İslâm Dünyası’nda modernist oluşumlar daha çok, 19. Yüzyıl’da kendini göstermeye başlamış, reformist ve protest hareketlerdir. Her ne kadar başlangıçta “Mu’tezilî” yorumlar bu hareketlerin fikrî temelini oluşturuyormuş gibi görünse de, aslında 19. Yüzyılın yoğun pozitivist akımlarından ve müsteşriklerin İslâm hakkındaki gelenek dışı yorumlarından daha çok etkilenmişlerdir. Bu öncü modernist oluşumların merkez üssü ilk dönemler “El Ezher” olsa da zamanla Hindistan’dan, Anadolu’ya tüm İslâm coğrafyasında etkili çıkışları olacaktır. Başlangıç noktasının El Ezher olmasının en önemli sebebi, dönemin İslâm coğrafyasında konjonktür olarak bu tür hareketlere ev sahipliği yapabilecek en uygun bölgenin, İngilizlerin denetimindeki Mısır’ın olmasındandır. Nitekim yine aynı dönemlerde, yine İngiliz sömürgesi altında olan Hindistan’da da biraz daha farklı cihetle de olsa buna benzer teşebbüsler olmuyor değildi. Zaten 18. Ve 19. Yüzyıl’ın tüm dünyayı kasıp kavuran pozitivist, materyalist ideolojilerinin, İslâm Dünyası’nı da etkilememesi pek düşünülemezdi… Zira, Batı, Kilise ile olan mücadelesinden zaferle çıkmış ve Kilise’nin, insanın aklına, yaşamına ve inancına tahakküm eden dogmalarından, Kilise’yi günlük yaşamından ve inanç sisteminden çıkararak kurtulmuştu. Bu durum, bir kısım, prototip diyebileceğimiz modernist, reformist İslâmcılara (!) da emsal teşkil etmiş olacak ki; İslâm Dünyası’nı, içinde bulunduğu ataletten kurtarmanın en kestirme yolunun ancak Müslüman Martin Lutherlerle olabileceği fikrinin de yavaş yavaş bu dönemde dillendirilmeye başlandığına şahit oluyoruz. Bu İslâmcılara göre; bozulmuş (!), yozlaşmış (!) din anlayışından ancak Müslüman Martin Lutherler sayesinde kurtulabilinirdi. Günümüzdeki birtakım çevrelerin adeta sloganlaştırdığı “Uydurulmuş Din” ve “İndirilmiş Din” ayrımının da temeli aslında bu ilk dönem reformistlerine kadar gider. Bu girişim, tedricî değil, keskin olmalıydı. Öncelikle, ya kadim İslâm geleneğini tamamen reddedip, bununla da yetinmeyip, Kur’ân’a reformist ve hatta pozitivist yorumlar getirilmeli ya da nasslar da dâhil olmak üzere Kur’ân’ın bütününe, modern dünyaya hitap edebilecek (!)bir bakış açısıyla bakılabilmeliydi… Pek tabii ki bu durumda da rol modeller ve rehberler Batı’nın meşhur şarkiyatçıları oluyordu. Ya onların görüşlerini birebir alıp uygulamalı ya da onlardan mülhem yeni görüşler oluşturulmalıydı. Fakat bu, geniş kitlelerden teveccüh görebilecek bir teşebbüs olamazdı kuşkusuz. Bu sebepten ötürü, geniş kitleleri bu değişime ikna edebilmek için kadîm İslâm birikiminden de referanslar sunmak gerekiyordu. Bu konuda geleneksel İslâm’dan yeterli destek alamayacaklarını bilen bu oluşum, beklediği desteği kısmen de olsa “Mu’tezilî” referanslarda bulmuştur. Bilindiği üzere aklı önceleyen bir ekol olan Mu’tezile, 19. Yüzyıl Modern İslâm Düşüncesi’ne de bir anlamda öncülük etmiştir diyebiliriz. Fakat her şeye rağmen bu hareket tüm İslâm coğrafyasında lokal olarak bir karşılık bulsa da, ümmetin geneli tarafından teveccüh görecek bir hareket olamamıştır. Zira Müslüman kitleler haklı olarak, geleneksel İslâm kaynaklarından yeterince destek görmemiş bu oluşumlara her zaman mesafeli olmuşlardır. Müslüman kitlelerin bu tavrının bilgi ile değilse de önsezi ile ortaya konulmuş “muhafazakâr” bir tavır olduğunu söyleyebiliriz…
Günümüz İslâm Dünyası’nda ise bu tür modernist ve reformist hareketler çok daha kolay taban bulabilmektedirler. Bunun en önemli sebeplerinden biri, belki de en başta geleni kuşkusuz sosyal medyanın hayatımızdaki rolüdür…Özellikle 15-30 yaş arası gençler her konuda olduğu gibi “dini anlama ve yaşama” konusunda da sosyal medya tarafından oldukça “edilgen” bir pozisyona itilmişlerdir…Sanal dünyadan edindikleri bilgileri çok da sorgulama ihtiyacı hissetmeden inanan ve yaşayan bu jenerasyon için, İslâm, ancak modernist, protest ve reformist bir kimliğe bürünürse 21. Yüzyıl dünyasına hitap edebileceği kanaati oldukça yerleşmiş bir kanaattir… Bu jenerasyonu, geleneksel İslâm’ın dili pek de tatmin edememektedir. Bu dilin, bu üslûbun, sosyal medya gençliğinin algısına pek uygun olamaması, bu gençleri kendilerine daha uygun bir dil arayışına itmiştir… Onlar için önemli olan, kısa, etkili ve sonuç odaklı bir anlayıştır. Uzun uzun anlatımlar, derin akademik yorumlar ve ağır terminolojik dil, bu gençlerin pek de hoşlandığı bir dil değildir. Son yıllarda özellikle gençler arasında rağbet gören “deizm” salgınının en önemli sebeplerinden biri de bu kolaycı anlayıştır. Yani işin tekniğine, pratiğine girmeden, mümkün olduğunca yüzeysel ve teorik bir din anlayışı ve hiçbir yaptırımı olmayan bir yaratıcı inancı. Doğal olarak nefislere hoş gelen bu “tanrı” modeli, Sadece Hristiyan Dünyası için değil, İslâm Dünyası için de ciddi bir problemdir. Bütün değerlerini tüketmiş batının sosyal dokusu belki böyle bir tanrı inancını tolere edebilir. Fakat İslâm’ın hiçbir meşrebi böyle bir tanrı inancına tahammül edemez. Çünkü bu dinin yaratıcısı kendi vasıflarını ve kudretini bizzat kendi belirlemiştir. Dolayısı ile Allah’ın kendini tanımladığı bir durumun dışındaki hiçbir tanımdan razı olmayacağını bizzat bize yine Rabbimiz bildiriyor.
Batı’nın son 4 asırda yaşadığı süreci gözlemlersek, bugünkü durumunu çok da yadırgayamayız. Çünkü onlar, bu süreçte tanrıyı tahtından indirip, bizzat insanı tanrılaştırarak bir anlamda yaşadıkları bu süreci de kutsamış oluyorlardı. Peki Müslümanlara ne oluyordu ki onlar da bu sürecin bir parçası olmak için âdeta can atıyorlardı…
Müslümanlar, tarih boyunca, birbirinin mütemmim cüzü olan, “din”i ve “ilim”i ya hayatlarının her noktasına taşıyarak yücelmişler ve izzet sahibi olmuşlardır. Ya da bu ikiliyi hayatlarının sadece kültürel bir ritüeli olarak görüp, alçalıp zelil olmuşlar ve yaşadıkları dönemin müstekbirlerinin, tâğûtlarının hegemonyaları altına girmişlerdir. Bu durumu sadece küfrün Müslümanlar üzerindeki fizikî bir üstünlüğü olarak görmemiz pek doğru olmaz. Bu durumun getirdiği, sosyal, ekonomik, siyasî ve ilmî zillette cabasıdır bu hegemonyanın. Son 2 asırdır bu zillete duçar olmuş Müslümanların, dünyaya, Kur’ân’ın ve Rasul (sav)’ün gözünden değil de; bu iki rehbere yeni bir kimlik (!) kazandırmaya çalışan hegemonik güçlerin gözünden bakmaya çalışmalarının en önemli sebeplerindendir bu “edilgenlik”. Bir anlamda, “Stockholm Sendromu” da diyebileceğimiz bu durum; zilletinden kurtulmayı, yine kendini o zillete duçar edenlerin sundukları çıkış yollarında arama halidir. Zaten modernizmin, İslâm toplumlarında taban oluşturabilmesinin en önemli sebebi; Müslümanların bu ataletten ancak Batı’nın geçtiği reform ve aydınlanma sürecinden geçerek kurtulabilecekleri yanılgısıdır ki; bu yanılgı özellikle son yüzyılın Müslüman aydınının (!) kâhir ekserisinin de şiarı olmuştur âdeta. Zira yukarıda bahsettiğimiz “edilgenlik”, kompleksleri ve öykünmeleri de peşi sıra getiren bir hastalığa dönüşmüştür İslâm toplumlarında… Günümüzde özellikle birtakım ilahiyat akademisyenlerinin de pervasızca kadîm İslâm birikimine saldırmalarının altında işte bu, kendini yetersiz görme ve “ötekine” öykünme hastalığı vardır...
İslâm’da “din” hakkında konuşmak, Hristiyan ve Yahudilerde olduğu gibi sadece bir zümrenin tasarrufunda olmamasının verdiği rahatlığa bir de İslâmî bir otoritenin olmaması eklenince; doğal olarak bu sapkın fırkalar için âdeta bir “asr-ı saadet” olmuştur bu yüzyıl. Son yüzyıl adeta bir “İslâmî söylemler” çöplüğüne dönmüştür. Sadece Türkiye’de bile 200’ün üzerinde meal, 70’in üzerinde akaid, 30’un üzerinde de tefsir çalışması olması Müslümanlar adına ilmî bir zenginlik olmaktan çok, bu çalışmaları yapanların söylemlerini ayakta tutmak amaçlı olmaktan öteye gidememiş faaliyetlerdir. Bunun üzerine bir de İslâm coğrafyalarında Müslümanların ciddi bir siyasî zaafiyete uğraması, İslâm’ın siyasî yorumunu, beşerî ideolojilerle birlikte zikreder hale gelmesi de eklenince mesele iyice çığırından çıkmıştır. Ülke, âdeta sabah erken kalkanın, meal, tefsir ya da akaid kitabı yazdığı ya da yeni ve orijinal (!) bir İslâmî söylemin (!) dillendirildiği bir ülke haline gelmiştir ki; 1400 yıllık İslâm Tarihi’nde bu kadar çok ilmî (!) eserin olup da, bu kadar ilimden nasibi olmayan bir dönem görülmemiştir. Müslümanlar tarihin hiçbir döneminde böyle bir zillet yaşamamışlardır. “Din” konusunda herkesin her şeyi bildiği (!) fakat söylemlerin hiçbir zaman eyleme geçmediği bir dönemde yaşıyoruz âdeta. Bırakın bir Müslümanın diğer Müslümanın derdiyle dertlenmesini; Müslümanın Müslümana dert olduğu garip bir dönemde yaşıyoruz. Daha da acısı bu zilletten kurtuluşu da bizzat Kur’ân ve O’nun en mükemmel uygulayıcısı Hz Rasûl’den (s.a.s.) değil de beşerî ideolojilerden medet umduğumuz bir dönemde yaşıyoruz… Hâlbuki Rabbimiz Teâla’nın buyurduğu; “…Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah’tan başka yardımcıları da bulunmaz.”(Ra’d, 13/11) âyeti gereğince de Müslümanlar, bu zelil yaşamdan, onları bu zillete düşürenlerin sunduğu reçetelerle değil, Rablerinin kendilerine sunduğu çözümlerle ancak kurtuluşa erebileceklerini fark edebilmeleri, onların bu bataktan kurtulabilmelerinin de ilk aşamasıdır. Ya gerçekten Allah’ın Kitabı’nı ve Rasûlü’nün yolunu kendine rehber edinen muvahhidler olacağız. Ya da bu zillet yolunda helâk olup gideceğiz… Ta ki Rabbinin kelâmını üstün tutup, hiçbir beşerî ideolojiyle O’nu kirletmeyen muvahhid nesiller gelene kadar da bu zillet devam edecektir kuşkusuz…


