21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İSLÂM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE BİLGİNİN KAYNAĞI MESELESİ
İSLÂM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE BİLGİNİN KAYNAĞI MESELESİ

İSLÂM DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE BİLGİNİN KAYNAĞI MESELESİ Prof. Mahmut Çınar

İslam düşünce geleneğinin felsefe, kelam ve tasavvuftan oluşan üç sacayağı vardır. Bunlardan felsefe nazarî (aklî), kelam ve tasavvuf ise dini ilimlerdendir. Bu tasnif, İmam Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) hayatının sonlarına doğru ve en son kaleme aldığı el-Mustasfa isimli eserindeki tasnife uygundur. Gazzalî ilimleri öncelikle dinî ve nazarî (aklî) olmak üzere ikiye ayırır. Daha sonra dinî ilimleri kendi aralarında küllî (tümel) ve cüzî (tikel) olmak üzere taksim eder. Dinî ilimlerden kelam ilminin küllî ilim; tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü ve tasavvufun ise cüzî ilim olduğunu belirtir. Cüzî ilimlerden her birisinin küllî ilim olan kelam ilmiyle ilişkisine dikkat çekerken kelam-tasavvuf ilişkisini; kelamın bir bütün olarak varlığı dikkate aldığını oradan tedrici olarak Yaratıcının varlığı, O’nun peygamber göndermesi gibi hususlara inerek bunları temellendirdiğini ve diğer İslamî ilimlere ilkesini verdiğini zikreder. Tasavvufun2 ise kalbi kötü ahlaklardan arındırmanın ilmi olduğunu kaydeder.3 Dolayısıyla anılan İslamî ilimlerin hiçbirinin diğerinin alternatifi olmadığını, aksine birbirini tamamladıklarını tespit etmektedir. Bu açıdan bakıldığında kelam ile tasavvuf arasında İslam düşünce tarihinde ve günümüzde var olan anlaşmazlığın tabii olmadığı, her birisinin kendi alanında kalarak diğerine destek olabileceği anlaşılmaktadır. Kelam ve tasavvuf alanlarının mensupları arasındaki çekişme ve anlaşmazlıkları, söz konusu alanlara yüklenen anlamın bağlamından kopuk olmasıyla açıklamak haksızlık olmayacaktır. Zira kelam, İslam dininin temel ilkelerini tespit ve savunmayı üstlenirken, tasavvuf da dini hayatı deruni ve estetik bir boyut kazandırarak yaşamanın yöntemlerini tespit etmeyi ve bunu günlük hayatta tatbik etmeyi üstlenmiştir. Oysa tarihî süreç içerisinde tasavvuf mensuplarının kendilerini bazen kelamın yerine koyarak kelam, tefsirin yerine koyarak tefsir ve hadisin yerine koyarak hadis yaptıkları görülmektedir. Bu durum alternatif bir kelam, alternatif bir tefsir ve alternatif bir hadis oluşmasına sebep olmuştur. Ayrıca tasavvuf çevreleri kendilerine has yöntemlerle ortaya koydukları bilginin keşif ve müşahedeye dayandığını ileri sürerek, tezlerini tartışma dışı bırakmışlardır. İşte anlaşmazlıkların çıktığı nokta, tam da burasıdır. İslamî ilimlerin tarihçesine bakıldığında, bunların tamamının İslam dininin doğru anlaşılması ve tatbikata yönelik düzenlemelerin amacına uygun bir şekilde tatbik edilmesi için ortaya çıktıkları anlaşılmaktadır. Böylelikle hem birey hem de toplum olarak insanların, özelde İslam ümmetinin işini kolaylaştırmak ana hedef olarak belirlenmiştir. Tefsir ilmi Allah’ın kitabının doğru anlaşılması, hadis Hz. Peygamber’in söz fiil ve takrirlerinin tespit edilmesi, fıkıh mükelleflerin fiillerinin tespiti, fıkıh usulü şerî hükümlerin delillendirilmesi, tasavvuf ise İslam dininin derûnî bir huzur içerisinde yaşanması ve buna hem içtenlik hem de estetik bir boyut kazandırmak için vardır. İslam dinini bir bütün olarak ve küllî (tümel) bir şekilde dikkate alan kelam ilmi, İslam’ın ne olduğunu delilleriyle tespit etme ve muarızlarına karşı savunmayı üstlenmiştir. Bu durumda bütün ilimler için en hayati mesele bilginin kaynakları, hasıl olan bilginin değeri ve bunun mevcut diğer bilgilerle test edilerek tercih edilmesi sürecidir. Gerçekten de İslam düşünce tarihine bakıldığında mezhep ve fırkaların, elde ettikleri bilginin kaynakları ve bu bilgiye biçtikleri değer üzerinden ayrıştıkları görülmektedir. Klasik dönemden itibaren hem kelam hem de fıkıh kitapları bilgi konusu, yani hangi bilgiyi hangi ölçüde dikkate aldıklarının çerçevesini belirleyerek başlar. Fıkıh kitapları genellikle kitap, sünnet, icma ve kıyas şeklinde sıralanan delilleri merkeze aldıklarını ifade eder. Akaid/kelam kitapları ise bu alandaki bilginin hangi yöntemle elde edildiğine dikkat çekerek başlar. Sözgelimi en muhtasar akaid metinlerinden biri olan ve Hanefi-Matüridi çevreler tarafından ilk elden okutulan akaid metni olan Metnü’l-Akaid (Akaidü’n-Nesefî) “Eşyanın hakikatleri sabittir ve bunlarla ilgili bilgi tahakkuk eder. Ehl-i Hakka (Ehl-i sünnet) göre bilgi kaynakları (Esbâbü’l-ilm) üçtür. Beş duyu, doğru haber ve akıl yürütme.” ibaresiyle başlar. Benzer ibareleri hem Eş‘arî hem de diğer Matürîdî metinlerde de görmek mümkündür. Bununla akaid/ kelam ilminin itikadi konularda hangi yöntemlerle elde edilen bilgilere ne kadar itibar edildiği belirlenmektedir. Burada zikredilen beş duyu ile elde edilen bilgi, sürekli doğrulanabilen bilimsel bilgi olduğu ve tecrübeye dayandığı için objektif bilgidir ve normal şartlarda herkes tarafından kabul edilir. Akıl yürütme ile elde edilen bilgi de buna benzerdir. Her ne kadar bilimsel bilgi gibi doğrudan hâsıl olmamakta ise de doğru bir yöntemle yürütüldüğü zaman herkes tarafından kabul edilebilir. Geriye ‘doğru haber’ (el-haberu’ssadık) kalıyor. Doğru haber de mütevatir haber ve mucize ile peygamber olduğu ispatlanan zatın verdiği haber olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bilindiği gibi mütevatir haber, her dönemde yalan üzere bir araya gelmesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından nakledilen haber olduğu için kesindir. Mütevatir olduğu kesinleştikten sonra herkes tarafından kabul edilebilir. Doğru haberin ikinci türü olan peygamberin haberi ise -bununla vahiy yöntemiyle alındığı iddia edilen bilgi kastedilmektedir- peygamberlik vasfından dolayı kesin bilgi ifade etmektedir. Zira peygamber olan zat ismet sıfatıyla donatıldığı için, onun din adına -haşa- yalan söylemesi ve vahiy almadığı halde aldığını iddia etmesi mümkün değildir. Çünkü peygamber yalan söylemez. Şayet söylerse peygamberde bulunması gereken özelliklerden biri olan ismet sıfatını kaybedeceği için peygamber olmaz. Bu durum sadece peygamberler için vardır ve başka hiçbir insan için söz konusu değildir. Kuşkusuz peygamberlerin diğer insanlardan farkı, onların vahiy almalarıdır. Ancak vahiy almak, tamamen bireysel bir tecrübe olduğu için, birtakım riskler taşımaktadır. Bu risklerden iki tanesi peygamberlik müessesinin işlevine doğrudan etki ettiği için çok önemlidir. Birincisi, vahiy bireysel bir tecrübe olduğu için, birileri vahiy almadığı halde aldığını iddia ederek istismar edebilir. Nitekim tarih boyunca peygamberlik iddiasında bulunan sahtekârlar hep çıkmıştır. İkincisi ise peygamber olan zât da bir insan olduğu için, peygamberliğin oldukça sıkıntılı, çetin ve zorlu olan sürecinde, birtakım kaygılarla aldığı vahyi, şekil ya da anlam açısından değiştirme veya gizleme ihtimaline açıktır. Bu her iki risk, bertaraf edilmediği takdirde, Allah’ın peygamber göndermekle amaçladığı hedefin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunu herkesten daha çok peygamber gönderen Yüce Allah bildiği için, doğal olarak tedbirini almış ve peygamberlerini mûcize ile destekleyerek, kullarının sahiden peygamber olan zat ile peygamber olmadığı halde bu iddiada bulunan sahtekârı birbirinden ayırmalarını kolaylaştırmıştır. Ayrıca peygamberlerini ismet sıfatıyla donatmak suretiyle Allah’tan aldığı vahyi olduğu gibi, eksiksiz bir şekilde ve amacına uygun olarak tebliğ etmesini muhafaza altına almıştır. İsmet sıfatı, peygamberlerin vahiy alma süreçlerinde cin ve şeytanların Ayrıca tasavvuf çevreleri kendilerine has yöntemlerle ortaya koydukları bilginin keşif ve müşahedeye dayandığını ileri sürerek, tezlerini tartışma dışı bırakmışlardır. İşte anlaşmazlıkların çıktığı nokta, tam da burasıdır.  baskılarına maruz kalarak, bu varlıkların vesveselerini aldıkları vahiyle karıştırmalarını engellemektedir. Dolayısıyla peygamberin aldığı vahiy açık ve berraktır, hiçbir manipülasyona açık değildir. Bu durum, sadece peygamberlere hastır ve ismet sıfatının bir gereğidir. Yüce Allah Kur’ân’da da açıkça belirtildiği gibi, peygamberlerini bu tür baskılardan korumuştur.4 Nitekim peygamberlerin, vahyin kapsamına girmeyen hususlarda ve bireysel beşeri hayatlarında birtakım hatalar yapmaları mümkün görülmüştür.5 Yukarıda belirlenen çerçeve dikkate alındığında bir hükme varmak için bilgi kaynağı olarak belirlenen hususlardan vahyin dışındakiler (duyu, akıl ve mütevatir haber), objektif ölçülerle test edilebilir ve sürekli doğrulanabilir hususlardır. Vahiy ise mucize ile desteklenen ve ismet sıfatı ile donatılan peygamberin verdiği haber olması nedeniyle, ulemanın tamamı tarafından kesin bilgi kaynağı olarak kabul edilmiştir. Şekil itibariyle vahye benzeyen bir diğer bilgi kaynağı ise ilham ya da keşif olarak isimlendirilen yöntemdir. İslâm düşünce tarihi boyunca peygamberlerden başka birtakım insanların, normal yolların dışında elde ettiklerini iddia ettikleri bilgi ve bu bilginin değeri tartışılmıştır. Bu bilgilerden Allah tarafından gönderilenlere genel olarak “ilhâm” ya da “keşif” adı verilmektedir. İlhâm, “feyz yoluyla kalbe ilkâ edilen” ve “kalbe doğan bilgi”6 olarak tarif edilmektedir. İlhâmın temelini yaygın olarak bilinen bilgi kaynaklarını kullanmaksızın, aniden kalpte herhangi bir bilginin hâsıl olması oluşturmaktadır. Çok yaygın olmamakla beraber zaman zaman benzer anlamları ifade etmek için havâtır, hevâcis, firâset, hads, keşif, vârid ve tecellî gibi tâbirler de kullanılmaktadır. “İlhâm” tâbirinin geçtiği âyete7 bakıldığında, daha çok fıtrî olarak insanın tâbiatına yerleştirilmiş bulunan bir özelliğe işaret ettiği izlenimi vermektedir. Bu durumda kabiliyet ve kapasiteleri farklı olmakla beraber, bütün insanların ilhâma muhatap olmaları söz konusu olmaktadır. İlham ya da keşif yöntemiyle gerçekleşen bilgi, sûfîlerin dışındaki İslâm âlimlerine göre hüccet değildir.8 Tehânevî (ö. 1158/1745) bazı İslâm âlimlerinin vahyi, zâhir ve bâtın olmak üzere ikiye ayırdıklarını ve bunlardan zâhir olanının üç kısım olarak belirlendiğini belirtmektedir: a. Meleğin dilinden sâbit olup, Peygamber’in işittiği ve kesin bir delil ile indirilenin ne olduğunu bildiği vahiydir ki, Kur’an bu türdendir. Bunun hem anlamı hem de lafzı vahyedilmiştir. b. Meleğin sözlü beyan olmaksızın Peygamber’e işaretle bildirdiği vahiydir. Bu, meleğin havâtırı diye de isimlendirilmektedir. c. Peygamber’e gelen ilhâmdır. Bunların tümü evliyânın ilhâmının aksine hüccettir. Bâtın olanına gelince; buna ancak rey ve ictihadla ulaşılabilir.9 Yapılan bu tasniften de anlaşıldığı gibi, salih kullara gelebilen ilâhî kaynaklı bilgi gibi, batınî vahiy olarak isimlendirilen ictihad ve rey yöntemiyle ulaşılan bilgi de ilhâm olarak isimlendirilmektedir. Ayrıca peygambere gelen vahyin bir çeşidinin de ilhâm olarak isimlendirilmesi, ilhâmın sınırlarını genişletmektedir. İlhâma dayanan bilgi ledünnî bilgi olarak isimlendirilmekte ve bu (ilhamla elde edilen) bilginin meşruiyeti, vahiyle elde edilen bilgiye uygun olup olmamasına bağlıdır. İlhamla ilgili en önemli problem, peygamberlerin dışında kendilerine ilhâm geldiğini iddia eden insanların, mâsûm olmamaları ve Allah tarafından tasdik edilmemeleri nedeniyle, Allah’tan geldiğini zannettikleri bir kısım bilgilerin şeytandan gelmesi ve onları aldatmasına açık olmasıdır. Bilindiği gibi Kur’ân’da şeytanların birbirlerine, günahkâr insanlara ve kendi dostlarına vahyettiklerinden bahsedilmektedir. Buna şu ayetleri örnek vermek mümkündür: “Böylece aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayan insanların ve cinlerin şeytanlarını, her peygambere düşman kıldık.”10 “Şeytanlar, sizinle tartışmak için kendi dostlarına fısıldarlar.”11 “Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi?” de”.12 Buna göre şeytanların bir kısım bilgileri insanlara fısıldamaları ve bu bilgilerin, muhatapları tarafından ilhâm sanılması ihtimali bulunmaktadır.13 İlham ve keşfin şeytanın manipülasyonlarına açık olduğuna, dolayısıyla bu yöntemle elde edilen bilginin tartışmaya açık olduğuna dair meşhur sûfilerin de bazı değerlendirmeleri bulunmaktadır.  Bunların başında keşif ve ilham yöntemini dayanak göstererek kendisine has düşünceleriyle tanınan Muhyiddin İbnü’l-Arabi (ö. 640/1238) gelmektedir. Bilindiği gibi İbnü’l-Arabî meşhur iki eseri olan Füsûsü’l-hikem ile Fütuhâtü’l-Mekkiyye’yi ilhamla yazdığını kaydetmektedir. Zaman zaman ilhamı neredeyse vahiy derecesine çıkararak tebcil eden İbnü’l-Arabî’nin ilhamın sakıncalarına dikkat çekmesi ve ilhamın şeytanın manipülasyonlarına açık olduğunu belirtmesi, gerçekten önemlidir. Ona göre ilham alan kimsenin şeriat terazisine bağlı kalması gerekir. Bunu yapmayan kimse, cahil ve aldanmıştır. Buna göre şeriat terazisine bağlı kalmayan kimse günahla birlikte olan ameli, takvâ ile birlikte olan amele karıştırmakta ve ayırt edilecek yeri ayırt etmeyerek hataya düşmektedir. Hata etmesinin sebebi, şeriat terâzîsini elinden atmasıdır; eğer bu terâzî elinde olsaydı, takvâ ile emredildiğini ve günahlardan nehyedildiğini görecekti ve böylece her iki şey kendisine apaçık belirecek ve günahtan kaçarak aldanmamış olacaktı.14 İbnü’l-Arabî, başka bir yerde evliyâdan olan hiç kimsenin ilham yöntemiyle Allah’tan emir ve nehiy almayacağını, bunu aldığını iddia eden kimsenin, Allah’tan gelen ilhamla başkasından (cin ve şeytan) gelen ilhamı (vesvese) karıştırdığını kaydetmektedir.15 O, el-Fütûhât’ın sücûd (secdeler) bâbının sonunda ise velilerin tamamen hataya düşmekten korunmadıklarını kaydeder. Devamla şeytanın hiçbir zaman onları günaha düşürme ümidini yitirmediğini ve bu nedenle sürekli onlarla ilgilendiğini belirtir. Kelam-tasavvuf ilişkisi ve ilhamın dini bilgi elde etme yöntemi olarak değeri üzerinde duran Sûfîlerden biri de Abdülvahhâb eş-Şa‘ranî’dir (ö. 973/1565). Ona göre veliye gelen ilham şâibelidir.16 Bu nedenle itikadi konularda keşif ve müşahede ehli olan sufilerle kelamcıların ihtilaf ettiği konularda, kelamcıların yöntemine uymayı önermektedir. Şa‘rânî’nin ifadeleri şöyledir: “Kelâmcıların cumhuruna muhalefet etmekten ve onlara muhalif olan, bir kısım mâsum olmayan ehl-i keşfin kelâmının sahih olduğuna inanmaktan Allah’a sığınırım. Şüphesiz hadiste “Allah’ın desteği cemaatledir” buyrulmaktadır. Bu nedenle ehl-i keşfin kelâmının akabinde çoğu zaman “bitti”, “düşünülsün ve araştırılsın” gibi ifadeler kullanmaktayım ki böylece söz konusu ibârelerin anlaşılması hususunda kelâmcıların ıstılâhlarına bağlı kalınsın”.17 Başka bir yerde ise İbnü’l-Arabî’nin de ifade ettiği gibi, ilhâm meleğinin nebîden başkasına hiçbir emir veya nehyi indirmediğini belirtir.18 Görüldüğü gibi her ikisi de birer sûfî olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülvahhâb eş-Şa ‘ranî’nin ilham ve keşif hakkındaki görüşleri, ilham ve keşfin yeteri kadar güvenilir olmadığı doğrultusundadır. Kuşkusuz özellikle İbnü’l-Arabî’nin ilhamı tebcil eden başka ifadeleri de vardır. Ancak bunların tamamı bir araya getirilerek değerlendirildiğinde, ilham ve keşfin her zaman Allah’tan gelmediği, zaman zaman şeytanın manipülasyonlarına açık olduğu ve bu nedenle tek başına dini konularda karar vermek için yeterli olmadığı düşüncesinde olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca İslam düşünce tarihinde etkili olan ulemanın tamamına yakını, ilham ve keşif yöntemiyle elde edilen bilginin dini konularda bir hüküm vermek için yeterli olmadığı, bu nedenle bu yöntemle elde edilen bilginin bir değerinin olmadığı görüşündedir. Şu var ki peygamberlerden başka bir kısım insanların da duyu ve tecrübe dışında ilhâm ya da keşif adı verilen bir yöntemle bazı bilgilere ulaşmaları mümkündür. Ancak vahyin aksine bu bilgiler berrak değildir. Söz konusu bilginin kaynağı, Allah olabiİbnü’l-Arabî, başka bir yerde evliyâdan olan hiç kimsenin ilham yöntemiyle Allah’tan emir ve nehiy almayacağını, bunu aldığını iddia eden kimsenin, Allah’tan gelen ilhamla başkasından (cin ve şeytan) gelen ilhamı (vesvese) karıştırdığını kaydetmektedir.  leceği gibi şeytanî bir kısım varlıkların olması da mümkündür. Bazen insanın ilhâm yoluyla elde ettiğini zannettiği bilgi, vesvese, vehim veya yanıltıcı başka bir şey olabilir. Bu durumda ilhâmla elde edilen bilgiler başta vahiy olmak üzere nebevî ifadelerle uyumlu değil ise reddedilmeleri gerekmektedir. Vahye uygun olduğu takdirde bile sadece sahibi için bir anlam ifade edebilir. Vahyin aksine, ilhâmın başka Müslümanlar için de bağlayıcı olduğuna dair hiçbir delil bulunmamaktadır. İlham ve keşif gerçekleşme açısından birer insani özelliktir. İnancı, kültürü, yetenekleri hangi ölçüde olursa olsun, bütün insanlarda bu halin meydana gelmesi mümkündür. Hatta buna muhatap olmak için Müslüman olmak da şart değildir. Nitekim başka din mensuplarında da zaman zaman bu iddialarla ortaya çıkan insanlar vardır. Dolayısıyla bir insanın keşif ya da ilham yöntemiyle herhangi bir bilgiye ulaştığını iddia etmesi mümkündür. Bu iddiasında sadık (doğru) da olabilir kazib (yalancı) de olabilir. Yalan söylediği ispatlanıncaya kadar doğru söylediği kabul edilir ve ilham ya da keşif yöntemiyle iddia ettiği bilginin kendisinde hâsıl olduğuna inanılır. Ancak iddiasında yalancı değilse bile kendisinde meydana geldiğini iddia ettiği ilham ve keşif Allah’tan değil de şeytandan gelmiş olma ihtimaline açıktır. Söz konusu ilham ve keşfin bir kıymet ifade etmesi için, Allah’ın kitabı ve Resulünün (s) sünneti olmak üzere herkes tarafından ölçülebilen kriterlere uyması şarttır. Kendilerini tasavvuf çevrelerine nispet eden bir kısım zevatın ilham ve keşfe gereğinden fazla anlam yüklemesi ilerleyn süreç içerisinde bu yöntemlerin istismar edilmesine yol açmıştır. Arzularına ulaşmak isteyen birtakım sahtekâr insanlar, kendisine ilham geldiğini, Hz. Peygamber’le (s) görüştüğünü ya da beklenen mehdi olduğunu iddia ederek, insanların bu yöndeki inançlarını kötüye kullanmaktadırlar. Hz. Peygamber’in (s) dışında hiçbir insanın söyledikleri, hangi kalıpla sunarsa sunsun, kayıtsız şartsız kabul edilemez. İslam düşünce tarihi boyunca bu tür iddialarla ortaya çıkan ve insanlığın son şansı olan İslam dininin temel prensipleriyle asla uyuşmayan birtakım faaliyetlerde bulunan insanlar hep var olmuştur ve var olacaklardır. Netice olarak avamından havassına kadar bütün Müslümanların üzerinde ittifak ettikleri temel hükümler bellidir. Allah’ın farz kıldığı ya da haram kıldığı şeyler, O’nun Peygamber’i (s) tarafından eksiksiz bir şekilde insanlara tebliğ edilmiştir. Bunlar “Zarurât-ı Diniyye” kapsamına alınan hükümlerdir. Bunlar da “Can güvenliği, mal güvenliği, şeref ve onur güvenliği, düşünce güvenliği ve inanç güvenliği” olarak beş temel ilke şeklinde özetlenmişlerdir. Bunları tamamen veya kısmen ortadan kaldıracak ya da sınırlandıracak hiçbir düzenleme kabul edilemez. Bunun kaynağının ilham ya da başka bir şey olması durumu değiştirmez. O halde kim olursa olsun bir mümin, Allah’ın resulü tarafından insanlığa öğretilen bu ilkelere ters hiçbir düzenlemeyi asla kabul edemez. Bu tür iddialarla insanların karşısına çıkanlar kim olursa olsun, onların dinlerini ve dini duygularını istismar etmektedir. *Gaziantep Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri cinarmahmut02@gmail.com 1. Ebû Hâmid Muhammed el-Gazzâlî, el-Mustafa min ilmi’lUsûl (nşr. Hamza b. Züheyr Hafız), Medine 1413, c. I, s. 12 vd. 2. Gazzâli, tasavvuf için “İlmü’l-bâtın” tabirini de kullanmaktadır. bk. el-Mustasfa, c.1, s. 12. 3. el-Vâkıa 56/79. 4. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, el-İrşâd (nşr. M. Yûsuf Mûsâ-Abdülmün’im Abdülhamîd), Kahire 1369/1950, s. 356 vd.; Nureddîn es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûliddîn (nşr. Bekir Topaloğlu), Ankara 2005; s. 54; 5. Cürcânî, Kitabü’t-Ta‘rîfât, s. 34. 6. eş-Şems 91/8. 7. Cürcânî, a.y. 8. Örnek olarak bk. Tehânevî, Keşşafu ıstılahâti fünûni ve’lulûm, Beyrut 1996, II, 1776. Tehanevî bu bilgileri Sadru’şŞeriâ’dan naklettiğini belirtmektedir. 9. el-Enâm 6/112. 10. el-Enâm 6/121. 11. eş-Şu‘arâ 26/221. 12. İbn Teymiyye, et-Tefsîru’l-Kebîr (nşr. Abdurrahman Umeyra), Beyrût, ts. I, 178. Geniş bilgi için bk. Bünyamin Okumuş, “İbn Teymiyye’ye Göre İsmet Kavramı Bağlamında Nebevî Metinlerin Neshi ve Tebdili Meselesi (II)”, KADER, VIII/2 (2010), s.149. 13. İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, XII, 215. 14. İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, II, 64-65; A.mlf. el-Fütûhât (İst.) , IV, 199. 15. Şa‘rânî, el-Yevâkît, s. 331 16. Şa‘rânî, el-Yevâkît, I, 58. 17. Şa‘rânî, el-Yevâkît, s. 333

Yazar:
Prof. Mahmut Çınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul