İnsanlık tarihi kadar eski…
İletişim kişiler arasında, duygu, düşünce, bilgi ya da bir haberin, akla gelebilecek her türlü biçim ve yolla kişiden kişiye karşılıklı olarak aktarılmasına denir. Tarih boyunca insanoğlu her zaman iletişime ihtiyaç duymuştur, nitekim Yunan filozof Aristo ‘İnsan sosyal bir hayvandır’ önermesinde bulunurken, insanı hayvandan ayıran en belirgin özelliğinin iletişim kurmasına, daha da genişletecek olursak sosyal bir varlık olmasına bağlamıştır.
İletişimin gerçekleşebilmesi için gerekli olan araçlar ise tarihsel süreç içinde, bulunulan çağa göre sürekli değişiklikler göstermiştir. İşaret ve sembollerle başlayan iletişim serüveni dilin kullanımıyla devam etmiştir. Dilbilimcilerin nedensizlik ilkesiyle açıkladıkları dillerin ilk ortaya çıkışı, Eski Ahid yani Tevrat ve Kur’an’da Hz. Âdem’e “isimlerin öğretilmesi mucizesi”ne yani insan aklının ötesinde bir ilim ve iradeye dayanmaktadır. Dilin bu manada Yaratıcının Adem’e eşyanın ismini öğretmesiyle ortaya çıktığı muhakkaktır.
Yeni bir çağ, yeni bir dil…
Sözel iletişimi takiple, yazının ve kağıdın icadıyla birlikte gelişen yazılı iletişim, matbaanın bulunmasıyla daha da ivme kazanmıştır. Basılı olana yani kitaba, gazeteye, dergiye olan ilgi zamanla posta, telgraf, telefon, faks, televizyon ve son olarak internetin de katılmasıyla birlikte bambaşka bir boyuta taşınmıştır. Aslında daha 1800’lerde Amerika ile Avrupa kıtası arasındaki en basit bir mesajın iletilmesi o zamanın şartlarında gemilerle mümkün olduğu için aylar sürerken, bugün ise dünyanın herhangi bir yerine bir mesaj ya da görüntüyü iletmek ya da almak sadece saniyelerimizi almaktadır. Bu baş döndürücü hıza ise insanlık çok değil sadece 160 yıl gibi kısa bir süre öncesinde ulaşmıştır. Değişen şartlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkan bu iletişim biçimleri bir yandan günlük hayatı kolaylaştırırken beraberinde yepyeni iş alanları ve meslekler de ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.
İmaj mı insan mı, öz mü biçim mi?
İletişim günümüzde ise artık bir ihtiyacı dile getirmenin ötesinde, bir yaşam stili ve bir arz-ı endam aracına dönüşmüştür. Televizyon ve boyalı basın olarak tanımlanan magazin basınının bize sunduğu yaşam tarzlarının 70’lerle birlikte evimize kadar ulaşması ve pop kültürün gençlerin odalarının duvarlarında arz-ı endam ettiği yıllarda aslında bu ‘-mış gibi hayatlar’ ilk kez hayatımıza eklemlenmiş oldu. Böylelikle modern insan artık ihtiyacın ötesinde sadece kendisine sunulanı tüketir, kendine sunulanı talep eder hale geldi. Danimarkalı Varoluşçu felsefeci Soren Kiergegaard’ın da dediği gibi “Kişinin kendisini olduğu gibi göstermesi cesaret ister” sözü adeta burada tersine bir tezahür oluşturmuştur. Bir gösterinin parçası haline gelmiş insan artık o cesareti gösteremeden, salt ona biçilen rolü oynar hale gelirken, alkışların ve like’ların esiri mi olmuştur bilinmez, bir anda “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” düsturundan çıkarak adeta bir görüntü hayranlığı baş aktörüne dönüşmüştür. Pop-art sanatının öncüsü Andy Warhol’ün “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü bugüne taşırsak, 15 dakikanın çok iyimser bir tablo olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Televizyon ya da internette ya da direk sosyal medyada artık saatler, dakikalar değil adeta saniyelerle gündem değişirken, insan like’lar, tweetlerle bir anda göklere çıkmakla, rezil rüsva olmanın sınırlarında dolaşır oldu. Hatta bu bir saniyelik şöhret öyle cazibeli bir hal aldı ki, bu yolda otobüsler kaçtı, yemekler yandı, işler aksadı ama yine de vazgeçilemez olmaktan çıkamadı ve çıkacak gibi de görünmüyor. Bununla birlikte insanların bu yeni mecralarda sesini duyurma, maharetlerini gösterme, ‘-mış gibi’ hallerine insanları ortak etme hali giderek bir tutku halinde halka halka yayıldı.
Bu halka halka yayılan ve köylüsünden kentlisine, çocuğundan yaşlısına, gencinden kadınına ve erkeğine, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine dünyanın hiçbir yerinde kimsenin kayıtsız kalma lüksünün olmadığı bir durumla karşı karşıya bugün insan. Amerikan Ruh Sağlığı Derneği’nin son yıllarda ruhsal hastalıklar kategorisine aldığı yeni bağımlılık türü olan ‘İnternet bağımlılığı’ ya da ‘teknoloji bağımlılığı’ da böylelikle çağın en büyük sorunlarından biri kadrosundan günlük hayatımıza girmiş oldu.
Bağımlılık yaş, cinsiyet tanımıyor.
İnternet kullanımının en sık görüldüğü yaş grupları 16-24 yaş olmasına karşılık bugün internet kullanımı çok küçük yaşlara kadar inmiştir. Bu da bağımlılık durumu yaş, cinsiyet ve eğitim durumuna göre içerik olarak değişiklik gösterse de bağımlılık halinin her geçen gün artan bir sorun olduğunu gözler önüne sermektedir. Dünyada her üç insandan biri düzenli olarak her gün sosyal medyaya girmektedir. Tüm dünyada ve ülkemizde de bağımlılığa ilişkin çok çarpıcı ve de üzücü örnekler neredeyse her gün haber sitelerinden önümüze düşmekte. Durumun ne kadar ciddi hatta vahim olduğuna dair örnek vermek gerekirse, Çin’de bir gencin internet bağımlılığının önüne geçmek amacıyla bilekten elini kestiği haberi kan donduran türden. Yine Çin’de internet bağımlılığı yüzünden internet cafede oyuna dalan ve evdeki bebeğini ihmal eden bir baba çocuğunun ölümüne sebep oldu. İngiltere’de internette içki oyunu çılgınlığı yüzünden iki İngiliz gencin ölümle sona eren bağımlılıkları oldukça hazin. Güney Koreli bir genç daha çok internette zaman geçirmek amacıyla işinden ayrılıyor ve 52 saatlik bir internet kullanımı sonunda maalesef ölüyor. Teknoloji bağımlılığına çarpıcı bir örnek de Tayvan’dan. Cep telefonunu maksimum ekran parlaklığında kullanan bir genç kızın korneası 500 yerinden deliniyor. Bunlar ve bunlar gibi sayamayacağımız kadar çok dramatik örnekler bizi bu konuda harekete geçmeye zorluyor.
Az evvel de yukarıda zikrettiğimiz gibi bağımlılık yaşı, cinsiyeti vs. değişiyor ama bağımlılık hali değişmiyor. Fakat meseleyi tam olarak ortaya koyup çözümler bulabilmek açısından iyi analiz etme ihtiyacı doğuyor. Genelde bütün insanlığı fakat özelde yeni nesli oldukça yakından ilgilendiren büyük tehlikeyi türlerine ayıracak olursak, İnternet bağımlılığının belli başlı türleri olarak; oyun bağımlılığı, müstehcen yayın bağımlılığı, dizi/film bağımlılığı, kumar bağımlılığı, sanal alışveriş bağımlılığı, sosyal medya bağımlılığını sayabiliriz.
Bağımlılığın kişi açısından dezavantajları, zamanı planlayamama, birkaç dakikalık iş için girip saatlere varan vakit kaybı, internette geçirdiği süre hakkında çevresine yalan söyleme, ekran başında geçirilen uzun süreler sonucunda fiziksel rahatsızlıklar ve görme sorunu, sürekli bir sonraki internet oturumu için beklenti içinde olma, anonim kişi olarak sanal dünyada varlık göstermekten haz alma/kişilik bölünmesi, sürekli e-posta ve mesaj kontrolüne bağlı gerginlik, internette geçirilen zamandan haz alma ile suçluluk duyma arasında sürekli gelgit yaşama, günlük hayatta öğrenciyse derslerinde düşüş, çalışıyorsa iş veriminde düşüş, iştah kaybı ya da obezite, anksiyete bozukluğu, yakın çevreyi ihmal gibi dezavantajları sayabiliriz.
Bağımlılık halinin en çok gözlemlenen belirtileri ise, uyku bozukluğu, okul başarısının düşmesi, iş veriminin azalması, duygusal anlamda yalnızlaşma, sosyal ilişkilerin zayıflaması, internet kullanımına sınır koyamama, başarısızlıkla sonuçlanan internet süresini azaltma çabalarını sayabiliriz.
Ulaşılması ucuz, etki alanı sınırsız
İnternet ve teknoloji bağımlığının sebeplerini ararken aslında insanın en temelde ait olma, kabul görme, birey olarak var olma ve onaylanma içgüdüsünün fazlasıyla karşılandığı bu konuda oldukça elverişli bir ortamdan söz ediyoruz. Köylüsünden kentlisine, büyüğünden çocuğuna herkesin hayatına bu denli nüfuz etmesi elbette ki kolay ulaşılabilir olmasına karşılık sunduğu bu sınırsız alandan kaynaklanıyor. En basit örnekle, köyünde ürettiği erişte makarnalarını daha önce en fazla kasabanın pazarına gidip satan Ayşe teyze çocuğunun ya da torunun yol göstermesiyle internette yeni müşterilere ulaşma ihtimalini öğrenince beraberinde elbette merdiven altı reklam uygulamaları da sıraya girdi. Ya da çocuğuna ne yedirip ne giydireceğini ne okuyacağını ne dinleteceğini, nerede gezdireceğini bilemeyen zamane annelerinin imdadına elbette o yollardan geçmiş olan tecrübeli internet annelerinin paylaşımları yetişti. Annesinden duyduğu tecrübî bilgilere burun kıvıran zamane anneleri, blog, İnstagram, Facebook gibi sosyal paylaşım mecralarında kendine yakın bulduğu ilk internet annesinin peşine takıldı. Fakat bütün bunlara mukabil, insanlık tüm bu iletişim bombardımanının içinde yine de iletişimsizlikten ve anlaşılamamaktan muzdarip. Bunu da derinleme bir hemhal halinden uzak; yüzeysel, şekli, emoji ve harf sınırlamasıyla kısıtlı bir iletişim şekliyle açıklayabiliriz mutlaka.
Her bağımlı çocuk, ihmal edilmiş bir çocukluktur
Çocuk yaşlardaki teknolojik alet ya da internet bağımlılığının sebebini ise çoğunlukla ihmal edilen çocuklukta aramak gerekiyor. Anne baba ile vakit geçirmek, öğrenme içgüdüsüyle soru sormak, en temel ihtiyaçlarından biri olan oyun oynamak isteyen çocuk, ebeveyninden bu ilgiyi bulamadığında ya da ‘Evim dağılmasın, çaya/kahveye misafirim var’ diyen titiz kadınların zekice (!) çözümü ile ellerine tutuşturulan tabletlerle, telefonlarla bu amansız gidişin ilk zayıf halkaları oldular. Akşamları işten eve dönen yorgun babalar, ‘Günün stresini atayım, iki dakika kafa dinleyeyim’ derken bu gidişata belki de farkında olmadan ortak oldular. Eline kısa süreli teselli için tutuşturulan telefon, önüne açılan ekranla çocuk bu bağımlılığa ilk adımını atıyor. Yaş ilerledikçe de çocuğun internette kaldığı süre artarken, basit çizgi filmler yerini komplike oyunlara devrediyor. Dolayısıyla eğer bir bağımlılıktan söz ediyorsak sorunun sebebi olarak önce ebeveynlere projektörü doğrultmak daha doğru olacaktır.
Türkiye yapılan son araştırmalara göre sosyal medya kullanımında dünya ikincisi iken, bireysel internet kullanımında Avrupa’nın sonuncusuyuz. Bu çok basit sonuçtan da anlaşılacağı üzere bir diğer sorun da çok laf az iş üretiyor olmamız. Tabiri caizse, lafa gelince mangalda kül bırakmayanlar, içerik üretmeye gelince karabatak olup kayboluyor. Uzun lafın kısası üretmeden sadece tüketiyor ve bu konuda sınır da tanımıyoruz. O nedenle internet bağımlığını ve de bağımlılığa karşı çözüm önerilerini sunarken, çağın getirdiği bu imkanları tümüyle reddetmek ve yok saymak her manada hayatın gerçekleriyle örtüşmeyeceği için, teknolojinin sunduğu bu olanaklardan minimum zarar, maksimum kar mantığıyla mücadele etmenin daha gerçekçi olacağı aşikardır.
Tüketimi azalt, yaşamına değer kat.
Dolayısıyla belki de 21. yüzyılın en büyük sorunu olan tüketim çılgınlığının teknolojiye yansıyan bu yönünü, tüketimi hayatımızın her alanında kontrol ederek, sınırlı kaynaklar üzerindeki sınırsız isteklerimizi dizginleyerek, belki alışveriş alışkanlıklarımızı stres atmak için, moral düzeltmek için, ya da giymiş desinler diye değil sadece gerçekten ihtiyacımız olduğunda yaparsak bu şekilde söz konusu alışveriş bağımlılığını da azaltabiliriz. Ya da sesimiz yerine sözümüzü duyurmak için nitelikli paylaşımları hedeflersek laf kalabalığını azaltmış, içeriğe odaklamış oluruz. Bu manada belki de en büyük zenginliğimiz olan boş zamanımızı, onu kıymetlendiren alanlara, örneğin kitaba yönlendirebiliriz. O nedenle bugün belki de internet ya de teknoloji bağımlılığımızı konuşurken gerçekte asıl konuşmamız gereken şey, zamanın kıymetini bilip hakkını teslim etmeyi nasıl başarırız, olmalıdır. Ya da tüketici konumundan çıkarak, nasıl tekrar üreten bir birey ya da topluma dönüşebiliriz; bunu konuşarak başlayabiliriz.
Mazeret üretmeden çözüme odaklanmak
Bağımlı çocuklarda ise onları potansiyel tüketici olarak değil de korunmaya layık kitle olarak değerlendirdiğimizde, çözüm olarak gerçekçi olmayan bir şekilde çocuğu internetten koparmak yerine; onlara uygun içerik üretmek, onlara uygun arama motorları geliştirmek ve sosyal medyayı belki onlara göre dizayn etmek daha gerçekçi ve uygulanabilir görünüyor. Bununla birlikte ebeveynler olarak konforumuzdan biraz ödün verme pahasına onlarla hakiki manada iletişim kurup, nitelikli zaman geçirdiğimizde su götürmez bir gerçektir ki, hiçbir çocuk onunla gönülden bağ kurmuş bir ebeveyne bir bilgisayar oyununu tercih etmeyecektir. Bir diğer pratik çözüm de çocuğun internette geçirdiği zamana sınır tayin etmektir. Belli gün, belli saat uygulamasının, bu konuda uygulayanların tecrübelerine de dayanılarak oldukça işe yarar olduğu söylenebilir.
Fakat sonuç olarak karar verici merciler, dernekler ya da kuruluşlar bu konuda ne kadar kararlar alsa, çözümler üretirse üretsin; biz insanlar, ebeveynler, kendimizle ya da sorumlu olduğumuz insanlarla ilgili, yaşanan şey alışkanlık ya da bağımlılık ya da her neyse, onunla olan mücadelemizde, sorunu en önce kendimizde aramalı, sebepleri açıklıkla ortaya koymalı, düzeltilecek bir şey varsa en acil şekilde önce kendimizi düzeltmekten başlamalıyız. Dünya baş döndürücü bir şekilde hem çevresel hem de ahlaki anlamda bir yıkıma doğru gidiyorken; mazeret üretmeden, ona buna suç atmadan, kendimize karşı dürüst olarak önce kendi evimizin önünün süpürmekle işe başlayabiliriz. Daha fazla geç kalmadan.


