21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İBN NUCEYM’İN (RH. A) SÖYLEDİĞİ BİR SÖZÜN TAHLİLİ VE HANEFİ MEZHEBİNDE USÛL
İBN NUCEYM’İN (RH. A)  SÖYLEDİĞİ BİR  SÖZÜN TAHLİLİ VE  HANEFİ MEZHEBİNDE USÛL

İBN NUCEYM’İN (RH. A) SÖYLEDİĞİ BİR SÖZÜN TAHLİLİ VE HANEFİ MEZHEBİNDE USÛL Seyfulislam ÇAPANOĞLU

Öncelikle İbn Nuceym (rh. a)’in tahlil edeceğimiz sözünü verelim. Sonrasında Hanefi mezhebinin usûlüne dair bilgi verdikten sonra, İbn Nuceym’in (rh. a) sözünden ne anlaşılması gerektiğine dair sözlerimizi aktaralım.
İbn Nuceym (rh. a) diyor ki:
“…Buna göre; kitaplarda zikredilen küfür kelimelerinin çoğuyla bir Müslümanın kafir olduğuna fetva verilmemelidir. Bunun için ben küfür kelimelerinden hiçbiriyle küfrün vaki olduğuna fetva vermemeyi kendi nefsime vacib kıldım…”(İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (9/9) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil y.)
İbn Nuceym (rh. a) hakkında Ahmet Özel şunları kaydetmektedir: “Zeynuddin (Zeynelabidin) b. İbrahim b. Muhammed b. Nuceym el-Mısri. Tanınmış Hanefi alimi.”(Ahmet Özel, Hanefi Fıkıh Alimleri (sf. 116), TDV, Ankara 1990)
Bu kısa bilgiden sonra mezhebin müctehidlerini tanıtalım:
1. Mezhebin usûl kurucusu mutlak müctehid İmam-ı Azam’dır (rh. a). Hicri 80’de doğmuş, hicri 150’de vefat etmiştir. İmam-ı Azam’ın (rh. a) yetiştirdiği, ilimde kendi seviyesinde olan ama içtihatta onun usûlüne uyan öğrencilerine mezhebte müctehid denilir. Bunlar sırasıyla şunlardır:
Ebu Yusuf: Ebu Yusuf Yakub b. İbrahim b. Habib b. Sad Habte el-Kufi el-Ensari. Hicri 113’te Kûfe’de doğdu. 182’de Bağdad’da vefat etmiştir. Mutlak müctehid olduğu da söylenmiştir (bknz. Ahmet özel a.g.e sf. 20) Ama asıl olarak bilinen onun mezheb içi müctehid olmasıdır. İbn Abidin (rh. a) “Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti” adlı eserinde şunları kaydetmiştir:
Ebu Yusuf şöyle derdi: “Ebu Hanife’ye muhalif olarak söylediğim görüşlerimin hepsi onun görüşlerinden biridir…( İbn Abidin Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 152) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
İmam Muhammed: Ebu Abdullah Muhammed b. El-Hasen B. Ferkad eş-Şeybani. 132/749 yılında Vasıt’ta doğdu. 189 yılında da Rey şehrinin Renbeveyh köyünde vefat etmiştir. Mezheb içinde müctehidir.
Evvel emirde mezhebin aslını oluşturan müctehidler bunlardır. Bunlardan sonra gelen müctehidleri de sıralayalım:
Hassaf: Ebu Bekr Ahmed b. Ömer eş-Şeybani el-Hassaf (181-261) Müctehiddir. (Ahmet Özel a.g.e. sf. 28) Tahavi: Ebu Cafer Ahmed b. Muhammed b. Selame b. Abdulmelik el-Ezdi et-Tahavi (239-321) Müctehiddir. Kerhi: Ebu’l-Hasen Ubeydullah b. Huseyn b. Della el-Kerhi (260-340) Müctehiddir. Cessas: Ebu Bekr Ahmed b. Ali el-Cessas er-Razi (305-370) Müctehiddir. Kuduri: Ebu’l-Huseyin Ahmed b. Muhammed b. Ahmed b. Cafer el-Kuduri (362-428) Ashabu’t-Tercihtendir. Halvani: Ebu Muhammed Abdulaziz b. Ahmed b. Nasr b. Salih, Şemsu’l-Eimme el-Halvani el-Buhari (v. 448) Müctehiddir. Serahsi: Ebu Bekr Muhammed b. Ebi Sehl Ahmed Şemsu’l-Eimme es-Serahsi (400-483) Müctehiddir. Buhari: İftiharuddin Tahir b. Ahmed b. Abdurreşid el-Buhari (482-542) Müctehiddir. Kadıhan: Fahreddin Hasan b. Mansur b. Mahmud el-Uzcendi el-Ferğani (v: 592) Müctehiddir. Merginani: Ebu’l-Hasen Burhanuddin Ali b. Ebu Bekr b. Abdulcelil el-Feraği el-Merginani er-Riştani (v: 593) Müctehiddir. Buhari: Burhanuddin (Burhanu’ş-Şeria) Mahmud b. Ahmed b. Abdulaziz b. Ömer b. Maze el-Buhari (v: 616) müctehiddir. Nesefi: Ebu’l-Berekât Hafizuddin Abdullah b. Ahmed b. Mahmud en-Nesefi (v: 710) Müctehiddir. Molla Fenari: Şemseddin Mehmed b. Hamza Fenari (751-854) Müctehiddir. İbni Humam: Kemaluddin Muhammed b. Abdulvahid b. Abdulhamid b. Mesud el-Humam es-Sivasi el-İskanderi (790-861) Müctehiddir. Ali el-Kari: Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Herevi (v. 1014) Müctehiddir.
Bu müctehidlerin yanında birçok fakih mevcuttur ki, bu ulemanın ilim olarak dercelerine ulaşamamışlardır. Bundan dolayı mezhebi tertib edip düzenlemeye çalışan Ebu’s Suud, İbn Nuceym ve İbn Abidin (rh. a) gibi ulema, ictihad seviyesinde olmayanların sınırlarını mezhebin kaybolmaması adına bir çerçeve içerisine almaya gayret etmişlerdir. Bundan dolayı İbn Abidin (rh. a) Kitabında şunu kaydeder:
“Onun (Ebu Hanife’nin ) tercihi olan bir görüş bulunmadığında Yakub’un görüşü tercih edilir. Sonra Muhammed’in, onun görüşü de güzeldir. Sonra Züfer ve Hasan b. Ziyad’ın. Fetvasında muhayyerlik vardır denildi, iki öğrencisi İmam’a muhalefet ettiklerinde. ‘Delili kuvvetli olan tercih edilir’ de denildi. Bu müctehid müfti içindir en sahih kavle göre.” …( İbn Abidin, Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 162) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
İbn Nuceym (rh. a) kendisi mezhepte müctehid olmamakla beraber fetvalarında usûlünü İmam-ı Azam’ın (rh. a) görüşleri üzerine kurmaya çalışmıştır. İbn Nuceym (rh. a) Ref’u’l-ğışa fi vakti’l-Asri ve’l-İşa (İkindi ve Yatsı Namazlarının Vakti Konusunda Örtüyü Kaldırma) adlı risalesinde şöyle söyler:
“Bir gerekçe olmaksızın iki öğrencisinin veya onlardan birinin görüşü İmam’ın görüşüne tercih edilmez. Gerekçe ya İmam’ın delilinin zayıf olması veya meselenin zaruret ve teamül ile alakalı olmasıdır.” (İbn Abidin, Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 170) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
Mezhepte müctehid olmayanların takip edeceği usûl budur. İbn Abidin (rh. a) bu işe biraz daha açıklık getirir:
“Sen, en sahih olanın, müctehid müftinin muhayyer olması ve delili en kuvvetli olanla fetve vermesi olduğunu, (yukarıdaki) tafsilatı/hiyerarşiyi takip etmesi gerekmediğini öğrendin. Ancak zamanımızda müctehid müfti olmadığı ve sadece mukallid kaldığı için bize gereken hiyerarşiye uymaktır. Ve ilk olarak İmam’ın görüşüyle fetva veririz, sonra ve sonra…vd. Mezhepte müctehidler, delilinin kuvveti veya zamanının değişmesi veya onlar için açığa çıkan benzer nedenlerle aksini tahsis etmedikçe (hiyerarşi bu şekildedir) sanki hayattaymışlar ve bununla bize fetva veriyormuş gibi onların görüşüne tabi oluruz.” (İbn Abidin, Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 172) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
İbn Nuceym (rh. a) de bu konuda şunları kaydetmektedir:
“Sen ‘Mukallid oldukları halde meşayıhın, İmam-ı Azam’ın görüşü dışındaki ile fetva vermesi nasıl caiz olur?’ dersen, derim ki: Ben de bu konuda uzun bir süre zorluk çektim ve onların bu sözlerinden şunu anlayana kadar bir cevap bulamadım. Ki bunu, onlar ashabımızdan naklederler: ‘Bir kimsenin neye dayanarak söylediğimizi bilmedikçe bizim görüşümüzle fetva vermesi caiz değildir.’ Hatta es-Siraciyye’de bunun, İsam’ın İmam’a muhalefetinin sebebi olduğu nakledilir. İsam çoğunlukla İmam’ın görüşüne aykırı olanla fetva verirdi. Çünkü o delili bilmiyordu. Başkasının delilini üstün görüyor ve bununla fetva veriyordu.” (İbn Abidin, Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 174) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
İbn Abidin (rh. a) Reddu’l Muhtar’da şunları aktarmaktadır:
“el-Bahr’da, İmam-ı Azam’ın kavliyle fetva vermek helal hatta vaciptir. Velev ki nereden alıp söylediği bilinmesin denilmektedir.”(İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (1/91) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil yay.)
İşte İbn Nuceym’in (rh. a) oluşturmak istediği usûl budur. Bir diğer usûlünü de İbn Abidin (rh. a) şöyle aktarmaktadır:

“… el-Bahr nam kitapta bildirildiğine göre, bir kavlin sahihliği ile fetva ihtilaf ederse, amel metinlere muvafık olana göredir. İki kavilden biri şerhlerde, diğeri fetva kitaplarında olursa hüküm yine budur. Çünkü ulemanın sarahaten bildirdiklerine göre, metinlerde beyan edilenler, şerhlerde beyan edilenlerden evladır. Şerhlerdekiler de fetva kitaplarındakilerden evladır. Ancak bu hüküm, her iki kavlin sahih olduğu sarahaten bildirildiğine, yahut hiç tasrih yapılmadığına göredir.”(İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (1/90) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil yay.)
İbn Nuceym (rh. a) gerçek müfti olan mutlak müctehidlerden ayrılmamayı, onların sözlerinin çerçevesinden çıkmamayı bize usûl olarak bırakmıştır. Ama olaylar çok ve insanların fetvalara ihtiyaçları vardır. Bu nasıl çözülecektir? İşte İbn Abidin (rh. a) bu konuda şu usûlü ortaya koymaktadır:
“Bir hadisede ulemamızdan açık bir cevap bulunmaz da sonra gelen ulemamız bir kavil üzerinde ittifak ederlerse o kaville amel olunur. İhtilaf ettikleri takdirde derece derece ekseriyetin kavliyle amel olunur. Ekseriyetten murâd, Ebu Hafs, Ebu Cafer, Ebu’l-Leys, Tahavi ve diğer mutemet meşhur, büyük ulemadır. Bunların hiçbirinde nassen cevap bulunmazsa, o zaman müfti, teemmül, tedebbür ve ictihad ederek zimmetten kurtulmanın yolunu bulmaya çalışır. Ama bu hususta aklına geleni söylemez. Allah Teala’dan korkması, onu murakebe etmesi gerekir. Çünkü bu iş, pek büyük bir iştir; ona cahil ve şakiden başka kimse cesaret edemez.” (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (1/89) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil yay.)
 Buraya kadar kısa da olsa Hanefi mezhebini fetva vermedeki usûlünün bir kısmına değindik. Şimdi İbn Nuceym’in (rh. a) başta söylediğimiz sözünü tahlilini yapalım:
İbn Nuceym (rh. a) diyor ki:
“…Buna göre; kitaplarda zikredilen küfür kelimelerinin çoğuyla bir Müslümanın kafir olduğuna fetva verilmemelidir. Bunun için ben küfür kelimelerinden hiçbiriyle küfrün vaki olduğuna fetva vermemeyi kendi nefsime vacib kıldım”(İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (9/9) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil yay.)
İbn Abidin (rh. a) “Şerhu Ukudi Resmi’l-Mufti” adlı eserinde ondan şöyle nakletmektedir:
“el-Bahr’da Mürted babında, “el-Fetava’s-Suğra” adlı eserden naklen şöyle denir: ‘Küfür büyük bir şeydir. Onu tekfir etmeyen bir rivayet bulunduğunda mü’mini kafir olarak nitelemem.’ Sonra (el-Bahr yazarı) şöyle söyler: ‘Belirtilmiştir ki, sözünü iyiye yorma imkanı bulunduğunda veya zayıf bir rivayet de olsa küfründe ihtilaf olduğunda Müslümanın küfrüne hükmedilmez.’” ( İbn Abidin, Şerhu Ukudi Resmi’l-Müfti (sf. 207-8) çev: Şenol Saylan, Klasik yay.)
Bu sözleri göz ardı etmeden, Aliyyu’l-Kari’nin (rh. a) “Fıkhu’l-Ekber Şerhi” adlı eserindeki “Kıble ehline kafir denmez” başlığı altında zikrettiklerini aktaralım:
“Akâid şarihinin söylediği gibi Ehl-i Sünnet âlimlerinin ‘Kıble ehlinden hiç kimseye kâfir denemez’ sözleri ile ‘Kur’an’ın yaratılmış olduğunu’, yahut ‘Allah’ı görmenin muhal olduğunu’ söyleyen, yahut ‘Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’e söven, yahut onları lanetleyen kimse kâfir olur’ sözlerini birleştirmek müşkül bir meseledir. ‘Mevâkıf’ adlı kitabın şarihi de aynı şeyi söylüyor. Fetva kitaplarında ise şöyle yazılıdır: ‘Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’e sövmek küfür olduğu gibi bunların halifeliğini inkâr etmek de küfürdür. Şüphe yok ki bu gibi meseleler müslümanlarca makbuldür, fakat yukarıdaki iki söz arasını birleştirmekse müşküldür.’
Bu müşkülün sebebi fer’i meselelerle, kelâmcıların ittifak ettikleri esaslar cümlesinden olan kıble ehlinden hiç kimsenin tekfir edilemiyeceği esasına dayanan deliller arasında uygunluğun bulunmamasıdır. Bu müşkül şu şekilde kaldırılabilir. Fetva kitaplarının yazarlarının, bilmeden ve delilini açıklamadan naklettikleri fetvalar delil değildir. Zira dinî meselelerde inançlar, kesin delillere dayanmalıdır. Bir müslümana kâfir demede ise açık ve kapalı fesat ve fitneler vardır. Bazı kimselerin ‘Bu fetvalar, tehdid için nakledilmiştir’ şeklindeki izah tarzları bir mâna ifade etmez.” (Aliyyu’l-Kari, Fıkhu’l-Ekber şerhi (sf. 297) çev. Yunus Vehbi Yavuz. Çağrı yay.)
 Aliyyu’l-Kari’nin (rh. a) naklettiği söz bu konuda aydınlatıcıdır ve İbn Nuceym’in (rh. a) fetva kitaplarındaki küfre nisbet edilen lafızlarla neden fetva vermediğinin de delilidir. Sözü tekrar vurgulayayım: “Fetva kitaplarının yazarlarının, bilmeden ve delilini açıklamadan naklettikleri fetvalar delil değildir.”
İmam Aliyyu’l-Kari (rh. a) bu işin ortasını bulmak noktasında bu sözü sarf etmiştir. Yine onun şu sözlerine kulak verelim:
Molla Aliyyü’l-Kari ‘Hülasa’ sahibine bir reddiye risâlesi yazmıştır. “Bununla kesin olarak bilinmiştir ki, ‘Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)’e dil uzatan kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez’ diye Cevhere’ye nisbet edilen ibârenin aslının Cevhere’de mevcut olduğunu farz etsek bile bu bâtıldır. Aslı yoktur. Bununla amel etmek câiz değildir. Yukarıda geçtiği vecihle, bir meselede küfrü gerektiren bir çok ihtimaller bulunduğu halde küfrü gerektirmeyen zayıf olsa bile yalnız bir ihtimal bulunsa, müftüye lâzım olan küfrü gerektirmeyen ihtimale meyledip onunla fetva vermelidir. Ashab-ı kiramdan birine dil uzatan kimsenin kâfir olmayacağına dair fukahânın icmâsı nakledilmiştir. Buna göre ashab-ı kiramdan birine dil uzatan kimsenin küfrüne hükmolunmaz. Yukarıda geçtiği üzere bizim Hanefî mezhebine göre, Peygamber Efendimize dil uzatan Müslümanın tevbesi kabul edildiği takdirde, Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)’e veya bunlardan birine dil uzatan Müslümanın tevbesi evleviyetle kabul edilir.
el-Bahr sahibi, ‘Ben fetâvâ kitaplarında zikredilen küfür kelimelerinden hiçbiriyle bir Müslümanın kâfir olacağına fetva vermemeyi kendi nefsime vâcib kıldım’ dediği halde ‘Hz. Ebû Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a)’e dil uzatan veya onlara ta’n eden Müslüman kâfir olur ve tevbesi kabul edilmez’ diye fetva vermesine şaşılır.” (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar ale’d-Durru’l-Muhtar (9/39-40) çev: Ahmed Davudoğlu, Şamil yay.)
Bu konuda İbn Nuceym (rh. a) bile kendi koyduğu usûle uymamıştır. Ya da gerçekten delilini bulmuştur. Ama bir de şu var ki, İbn Nuceym (rh. a) mukallid, İmam Aliyyu’l-Kari müctehiddir.
İşte burada şunu soruyoruz: İbn Nuceym (rh. a) mutlak müfti olmadığı halde onun bu sözü tam bir fetva gibi algılanır mı? Bu işin vacibliğini kendine has kılmıştır. Siz böyle fetva vermeyin, dememiştir. Kendi açısından doğru bir yoldur. Allah ondan razı olsun. Ama mezhep içinde onun gibi olan, fetva kitabıyla amel olunan İmam Bezzazi (rh. a) vardır. İbn Nuceym (rh. a) ile onun arasında 99 senelik bir zaman farkı vardır. Bezzazi (rh. a) hicri 827’de vefat etmiş, İbn Nuceym (rh. a) 926’da doğmuştur. İbn Nuceym (rh. a) dünyaya gelmeden evvel Bezzazi (rh. a) şunu şöylemiştir:
“Fetvalarda geçen küfür hükümlerini ikrar eden elbette kafir olur. Birtakım kendini bilmezler bunu hakikatin dışında yorumlarlar, önemsemezler ve bir korkutmadan ibaret olduğunu sanırlar. Bunlar gafildirler ve sefildirler. Diğer konulardaki verilen sahih fetvalar yürürlükte olduğu gibi, elfaz-ı küfürle ilgili verilen sahih fetvalar da yürürlüktedir. Elfaz-ı küfürle ilgili fetvalara hakikat gözü ile bakmayanlar batıl işle iştigal etmiş olurlar. İmanın, küfrün, helalin ve haramın ne demek olduğunu bilip açıklayan imanlı alimler, Rabbimizin mü’min kulları, anılan batıl hallerden beridirler. Evet bu zevat, fetva veren gerçek İslam alimleri, yalnız Allah Teala Hazretleri’nin gönderdiği peygamberinin tebliğ ve beyan ettiği hakikatlerden ve ciddi hususlardan söz ederler.” (Elfaz-ı Küfr/Küfür Sözleri (sf. 364-5) Hüseyin Aşık, Hız Dağıtım, Ekim 1981, İst.)
Bu fetva kitabı hakkında da şu nakli aktaralım:
“Şeyhu’l-İslam Ebu’s Suud Efendi’ye, niçin önemli meseleleri ihtiva eden bir eser telif etmediği sorulduğunda ‘Bezzaziyye varken böyle bir şeyden haya ederim’ dediği kaynaklarda zikredilir.” (Ahmet Özel, Hanefi Fıkıh Alimleri (sf. 92) TDV)
 Bezzazi (rh. a) Timurlenk’in küfrüne dair fetva vermiştir. Onun bir fetvasını burada nakledelim:

“Bir kimse, zalime adil derse tekfir olunur. Tecdid-i iman ve tecdid-i nikah lazım gelir.” (Elfaz-ı Küfr/Küfür Sözler (sf. 381) Hüseyin Aşık, Hız Dağıtım, Ekim 1981, İst.)
İbn Nuceym’in (rh. a) sözü vakıanın da zıddınadır. Çünkü Hanefi mezhebinde birçok fetva kitabı yazılmış ve buna göre amel edilmiştir. İçerisinde onun içtihadına uymayan küfürle nitelendirmeler de bulunmuştur. Mesele Hanefi mezhebinde Fetava’l-Hindiyye kitabı, Şah Cihan’ın Hindistan’da 50 yıl kadar saltanat süren üçüncü oğlu Evrengzib Âlemgir’in emriyle telif edildi. Burhanpurlu Şeyh Nizam’ın (v. 1090/1679) başkanlığında onar kişilik birer ekiple çalışan dört yardımcısı Şeyh Vecihuddin, Şeyh Celaluddin Muhammed, Kadı Muhammed Hüseyin ve Mola Hamid’in oluşturduğu bir ulema heyetinin ortak çalışmasıyla 1075-1083 (1664-1672) yılları arasında yazılmıştır. ... İngiliz hakimiyetine gelinceye kadar Hindistan’da İslam hukukunun uygulanmasında en önemli kaynak(tır).” (Ahmet Özel, Hanefi Fıkıh Alimleri (sf. 140) TDV yay.)
Yani yaklaşık olarak bu kitapla 250 seneye yakın Hindistan İslam topraklarında amel edilmiştir. İçerisinde küfür olarak söylenilen şeyler küfür olarak bellenmiştir.
Fetavay-ı Hindiyye’de şu fetvalar yer almaktadır:
“Bir kimse, kalbi imanla mutmain olduğu halde, dili ile kasden küfür söylese kâfir olur. Allah katında mü’min olmaz. Fetâvây-ı Kâdîhân’da da böyledir.
Küfür olup olmadığı ihtilaflı olan bir sözün sahibi, tecdîd-i imân ve nikâhla emrolunur. İhtiyaten, bu şahsın, tevbe edip dönmesi gerekir.
Küfrü gerektirmeyen fakat hatâ olan kelimelerin sahipleri, bu durumlarında mü’mindirler; nikâh tazelemekle emrolunmazlar. Muhit’te de böyledir.
Bir meselede küfrü gerektiren yönler bulunsa da küfre mâni olan bir tek yön bulunsa fetva veren kimsenin bu bir tek yöne meyletmesi lâzım gelir. Hulâsa’da da böyledir.
Bezzâziyye’de şöyle zikredilmiştir:
Ancak, bu şahsın irâdesi, açıkça küfrü îcabediyorsa; o takdirde, te’vilin ona faydası olmaz. Bahru’r-Râik’ta da böyledir.” (Fetavayı Hindiyye (4/349-40) çev: Mustafa Efe, Akçağ yay.)
Bu konuda bir örnek daha vermek gereklidir. Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri efendi (rh. a)’nin “Türkün Başına Gelen Şapka Meselesi” adlı risalesinde “Ubeydullah Efendi’ye Cevap” adlı bölümde onun şu sözlerine yer verir:
“Ben, beni mahkumiyete götürecek bir dini hak olarak kabul edemem. Ben, adam olmak ve zilletten kurtulup izzete vasıl olmak (erişmek) için atacağım her adımda, fetva namıyla önüme set çekecek bir dini hak din olarak kabul edemem.” (Türkün Başına Gelen Şapka Meselesi, Mustafa Sabri Efendi (sf. 74) İslami Medrese yay.)
Şeyhu’l-İslam’ın buna dair cevabı şöyledir:
“Müslümanlar dinsiz hükümetin fetvalarını dinleyecekler, bu herif hakiki fetvaları dinlemeyecek, yalancı bahanelerle reddecek!” (Türkün Başına Gelen Şapka Meselesi, Mustafa Sabri Efendi (sf. 77) İslami Medrese yay.)
Şeyhu’l-İslam’ın (rh. a) kendi zamanında cereyan eden olayların tümüne dair topluca verdiği fetvayı da burada zikredelim. Hem yukardaki adama ve diğerlerine cevap niteliğinde olur. O diyor ki:
“1-Tesettur-ü nisvanın ilgası (kadınların örtünmesinin kaldırılması) 2-Mirası alâ mâ farazallahu (Allah’ın farz kıldığı şekilde) taksim etmeyi ilga (kaldırmak) 3-Nikah-ı şer’iyi ilga 4-Talak-ı şer’i’yi ilga (İslami boşanmayı kaldırma) 5-İddet-i şer’i’yi ilga 6-Taaddüd-ü zevcatı (birden fazla kadınla evlenmeyi) suret-i mutlakada men ve tahrim (genel olarak yasaklama ve haram kabul etme) 7-Müslim ile gayr-i müslim arasında izdivaca (evliliğe) müsaade 8-Nim-ü üryan (yarı çıplak) İslam kadınlarının namahrem erkeklerin kolları arasında ala melei’n nas (herkesin önünde) dans etmelerini tecviz ve terğib (uygun görüp teşvik etmek) 9- Şarabı “ben böyle içerim” diyerek iftihar (övünmek) 10- Dini devletten ayırarak hükümet-i şer’i şerifin müdahale ve murakabesinden azade bırakmak 11- “Ve men lem yehkum bima enzelellahu fe ulaike humu’l kafirun” (Kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir) nazm-ı celile rağmen kavanin-i İslamiye’yi (İslam kanunlarını) Mecelle-i Ahkam-ı Şeriyye’yi ilga ederek Roma hukukuna göre müstenid İsviçre kanun-u medenisini tatbik ve tercih 12-Şeriat-ı İslamiyye’yi tahkir etmek ve gazetelerde tahkir ettirmek 13- Allah namına yemini kaldırmak 14- Devletin dini din-i İslam olduğu hakkındaki madde-i esasiyeyi iptal ve ilga 15- Mekteb-i İslamiye’den (İslami okullardan) tedrisat-ı diniyeyi (dini eğitimi) kaldırmak 16- Hıfz-ı Kur’an’ı men (Kur’an’ı ezberlemeyi engellemek) 17- Müslümanların dini yazısı olan Kur’an yazısını ilga ederek Latin hurufatını (harflerini) kabul 18- ‘Türk milleti (haşa) bir baldırı çıplak Arab’ın vaz’ ettiği kanunlara bağlı kalamaz’ diyerek Peygamber Efendimiz Hazretlerini tahkir etmek…
Bunları yapan ümerâ (yöneticiler) ve efraddan (ferdler) müteşekkil bir hey’et-i içtimaiyyenin (toplantı heyeti) işbu harekât ve icraâtını tahsin (güzel gören) ve tavsib eyleyen mukallitlere (takipçilere) Müslüman denilmek caiz olur mu?
El-Cevab: Olmaz
Şeyhu’l-İslam-ı Sabık (eski Şeyhu’l-İslam) Mustafa Sabri & Gümülcine Müftüsü Muhammed Nevzad & Dimetoka Müftüsü Hacı Veliyuddin (Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Kemalistlerin Din Düşmanlığı (sf. 124-5) İslami Medrese yay. 2018)
En son olarak da Osmanlı Devleti’nde yazdığı bir fetva ile Cumhuriyet Türkiyesinde asılan -inşaallah- şehid olan İskilipli Atıf Hoca’nın risalesinden bir notu aktaralım:
“Fukaha-i kirâm hazarâtı ‘Bir meselede doksan dokuz ihtimal küfre ve bir ihtimal küfür olmadığına olursa, küfür olmadığı yönü tercih olunmak süretiyle fetva vermek gerekir. Zira küfür, büyük cinayet olduğundan küfürde olmama, kafir bulunmama bir ihtimal varken, tekfir yönüne gidilmesi uygun olmaz’ diyorlar. Şu halde buna nazaran şiar-ı küfrü işleyenler, nasıl tekfir olunabilinir, diye sorulursa, cevab da deriz ki: Fukaha-i kiram hazaratının bu sözleri, meselede küfür olmadığı ihtimali bulunmasına göredir. Böyle bir ihtimal bulunmadığı takdirde, icmâ’ ile küfür üzere fetva verilmesi icab eder. Bununla bereber fukahanın bu sözleri gerçeğe değil, ihtiyata dayanarak söylenmiştir. Mesele iman ve küfür ile ilgili olduğundan gayet mühimdir. Onun için bir meselede küfür, doksan dokuz değil, hatta bir ihtimal bile olsa, aklı başında bir Müslüman böyle tehlikeli bir şeye cesaret etmemelidir. Zira öbür ihtimal esasında küfrü gerektirebilir. Müslüman için en mu’teber ve en kıymetli olan iman ve İslami meselelerinde küfür belirtisi olabilecek şeylerden sakınmalarını din kardeşlerimize tavsiye eder ve ‘Dilediğinizi yapın, Allah amelinizi görüyor’ (Tevbe 9/105) ayetinin yüce manasına Müslüman kardeşlerimizin dikkat nazarlarını çekerim. ‘Ey görüş sahibleri, ibret alınız.’ (Haşr 59/2) Ve selam Hüda’ya tabii olanlara olsun. (Frenk Mukallidliği ve Şapka (68-9) Vuslat yay.)
Tekrar başta da belirttiğimiz sözlere döner isek, İbn Nuceym (rha) bu sözlerle kendi üzerine ihtiyadı ele alarak bir sınır koymuştur. Yani kendi için bir adakta bulunmuştur. Bu adak onu bağlar. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü üzere, diğer alimlerimiz bu konuda ondan farklı bir yol izlemişlerdir. Konu aslı itibariyle çok daha geniştir. Bu kadarıyla yetinelim.
Bir de bu, Hanefi mezhebinin iç meselesidir. Diğer mezheplerdeki fetva bildirme usûlleri daha farklıdır. Onu da Allah imkan verirse başka bir yazıda inceleriz.

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul