündür. Nitekim Şiî tefsir kaynaklarında bunun örnekleri bulunmaktadır. İkinci olarak Hz. Peygamber’den gelen bir hadisi delil olarak kullanmaları beklenirdi. Ancak ana gövdenin kabul ettiği ortak hadis külliyatında Necef ya da Kerbelâ’nın faziletine dair her hangi bir rivayet olmadığı bilinmektedir. İşte burada kendinden menkul rivayetler devreye girmektedir. Şia’nın hadis anlayışına göre Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleri gibi, imamların söz, fiil ve takrirleri de hadis kabul edilmektedir. Zira imamlar da –tıpkı nebiler gibi- aynı kaynaktan bilgi almaktadırlar. Dolayısıyla imamlardan nakledilen bir söz Şia’ya göre mutlak manada kabul edilmesi gereken bir delildir. Bu şekilde imamlara ve onların özel çevrelerine atfedilen bir kısım haberler üzerinden bir tarih oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Şeyh Müfid, Kerbelâ’ya kutsiyet kazandırmanın ilk adımı olarak Kûfe’nin/Necef’in faziletine dikkat çekmekte ve bunu gerçekleştirebilmek adına imamlardan nakledildiği belirtilen bazı rivayetleri bir delil olarak kullanmaktadır. Muhammed Bakır, “Mescid-i Haram ve Medine-i Münevvere’den sonra en faziletli yer neresidir? şeklindeki bir soruya; “Temiz ve pak olan Kûfe’dir. Çünkü gönderilmiş nebilerin ve güvenilir vasilerin kabirleri oradadır… Ayrıca Allahın adaleti orada tecelli edecek, Allah’ın kaimi ve kendisinden sonra da kaimler orada olacaktır. Bu itibarla orası nebilerin, vasilerin ve salih kulların menzilidir.” (Müfîd, s.4-5; İbn Kuleveyh, s.30; Tûsî, 6/31) diyerek cevap verdiği belirtilmiştir. Yine Cafer Sadık’a nispet edilen başka bir rivayette Mekke ve Medine’nin faziletlerine vurgu yapıldıktan sonra şöyle denilmektedir: “… Kûfe, Allah’ın, elçisinin ve Ali b. Ebû Talib’in haremidir. Orada kılınan bir rekat namaz, bin rekat namaza bedeldir; orada verilen bir dirhem sadaka başka yerde verilen bin dirhem sadakaya bedeldir.” (Küleynî, el-Kâfî, 4/586; Müfîd, s.6; Meclisî, 99/242). Bu ve benzeri rivayetlerin İslam dininin mukaddes saydığı mekânlara Necef’in de dâhil edilmesini sağlamaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Şiî âlimler, Necef’e bir kutsiyet atfedebilmek adına hadis ilmi açısından pek çok problem içeren bir takım rivayetleri dile getirmekten çekinmediler. Onlar, sadece bu şehre değil orada mevcut olan mescit, Fırat nehri ve Kerbelâ çölünü ben zerlerinden üstün göstermenin gayreti içinde oldular. Bu faziletin sonradan elde edilen bir şey olmadığını, kâinatın yaratılmasıyla birlikte Necef ve Kerbelâ’nın faziletli bir mekân olduğunu anlatmaya çalıştılar. Nitekim Ali b. Hüseyin’den nakledilen bir hadiste Kâbe’nin yeri yaratılmadan önce Kerbelâ toprağının yaratıldığı ve burasının harem, emin ve mübarek kılındığı bildirilmiştir. Zeynelabidin’den şöyle bir hadis nakledilmiştir: “Allah, Kerbelâ’yı, cennet bahçelerinin en güzeli ve en faziletlisi kılmış, nebi ve resullerin iskân ettiği en faziletli mesken kabul etmiştir… Kerbelâ toprağı, cennet ehline; ‘Ben, şehitlerin efendisi ve cennet gençlerinin efendisini barındıran Allah’ın mübarek, mukaddes ve temiz kıldığı toprağım!’ şeklinde seslenecektir.” (Müfîd, s.23). Kûfe mescidinin faziletine dair rivayetler de nakledilmiştir. Bu bağlamda Muhammed Bakır’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Şayet insanlar Kûfe mescidinin faziletini bilmiş olsalardı uzak mekânlardan buraya gelebilmek için azık ve binek hazırlarlardı. Zira orada farz bir namaz eda etmek hac etmek, nafile bir namaz kılmak ise umre yapmak (kadar sevap)tır.” (Müfîd, s.7; İbn Kuleveyh, s.28; Tûsî, 6/32) Yine Kûfe mescidi ile alakalı uzun bir rivayette bizzat Hz. Peygamber’in dillinden orada namaz kılmanın faziletinin açıklandığı görülmektedir. Bu rivayete göre Allah Elçisi, “Kur’an tilavet etmeden ve zikir yapmadan dahi Kûfe mescidinde oturmanın ibadet olduğunu, şayet insanlar bunu bilselerdi sürünerek de olsa Kûfe mescidine gelirlerdi.” (Müfîd, s.9) şeklinde buyurduğu nakledilmiştir. Hâlbuki Kûfe şehri Hz. Ömer’in emriyle Sa‘d b. Ebû Vakkas tarafından hicri 17 yılında kurulan bir şehirdir. Kûfe’nin fazileti temellendirilirken Fırat nehri unutulmamış, oraya da manevi bir boyut atfedilmiştir. Cafer Sadık’a nispet edilen bir hadise göre Fırat nehrinin fazileti bizzat yüce Allah tarafından açıklanmıştır. Kasas suresinde Hz. Mûsâ’nın hikâyesi anlatılırken “Oraya gelince o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısındaki ağaçtan kendisine şöyle seslenildi: Ey Mûsâ! Alemlerin Rabbi olan Allah benim, ben!” (Kasas 28 /30) bu ayette geçen “şâtii’l-vâdi’l-eymen” ifadesinden maksat Fırat nehridir, yine “el-buk’atü’l-mubarek” ifadesinden de “Kerbelâ” kastedilmektedir, diyerek ilgili ayetleri Kûfe ve Kerbelâ şeklinde yorumladığı nakledilmiştir (Müfîd, s.15; İbn Kuleveyh, s.48; Meclisî, 13/136). Ayetlerin kastı aşar bir şekilde yorumlanması bununla sınırlı değildir. Bu konuda verilebilecek diğer bir örnek Hz. Meryem’den bahseden “Meryem oğlunu ve annesini bir mucize kıldık ve onları oturmaya uygun çeşmeli bir tepeye yerleştirdik.” (Müminun 23/50) mealindeki ayette geçen “rebve” ve “maîn” kelimelerinin Necef ve Fırat nehri şeklinde tevil edildiği görülmektedir (Müfîd, s.16, İbn Kuleveyh, s.48). Bu rivayetler arasında bizzat Hz. Hüseyin’e atfedilenler de vardır. Bir rivayete göre Hz. Hüseyin, Kûfelilere şöyle seslenmiştir: “Allah, her gece bir melek yeryüzüne indirir; o melek yanında getirdiği cennet kokusundan üç ölçek miski sizin bu Fırat nehrinize serper. Yeryüzünün ne doğusunda ne de batısında bundan daha bereketli bir nehir yoktur.” (Müfîd, s.16; İbn Kuleveyh, s.49; Tûsî, 6/38). Başka bir rivayette de Cafer Sadık, Fırat nehrinden su içmenin ve orada yıkanmanın faziletini dile getirmiştir (Müfîd, s.17-18, İbn Kuleveyh, s.48). Böylece Kûfe/Necef ve Fırat’a kutsiyet kazandırmak adına, bazı ayetlerin zorlanarak tevil edildiğine ve ayrıca konuyla alakalı pek çok hadis rivayet edildiğine şahit olmaktayız. Müfid, Kûfe ziyaretinin sıradan bir mekân, şehir ya da mabet ziyareti gibi olmadığını, buraya gelen ziyaretçilerin belli kurallara uymasının gerekli olduğunu belirtir. O, bu hususu şöyle anlatır: “Kûfe’ye geldiğinde, şehre girmeden önce büyük abdest almalısın, yani gusletmelisin. Çünkü burası Allah’ın, Peygamberinin ve imamların haremidir. Bu şehre girerken dua etmelisin. Sonra Kûfe mescidine gelinceye kadar tekbir, tehlil, tahmid ve tesbih getirerek yürümelisin. Buraya geldiğinde mescidin kapısı önünde dur ve Allah’a çokça hamd et, verdiklerinden dolayı O’na senada bulun, Hz. Peygamber’e ve Müminlerin emirine selat-ü selam getir. Sonra mescide gir ve iki rekat tehiyyetü’l-mescid namazı kıl. Sonra gücün yettiğince (nafile) namaz kıl. Namazı tamamladıktan sonra adımlarına dikkat ederek Müminlerin emirinden yana yürümeye başla. Sen, onun meşhedine varıncaya kadar sükûnet ve vakar içinde yürümelisin.” (Müfîd, s.75). Hz. Ali’nin Kabrini Ziyaret Etmenin Fazileti Şiî âlimler, imamların kabirlerinin ziyareti hususunda Hz. Peygamber’e nispet edilen bir takım hadisleri delil getirirler ve bu şekilde Necef ve Kerbelâ’ya bir kutsiyet kazandırmaya çalışırlar. Cafer Sadık’tan nakledilen bir habere göre Hz. Hüseyin, dedesine, yani Peygamber Efendimize; “-Ey babacığım, ölümünden sonra seni ziyaret eden kimse için ne vardır? diye sormuş, Peygamber Efendimiz de: “-Ey oğulcuğum! Ölümümden sonra beni ziyarete gelen kimse için cennet vardır. Yine ölümünden sonra babanı (yani Ali b. Ebû Talib) ziyaret eden kimse için de cennet vardır. Ayrıca kardeşin Hasan’ı ve seni de ölümünden sonra ziyaret eden kimseler için de cennet vardır.” şeklinde buyurmuştur (Müfîd, s.19; İbn Kuleveyh, s.10). Burada Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmekle Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’in kabirlerini ziyaret etmek sevap ve fazilet açısından aynı derecede gösterilmektedir. Öte taraftan bazı rivayetlerde Hz. Ali’nin kabrinin ziyaret edilmesinin faziletini açıklama hususunda –İslam’ın özüne aykırı düşen- bir takım aşırılıklara düşüldüğü görülür. Mesela, bir gün Cafer Sadık’ı ziyarete gelen taraftarlarından Ebu Vehb el-Kasrî, “Canım sana feda olsun! Sana geldim. Ancak Mü’minlerin Emirinin kabrini ziyaret etmedim.” Deyince, Cafer Sadık ona şöyle cevap vermiş: “Yaptığın şey ne kötüdür. Şayet bizim şiamızdan olmasa idin senin yüzüne dahi bakmazdım. Yüce Allah’ın meleklerle birlikte ziyaret ettiği bir kimseyi ne diye sen ziyaret etmezsin!” Bunun üzerine Ebu Vehb el-Kasrî, bunu bilmediğini söyleyince Cafer Sadık ona şöyle demiştir: “Bil ki Mü’minlerin Emiri, Allah katında imamların hepsinden daha faziletlidir. Onların amellerinin sevabı ona aittir. Hâlbuki diğer imamlar kendi amelleri miktarınca faziletli kılınmışlardır.” (Küleynî, 4/579; Müfîd, s.20; İbn Kuleveyh, s.38). Bu rivayette, Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmenin faziletini ortaya koymak adına Allah ve meleklerinin de bu mekânı ziyaret ettikleri iddia edilmiştir. Yine başka bir rivayette Cafer Sadık, Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmeyi arzulayan Mufaddal b. Ömer el-Cagfî’ye bu işin faziletini şöyle anlatmıştır: “Müminlerin Emirini ziyaret ettiğinde bilmelisin ki sen Adem’in kemiklerini, Nuh’un gövdesini (beden) ve Ali b. Ebu Talib’in bedenini ziyaret etmektesin.” Bunun üzerine Mufaddal şöyle dedi: Hz. Adem, güneşin doğduğu yerdeki Serendeb’e inmiştir ve onun kemiklerinin Beytullah’da olduğu ileri sürülmüştür. Şu halde onun kemiklerinin Kûfe’de olması nasıl mümkündür? Cafer Sadık şöyle dedi: Yüce Allah, gemide iken Nuh’a Beytullah’ı bir hafta boyunca tavaf etmesini emretmişti. O da vahyedildiği şekilde Beyt’i tavaf etti. Sonra gemiden suların arasına indi ve oradan içinde Adem’in kemikleri bulunan bir tabut çıkarıp onu gemiye yükledi. Sonra Kûfe’ye vardı. Bu sırada Allah, yeryüzüne “sularını çek” (Hud 11/44) şeklinde emretti. Yeryüzü eski haline döndü ve Nuh’un beraberinde olan topluluk yeryüzüne dağıldı. Bu sırada Nuh, tabutu aldı ve onu “el-Ğara”ya defnetti. Burası, Allah’ın Musa ile kelam ettiği dağdan bir parçadır. Yine burası Allah’ın İsa’yı takdis ettiği, İbrahim’i kendine dost kıldığı ve Muhammed’i de kendisine habip/sevgili kıldığı yerdir. Allah bu mekânı bütün nebilerin meskeni yapmıştır. Allah’a yemin olsun ki Adem, Nuh ve Müminlerin Emirinden sonra burada hiç kimse iskan etmemiştir. Öyle ise, Necef’i ziyaret ettiğinde Adem’in kemiklerini, Nuh’un gövdesini ve Ali b. Ebu Talib’in cismini ziyaret etmiş olursun. Şüphesiz ki sen, böyle bir ziyaret ile önceki enbiyayı ve vasilerin efendisi Ali’yi ziyaret edersin. Bunları ziyaret eden kimseye göklerin kapıları açılır. Dolayısıyla gafillerden olma!” (Müfîd, s.21- 22; Meclisî, 100/259) Bu rivayette, dinin bütün kutsallarının Hz. Ali’nin kabrini ziyaret etmenin faziletini açıklamak için bir vasıta olarak kullanıldığı görülmektedir. Hz. Hüseyin’in Kabrini Ziyaret Etmenin Fazileti Konuya girmeden önce genel olarak Ehl-i Beyt ve bu bağlamda Hasan ile Hüseyin’in faziletini ifade etmek gerekir. Aslında Şiî ve Sünni bütün Müslümanlar, Hz. Peygamber’in Ehl-i Beytine ve özellikle Hz. Hüseyin’e büyük bir muhabbet beslerler. Bu sevgi, Müslümanların ortak paydası olup her hangi bir fırkanın tekeline bırakılamaz. İslamî kaynaklarda genel olarak Hasan ve Hüseyin’in faziletiyle alakalı olarak pek çok hadis nakledilir. Hadis külliyatından Buhârî ve Müslim’in Sahih’lerinin çeşitli bölümlerinde, özellikle sahabenin faziletleriyle ilgili kısımlarında Hz. Hüseyin hakkında bazı hadisler yer alır. Her iki eserde de “Hasan ve Hüseyin’in Faziletleri” başlıklı müstakil birer bab açılmış ve buralarda Hz. Peygamber’in sadece biri yahut her ikisi için söylediği övücü sözler kaydedilmiştir (Buhârî,”Fezâ’ilü ashâbi’nnebî”, 22; Müslim, “Fezâ’ilü’s-sahâbe”, 32, 60, 61, 67). Tirmizî’nin Sünen’inde diğer bölümlerin yanında “Menâkıbü’l-Hasan ve’l-Hüseyin” ve “Menâkıbü Ehl-i beyti’n-nebî” bablarında yirmiden fazla hadis nakledilmiştir (Tirmizî, “Menâkıb”, 31, 32). Diğer hadis kaynaklarında da konuyla alakalı çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerin genelinde Resûl-i Ekrem’in iki torununu çok sevdiği, isteklerini tereddütsüz yerine getirdiği, onlarla oyun oynadığı, sırtına bindirip gezdirdiği, hatta secdede iken üstüne çıktıklarında ininceye kadar beklediği rivayet edilir. Şu halde Müslümanların Hz. Hüseyin’e hürmet göstermeleri için fazlasıyla gerekçeleri vardır. Bu sebepledir ki asırlar geçmesine rağmen Hz. Hüseyin Resûlullah’ın sevgili torunu, emaneti ve reyhânesi (çiçek demeti) denilerek müslümanlardan daima sevgi, hürmet ve saygı görmüştür (Üzüm, “Hüseyin”, 17/521-524). Şia, Hüseyin ile alakalı bu rivayetlerle yetinmemiş, Kerbelâ’nın faziletini tesis edebilmek için farklı rivayetler nakletmiştir. Kerbelâ’ya ve özellikle Hz. Hüseyin’in kabrinin bulunduğu bölgeye saygı ve hürmet gösterenlerin çok büyük mükâfat alacakları hususları imamlardan nakledilen rivayetlerle açıklanmıştır. Cafer Sadık’a nispet edilen bir haberde bunun sebebi şöyle açıklanmaktadır: “… Hüseyin’in kabri, defnedildiği günden buyana cennet bahçelerinden bir bahçedir. Onu ziyaret edenlerin amelleri buradan göklere yükselir, bu itibarla burası miraç yeridir. Yerde ve göklerde hiçbir melek ve nebi yoktur ki, Hüseyin’in kabrini ziyaret etmeyi Allah’tan dilememiş olsun. Bu yüzden Kerbelâ’yı ziyaret etmek üzere göklerden bölükler halinde melekler inip çıkarlar.” (Müfîd, s.24; İbn Kuleveyh, s.272). Şiî âlimler, Kerbelâ ziyaretini, isteğe bağlı nafile bir ibadet olarak görmezler. Onlar, bu ziyaretin imanın bir gereği ve Şiî olmanın en önemli kıstaslarından biri olduğunu rivayetlerle açıklamaya çalışırlar. Muhammed Bakır’a nispet edilen bir rivayette; “Şia’ya mensup olduğu halde Hüseyin’in kabrini ziyarete gitmeyen bir kimsenin imanı eksik ve dini de yarımdır.” (Müfîd, s.56; İbn Kuleveyh, s.193)) denilerek Hüseyin’in kabrini ziyaret etmekle imanın tam olması arasında bir ilişki kurulduğu görülür. Nitekim Muhammed Bakır; “Şianıza, Hüseyin b. Ali’nin kabrini ziyaret etmeyi emredin. Çünkü burayı ziyaret etmek, Hüseyin’in Allah tarafından imam tayin edildiğini kabul eden her mümine farz kılınmıştır.” şeklinde tavsiyede bulunarak, Şia’nın mezhepleşmesini ve taraftarların bilinçlenmesini hedeflediği anlaşılmaktadır (Müfîd, s.26). Cafer Sadık da şöyle demiştir: “Sizden biri zamanında hacca gider de Hüseyin’i ziyaret etmezse şüphesiz o Allah elçisinin haklarından birini terk etmiş olur. Çünkü Hüseyin’in hakkı, Allah tarafından her mümin üzerine gerekli kılınmış bir farzdır.” (Müfîd, s.27; Tûsî, 6/42). Şu halde Şiîİmami anlayışa göre Kerbelâ’nın ziyaret edilmesi mensuplarının tercihine bırakılmayacak dini bir zorunluluktur. Zira burada örneklerini verdiğimiz pek çok rivayette, Kerbelâ’nın ziyaret edilmesi ile kamil mümin olma arasında doğrudan bir ilişki kurulduğu görülmektedir. Kerbelâ’nın ziyaret edilmesi ile ömrün uzaması veya kısalması arasında ilişki kuran rivayetler de vardır. Mesela Cafer Sadık’tan nakledilen bir habere göre; “Her kimin üzerinden bir yıl geçer de Hüseyin’in kabrini ziyaret etmezse Allah onun ömründen bir yıl kısaltsın. Sizden birisi, ecelinden otuz yıl önce vefat ederse ben doğru söyledim. İşte bu ziyareti terk etmesi sebebiyledir. Dolayısıyla Allah ömürlerinizi uzatsın ve rızkınızı bollaştırsın diye dua etmeyiniz. Zira ziyareti terk ederseniz Allah ömrünüzü ve rızkınızı kısaltır. Öyle ise, Hüseyin’in kabrini ziyaret hususunda yarışınız. Şüphesiz Hüseyin b. Ali, Allah ve Resulü yanında size şahitlik yapacaktır.” (Müfîd, s.32-33; İbn Kuleveyh, s.151; Tûsî, 6/43). Başka bir rivayette de “Ali b. Hüseyin’i ziyaret eden bir kimsenin bu ziyaret günleri onun ecelinden sayılmaz” denilerek ziyaret edenlerin ömrünün uzayacağına dikkat çekilmiştir (Müfîd, s.32). Öte taraftan Kerbelâ’nın ziyaret edilmesinin üzüntü ve kederlerin giderilmesine vesile olacağı da belirtilmiş, buna dair haberler rivayet edilmiştir. Cafer Sadık, dostlarına şöyle demiştir: “Sizin yanınızda öyle bir kabir vardır ki her kim ona kederli olarak gelirse Allah onun kederini giderir ve ihtiyacını karşılar.” (Müfîd, s.34; İbn Kuleveyh, s.167). Burada Kerbelâ’nın üzüntü ve kederleri giderici özelliği üzerinde ayrıca durmak gerekir. Çünkü bizzat Kerbelâ’nın kendisi üzüntü ve matem mekânı olduğu halde, ziyaretçilerinin kederlerini nasıl giderebilir? Bazı rivayetlerde Kerbelâ’nın ziyaretiyle günahların silinmesi ve affedilme arasında ilişki kurulduğu görülür. Mesela Cafer Sadık’a nispet edilen bir rivayette şöyle denilmiştir: “Her kim Hüseyin’in kabrini gösterişten uzak bir anlayışla ziyaret ederse, elbisenin suda yıkanıp üzerinde her hangi bir kir kalmadığı gibi, onun günahları da silinir.” (Müfîd, s.36-37; İbn Kuleveyh, s.144). Böylece Kerbelâ ziyareti günahlardan kurtulmanın bir vesilesi olarak sunulmuştur. Kerbelâ’nın ziyaret edilmesini daha cazip hale getirmek için ziyaret edenlere büyük sevaplar verileceğine dair rivayetler vardır. Mesela Cafer Sadık’tan gelen bir haber şöyledir: “Hüseyin’in kabrini ziyaret etmek amacıyla evinden çıkan bir adama ilk adımında günahlarının bağışlanması vardır. Sonra onun kabrine gelinceye kadar attığı her bir adımdan dolayı sevap kazanır. Ta ki, oraya vardığında Allah onu kurtuluşa erdirir ve şöyle buyurur: “Kulum, benden iste sana vereyim, dua et icabet edeyim, talep et sana vereyim, ihtiyacını dile onu yerine getireyim.” (Müfîd, s.31; İbn Kuleveyh, s.132). Başka bir rivayette ise şöyle denilmektedir: “Her kim, Hüseyin’i yayan olarak ziyaret etmek niyetiyle evinden yola çıkarsa, Allah onun her bir adımına bir sevap yazar ve ayrıca her bir adımı karşılığında bir günahını siler. Eğer binekli olarak Hüseyin’i ziyaret etmeye niyet ederse, Allah onun her bir adımına bir sevap yazar ve ayrıca her bir adımı karşılığında da bir günahını siler. Ta ki Hair’e varıncaya kadar Allah onu kurtuluşa erenlerden yazar. Söz konusu kişi ziyaretin gereklerini yerine getirdiğinde Allah onu cenneti kazananlar cümlesine dahil eder. Ta ki, bu kişi buradan ayrılmaya niyet ettiğinde ona bir melek gelir ve “Allah Elçisi sana selam söylüyor ve “Ameline yeniden başla” diyor. Allah senin geçmiş günahlarını affetmiştir…” (Müfid, s.30-31; Tûsî, 6/43). Bu ve benzeri rivayetler dikkate alındığında Hz. Hüseyin’in kabrini ziyaret etmekle Beytullah’ın tavaf edilmesinin aynı seviyede tutulduğu; dini kaynaklarda Kâbe’yi ziyaret edenler için verilecek sevapların bir benzerinin Kerbelâ ziyareti için verildiği görülür. Hatta bazı rivayetlerde Kerbelâ ziyaretinin hac ibadetinden daha faziletli olduğuna vurgu yapılır: Mesela Cafer Sadık’a nispet edilen bir rivayette; “Her kim Hüseyin’i ziyaret ederse Allah onun için seksen hacc-ı mebrur sevabı yazar.” (Müfîd, s.38; İbn Kuleveyh, s.162) denilerek bu husus açık bir şekilde ifade edilir. Ayrıca böyle bir ziyaretin bin köle azat etmek gibi büyük sevaba denk olduğu ileri sürülerek ehemmiyetine dikkat çekilmek istenmiştir. (Müfîd, s.38; Tûsî, 6/44). Şiî hadis kaynaklarında Kerbelâ’nın özellikle dinen kutsal sayılan gün ve gecelerde ziyaret edilmesi teşvik edilmektedir. Bunun amacı, söz konusu zaman diliminin maneviyatından da faydalanarak Şiî toplumun birlikteliğini ve zindeliğini devam ettirmek olmalıdır. Bu bağlamda Recep ve Şaban aylarında ve Arefe günlerinde yapılan ziyaretlerin faziletine dair pek çok rivayet bulunmaktadır. Cafer Sadık’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Her kim 124 bin nebi ile musafaha etmeyi isterse Şaban ayının ortasında Hüseyin b. Ali’nin kabrini ziyaret etsin. Çünkü nebilerin ruhları Hüseyin’i ziyaret etmek için Allah’tan izin isterler. Allah da onlardan bazılarına (ulu’l-azm peygamberlere) izin verir.” (Müfîd, s.42; İbn Kuleveyh, s.179) Başka bir rivayette Şaban ayının ortasında Hüseyin’i ziyaret eden bir kimsenin bir yıllık günahının affedileceği, gelecek ziyarete kadar yapacağı günahlarının da bağışlanacağı bildirilmiştir (Müfîd, s.43; İbn Kuleveyh, s.180). Burada Aşure günlerinde gerçekleştirilen ziyaretlere ayrı bir ehemmiyet verildiğini belirtmek gerekir. Şiî gelenekte Aşure gününün çok özel bir yeri vardır. Hz. Hüseyin’in hunharca katledildiği bugünde Kerbelâ’nın ziyaret edilmesine Şiî ulemanın ayrı bir ehemmiyet atfedildiği görülür. Cafer Sadık’tan gelen bir rivayette; “Aşure günü, bunun önemini bilerek Hüseyin’in kabrini ziyaret eden bir kimse tıpkı yüce Allah’ı Arşın üzerinde ziyaret etmiş gibidir.” (Müfîd, s.51; İbn Kuleveyh, s.174; Tûsî, 6/51) denilmektedir. Buradaki benzetme olayın büyüklüğünü ifade etmek için olsa gerektir. Şiî ulemanın kaleme aldıkları eserler ve ortaya koydukları genel tutumlarıyla Necef ve Kerbelâ’nın kutsal mekânlar oldukları şeklinde ortak bir algının oluştuğunu söylemek gerekir. Burada, günümüz Caferilerinin namazda üzerine secde ettikleri ve adına mühür dedikleri uygulamaya da dikkat çekilmelidir. Zira mühür denilen bu secde taşının Kerbelâ toprağından yapılmış olması tavsiye edilmektedir. Bu durum Kerbelâ’nın kutsiyetiyle doğru orantılıdır. Bunlara ilaveten Hüseyin’in kabrinden alınan bir parça toprağın şifa niyetiyle yenilmesi de üzerinde durulması gereken örneklerden biridir. Ayrıca uzak beldelerden gelen yolcuların Hz. Hüseyin’in kabrinin civarında namazlarını tam olarak kılmaları uygulaması da Şiîlerin bu beldeye bakışları hakkında bilgi vermektedir. Şia mensupları arasındaki bu kabulden dolayı son günlerini burada geçiren çok sayıda hasta ve yaşlının, ayrıca uzak yerlerde ölen ve malî durumları buraya nakledilmeye uygun olan kişilerin gömüldüğü büyük bir mezarlık teşekkül etmiştir. Zira Hz. Hüseyin’in türbesi civarına gömülmek büyük bir üstünlük olarak kabul edilmektedir. Sonuç olarak Kerbelâ ve Necef’in Şiîlerce kutsanan mekânlar olduğu inancının yerleşmesinde hiç şüphesiz Şiî siyasî otoritelerinin ve Şiî ulemanın göz ardı edilemez bir rolü vardır. Özellikle Büveyhîler, Bağdat’a hâkim oldukları dönemden itibaren, Aşure matemi ve Gadîr-i Hum gününün bayram olarak kutlanmasını sağlamışlar ve böylece Şia’nın varlığını ve bütünlüğünü sağlayan iki olayı siyasî bir simge olarak ikame etmişlerdir. Sonraki Şiî yönetimler de bu uygulamalara aynen devam etmişlerdir. Şiî ulema, Kerbelâ’nın dinî bir ritüel olarak kabul edilmesinde çok önemli bir vazife icra etmiştir. Onlar, Şia’nın hadis anlayışından faydalanarak imamlara atfedilen bir takım rivayetlerle Necef/ Kûfe ve Kerbelâ’ya dini bir mahiyet kazandırmak için eserler kaleme almışlardır. Bu eserlerde Şiî âlimler, Necef ve Kerbelâ’nın ziyaret edilmesinin faziletine dair rivayetleri belli bir düzen içinde nakletmişler, ziyaret için mensuplarını teşvik ederken bu vazifeyi yerine getirmeyenleri de çeşitli rivayetlerle uyarmışlardır. Onlara göre bu mekânları ziyaret etmekle iyi bir Şiî olmak arasında doğrudan bir ilişki vardır; Şiî olabilmek ya da Şiî kalabilmek için bu mekânların ziyaret edilmesi mutlaka gereklidir. Neticede Şiî ulemanın gayretleriyle Kerbelâ’nın kutsal bir mekân olduğu inancı yaygınlık kazanmış ve Kerbelâ’nın ziyareti Şia’nın önemli bir sembolü haline dönüşmüştür. Günümüzde Kerbelâ, özellikle Muharrem aylarında milyonlarca Şiî’nin ziyaret ettiği bir mekân olmuştur. Bulut, Halil İbrahim. İslam Mezhepleri Tarihi. Ankara: DİB, 2016. Emecan, Feridun. “Süleyman I”. DİA, 38/62-74. Fığlalı, Ethem Ruhî. “Gadîr-i Hum”. DİA. 13/ 279-280. İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ ed-Dımeşkî. el-Bidâye ve’n-Nihâye. Nşr. Ahmed Abdulvahhab Fetîh. Kahire 1992. İbn Küleveyh, Cafer b. Muhammed el-Kummî. Kamilu’z-ziyârât. Beyrut 1997. İbnü’l-Cevzî, Abdürrahman b. Ali b. Cevzî. el-Muntazam fî Târîhi’l-Ümem ve’l-Mülûk. Nşr. Muhammed Abdülkadir Ata. I-XVIII, Beyrut 1992. İbnü’l-Esîr, Ali b. Muhammed b. Esîr. el-Kâmil fi’t-Târîh. Nşr. C.J. Tornberg. I-XIII, Beyrut 1979. Kırkpınar, Mahmut. “Mütevekkil-Alellah, Ca‘fer b. Muhammed”, DİA, 32/212-14. Küleynî. el-Usûl mine’l-Kâfî. Nrş. Ali Ekber el-Gaffârî. Tahran 1388. Meclisî, Muhammed Bakır. Biharu’l-Envar. Beyrut 1403/1983, 110 c. Müfid, Ebû Abdullah. Kitâbü’l-Mezâr menâsikü’l-Mezâr. Nşr. Seyyid Muhammed Bakır el-Ebtâhî. (Silsiletü müellefâti’ş-Şeyh el-Müfîd içinde), cilt: V, Beyrut 1993. Öz, Mustafa. “Kerbelâ”. DİA. 25/271-72. Tûsî, Ebû Ca‘fer. Tehzîbu’l-ahkâm. Nşr. Şeyh Ali el-Ahundî. Beyrut 1401. Üzüm, İlyas. “Hüseyin”. DİA, 17/521-524. Yiğit, İsmail. “Tevvâbîn”. DİA. 41/49-50.


