22 Nisan 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Kiracı Müslümanlar !
KİRACI MÜSLÜMANLAR !

Kiracı Müslümanlar ! M. Said Özdemir

 

 

Düşünün!

Evinizde bir kiracınız var ve yirmi senedir de sizin evinizde oturuyor. Bir gün çıkıp geliyor ve karşınıza dikilerek “Tamam artık, günü geldi” diyor. Aklınızdanbelki o an yüzlerce şey geçer. “Acaba evden mi çıkmak istiyor” diye bile düşünebilirsiniz. Son derece merak içinde ve belkide çekinerek o soruyu sorarsınız.

-Neyin günü geldi?

O da “ Evi bana devretmenizin.” der.

 Zaten şaşkınlık içinde olan siz şimdi de şok olursunuz ve sadece “Neden ?” diyebilirsiniz. Kiracınızsa gayet kendinden emin bir şekilde“Ben hesapladım, yirmi senedir size şu kadar kira ödemişim, sizin evinizin bugünkü ederi şu yani ben size fazla, fazla ödeme yapmışım artık evin tapusunu benim üzerime yapmalıyız.”

Siz ilk önce şaka olduğunu zannedip espriyle başlayan bu konuşmanın yeni ayın kirasının ödeyerek tatlıya bağlanacağını beklerken biraz sonra iyice emin oluyorsunuz ki karşınızdaki gayet ciddi.

Kendinize gelip tatlı tatlı anlatmaya başlıyorsunuz. “Bak güzel kardeşim bu güne kadar ödediklerin ev de oturduğun içindi. Kullanım ve istifade bedeli yani. Bu, dünyanında her yerinde böyledir. Kim sana bu aklı verdi, kimin oyununa geldin bilmiyorum ama bu senin dediğine çocuklar bile güler” deyip onu sakinleştirmeye çalışırsınız.

Beklide şöylede bi teklif bile yapabilirsiniz:“Tamam evi almak mı istiyorsun? Bugünevin değeri 270 bin ama sana 200 bin lira. Hadi öde bedelini ve al.”

BEDELİNİ ÖDEMELİSİNİZ

Evet, eğer ki evin kullanım değil de tapu mülkiyetini de almak istiyorsanız yapmanız gereken de budur. Toptan değerini ödemek!

İşte şimdi biz Müslümanların dinimize karşı halide budur! Bizler namaz kıldığımız, oruç tuttuğumuz zekât verdiğimiz, komşu hakkına dikkat ettiğimiz ve buna yakın amellerle kurtulacağımızı zannedip her duamızda Rabbimizden cenneti istiyoruz ya! Acaba ne yüzle? Bedelini ödemediğimiz, sahibi olamadığımız bir din acaba bizi cennet sahibi yapar mı ?Kiracısı gibi yaşadığımız bu din ile cennet sahibi olabilirmiyiz acaba?

BİZLER MAALESEF KİRACISI BİLE OLAMADIK BU DİNİN

Kiracılar oturdukları yerin kirasını öder ve istenilen zamana kadar oradan istifade ederler. Bizler kiramızı düzgün ödemediğimiz gibi bir de başkasının mülkünde oturduğumuzu unutup evde değişiklikler yapmaya kalkanın hali gibiyiz. Kafanıza göre duvar yıkıp kiriş kaldıramazsınız. Balkonu kapatıp, pencere açamazsınız;çünkü ev mülkü sizin değildir. Fakat bugünün Müslümanı, dinin otoritesi mutlak sahibi ve kanun koyucusu kendiymiş gibi işine gelmeyeni kaldırıyor istemediği âyeti de yok sayıyor. Nefsinin istediği gibi de hükümleri te’vil ediyor.

İşte Ashâb-ı Güzîn’in halleri ortada! Hepsi bu dinin sahipleriydi ve bedelini ödeyerek cennet bahçelerini satın aldılar.Onlardan örnek vermeye kalksak ne yazımızın ne dergimizin hacmi alır. Ama gelin bu dinin sahiplerinde bir tanesi olan Eyyûb el- Ensârî diye tanıdığımız Hâlid İbn-i Zeyd’i kısmensatırlarımıza taşıyalım.

İLKLER VE FEDAKÂRLIKLARI

Sadece şunu anlasak yeter. Rasûlullah, Medîne’ye geldiğinde ilk onun evinde kalmıştı. Yani İslâm’ın önderine evine açmış onu misafir etmişti.Şimdi bugünün Müslümanları bizler…Dinin kiracıları bizler…En son olarak, evimizde İslâmî çalışmalar yapılmasına vesile olmak için kaç Müslümanı misafir ettik? Arabalarımız yapılacak çalışma ve hizmetler için kaç misafirMüslüman taşıdı? Piyasada kilometre yapmamış araba çok değerli. Yüksek fiyata alıcı buluyor. Acaba Müslümanlarda bundan dolayımı Allah yolunda kilometre yapamıyor?Arabalarının değeri düşer korkusundan mı?

Pikniğe, gezmeye, avm’ye balık avına gitmek için yaptığımız kilometrenin ve ayırdığımız zamanın sınırıyok. “Bunun yanında acaba Allah yolunda arabalarımızın tekerleri kaç defa dönmüş, ne kadar zaman ayırmışız” diye bunun hesabını yapmalı değilmiydik?

İş için aldığımız arabalar senede 300-350 bin km yapıyor;bunu umursamadığımız gibi bir de daha çok seviniyoruz. Bu sene şu kadar kilometre yapmışız diyebiliyoruz, ama aynı adama “Falan yerde sohbet var, hizmet var gidelimmi?” dendiğinde arabasının değeri düşer diye ayak diriyor. İşi için gidenler Allah için neden gitmez koşmaz oldu? Çünkü bu din bizim değil kiracısı gibiyizde onun için. İş kendinin; koşturuyor. Din kiminse o koştursun!...

İsrailoğulları değiliz bizler belki ama“Sen ve Rabbin savaşın” diyenler kadar bu dini yalnız bırakmış olmuyor muyuz?

MEYDANLARIN ADAMLARI

Eyyûb el Ensârî’nin cihadı çok sevdiğini biliyoruz. Meydanların adamıydı. Peki, bizler ne zaman meydanlara inip Allah’ın dinini anlatacağız. İslâm’dan bîhaber yaşayan memleketimiz insanlarına ne zaman ulaşacağız? Meydanda olmayan, sahaya inmeyen bir hareketin başarıya ulaşması söz konusu olabilirmi? Derdi ile dertlenmediğiniz kimseler sizin kardeşiniz olabilir mi? En önemlisi, Allah Subhânehu ve Teâlâ böyle bir çalışmayı bereketlendirirmi?

 

 KENDİ ELLERİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYIN

“Emevîler devrinde, Allah Rasûlü’nün fetih müjdesine nâil olmak isteyen İslâm ordusu, İstanbul önlerine gelmişti. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken; Ensâr’dan bir zât, atını kalabalık Bizanslıların ortasına kadar sürdü ve gözden kayboldu. Bunu gören bir İslâm askeri;“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” âyet-i kerîmesinden hareketle ve hayretler içinde; “Lâ ilâhe illâllah! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” dedi.Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri şöyle dedi:

“Ey mü’minler! Yanlış anlaşılmış! Ey insanlar, bu âyeti te’vil edilmeyecek şekilde ve anlamadan konuşuyorsunuz. Bu âyet biz, Ensâr hakkında nâzil oldu.Allah,Peygamber’ine yardım edip dinini aziz ve güçlü kılıp da yardımcıları çoğalınca biz kendi aramızda Allah'ın Rasûlü (s.a.s.)'nden gizli olarak: “Artık hurma bahçelerimizin başında durup onların ıslahı ve nemâlanmasıyla meşgul olalım. (Tarlalarımıza dönelim.)” demiştik. Bunun üzerine;Allah yolunda (malınızı ve canınızı) infak edin de kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun! Zira Allah, (yaptığını en güzel şekilde yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 2/195) âyeti nâzil oldu.”[1]

Âyet-i kerîmede buyrulan “kendi eliyle kendini tehlikeye atmak”tan maksat; bağ ve bahçe gibi dünyalıklarla uğraşmaya dalıp, Hak yolundaki gayretleri terk ve ihmal etmemizdir. İşte bu ilâhî ikaza gönülden riâyet eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri; Hakk’a kulluğun, Hazret-i Peygamber’e ümmet olmanın ve iman nimetiyle şereflenmenin şükür borcunu ödeyebilme endişesi içerisinde, son nefesine kadar hiçbir gayretten geri durmamıştır. Seksen küsur yaşlarında iken katıldığı bu sefer esnasında vefat ederek, şehidlik mertebesine nâil olmuştur.

İşte bu Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’ninçırpınışı ve nidası kulaklarımızda çınlamalı ve kendi ellerimizle kendimizi ateşe atanlardan olmamak için bu dine sahip çıkmalı ve dinin sahibi olmalıyız.Bizim bağlarımız, fındıklıklarımız, mısır tarlalarımız ve dükkânlarımız çalışmalarımızı engellememeli. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nino gün etrafındakiler için öğretmeye çalıştığı şey; bugün bizim çok iyi anlamamız gereken bir inceliktir.

ALLAH’IN ADINI METRELERCE UZAĞA TAŞIMAK

“İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!”[2]  müjdesine nâil olabilmek için seksen küsur yaşında iken iki sefer 3000 kmlik yol olan İstanbul kuşatmasına katılmış ve sonradan gerçekleşecek fethin ilk neferlerinden olarak rûhunu bu yolda teslim etmiştir. Kuşatma devam ederken rahatsızlanan Ebû Eyyûb, vefat etmesi durumunda kendisinin İslâm ordusunun ulaştığı en ileri noktaya defnedilmesini ister.
“Bedenimi, ayağınızın bastığı son noktaya gömün!” buyurmuştur. 

“Bedenimi götürebildiğiniz kadar uzağa götürün.”

Bunun sebebi sorulduğunda ise “Rabbimin huzuruna çıktığımda, ‘Senin adını yaymak için bir metre daha fazla ileri gitmeyi arzuladım’ diyebileyim.” demiştir.

Bütün amaç ve gaye budur. Allah’ın adını yaşamak ve yaşatmak için götürebildiğimiz kadar ileri götürmektir. Bu bir bayrak yarışıdır. Bir metre ileri bile olsa.

İslâm bir davadır. Bu dava namaz kılan, oruç tutan, komşu hakkı gözeten ve akraba ziyaretiyle yetinenlerin değil de zamanını ayıran, bu uğurda ter döken, malını ve gerektiğinde canını verebileceklerin davasıdır. Dini uğrunda feda olabilenlerin dinidir. Bu din; dine sahip çıkanların dinidir.

Elbette bizler de şunu kabul ediyoruz. Rasûlullah’ın arkadaşı olan o eşsiz insanların her biri bu dinde zirveydiler. Everest gibi, Erciyes gibi büyük ve ulaşılmazdılar. Fedakârlıkları onları bu kadar büyütmüştü. Onlar gibi olamayız biliyoruz. Onlar bu dinde dağ gibiydiler. Hem dimdik hem aşılmaz. O dağlar gibi olamayız da; o dağların eteklerinde bir çakıl taşı, bir küçük kaya damı olamayız.

Şimdi karar verin: Bu dinin kiracısı gibi mi kalacaksınız? Yoksa sahibi mi olacaksınız?

 

 

 

 


[1]el-Vâhidî, Esbâbu'n-Nüzûl.

[2]Ahmed b. Hanbel, IV, 335.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul