02 Temmuz 2022 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / İBADET: HAYATI ALLAH İÇİN YAŞAMAK
İBADET: HAYATI ALLAH İÇİN YAŞAMAK

İBADET: HAYATI ALLAH İÇİN YAŞAMAK HÜSEYİN KERİM ECE

 İnsanın Görevi İslâm’a göre insanın yaratılış sebebi ve hikmeti vardır. Bunları Kur’an şöyle açıklıyor: “O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk 67/2. Bir benzeri: Hûd 11/7) “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyât 51/56) İnsan boşu boşuna, iş olsun, kâinat boş kalmasın diye yaratılmadı. “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 23/115) Buna göre insan kuldur. Kulun da bir yaratıcısı, sahibi, ihtiyacını gidereni ve yaşatanı var. Bundan dolayı da onun sahibine karşı görevleri vardır. Sahipsiz kul olmayacağı gibi, sahibine karşı sorumsuz bir kulluk da düşülenemez. Zira kul her açıdan sahibine muhtaçtır. Sahibi olmadan ‘kul’ tek başına bir şey ifade etmez. Her ne kadar bazıları insanı faklı tanımlasalar da, insanın bebek olarak doğumu ve belli bir süre sonra ölümü onun başkasına muhtaç olduğunun en harika isbatıdır. İşte insan doğuyor ve ölüyor. Öyleyse insanın bir sahibi vardır. Diğer taraftan insanın dünyaya gelişi boşuna, sebepsiz olmadığı gibi gidişi de tesadüfen değildir. Çevremize baktığımız zaman bunu çok açık bir şekilde görürüz. Evrende zerreden kürreye her şeyin bir görevi, rolü, fonksiyonu var. Hiçbir şey boşuna yaratılmamış. Bu kadar varlığın, bulunduğu yerde vazifleri varsa, akıl ve irade sahibi insanın başıboş olması, görevi ve yükümlü olmadığı düşünülemez. İnsanın kul olarak görevleri dört maddede özetlenebilir. Bunlar sırasıyla şöyledir: - Ma’rifet/anlamak, - İman/kabul etmek-teslim olmak, - İtaat/görevini yapmak-ibadet etmek, - Muhsin olmak/aktif iyi olmak-cihad etmek. a- Ma’rifet/anlamak ‘Ma’rifet’, ve ‘irfan’ herhangi bir şeyi görünümüne bakarak duyularla kavramak, o şeyin eserine (izine) bakarak ve akıl yorarak o şeyi hakkıyla tanımak anlamındaki ‘arafe’den gelir. Din dilinde ‘ma’rifet’; Allah’ı sıfatlarıyla ve fiillerinin tecellileriyle (sonuçlarıyla) hakkıyla tanımaktır. Allah’ı ve O’na ait sıfatları hakkıyla idrak etmek, anlamaktır. Bunun da ustalık gerektireceği açıktır. Arapça’da “Şu adam Allah’ı biliyor” denmez. Çünkü Allah (c.c) ‘ma’lum’ yani bilinen bir şey değildir. İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Allah’ın zâtının ne olduğunu bilemez. Ama O’nu isimleriyle, sıfatlarıyla, fiilleriyle ve bunların varlıktaki tecellileriyle tanıyabilir. O’nun gücünün ve hükümranlığının eseri evrende, insanda ve Kur’an’dadır. Kişi onlara bakar, düşünür, akleder ve Allah’ı tanımaya, idrak etmeye ve kendi konumunu anlamaya çalışır. Ma’rifet sahibi olanlara da ‘ârif’ denir. İnsanların tarihten beri en önemli hatası bu: Âlemlerin Rabbini idrak edememek, hakkıyla tanıyamamak. Kur’an bu zaafa şöyle işaret ediyor: «Allah’ı hakkıyla takdir edemediler...” (En’am 6/91) Halbuki Allah (c.c) kitapları, elçileri ve kâinat âyetleriyle kendini tanıtıyor. İnsanların onların üzerinde tefekkür etmelerini istiyor. Kulun sahibine (Rabbine) karşı ilk görevi O’nu kendisinin tanıttığı gibi tanımak, takdir etmektir (anlamaktır). b-İman/kabul etmek-teslim olmak  İnsanın, marifet imkanını kullandıktan sonra, yani bir anlamda varlıkta Allah’ın rabliğini ve ilâhlığını anladıktan sonra yapacağı şey, iman etmek, Rabbinden gelenleri kabul etmek, hükmüne teslim olmaktır. Ya da o Rabbin ilahlığını “Lâ ilâhe illallahAllah’tan başka tanrı yoktur” diyerek yürekten itiraf etmektir. Bu teslim olmak, yelkenleri indirmek, pes etmek, ‘yokum’ demek değildir. Tam tersine yeniden doğmak, varlığın ve hakikatin farkında olmak, manen ayağa kalkmak, dirilmek demektir. Teslim olmak; kabul etmek, benimsemek, itaat etmeye söz vermek, hatta itaatın bizzat kendisidir. Bu teslimiyet, Allah’ın dışında her şeye kul olmaktan kurtulmanın, sadece Allah’a kul olmanın bilincine varmaktır. İslâm’ın istediği teslimiyet, beraberinde barış, selâmet, huzur ve güven getiren bir şeydir. Kim bu şekilde teslim olursa o, dünyada güvene, saadete, izzete; âhirette kurtuluşa (felaha) kavuşur. İman etmek, Kur’an ve Peygamber ile Allah’tan gelen her şeyi kabul etmek, onların doğruluğundan emin olmak, iyi veya kötü davranışlara va’dedilen karşılıklardan, âhiretten ve orada olacaklardan şüphe içinde olmamaktır. İman, hakikate ulaşma, ona şâhitlik etme, hayatı hakikate uygun yaşamanın reçetesini elde etme imkanıdır. c- İtaat/görevini yapmak-ibadet etmek Kul, bundan sonra iman ettiği Rabbini emir ve yasaklarına, koyduğu hükümlere itaat eder, belirlediği sınırlara uyar. Bu itaatin adı ‘ibadetubûdiyyet’, yani kulluk görevidir. İtaat; inkıyad etmek, yani boyun eğmek, emre uymak, sözü dinlemek, verilen emre göre hareket etmek demektir. (İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 9/158-159. el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 461) İman itaat etmeyi gerektirir. Bu da ibadettir. ‘İtaat’ın karşıtı ‘isyan’dır. Allah (c.c) kullarının kendisine isyan değil ‘itaat’ etmelerini istiyor. Eğer insan Âlemlerin Rabbine itaat etmezse, itaat/ibadet edecek başka tanrılar bulur. Müslüman Allah’a, Allah’ın koyduğu ölçülere itaat ettiği, O’nun çizdiği sınırlara dikkat ettiği zaman, bu davranışı ibadet olur. - İbadet nedir? İbadet/ubûdiyyet kelimesinin kökü ‘abede’ fiilidir. Bu da itaat etmek, alçak gönüllülük (tevazu) göstermek; dahası kişinin güçlü gördüğü birisine karşı kendi özgürlüğünü terk edip boyun eğmesi, bir kimseye/şeye isyan etmeksizin, karşılık vermeksizin tam bir bağlılıkla itaat etmesi ve boyun eğmesi anlamlarına gelir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/8-9) Ubûdiyyet; kendini alçaltıp, kibrini yenip bunu itaatle açığa vurmak demektir. İbadet kelimesi ise bundan daha vurguludur. Çünkü kendini alçaltmanın, gururu kırmanın, tevazu göstermenin en son noktasını ifade eder. Bu da Allah’ın hakkıdır. Bu anlamda ibadet iki çeşittir. Birincisi zorunlu (teshirî) ibadet. Bu, varlığın Allah’ın (c.c) koyduğu yerde durması, verdiği görevi itiraz etmeksizin yapmasıdır. İnsanın dışındaki bütün yaratıklar bu anlamda Allah’a itaat ederler ya da secde ederler. (Bkz: Rûm 30/26. Ra’d 13/15. Âli İmran 3/83) İkincisi hür iradeyle yapılan ibadet. Akıl ve irade sahibi insanlar kendi tercihleriyle iman ederler, sonra da iman ettikleri Rabblerine isteyerek, gönülden ibadet ederler. (el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 479) Zira varlık içerisinde akıllı ve irade sahibi insan aynı zamanda görevlidir ve sorumludur. - ‘Abede’ fiilinin masdarı ‘abd’; kul, köle, yaratık, insan gibi anlamlara gelir. İslam’da ise insanların bir sıfatıdır. Abd (kul) hem efendisine itaat edip boyun eğip sözünü dinler hem de önünde boyun eğdiği efendisinin iyiliklerini bilir. Bu iyiliklere/ nimetlere teşekkür etmek üzere efendisine karşı görevini yapar, onu yüceltir, kalpten sever ve ona saygı gösterir. İslâm’dan önce efendilerine karşı bu şekilde olması gereken köleye ‘abd’ denirdi. Câhiliye insanları ayrıca putlarına karşı böyle davranır, onların karşısında kendilerini ‘köle-abd’ gibi düşünürlerdi. İslâm, bu şekilde bir boyun eğmenin, kayıtsız şartsız itaatin ve bu yüceltmenin ancak âlemlerin Allah’a karşı yapılabileceği ilkesini getirdi. Bu da ancak kulluk (ibadet) ile olur. Allah (c.c) insanları ‘abd-kul’ olarak yaratır. Dolaysıyla onlara düşen bu kulluğun şuurunda olmaktır. Abd, efendisinin emrine itiraz etmeksizin uyar. Çünkü efendisi onun sahibidir, ona nimet vermektedir, ona sayısız iyilikte bulunmaktadır. Allah’ı bırakıp kendisine faydası veya zararı olmayan putları, az bir faydası var zannettiği tağutları  ve sahte ilâhları mevlâ bilip onlara kul-abd olması yanlıştır. Tabii gerçek efendiye kul-abd veya kulluğu (ibadeti) unutanlar, uyduruk mevlâlar (efendiler) bulurlar ve onlara kulluk yaparlar. İman eden kimse bütün kölelikleri, yanlış kul ve kulluk anlayışlarını reddeder. O der ki: “Ben Âlemlerin Rabbini ilâh olarak kabul ediyorum, ben O’nun kuluyum. Dolayısıyla mutlak itaati/ibadeti yalnızca O’na yaparım. O benim sahibimdir, velinimetimdir. Ben O’na aitim, O’ndan geldim ve yine O’na döneceğim.’ ‘Abede’ kökünden gelen ‘âbid’, hakkıyla ibadet eden demektir. Kur’an böyle kulları övüyor. (Bakara 2/138. Bir benzeri: Tevbe 9/112. Tahrîm 66/5) İslâm’da ibadet, niyete bağlı olarak yapılması sevap olan, özel bir şekilde yapılan, iman, itaat ve fiillerden (amellerden) meydana gelir, yani kulluk görevidir. İbadet, kendini kul olarak kabul eden insanın Rabbine teslim oluşu, O’na itaat edişi, benliğinin derinliğinden gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. Kul bu görevi, Allah’ın emirlerine uyarak, yasaklarından kaçınarak yerine getirir. İbadet, Allah’a karşı duyulan saygı (ta’zim) ve sevgi duygularının en yücesidir. İbadet, aynı zamanda nimetlere karşı şükrün yerine getirilmesidir. İnsana verilen en üstün nimet herhalde hayat nimetidir. Öyleyse ibadet, hayatı var eden Allah’a yapılır. İslâm’daki ibadet anlayışı, bâtıl dinlerde olduğu gibi bir tapınma değil, Allah’a karşı olan sevginin, saygının, azametine teslim oluşun, O’nun Rabliğini tasdik edişin, dua, itaat ve belli hareketlerle ortaya konmasıdır. Kur’an’da ibadet birkaç anlamda kullanılmaktadır. Burada ibadetin ‘kulluk’ anlamı üzerinde duruyoruz. İnsan ya Allah’a ya da onun dışında kendi uydurduğu bir ilâha kulluk eder. Üçüncü bir yol yoktur. Zira Allah (c.c) insanı böyle yaratmıştır. Yemeğe, içmeye ve benzeri şeylere muhtaç olan insan, ibadet etmeye de muhtaçtır. İman etmek, ibadet etmenin birinci basamağıdır. Mü’min önce “Âmentü-iman ettim” diyor, O’ndan gelen ölçüleri kabul ediyor ve bunlara uyacağına söz veriyor. Yaratılışa anlam verme, Allah ile bağ kurma ve rızasını kazanma, değerler dünyasına yükselme, takva bilincini kazanma, dünya hayatını düzene koyup bununla saadetine ulaşma, iyi bir insan olma, Âhiret kurtuluşunu kazanma, Allah’a borcu ödeme, yeryüzünde halife olmanın gereği... Bunlar ibadeti gerektiren genel sebeplerdir. İbadeti gerektiren özel sebepleri de şöyle sıralayabiliriz: 1- Şükür için; Mü’minler bilirler ve inanırlar ki Allah âlemlerden müstağnidir, hiçbir şeye muhtaç değildir. İbadet kulun ihtiyacıdır. Çünkü Yaratıcı O’dur, nimet veren O’dur. İyilik edene, nimet verene teşekkür edilir. Din dilindeki ‘şükür’; Allah’ın ni’metinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘şahitlik ve muhabbet’ olarak, organlarında da ‘itaat etme ve boyun eğme’ olarak, dilde ‘zikir’ olarak ortaya çıkmasıdır. ‘Şükür’, kişinin kendine ulaşan ni’meti bilmesi ve ni’met sahibini bilip onu övmesi demektir. ‘Küfr’ ise, ni’met vereni inkâr edip onu gizlemektir. ‘Küfr’, iman etmemeyi, nimetleri/rızıkları veren Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi ‘şükür’ de iman etmeyi, nimetlerin sahibi Allah’ı tanımayı ve O’na minnet duymayı ifade eder. Bunun için Kur’an’da İslâm’a ve imana ‘şükür’ deniliyor. İnsan Rabbine borçludur. Bu borcun miktarını rakamlarla ifade etmek mümkün değildir. İnsan ne kadar çalışsa da borcunu ödeyemez. Allah (c.c) kuldan borcunu ödemesini değil, borçlu olduğunu bilmesini, bunu itiraf etmesini istemektedir. Kur’an, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği ni’metlere, lütuflara, ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında ‘şükredici’ olmasını istemektedir. Çünkü ni’mete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı budur. Şükrün başı Allah’ı bilmektir (marifetullahtır), tevhid inancıdır. Allah’ı rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder. Şükür kalp, dil ve bedenle yerine getirilir. Kalbin şükrü iman, bilinç, zikir, ma’rifet ve tefekkür; dilin şükrü imanın tasdiki, dil ile zikir, dili güzel kullanmak, Kur’an okumak, hakkı konuşmak ve duyurmak; beden ile şükür emredilen ibadetleri hakkıyla yapmak, haramlardan uzak durmak, bedeni ve enerjiyi hak yolda kullanmaktır. Şükretmek için ibadet edilir, ibadet edilince de şükredilmiş olur. 2- Allah’a yaklaşmak için İnsan Allah’a üç vesile ile yaklaşabilir: - Dua ile. (Mü’min 40/63. Enbiyâ 21/76, 87-88) - Esmâu’l-Hüsnâ ile. (A’raf 7/180) - Sâlih amel (ibadet) ile. (Kehf 18/110) Kaldı ki dua da Esmau’l-Hüsnâ’nın gereğini yapma da ibadettir. 3- Allah’ı hatırlamak (zikir) için Din dilinde ‘zikir’ Allah’ı anmak üzere yapılması, söylenmesi tavsiye edilen, hamd, dua, ibadet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir. ‘Zikir’ aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Allah (c.c) kullarına kendisini sürekli zikretmelerini, yani unutmamalarını emrediyor. Kur’an’da zikredenler övülürken, O’nu unutanlar kınanıyor ve unutulacakları söyleniyor. (Haşr 59/19) Kul, Allah’ı unutmadan, onu daima hatırlayarak (zikrederek) yaşamalı. Zira Allah’ın zikrini unutanların hakkı dar ve mutsuz bir hayattır (zor bir geçimdir). (Tâhâ 20/124) Böylelerine şeytan musallat olur. (Zuhruf 43/36) Zikrin etkisi kalpte hissedilir, kalpten dile ve organlara geçer. Organlar da bunların uzantısı olan amelleri yaparlar, yani ibadet ederler. Her türlü ibadet de zikirdir, yani Allah’ı hatırlatır. 4- Fıtratla buluşma için İnsan kendi aslıyla buluşabilmek, fıtratına yabancılaşmamak için ibadet etmelidir. İslâm da fıtrat dinidir. O yüzden Allah insanların özlerini bu dine çevirmelerini söylüyor. (Rûm 30/30) ‘Fıtrat’, aynı zamanda insandaki inanma, ibadet etmeye meyil ve kabiliyettir. Allah (c.c) bütün insanları kendine inanma ve ibadet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde yaratmıştır. Öyleyse inanmak ve ibadet etmek, fıtrattır. Bunun tersi fıtrata terstir ve insan bünyesinde ârızadır. İslâm, insanı asıl fıtratına davet eden ve fıtratının gereğini yapmasını sağlayan ilâhí dindir. Kendi fıtratlarını yeterince tanıyanlar, Allah’ı bırakıp başka tanrılara tapınmazlar. Allah’a itaat/ibadet edenler de fıtratlarının gereğini yaparlar. Ya da onlar ibadet ederek fıtratlarıyla buluşurlar. İslâm’a göre inanmanın ve ibadet etmenin iki kaynağı vardır: Birincisi, insandaki bu fıtrat; ikinci ise, insanın kendi iradesiyle inanması ve kendi arzusuyla ibadet etmesidir. Vahiy ve peygamberler bunun önünü açarlar. 5- Emâneti taşıma görevi için Allah’a ibadetin bir başka gerekçesi, insanın ‘emânet’ görevini yüklenmesidir. Bu bir anlamda “ezelî sözleşme”ye benzer. ‘Emânet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması, -maddî olsun manevî olsun- bir şeyi, bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına geçici olarak teslim etmek ve aynı güvenle geri almaktır. ‘Emânet’ bir anlamda sorumluluktur. Allah (c.c) ‘emâneti’ insan fıtratına bir kulluk sorumluluğu olarak yüklediğini söylüyor. (Ahzab 33/72) Bu âyetteki ‘emâneti’ tevhid kelimesi ve gereği, akıl, kulluk veya Allah’a itaat, İslâm’ın teklifleri, ma’rifetullah, Allah’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, insanın yeryüzündeki halifeliği şeklinde anlamak mümkün. 6- Hayatın düzeni (mizan-denge) için İbadet etmek hayatın dengesini kurar. Tıpkı iman gibi kişiyi kaostan düzene, ilkesizlikten nizama, gayesizlikten ulvî bir hedefe ulaştırır. Allah (c.c) dengeyi (mizanı) koydu ve bunun korunmasını istiyor (Rahman 55/7-8). Buradaki dengeyi hem evrendeki denge hem de hayatın her alanındaki denge olarak anlamak mümkün. Kişi bu dengeyi Allah’a hakkıyla kulluk yaparak, Allah’ın koyduğu ölçülere uyarak korur. 7- Dareyn saadeti için Kur’an diyor ki, kadın olsun erkek olsun kim iman ettikten sonra sâlih amel işlerse, yani hakkıyla ibadet ederse, o dünyada ve âhirette tayyibe (hoş/ mutlu) bir hayata kavuşur. Yaptıklarının karşılığını en güzeliyle alır. (Nahl 16/97) İbadet kulun dünya hayatını düzene koyar, onu iyi bir insan yapar ve onun dünyada mutlu bir hayat yaşamasını sağlar. Âhirette de cenneti, yani sonsuz mutluluğu kazandırır. Zaten ibadetin emredilmesinin hikmeti de budur. 8- İmtihanı kazanmak için İnsanların denenmek, kimin daha iyi iş yaptığını belli olması için yaratıldığı yukarıda geçti. Dolayısıyla iman edip sâlih amel işleyenler, Allah’a itaat edenler, yani yalnızca Allah’a kulluk edenler bu sınavı kazanırlar. 9- Hesabı verebilmek için İslâm’a göre insanlar, bu dünyada iyi kötü yaptıklarından ve nimetlerden sorguya çekilecekler. Buna göre ya mükafat elde edecekler ya da yaptıkları hatalarının cezasını hak edecekler. İnsanın bu hesabı yüz akıyla verebilmesi, kurtuluşa erebilmesi için de dünya hayatında sadece Allah’a ibadet etmesi gerekir. 10- Allah (c.c) ibadete layık olduğu için Şüphesiz ki müslümanların inandığı Allah (c.c), yani Âlemlerin Rabbi, ibadet edilmeye layıktır. Zira O, mutlak yaratıcı, rızık verici ve sonsuz iyilik edicidir, hesap görücüdür. O’ndan başka tanrı yoktur, insanın ve her şeyin sahibi O’dur. - İbadet=sâlih amel İnsanın asıl görevi bu; Rabbine itaat etmesi, yani yalnızca O’na kulluk yapmasıdır. (Bakara 2/21) Kur’an’ın üzerinde durduğu en önemli iki konu iman ve sâlih ameldir. Kur’an’da doksandan fazla yerde iman ve sâlih amel birlikte geçiyor. Kişinin niyet ederek, şuurla yaptığı her iş, eylem ameldir. Ancak Kur’an, ameli değil sâlih ameli emrediyor. ‘Sâlih amel’, elverişli, faydalı, sağlam, fesat unsuru taşımayan iş, eylem ve aksiyon demektir. Allah’ın yap dediği şeyler, razı olduğu, sevdiği, sevap va’dettiği bütün ameller (işler) ibadet kapsamına girer. Yani Allah’a itaat manası taşıyan her hareket ibadettir. Burada iki gerçek var: Birincisi, iman gerçeği ancak sâlih amelle bütünleşir. İmanı kuvvetlendiren, sağlamlaştıran ve koruyan sâlih ameldir. İkincisi, imanın gereği sâlih amel işlemektir. İman olgusunu tanıyan ve bunu kalbine yerleştiren mü’min, bu imanının bir sonucu olarak sâlih amel işler. İşte bu da ibadettir. Bir amelin ibadet olabilmesi için üç şart vardır: 1. Onu Şâri’nin, yani Allah ve Rasulünün emretmesi gerekiyor. İbadetler ya Kur’an’la ya da sahih sünnetle belirlenir. 2. O ibadetin Rasûlullah tarafından uygulanmış/öğretilmiş olması gerekir. Peygamber, ibadetlerin nasıl yapılacağını ümmetine öğretmiştir. Onun öğrettiklerinin veya tavsiye ettiklerinin dışında ibadet zannıyla uydurulan âdetler, bid’attir. 3. İbadetlerin ihlasla/Allah rızası niyetiyle yapılmış olması gerekir. İbadetler Allah rızası için yapılır. Zaten ameller niyete göre değer kazanır. (Bkz: Müslim, İmâre/155 no: 1907. Ebû Dâvûd, Talak/11 no: 2201. Buhârî, B. Vahy/1. Tirmizî, F. Cihad/16 no: 1647. Nesâî, Tahâret/60) Bir müslümanın, inancının gereği olarak yerine getirdiği bütün sâlih ameller ibadettir. Bunun yanında besmele ile başlayabileceği, ancak dinde emredilmeyen güzel ve meşru işlerin de ibadet olacağı ümit edilir. İbadet, hayatı Allah için yaşamak, O’nun rızasını ve sevgini kazanmak için çaba göstermektir. Bu anlamda ibadet gizli olmaz. İnsan hayatı gizli değil ki ibadet de gizli olsun. d- Muhsin olmak/aktif iyi olmak-cihad etmek Kulun Rabbine karşı bir görevi de ‘muhsin’ olmak, yani ihsan sahibi olmak, iyi insan, her yaptığı işi güzel yapan bir kul olmak, her zaman iyilik etmek, bilinçli bir müslüman olmaktır. Bunun bir adı da aktif iyi olmaktır. İslam, müslümanlara iyi olmalarını, ama aynı zamanda aktif iyi olmalarını emrediyor. Muhsinler (ihsan) sahipleri aktif iyilerdir. Yani onlar güzellik sergilerler, İslâm’ı uygun ortamlarda, uygun araçlarla başkalarına taşırlar. Bunun bir adı da Allah yolunda cihaddır. Burada kastedilen cihad fiili savaş değil; Allah yolunda yoğun çaba, İslâm’ın güzelliklerini başkalarına ulaştırma, hidâyet ile insanlar arasındaki engelleri kaldırmaya çalışma, iyilikleri tavsiye, kötülükleri önleme gayreti, insan hakları mücadelesidir. Böyle olmak ve yapmak da ibadettir. Allah muhsinleri ve kendi yolunda çaba gösterenleri çok sever. (Nahl 16/90. Saff 61/4)

Yazar:
HÜSEYİN KERİM ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul