Allahu Teala buyuruyor ki:
“De ki: Benim namazım, ibadetlerim, yaşamım ve ölümüm, hep alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am 162)
Demek ki Müslüman, başta namaz olmak üzere tüm ibadetlerini ve kulluğun tüm gerekleriyle yaşama biçimini sadece Allah’ın rızasını kazanmak için, Allah’ın emrettiği biçimde yapacak ve ölürken de o hal üzere ölecektir.
Hal böyle iken, elbette Müslüman, hayatının bir parçası olan ‘eğlence’sinin de Allah’ın rızasına mutabık olmasına azami dikkat edecektir. Bu kapsamda iştigal ettiği spor da dinlediği müzik de İslami olacak, modern toplumun başlıca tutkuları arasına girmiş olan ‘kumar’dan sakınacaktır.
Dünya Hayatı Bir Oyun Ve Eğlencedir, Ancak Oyuncak Olsun Diye Yaratılmamıştır
Allahu Teala buyuruyor ki:
“Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, işte asıl hayat odur. Keşke bilselerdi.” (Ankebut 64)
Yüce Allah, bir diğer ayet-i kerimede ise şöyle buyuruyor:
“Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyuncak olsun diye yaratmadık.” (Enbiya 16)
Müslüman, ‘eğlence’ meselesine bu iki ayet-i kerime ışığında bakmalıdır. Zira ebedi olan âhiret hayatı yanında dünya hayatı, kısa süre içinde sona erecek olan bir oyundan, eğlenceden ibarettir. Asıl olan âhiret hayatıdır ve ebedi olarak sürecektir. Ne var ki insanın, ebedi hayatının nasıl olacağı da oyun ve eğlenceden ibaret olan dünya hayatı ile belirlenecektir. Demek ki insan, oyun ve eğlencesine dikkat etmeli ve ebedi âlemini tehlikeye atacak bir biçimde yaşamamalıdır.
Allah, kudret kalemiyle yazdığı dünya kitabında, insanı tâbî tuttuğu imtihanın gerçekliğini yaşatır. O halde imtihana tâbî tutulan insan, dünya kitabını doğru biçimde okumak suretiyle Allah’ı tanımalı, O’na O’nun istediği biçimde kulluk etmelidir. Zira dünya, ebedi hayat olan âhirette hasat edilecek olan ve orada insanın mekânını belirleyecek olan hasat için tek ve gerçek bir tarla mesabesindedir. Bu tarlaya dünyada ne ekilirse, ahirette o hasat edilecek ve o hasat, âhiret yurdunun neresinde ve nasıl yer alınacağını belirleyecektir. Demek ki ebedi hayatın niteliğini belirleyecek olan fani dünya hayatının çekici yönlerine kanmamak; nefsâniyete, heva ve hevese kapılarak oyuna ve eğlenceye dalmamak; ‘hesap günü’nü akıldan çıkarmamak ve âhireti tehlikeye atmamak lazımdır. Her ne kadar geçici ve değersiz olması hasebiyle dünya hayatı bir anlık lezzetten, oyun ve eğlenceden ibaret olsa da asıl olan, dünyayı oyuncak olsun diye değil, ebedi hayatın yerini belirleyecek ciddi bir imtihan salonu olarak değerlendirmektir.
Müslüman Eğlenemez Mi?
İslam, vaktini boş işlerle geçirmeyi makbul görmez ve bu, ‘mâlâyâni’ olarak tanımlanır. Malâyâniyi terketmek ve vaktini dünyada ve âhirette faydalı olacak işlerle geçirmek, ‘iyi Müslüman’ olmanın alâmetlerinden sayılır. İşte bu noktada, boş vakitleri ‘eğlence’ ile geçirmenin durumu gündeme gelir. Soru şu: Müslüman eğlenir mi, eğlence ile vakit geçirir mi?
Arapça’da, ‘insanı âhiret amellerinden alıkoyan’ anlamına gelen ‘lehv’ kelimesinin Türkçe karşılığı, ‘eğlence’dir. Demek ki bir şey insanı âhiret bilincinden uzaklaştırıyor ve imtihan sırrına zarar veriyorsa, o ‘lehv’dir ve Müslüman, böyle bir eğlence türüne tevessül edemez. Buradan ulaşılacak sonuç şudur:
İnsan, ancak âhirette kurtuluşunu sağlayacak ve kendisini cehennem azâbından koruyacak amellerle iştigal etmelidir. Bu, eğlenirken Allah’ın hudutlarına riayet etmeyi, helâli-haramı gözetmeyi, Allah’ın rızasını kazanacak ameller işlemeyi gerektirir. Bunun için ‘Hududullah dahilinde, hükmullah’a sarılmak esastır’. Bunun yolu da Rasulullah’ın (s.a.v) yolunu yol edinmek, Sünnetine sarılmak, hayatı Kur’an’a göre biçimlendirmektir. Eğlenirken de çalışırken de diğer herhangi bir şey yaparken de...
Ne var ki, modern toplumlarda helal-haram hudutları gözetilmez, Allah’ın hudutları aşılır. Modern toplumların eğlence kültürünün en önemli niteliği budur. Sırf gününü gün etmek, hayattan zevk almak esas alınır; ahiret bilincinden uzak, hesap günü şuurundan bîhaber bir şekilde, dünya sırf oyun ve eğlence olarak kabul edilip, sadece o şekilde yaşanır. Böylece zevk ve sefa içinde olmaya odaklanmış bir hayat yaşanmış olur.
O halde, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmış dünyayı oyuncaktan ibaret bilmemek, bunun için de dünya hayatını zevk ve eğlenceden ibaret görmemek, helale-harama dikkat etmek lâzımdır. Zira her şey dünyada bitecek değildir; âhiret ve hesap günü vardır. İşte Müslüman, eğlenirken de bu hakikati dikkate almalıdır.
Elbette her insanın eğlenmeye de ihtiyacı vardır. Ancak ‘eğlenme’, sınırsız ve ölçüsüz değildir; bilâkis Allah’ın çizdiği sınırlar ve ölçüler ile kayıt altındadır. O yüzden Müslüman, eğlenmeyi de ibadet şuuruyla ve ibadet formunda yapabilir. Aslında vücudunu eğlendirirken ve dinlendirirken, ibadetlerle gönlünü de huzura kavuşturup ruhunu doyurur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
“Onlar ki, inanmışlardır ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşur. İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” (Râd 28)
Demek ki, insanı Allah’tan uzaklaştırmayan, meşru biçimde ve helal sınırları dahilinde eğlenmek mümkündür. Nitekim Rasulullah’ın (s.a.v) hayatında, hem bizzat yaptığı, hem de teşvik ettiği meşrû ve faydalı eğlence türleri vardır: Koşu, güreş, atıcılık, kılıç-mızrak oyunları, av, aile ve çocuklarla eğlenme gibi. Anlıyoruz ki, Müslüman da eğlenebilir; ama ilahi ölçülere uygun olarak.
Rasulullah’ın Yaptığı Ve Teşvik Ettiği Meşru Eğlenceler
İnsan bedenini ıslah eden, sağlıklı bir vücut için gerekli olan sporların yapılması, bizzat Rasulullah (s.a.v) tarafından teşvik edilmiş ve uygulanmıştır. Mesela sahabe, Peygamberimizin huzurunda koşu müsâbakaları yapardı. Peygamberimiz bizzat Hz. Âişe (r.a) ile yarışmıştı. Savaşa hazırlık maksadıyla eğitimler ve harp oyunları yapılmıştır. Nitekim Peygamberimiz özel olarak yarış için hazırlanan atlar ve yük beygirleri arasında ayrı ayrı yarışlar düzenlemiş ve galip gelenleri ödüllendirmiştir. Bazı rivayetlerden, develer arasında yapılan yarışlara zaman zaman Resûl-i Ekrem’in devesinin de katıldığı ve uzun süre birinci geldiği anlaşılmaktadır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v), iyi bir pehlivan olan Rükâne ile güreşmiştir.
Demek ki bedeni eğiterek güçlendirmek ve bu amaçla spor yapmak hem caizdir, hem de gereklidir. Çünkü nefis müdâfaasında ve İslâm diyarını savunmada, eğitilmiş güçlü bir bedenin önemi yadsınamaz. İslâm, Müslümanların, düşmanları karşısında güçlü olmasına büyük önem verir. Bu kapsamda teşvik edilen atıcılık ve kılıç-mızrak oyunları, hem meşrû bir eğlence hem de savaşa hazırlık için bir eğitimdir; o halde günümüzde, bunun modern silahlarla yapılan türleri geliştirilebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), Habeşlilerin Mescid-i Nebevî’nin önünde kendi millî oyunları olan ‘şiş oyunu’nu oynamalarına ve Hz. Âişe’nin de onları seyretmesine müsaade etmiştir. Avcılık ve savaşa hazırlanma bakımından atıcılık da meşrû olan faydalı eğlenceler olarak yapılmıştır. Hadislerde de av köpeği, doğan, ok, mızrak vb. av aletleriyle avlanmanın câiz olduğuna ve avlanma hükümlerine dair bilgiler vardır. Hem spor hem eğlence hem de kazanç yoludur. Ok atma yarışları, Asr-ı Saâdet’in önemli yarışlarındandı. Hz. Peygamber’in, seferlerde monotonluktan kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için gençler arasında yarışlar düzenlediği bilinmektedir. Yüzme de Resûl-i Ekrem’in teşvik ettiği bir spor ve eğlence türüdür.
Ancak... İslâm’ın mübah saydığı eğlencelerin, oyunların hiçbirinde hasmı yaralamak, ona eziyet etmek veya zarar vermek yoktur. Onu kumar vesilesi haline getirmek hiç yoktur. Oyuncu, oyunun kurallarına göre gücünü ve zekâsını kullanarak hasmını yenmeye çalışır; bilerek rakibine zarar vermez. Bir de hiçbir oyun ve eğlencenin, insanı ibadetlerinden ve çalışma hayatından, hayata dair diğer sorumluluklarını yerine getirmesinden alıkoymaması lazımdır. Özellikle de İslâm’ın bir hayat nizamı olarak egemen olmadığı, yaşanmadığı ortamlarda Müslüman için en güzel, zevkli ve meşru eğlence, iman esaslarını ve ibadet/kulluk biçimlerini öğrenmek ve bunları kitlelere ulaştırmak için uğraşmaktır.
Resûl-i Ekrem’in, bayram günü def çalıp mersiyeler söyleyen câriyelere izin verdiği, Es’ad b. Zürâre’nin kızını evlendirirken Ensar’ın eğlenceyi sevdiğini düşünerek def çalan ve şarkı söyleyen muganniyelerin gönderilip gönderilmediğini sorduğu, düğünlerde eğlenmeye izin verdiği kaynaklarda yer alır. Hz. Peygamber’in düğünlerde ziyafet vermenin yanında şeker, hurma gibi şeylerin halkın üzerine serpilmesi ve bunun kapışılması şeklinde uygulanan başka bir eğlence türüne daha izin verdiği görülür. İbn Abbas’ın, sünnet ettirdiği oğlu için eğlence düzenlediği ve bu sebeple erkek oyuncular kiraladığı belirtilir. Düğünlerde def çalarak eğlenme geleneği hulefâ-i râşidîn döneminde de devam etmiştir.
Eğlencenin Toplum Psikolojisi Bakımından Önemi
Eğlenceler toplum psikolojisi açısından büyük bir önem taşır. Bu yüzden olacak, Hz. Peygamber, kadın-erkek herkesin bayramlara katılmasını, elbisesi olmayanların dahi arkadaşlarından ödünç alarak bunu mutlaka gerçekleştirmelerini emretmiştir.
İslam alimleri, aşırılığa kaçmamak kaydıyla eğlencenin, insanın çalışma ve ibadet etme gibi aslî ve ciddi görevlerini daha güzel yapmasına yardımcı bir faaliyet olduğunu belirtirler. Nitekim İmam Gazâlî, oyunun ve eğlencenin kalbi rahatlatacağını, ağırlık ve sıkıntıyı gidereceğini; ağırlaştığı zaman körleşip tembelleşen gönlün yatıştırılarak huzura kavuşturulacağını; yorgunluk ve tembellik hastalığına karşı kalbin devası olduğunu söyler. Ne var ki eğlencenin, ölçülü ve mübah olması lazımdır.
İbn Kuteybe, eğlence isteğinin insanın tabiatında var olduğunu, tabiat ve huylara ise karşı gelinemeyeceğini, Hz. Peygamber ve ashabının şakaya ve eğlenceye izin verdiklerini söyler. Ashab arasında, Hz. Nuayman gibi şakalarıyla meşhur olanların varlığı bilinmektedir.
Gerek Hz. Peygamber’in zaman zaman bazı eğlenceleri seyretmesi, ashabını bayram ve düğün gibi özel günlerde eğlencelere teşvik etmesi, hatta düzenlenen eğlenceleri durdurmak isteyenlere engel olması, gerek daha sonraki dönemlerde birçok âlimin aynı yöndeki görüş ve fetvaları ve gerekse bütün İslâm tarihi boyunca Müslüman toplumların kendi örflerine göre değişik şekillerde eğlenceler düzenlemesi, ilke olarak eğlencenin meşrû ve mübah olduğunu gösterir. Ancak, eğlencede niyet, amaç ve davranış biçimi bakımından İslâm ahlâkı ve helal-haram hükümleri ölçü olarak alınmalıdır.
Demek ki, toplumdan topluma ve çağdan çağa, insanlar arasında çeşitli folklorik eğlence türlerinin görülmesi, sosyolojik bir gerçekliktir. Bunların neler olduğundan ziyade, ahlâki olup olmadıkları ve İslami ölçü ve hükümlere uygun düşüp düşmediklerine bakılmalıdır. Eğlence adı altında, haram-helal hudutlarını çiğneyen ve toplumsal yapıyı tahrip eden her ne varsa, Müslümanın kendini bundan uzak tutması lazımdır.
Kumar Ve Hayat Ya Da Hayatı Kumara Bağlamak
Kumarın çok fazla türü ve şekli olsa da türü ve şekli toplumlara ve dönemlere göre değişiklik gösterse de temel karakteri aynı kalır: Haksız/hak etmeden kazanç, mal ve zaman israfı, irade zafiyeti ve toplumsal çözülme... İşte bu niteliklerinden ötürü kumar, İslam’ın yasakladığı, haram kıldığı kötü bir ameldir. Zira İslam’a göre kazançta ‘karşılıklı rızâ’ esas alınır; haksız yollarla mal kazanmak ve zamanı boşa harcamak ise yasaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve şans okları şeytan işi birer pisliktir. Onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, şarap ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık -bunlardan- vazgeçtiniz, değil mi?” (Mâide 90-91)
İslam, kumarı kısmen değil, tümüyle, bir bütün halinde yasaklamıştır. Bu bakımdan tarih boyunca alimler, kendi dönemlerinde kumar kapsamına girmesi mümkün ya da muhtemel olan her ne varsa, bunları tespit etmeye ve İslam’ın bu husustaki hükmünü izhar etmeye çalışmışlardır. Doğrudan ‘kumar’ olarak adlandırılan eylemlerin dışında, kumar vasfını taşıyan ya da kumara benzeyen diğer eylemleri de inceleyip, bunların haram olup olmadıklarına, ne kadar ve ne şekilde yapılırsa haram hale geleceklerine dair görüşler beyan etmişlerdir. Mesela bu kapsamda, at yarışı ve ok atma yarışı, güvercin uçurma, güreş ve yüzme gibi esasında câiz olan oyunlar bile, eğer sonuçları üzerinde bahse tutuşma varsa ve bu yolla kazanç sağlanmışsa, caiz görülmemiş ve kumar olarak nitelendirilmiştir. Öyle ki, kur’a bile, başta Hanefiler olmak üzere fakihlerin önemli bir bölümü tarafından, hak kazandırıcı bir işlem olarak görülmemiş ve ‘kumar yasağını ihlâl etme endişesi’ ile karşılanmıştır.
Demek ki İslâm’ın yasak ettiği kumar, şans oyunuyla sınırlı değildir. Kumar, özellikle de günümüzde, çeşitli isimler altında kurumsallaşmış, hatta bizzat devlet eliyle ve toplumsal ölçekte yaygın olarak oynatılan bir kazanç kapısı olarak biçimlendirilmiştir. Öyle ki, vergi rekortmeni olan kumarhaneler vardır. İşte totolar, lotolar, piyangolar, ganyanlar vs., bunların, devlet tarafından kurumsallaştırılmış ve yaygın hale getirilmiş örnekleridir.
Eğer bir kazanç kumar ile olmuşsa, o kazanç mutlak surette haramdır ve nasıl ve nereye harcanırsa harcansın, haram olmaktan çıkıp helal hale gelmez. Kumardan elde edilen gelir hayra harcansa da düzenleyenler ve yönetenler tarafından kumarın bir kısmı kamu yararına kullanılsa da kumar, kumardır ve haramdır.
Bu noktada bir ayrıntıya dikkat etmek lazım. Her ne kadar sonuçta kazanana verilmek üzere katılımcıların her birinin ayrı ayrı bedel ödemesi kumar ise de eğer kazanan için, katılımcılar değil de üçüncü şahıslar tek taraflı olarak ödül vadetmiş veya ödeme yapmışsa, bu kumar kapsamına girmez. Yani, katılımcıların, aralarında kaybedenin kazanana ödeme yapması şeklindeki bahisleri kumar iken; katılımcıların dışında olan şahıs veya kurumların, kazanana verdikleri ödül, kumar değildir.
Kumar, hem maddi kayıplara yol açar, hem zaman kaybıdır, hem zihni enerjinin boşa harcanması sonucunu doğurur, hem iradeyi zayıflatır ve hatta yok eder, hem kişiyi ailesinden ve çevresinden uzaklaştırır, hem de kişiyi temel insani ve dini görevlerinden uzaklaştıracak kadar bağımlılık oluşturur. İşte bundan dolayı da kumar, İslam’ın gayrimeşru ve haram saydığı oyun ve eğlencelerdendir.
Kumar, başkalarının mallarını meşru olmayan bir yol ile elde etme vasıtası olduğu için haramdır. Nitekim Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Mallarınızı aranızda boş ve haksız (bâtıl) yollarla yemeyin; ancak karşılıklı rızâya, gönül hoşluğuna dayalı bir ticaret sonucunda yiyin.” (Nisâ 29)
Müslümanın Müzik İle İmtihanı
Modern toplumun en yaygın alışkanlıkların biri de ‘müzik’tir. Öyle ki müzik, dünyanın en büyük kazanç sektörlerinden biri haline gelmiş ve milyonları etkisi altına alıp kitleler halinde bağımlılık yapar hale gelmiştir.
Meseleye İslami pencereden baktığımızda, İslam’ın, müzik konusunda ayrıntılı ve özel bir hüküm koymadığını, bunun yerine genel ilke ve amaçları belirlediğini görürüz. Diğer her şeyde olduğu gibi, İslam’ın temel ilke ve esaslarına aykırı, günaha sevk eden, haramı teşvik eden, sözleri ve nağmesi kitleleri saptıran müzik türleri, yapana da dinleyene de günah getirir. İslam’ın temel inanç, amel ve ahlâk ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine yol açmayan müzik türlerini bundan istisna etmek mümkündür. Nitekim Resûlullah’ın (s.a.v), nikâhın duyurulması için def çalınmasını öğütlediğine dair rivayetler vardır. Yine, bir bayram günü Hz. Âişe’nin yanında def çalıp türkü söyleyen iki cariyeye çıkışmak isteyenlere, ‘Bırakın, bugün bayramdır’ diye uyarıda bulunduğu bilinmektedir.
Ancak müzik kapsamında pek çok haram ile iştigal edilmesi, alimler arasında müziğin cevaziyetine ve bunun sınırlarına dair görüş ayrılıkları oluşturmuştur. Müzik yapmanın ve dinlemenin hükmüne dair alimler arasında lehte ve aleyhte pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bu yüzden, müziğin mutlak anlamda yasak olduğundan, hiçbir şekilde yasak olmadığına kadar, pek çok görüş bulmak mümkündür. Bu kapsamda, ileri sürülen bazı görüşlere dair şu örnekleri verebiliriz:
“Müzik için haram diyemeyiz ama helal de diyemeyiz. İçeriği uygun olmalıdır. Ama kadın sesi içeren müzik kesinlikle caiz değildir.”
“Çalgı aletleri, bunları çalmak, satmak ya da şarkı söylemekten para kazanmak, nefsi azdıran, örneğin diri bir kadının ya da şarabın heyecan verici niteliklerini anlatan şarkılar, çalgısız dahi olsa caiz değildir.”
“Şarkı, ancak çalgı ve kadın sesi içermiyor, sözleri de dinen sakıncalı değilse dinlenebilir.”
“Müziğin icrası da, dinlenmesi de haramdır. Bir değneğin, bir çubuğun bir yere ahenkli bir şekilde vurulması bile bu hükme dahildir ve haramdır. Hükmün bazı istisnaları vardır: Savaşta vurulan kös ile düğünlerde çalınan def.”
Diyanet İşleri Başkanlığına göre ise; “İslam dini müzik konusunda ayrıntılı ve özel hüküm koymak yerine, genel ilke ve amaçları belirlemekle yetinmiştir. Buna göre İslam’ın ilke ve esaslarına aykırı, günaha sevk eden, haramı teşvik eden müzikleri yapmak ve dinlemek günahtır. Dinimizin temel inanç, amel ve ahlak ilkelerine aykırı olmayan, haramların işlenmesine sebep olmayan müzik türlerini dinlemekte ise dinen bir sakınca yoktur.”
Dört büyük mezhep imamlarının müziğe dair görüşlerine gelince... Diyanet İlmihalinde buna dair şu örnekler verilmektedir:
Ebu Hanife, müziği mekruh görmüş ve günah saymıştır. Sonraki Hanefi ulemasına göre, Ebu Hanife’nin ‘mekruh’ dediği şeyler ‘harama yakın mekruh’tur. Yani Ebu Hanife’ye göre müzik, tahrimen mekruhtur. İmam Malik, müziğin hem icrasını, hem dinlenilmesini tasvip etmemiştir. İmam Şâfiî, “Gınâ/müzik, bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Bunu çok yapan sefih sayılır ve şahitliği reddedilir’ der. İmam Ahmed b. Hanbel ise, “Gınâ/müzik kalpte nifakı yeşertir, ben hoşlanmam” der.
İbn Hazm, şarkının haram oluşuna delil gösterilen bütün rivayetlerin uydurma olduğunu belirtir. Mutahhar b. Tâhir el-Makdisî mûsikiyi haram sayanların görüşlerini reddeder ve bu husustaki rivayetlerin sahih olmadığını söyleyip; sahih hadislere dayanarak def, nefesli ve telli çalgılar çalmanın mübah olduğunu belirtir. İmam Gazali ise, naslardan ve genel ilkelerden hareketle müziğin helal olduğunu, aksini gösteren delillerden bir kısmının uydurma olup, bir kısmının da ârızi bir durum arzettiğini söyler. Müziğin gönül üzerindeki etkisini vurgulayan Gazali, müzikten etkilenmemeyi ruhsal bir bozukluk olarak değerlendirir.
Görüldüğü üzere, konuyla ilgili pek çok görüş ve değerlendirme vardır. Ancak tümü bir arada değerlendirildiğinde, genel olarak şöyle bir kanaat öne çıkmaktadır:
Lehinde ve aleyhinde öne sürülen gerekçeler birlikte düşünüldüğünde, müziğin mutlak olarak yasaklanmadığı sonucuna ulaşılır. Zira Kur’an ve Sünnet’te müzik dinlemenin haram olduğuna dair net bir hüküm yoktur. Ancak, müziğin haramın işlenmesine vesile yapılmaması lazımdır. Bu kapsamda, içinde isyan, küfür veya İslâm’ın hoş karşılamadığı sözler bulunan, cinsel tahrike ve müstehcenliğe yol açan müziğin söylenmesi ve dinlenilmesi kesinlikle uygun değildir. Müziği bir tercih ve takvâ meselesi olarak değerlendirenler de olmuştur, müzik dinlemeyi bir eğlence unsuru olarak görenler de. Bunların hepsinin de belirli gerekçeleri vardır. Önemli olan, genel olarak İslam’ın helal-haram hudutlarına riayet etmektir.
Genel kanıya bakıldığında, müziğin, haddi aşmayacak ve günaha sürüklemeyecek kadarıyla kullanılabileceği sonucuna ulaşılır. Şehveti tahrik eden ve içinde müstehcen ifadelerin yer aldığı müzikten kaçınmak gerekir. Harama bulaşmamak, ibadetlerini ve diğer kulluk görevlerini aksatmamak lazımdır.
Spor Mu, Yoksa Kumar Veya İç Savaş Mı?
Modern toplumun tutkularından biri de ‘spor’dur; ancak bunu ‘spor yapmak’ şeklinde değil, ‘spor yapanlar üzerinden eğlence, çatışma ve kumar oynamak’ şeklinde okumak daha yerinde olacaktır. Modern toplumun tutkularından olan spor, üzerinden para kazanılan bir kazanç kapısı haline getirilmiştir; ancak bu hususta gayrimeşru yollar yaygın olarak kullanılmaktadır. Spor müsabakaları üzerinden düzenlenen kumar, devasa bütçelere ulaşmıştır. Spor karşılaşmalarında rakiplerin birbirine ve taraftarların karşı taraftara uyguladığı şiddet, yer yer iç savaş boyutuna kadar varmaktadır. Bunlar, spor üzerinde önemle durmayı gerektirmektedir.
Spor, aslında ‘beden terbiyesi’dir. Bunun yanında eğlence olarak da spora başvurulur. Eğlence, disiplin ve olgunlaşma arasında bir köprü olan sporun, çocukların sağlıklı gelişmesinde, yetişkinlerin ve yaşlıların sağlıklı bir hayat sürmesinde çok önemli bir rolü vardır. Bu sebeple tarih boyunca spor, hem beden için hem de ruh ve düşünce için çok önemli bir terbiye yöntemi sayılmıştır. Zira spor yapan kişi kendine güven sahibi olur, bedenen güçlenir, hareket kabiliyeti artar, ani karar verme yeteneği gelişir ve güzel bir ahlâka sahip olur. En azından, spor ile amaçlanan, bu olmalıdır. İnsan, içinde biriken enerjiyi sporla boşaltır ve rahatlar; günlük hayatın gerginlik ve sıkıntılarından kurtulur.
Enerjisini sporla değerlendiren gençlerin genellikle kötü yollardan ve kötü alışkanlıklardan uzak kaldıkları önemli bir sosyal gerçekliktir. Sporla iştigal edenlerin, genellikle içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durduğu da bir gerçektir.
Pek çok yararına rağmen, sporun bazı olumsuz yanları da vardır ve bundan kaçınmak lazımdır. Meselâ, spordan kaynaklanan rekabet kimi zaman bölgesel, etnik ve dini gerilimlere yol açabilmekte, bir sportif galibiyet bazen savaş kazanmış gibi sunulabilmekte, bu da öfke ve şiddet duygularını tahrik edip çatışmalara yol açmaktadır. Yine, başta futbol olmak üzere kimi spor dalları meslek haline getirilmiş ve amacından saptırılmıştır. Böylece ortaya, bir ‘sporculuk mesleği’ çıkmıştır. Rekabet, futbol gibi oyunlarda zaman zaman sokak savaşlarına dönüşebilmektedir. Boks gibi ölümlere yol açabilen spor dallarının yanında, spor yaparken veya galibiyeti kutlarken çevreye, tabiata ve cana zarar verme gibi durumlara da sık sık rastlanmaktadır. İşte bunlar, İslam ile bağdaşmayan ve fakat modern toplumların tutkuları arasında yer alan sakıncalı hareketlerdir. Bir de spor üzerinden en büyük kumar mekanizması kurulması, durumun vehametini ortaya koymaktadır.
Rasullullah (s.a.v) de hem bizzat spor yapmış, hem de sporu teşvik etmiştir. Nitekim iki defa Hz. Âişe ile yarıştığı rivayet edilir. Sahâbiler de birbirleriyle yarışırlardı. Yine Rasulullah (s.a.v), bizzat at yarışı düzenlemiş ve deve, at ve ok atma yarışlarında üçüncü kişilerin ödül vermesi câiz olduğu için kazananı ödüllendirmiştir. Güreş de Rasulullah’ın teşvik ettiği sporlardandı; hatta Rasulullah (s.a.v), Rükâne b. Abdüyezîd ile güreşmiştir. Sahâbiler arasında ağırlık kaldırma yarışı da yapılırdı. Yüzme öğrenme ve çocuklara öğretme de teşvik edilen sporlardandır.
Demek ki İslam’a göre; insanlar spor yapacaklar, ancak bu hususta İslam ahlâkına ve helal-haram hudutlarına riayet edeceklerdir. Sporu şiddete dönüştürmeyecekler, spor üzerinden kumar oynamayacaklar ve oynatmayacaklardır. Yine spor, diğer hiçbir kulluk vazifesini ve ibadetleri aksatmadan yapılacaktır.
Netice-i Kelam
Modern toplumun tutkularından olan müzik, kumar, spor ve eğlence kültürü, Müslümanları da girdabına almış ve bu hususta İslam toplumları, Müslümanca yaklaşımdan büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Bu kapsamda, konunun İslam’a göre helal-mübah olan yanlarının tespit edilip buna göre değişim acil bir gereklilik olarak karşımızda durmaktadır.


