21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İSLÂM İKTİSADI VE MODERN KAPİTALİZM
İSLÂM İKTİSADI VE MODERN KAPİTALİZM

İSLÂM İKTİSADI VE MODERN KAPİTALİZM Dr. Oğuzhan Bozatlı

İslam ekonomisiyle ilgili yapılan çalışmalar genel olarak tahlil edildiğinde İslam ekonomisinin mevcut iktisadi sistemlerden bağımsız yapısının olduğunu ortaya koymak yerine mevcut iktisadi sistemlere entegre etme çabasının olduğu gözlemlenmektedir. Bu ise, ideolojik bakışaçısından kurtulamama, tarihsel olayların zamana ve mekânagöre değişen koşullarını doğru değerlendirememekten kaynaklanmaktadır. İslam ekonomisi ile diğer sistemler arasındaki ortak noktalar tespit edilebileceği gibi farklılıkları da tespit etmek mümkündür. Ortak yönleriyle ilgili bir bağ kurarak onu Liberalizmle veya Sosyalizmle bağdaştırmak farklılıkların ihmaline yol açabilir. Böyle bir değerlendirme İslam ekonomisinin özgün konumunu yadsıma potansiyeli taşımakla beraber entegre etme çabalarına karşılık gelmektedir. Ayrıca İslam ekonomisinin diğer düşünce sistemlerine benzeyen görüşler ortaya koyması ve araçlarını kullanması bazı noktalarda kaçınılmaz bir gerçektir. Bu görüş ve araçların İslam’ın temel normlarıyla çatışmadığı sürece İslam ekonomik sisteminde yer almasında sakınca yoktur. Bununla birlikte altını çizmeliyiz ki, konu üzerinde dikkat edilmesi gereken husus oldukça kaygan ve aynı zamanda sert bir zemin olan İslam’ın yorumlanması, anlaşılması ve değerlendirilmesi konularında kişisel kanaatlerimiz belirtilmektedir. Bu yorumlama anlayışının mutlak doğru olarak anlaşılmamasını önemle belirterek İslam’ın kimsenin tekelinde olmadığını ifade etmekte yarar vardır. İslam iktisadı çalışmalarına katkı olarak hazırladığımız bu çalışmada eleştirinin geliştireceğini, reddiyeci bir kimlikle kuşanmamayı tavsiye ediyoruz. Modern anlamda İslam İktisadı çalışmaları ortaya çıkmadan veya ivme kazanmadan çok önce bile var olan temel anlaşmazlıklarından biri İslam’ın Kapitalizme mi yoksa Sosyalizme mi uygun olduğudur. İslam iktisadı çalışmalarını nivme kazanması ile birlikte bu tartışmalar son bulmak bir yana daha da şiddetlenmiştir. Zira konu üzerinde artan çalışmaların artması ve dolayısıyla bilgi setinin genişlemesi her iki düşünce savunucuları için yeni bilimsel malzemeler sunmaktadır. Bu iki grubun yanında bir diğeri olan üçüncü grupta ise İslam iktisadının özgünlüğünü savunanlar yer almaktadır. İlk olarak Kapitalizmle İslam arasında yakın ilişki kuran grubun görüşleri yorumlandığında oldukça ilginç değerlendirmeler göze çarpmaktadır. Böylesi bir görüşün filizlenmesi esasında İslam iktisadının sistemsiz konumundan veya bir diğer ifadeyle sosyal, ahlaki ve dini ilkelerinden ilham alan bütüncül bir yaklaşımdan ziyade ana akım iktisat düşüncesinin araçlarının İslamileştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla İslam iktisadının temel ilkelerine zıt bir hedefe doğru yani (örneğin yalnızca kâr motifli tezler) kapitalizme entegre etmektedir. Bu noktada en büyük probİslami iktisadı sisteminin bir parçası olan İslami finans sadece ribâ üzerine temellendirildiğinde bütüncül bir çözüm sunmamakta ve kapitalist sisteme entegre olmuş bir İslam iktisadı portresi çizmektedir.  İslam iktisadının bir alt dalı olan İslami finans yaklaşımından doğmaktadır. İslami iktisadı sisteminin bir parçası olan İslami finans sadece ribâ üzerine temellendirildiğinde bütüncül bir çözüm sunmamakta ve kapitalist sisteme entegre olmuş bir İslam iktisadı portresi çizmektedir. Dolaysıyla böylesi bir uygulama İslam dünyasına çözüm olmamak bir yana özgün bir sistem iddiasına da sekte vurmaktadır. Halis niyetlerle yapılsa dahi Kapitalist sistem içerisinde indirgemeci bir yaklaşımla ve oldukça kapsamı dar bir çerçevede ele alınan İslam’i Finans uygulamaları, İslam iktisadının özgünlüğünü zedelemekte ve Kapitalist sisteme entegre edildiği tezine sadece bizim tarafımızdan değil bu konuda çalışmalar yapan diğer araştırmacılar tarafından da işaret edilmektedir. Zira faiz ve zekât temelli bir yaklaşım: İslam’i sistem = Kapitalizm-Faiz+Zekât denklemini ortaya çıkarmakta ve uygulanabilir çözüm olmaktan hızla uzaklaşmaya neden olmaktadır. Ayrıca belirtilmelidir ki konu üzerine kafa yoran Zaman ve Mevdudi’ye göre İslam dini yalnızca faiz nedeniyle değil birçok yönüyle kapitalizme muhaliftir. Diğer yandan bazı İslam iktisat düşünüleri ise (Ghazanfar, Islahi, Husseini, Sıddıki) Schumpeterci büyük boşluk tezinin doğru olmadığını zira bahsi geçen dönemde İslam’ın en parlak dönemleri geçirdiğini ve bu dönemlerde Schumpeter’in dile getirdiği gibi iktisadi alanda herhangi bir gelişme ve bilimsel çalışma olmadığı fikriyatını eleştirirmektedir. Zikredilen yazarlar, Gazali, İbnTeymiye, İbn Kayyım, Ebu Yusuf, Tusi, İbn Haldun gibi İslam düşünürlerinin iktisadi görüşlerini ortaya koyarak Doğu’nun bilimsel mirasının Batı’ya geçişinin nasıl ve ne şekilde intikal ettiğini irdelemekte ve nihayetinde bugünkü serbest piyasa görüşlerinin köklerinin İslam iktisat düşüncesinde var olduğunu savunmaktadırlar. Bu görüşe benzer şekilde İslam dünyasında kapitalizmin doğup doğmadığı sorusuna cevap arayan Koehlerve Labib, İslam’ın erken dönemlerinden ve Orta Çağdan beri var olan liberal veyahut kapitalist eğilimlerin bugünkü serbest piyasa anlayışıyla oldukça benzerlikler taşıdığına işaret etmekle beraber İslam’ın özgün kurumlarla Batıdan çok önceleri bu konuma eriştiğini savunmaktadırlar. Maxime Rodison ise farklı bir yaklaşımla İslam’ın ilk doğduğu dönemlerde var olmayan ve çok sonraları ortaya çıkan kurumlar olan kapitalizm ve sosyalizm’in İslam’da aramanın doğru bir yaklaşım olmayacağını vurgulamaktadırlar. Bu düşünürlerin aksine Sıbai, Garauady ve Bercavi, Ali Şeriati gibi İslam düşünürleri ise aksi bir tezi, yani İslam’ın Kapitalizm’e karşı bir cephede olduğunu İslam’ın Sosyalizm önerdiğini savunmaktadırlar. Özellikle bu düşünürler elbette ki tezlerini ispat etmek için argümanlarını İslam tarihi, dini ve hukukundan elde edebilmektedirler. Örneklendirmek gerekirse İslam tarihinde klasik dönemden bugüne kadar süre gelen tartışmalardan biri kişinin ihtiyaç fazlası mala sahip olup olamayacağı konusunun caizliği ile ilgilidir. Ebu Zer, Tevbe suresinin 34. Ayetindeki ‘’Allah’ın yolu’’ lafzını hayır işleri ve fakirlere yardım yolunda infak edilmesi gerektiği şeklinde yorumlamıştır. Fakat bu düşünce İslam tarihi ve kültüründe tasvip edilmemiştir. Ancak her ne kadar subjektif bir yorum olarak kabul edilse de İslam Sosyalizmi savunucularına ilham kaynağı olmuştur diyebiliriz. Önde gelen Sosyalizm savunucularından Garaudy, Marksın meşhur sözlerinden biri olan ‘’din, halkın afyonudur’’ sözünün Marksist teoride zamana ve mekâna göre d e ğ e r l e n d i r i l m e s i gerektiğini dile getirerek muhtemel eleştiri noktasını tıkamaktadır. Garaudy’nin tespitlerine göre ezilen halkların çoğunluğu özellikle de Amerikan ve Avrupalı misyonerler tarafından din bir sömürü aracı olarak üst yapı ile birlikte afyon rolü oynamıştır. Bununla beraber yerli din hareketleri sömürgeciliğe karşı bir mücadele içine girerek öncelikle Allah adına yapılmıştır diyerek Marksist sistemin dinsiz bir sistem olmadığını sadece konjonktür gereği dine karşı böyle söylemi haklı olarak dillendirdiğini ve Marksist sisteme dinsizlik kimliğinin yerleştirilmesinin doğru olmadığını savunmaktadır. Ayrıca Cezayirde ki İslam Sosyalizm’inin ilahi yönüne referans veren düşünür sosyalizm ve İslamiyet arasında bir çatışmadan ziyade ortak paydanın olduğunu vurgulamaktadır. Mustafa Sıbai ise komünizmin teori ve uygulamasında ki aksayan ve kendi tabiriyle aşırıya giden yönlerini eleştirip ve iyileştirmeler yaparak İslam ile Sosyalizm arasında uyumu sağlamaya çalışmaktadır. İnsan doğasındaki eğilimleri de hesaba katan Sıbai, sınırlı bir mülkiyet hakkını Sovyet anayasasıyla örneklendirmekte ve İslam’ın ahlaki normlarının idealize edildiği bir sistem tasarlamaktadır. Sıbai, bu konumunda Kapitalist ve Komünist sistemlerin aşırılıklarından kaçınarak İslam ve Sosyalizm’in mutedil noktalarını yakalamaya çalışmaktadır. Bu iki görüşün dışındaki özgün İslam iktisadı, ilham kaynağını İslam’ın referans kaynaklarından, tarihi, kültürel, sosyal ve ilmi tecrübesinden almaktadır. Dolayısıyla her şeyden önce Materyalist temellere dayanan Kapitalizm ve Sosyalizm gibi sistemlerden bu noktada ayrılmaktadır. Dahası İslam iktisat teorisi ve uygulaması diğer sistemler gibi ahlakı bir kenara atmaz aksine tamamen ahlaki bir hüviyettedir. Bunun doğal bir yansıması olarak İslam iktisat teorisi pozitif analizin yanında normatif analizi de dikkate alarak diğer sistemler gibi yalnızca pozitif düzeyde kalmamaktadır. Ayrıca İslam iktisadı gelişmekte olan ülkelerde kalkınma,ekolojik ve çevre sorunları, gelir dağılımı, yoksulluk gibi problemlerden kapitalist sistemi sorumlu tutmaktadır. Bu nedenledir ki alternatif bir iktisadi sistem olduğu ileri sürülebilir. İslam’ın iman ve ahlak vurgusu öncelikli şart olarak dikkate alınmadığı, birey, aile, toplum ve devlet gibi kurumlarının nizamıyla ilgili düzenlemelerin göz ardı edildiği, yalnızca iktisadi saiklerin ön plana çıkartılarak ileri sürülen yaklaşımların diğer kültürlerin normlarıyla yorumlanması neticesinde İslam Kapitalizmi, Sosyalizmi veya Komünizmi düşünceleri zuhur edecektir. Oysa İslam iktisadı bazı mevzularda diğer sistemlerle benzerlikler gösterse de ortaya koyduğu iktisadi yapı nevi İslam İktisadı, Marksist veya kapitalist iktisatçıların düşündüğü gibi salt bir iktisadi doktrin ve inanç sistemi değildir. Bir iktisat tasavvuru, tutumu ve çerçevesi olan dünya görüşü, yaşayış ve medeniyet mefkûresidir. “ şahsına münhasır bir anlam taşımaktadır. Kaldı ki, iktisat ile ilgili üretim, emek, sermaye, arz-talep gibi konular bütün iktisadi sistemlerde yer almakta fakat İslam iktisadının bu konulara yaklaşımı ve yorumu diğerlerinden doğası itibariyle ayrılmaktadır. Batı iktisat sistemini ve kavramlarını referans alan bazı düşünürlerin kendi dünya görüşünü yansıtan doktrinler ile İslam dini hakkındaki görüşlerine göre İslam iktisat yapısını liberal veya sosyalist bir yapıda düşünmektedirler. Diğer yanda İslam dinine düşman olanlar ise anti-liberal ve pre-sosyalist bir yapıda düşünceler serdetmekte tereddüt etmemişlerdir. Örneğin Marksist bir düşünce kültürüne ait bir derginin koleksiyonu incelendiğinde İslam’ın hem sosyalizmin selamlayıcısı hem de kapitalizme peşkeş çekilmiş bir dünya görüşü olarak görülebilmesi mümkündür. İslam dini ve düşüncesi üzerine yazmaya çalışan düşünürlerin kahir ekseriyetinin atladığı nokta İslam’ı bir bütün ve düzen olarak ele almamalarıdır. Dolayısıyla İslam dinine karşı veya muhalif olan medeniyetlerin penceresinden bakılarak bir anlamda İslam medeniyetinin ruh dünyasına girilmeden yorumlar türetilmiştir. Böyle yapıldığı içindir ki, bu yorumlar İslam dininin ve iktisadi yapısının gerçeklerini yansıtmamakla beraber batı doktrinlerinin İslam’ı nasıl gördüğünü tespit etmeye yaramaktadır. Zira sistemler arası benzerlikler birbirlerine irca için yeterli bir sebep değildir. Ayrıca İslam felsefesi, muvazene, özgürlük ve sorumluluğa atfettiği önemle İslam iktisadını diğer sistemlerden ayırmaktadır. İslam İktisadı, Marksist veya kapitalist iktisatçıların düşündüğü gibi salt bir iktisadi doktrin ve inanç sistemi değildir. Bir iktisat tasavvuru, tutumu ve çerçevesi olan dünya görüşü, yaşayış ve medeniyet mefkûresidir. İslam iktisadı, kapitalist ve sosyalist düşüncede olduğu gibi ifrat ve tefrit noktalarında değildir. Ne emeği ne de sermayeyi yüceltir. Çünkü bu iki faktör sıkı sıkıya birbirine bağlıdır ki, biri olmadan bir diğeri anlam kazanamaz. Dolayısıyla İslam iktisadı ne kapitalin bayraktarlığını yapmakta ne de emeği yücelterek isyan bayrağı açmaktadır. İslam iktisadı, sosyalizmin müspet yanlarından olan yardımlaşma ve iş birliğini ihya ederken, Kapitalizmin mal kazanma veya servet biriktirme güdüsüne de meşru bir zeminde açık kapı bırakmış ancak sınırlandırmayı (hisbe, müsadere, zekât, sadaka vb.) da bir müdahale aracı olarak fonksiyonel hale getirmiştir. Dolayısıyla Sosyalizmin insan tabiatındaki gerçeklikleri göz ardı etmesi gibi yanlışa sürüklenmemiştir. Diğer hususlarda olduğu gibi İslam iktisadında mülkiyete karşı bakış açısı liberal ve sosyalist görüşlerdeki mülkiyet kavramından farklıdır. Çünkü mülkiyet ne sınırsız ve mutlak bir hak olarak görülmekte ne de bu hak tamamen reddedilmektedir. Bununla beraber İslam, özel mülkiyet ve toplum menfaatleri arasında bir bağ kurarak ihtiyaç sahipleri adına kişilere bazı mali yükümlülükleri şart koşmuştur. Bu yükümlülükler toplumdaki sınıflar arasında ki maddi dengenin en iyi noktaya yaklaştırılması içindir. Mülkiyet üzerine getirilen sınırlamalar onun doğurduğu zararlar ile ilgilidir. İslam hukukunda ki ölçü ‘’zarar vermek de ve zarara zararla karşılık vermek de yoktur’’ ilkesidir. Mülkiyetin elde ediliş biçimi İslam’ın ortaya koyduğu ilahi ve ahlaki prensipleriyle çatışıyorsa toplumsal çıkar açısından sınırlandırılması böylelikle söz konusu olur. Bir dağıtım aracı olan kâr ise sosyalist felsefede reddedilmiş iken Kapitalizm ve İslam da bu meşru görülüp teşvik edilerek özel mülkiyete ve teşebbüslere izin verilmektedir. Benzer şekilde İslam, rekabete karşı olmadığı gibi, piyasanın işlemlerine de kısmen karşı değildir. Ancak hem içerik hem de işleyiş bakımından farklı düşüncelerde söz konusudur. Rekabet ve kişisel çıkar peşinde koşma ile beraber İslam dininin bir öğüdü olarak karşılıklı iş birliği ve toplumsal faydaya mühim derecede önem verilmektedir. İslam iktisadı, kapitalizmde olduğu gibi insanı parçacı bir şekilde ele almaz, ahlaki normlara önem verir. Bu kurallar ilahidir ve sabit bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle İslam’ın aşırı bir liberal bir tutumu yoktur. Ancak İslam’ın ilk dönemleri itibariyle ticari hayatta mutlak bir serbestlik olmasa da gelişimine önem veren müspet bir bakış açısına sahipken ilerleyen dönemler de bu anlayış değişmiştir. İlk dönemlerde serbestlik düşüncesinin maddi sebebine bakılacak olursa dönemin site hayatından kaynaklanan yapısı öne çıkmaktadır. Kendi kendine yeterli olmayan ve dışarıdan gıda başta olmak üzere diğer malları ithal etmek zorunda olan şehrin konumu serbestliği teşvik edici düzenin oluşmasında önemli bir noktadır. Şehir, fiyat artışlarını henüz maruz kalmadığından ve devletin yeter seviyede müdahale edecek kudrette teşkilatlanma ve yapısı oluşmadığından müdahaleciliğin şartları olgunlaşmamıştır. Ancak bu durum böyle devam etmemiş yani denge gözetilememiştir. İslam dini yayıldıkça genişleyen coğrafi alanın inanç, düşünce ve kültürlerini kendi bünyesine katmıştır. Değişen ve karmaşıklaşan İslam inanışı kadercilik, züht gibi pasif bir kimlik kazanarak ilk dönemdeki aktif kimliğini kaybederek her alanda özellikle iktisadi alanda gerilemenin tohumlarını oluşturmuştur. İslam topraklarının gelişimine paralel olarak şehirleşme ve hükümdarlık gibi kurumların ikamesi ile büyük piyasalar meydana gelmiştir. Büyük şehirlerin oluşması iaşe meselesiyle beraber ihtikârı da gündeme getirmiştir. Böylece gerek fiyatların kontrolü, iaşe ihtiyacı ve ihtikâra karşı mücadele etme amacıyla müdahalecilik eğilimleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu meseleler tek başına müdahaleciliği açıklamaya yeterli değildir. Ülgener’e göre diğer faktörler din esaslarının evrimi, önceden kabul edilen ilkelerin istisnalarının oluşturulmasıyla ilkeler zaafa uğrayarak müdahaleciliğin gelişimine katkı sağlamıştır. Bütün üretim araçlarının devletleştirilmesinin İslam’ın temel prensipleriyle uyuşmadığını savunan Mevdudi’ye göre işletmelerin, fabrikaların, askerin, polisin, hukukun ve meclislerin aynı kişiler tarafından kontrol edilmesinin baskıcı bir yönetime sebep olacağı söylenmektedir. Ancak özel sektör tarafından etkin bir şekilde işletilemeyecekve toplumun refahına olumsuz yansıyacak durumlarda devlet mülkiyetine cevaz verilmektedir. Weber’in tezinin aksine Doğu’da piyasa ekonomisinin modern anlamda köklenip filizlenmesine engel olacak nedenler sıralanacak olursa İslam dini son sırada yer alacaktır. İslam’ın iktisadi gelişmeye engel olmadığını söylerken kazanç sağlama ve mülkiyete hiçbir sınır koymadığını söyleyemeyiz. Bu meşruiyet sınırını iki şekilde çizmek mümkündür. İlk olarak kazanımlar ve mülkiyet helal daireden elde edilmeli bir diğer ifadeyle batıl yollardan temin edilmemelidir. İkinci olarak ise bedelin muhakkak ödenmesi ve rıza şartı ile elde edilmesidir. Dolayısı ile ne zorlama nede serbest irade ve rızanın ağır bastığı, karma bir özellik taşıyan İslam İktisat modelinden bahsetmek mümkündür. Zira İslam adaleti gözetir ve böylelikle İslam iktisat düzeninin temel özelliği muvazenedir. Özetleyecek olursak İslam iktisadının mülkiyet noktasındaki yaklaşımında mülkiyet yerilmemiş bilakis teşvik edilmiştir. Mülkiyet insanın iç dinamiklerini sarsmamalı, çevresine yabancılaştırmamalı, yaratanı inkâr edici kibri karaktere büründürmemeli ve dünyada ebedi kalacakmış gibi bir hava yaratmamalı vb. manevi bozukluklara sebep olmadığı sürece Allah’ın insanlığa hem lütfu hem de imtihan vesilesidir. Nakviye göre, İslam, sosyalizm ve kapitalizmin ortası değildir. Bilakis gerek ferdi düzlemde gerekse de gayri tabi olan aşırı davranışları tasvip etmeyen bir felsefenin nişanesidir. Ancak İslam’da iktisadi hayatın tanzimi noktasında devletin kayda değer bir yeri vardır. Ancak bu hatırı sayılır konum sosyalist toplumlarda olduğu gibi baskıcı bir tutumu ifade etmemektedir. İslam iktisadının İslam hukukunda ki ölçü ‘’zarar vermek de ve zarara zararla karşılık vermek de yoktur’’ ilkesidir. Mülkiyetin elde ediliş biçimi İslam’ın ortaya koyduğu ilahi ve ahlaki prensipleriyle çatışıyorsa toplumsal çıkar açısından sınırlandırılması böylelikle söz konusu olur. “ mutedil iktisadi felsefesi, insan davranışlarındaki aşırılıkların giderilmesi veya törpülenmesi eğilimindedir. İslam iktisadı, faiz, zekât, tarım arazisi, israf, hile, rüşvet vb. konularda dinin referans kaynaklarındaki kesin ahlaki ve dini sınırlamaları ile ferde sınırsız bir özgürlük tanımaz ve mutlak anlamda serbest piyasa anlayışını savunan liberalkapitalist bir sistemden ayrılmaktadır. Ayrıca ne tamamen devlet müdahalesini savunan sosyalist görüşle ne de piyasa yanlı görüşleri nedeniyle kapitalizmle bağdaşmamaktadır. Diğer yandan bazı görüşlerin tarihsel süreçte daha erken bir zamanda açıklanması ancak başka doktrinde yer bulması nedeniyle o görüşü reddetmeyi gerektirmemektedir. Kaldı ki,İbn Haldun, Gazali, EbuYusuf, İbnTeymiyye, Tusi gibi düşünürler bugün iktisat biliminin kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’ten yüzyıllar önce özgün iktisadi fikirler ortaya koymuşlardır. İslam düşünürleri tarafından dile getirilen konu ve fikirlerin Batı iktisadi düşüncesinde yer edinmesi bizleri faydalanma noktasında dışarı itmemelidir. Serbest olduğu öne sürülen piyasa ekonomisi liberal değerlere dayanan kapitalizmin ana kurumlarından birisidir. Ancak tasavvur edilen piyasa sistemi tam anlamıyla teşekkül etmiş bir piyasayı bizlere sunmamaktadır. Aksine piyasa serbest değil belirli grupların iznine, sömürüsüne ve tekelleşmesine dayanarak kısıtlı bir piyasaya neden olmaktadır. Cari sistem suni tekeller, suni pazarlar ve suni istekler yaratarak piyasa motifini sürdürmeye çalışırken İslam İktisadında yapay hareketler ve tekelcilik kesinlikle yasaktır. İslam iktisadı kapitalist bir ekonominin piyasası ile kesinlikle uyum göstermemektedir. İslam iktisadı bizzat kendi özgün sosyal piyasa modelini ortaya koymaktadır. İslam iktisadında birey ne mutlak akılcı ve hazcı ne de İslam iktisatçıları tarafından idealize edilen mutlak bir müslüman modelidir. İslam iktisat siyasetinin karakteristik özelliği olan Muvazene’nin insana yansıması olarak dengeli bir yaklaşım benimsenmelidir. İslam iktisatçılarının çoğu tarafından kabul edilmeyen rasyonel birey aslında insan doğası dikkate alındığında en iyi olmasa da pozitif düzeyde olan budur. Ülgener’in çalışmaları bizlere göstermektedir ki, ilk dönem İslam tarihinde rasyonel birey ve ona yönelik kurumsal alt yapı ve teşvikleri açıkça gözlemlenmektedir. Ancak bu rasyonel birey İslam dininin eğitim felsefesiyle bir nebze olsun dizginlenmiş bir bireye karşılık gelmektedir. Belki bu noktada ki yaklaşımımız İslam iktisatçıları tarafından neo-klasik varsayımlara yakınlaşmak noktasında eleştirilebilir. Ancak pozitif olan bir kaideyi gerek İslam tarihinde tespit etmek gerekse de günümüz şartlarında yakalamakla beraber normatif kaidelerle desteklemek bizi neo- klasik kümesine sokmamalıdır. Böyle bir yakınlık eleştiri söz konusu olduğu takdirde aynı düzlem üzerinden bizlerde homo-islamicus varsayımının gerçeklerle bağdaşmadığını ve tıpkı neo-klasik iktisadın gerçekçi olmayan homoeconomicus varsayımına benzetilmeye çalışılıp, yakınlaştığını vurgulamak gibi bir eleştiri sözkonusudur. Sonuç olarak denilebilir ki, İslam ideal bir iktisadi sistem sunmaz ancak ideal bir iktisat sisteminin temel kaidelerini verir. Bu temel kaideler çerçevesinde zaman ve mekânın koşulları gerektirdiği maslahata göre gerekirse piyasayı bile savunmayarak devletçi bir kimlik kazanabilir. Ancak mevcut şartlar ve tarihi tecrübeler devletçi bir kimlikte ki iktisadi başarısızlıklar İslam iktisadının önündeki yaklaşımda ki engellerdir.

Yazar:
Dr. Oğuzhan Bozatlı
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul